Dolor y Gloria – Pedro Almodóvar (2019)

“Birkaç farklı ağrının peş peşe geldiği gecelerde Tanrı’ya inanıyor ve ona dua ediyorum. Sadece tek bir ağrının olduğu günlerde ateistim”

Farklı sağlık problemleri yüzünden bir süredir çalışmayan ve depresyonda olan bir sinema yönetmeninin geçmişteki yaşamını ve eylemlerini sorgulamasının hikâyesi.

Pedro Almodóvar’ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği bir İspanya ve Fransa yapımı. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan ve orada Erkek Oyuncu ve Müzik ödüllerine sahip olan yapıt, aday olduğu ve/veya kazandığı diğer pek çok ödülün yanında iki Oscar ödülüne de (Uluslararası Film ve Erkek Oyuncu) aday gösterildi ve İspanya’nın Goya ödüllerinde şık bir başarı kazandı: aralarında En İyi Film’in de olduğu, yedisi ödüle dönüşen on altı adaylık. Çağdaş sinemanın önemli isimlerinden Pedro Almodóvar’ın, otobiyografik özellikler taşıyan bu filmi onun en olgun çalışmalarından biri ve en azından içeriği açısından herhangi bir “çılgınlık”tan uzak olması ile dikkat çekiyor öncelikle. Başroldeki Antonio Banderas’ın nerede ise “hiç oynamadan” sergilediği müthiş performansı, aralarında Almodóvar’ınkilerin de olduğu pek çok önemli yapıtta imzası olan Alberto Iglesias’ın takdiri hak eden müzik çalışması, Almodóvar’ın klasik melodram unsurlarından beslenen ama kesinlikle modern de olan senaryosu ve yine klasik sinemadan beslenen yalın sinema dili ile kesinlikle önemli bir yapıt.

Pedro Almodóvar ve Antonio Banderas bugüne kadar birlikte sekiz film yaptılar ve “Dolor y Gloria” bunların şimdilik sonuncusu. Sinemada pek çok örneği olan “yönetmen ve fetiş oyuncusu” iş birliklerinden biri onların bu ortaklığı ve yarı-otobiyografik olarak tanımlayabileceğimiz bir öyküde yönetmenin yine bu oyuncuyu tercih etmesi çok anlaşılabilir ve hatta belki de çok doğru bir karar bu bakımdan. Aslında filmde yönetmenin yine fetiş oyuncusu olarak tanımlanabilecek başkaları da var. Öykünün kahramanının annesinin gençliğini canlandıran Penélope Cruz ve yaşlılığını oynayan Julieta Serrano; ilki ile altıncısı bu filmde olmak üzere yedi kez, ikincisi ile ise sonuncusu bu filmde olmak üzere altı kez birlikte çalışmış Almodóvar. Başta kısa bir sahnede sinema oyuncusu Zulema rolünde gördüğümüz Cecilia Roth ise bir zamanlar “Almodóvar kızı” olarak anılmasının doğruluğunu kanıtlayacak şekilde bugüne kadar biri kısa, toplam dokuz filminde yer almış yönetmenin. Kuşkusuz bu bağlamda Banderas’ın diğerlerinin önüne geçmesinin asıl nedeni birlikte yaptıkları film sayısı değil, onun bir bakıma yönetmenin kendisini canlandırıyor olması. Ortak çalışmalardan söz etmişken, iki ismi daha anmak gerek: Alberto Iglesias bugüne kadar biri kısa, toplam 13 filmine müzik hazırlarken yönetmenin, José Luis Alcaine de dokuz filmde görüntü yönetmeni olarak çalışmış onunla. Tüm bu birbirini tanıma durumu kuşkusuz beklentilerin ve yapılabileceklerin karşılıklı olarak daha iyi anlaşılmasını sağlarken, filmler arasında bütünsel bir bakışa da imkân veriyor şüphesiz.

Ebru sanatından örnekleri çağrıştıran hoş ve renkli bir jenerikle açılıyor film ve Almodóvar’ın, bu en olgun yapıtlarından birinde bile renkli karakterini koruduğunu hatırlamamızı sağlıyor. Açılış sahnesinde Salvador’u (Antonio Banderas) bir havuzun dibinde nefesini tutmuş olarak dururken görüyoruz. Göğsünde bedenini baştan aşağı kat eden ve bir ameliyatın işareti olduğu açık bir yara izi olan adamın gözleri kapalıdır ve bu görüntü onun çocukluğundaki bir âna bağlanır. Annesi ve birkaç kadınla birlikte ırmak kenarındadır Salvador ve o oyun oynarken, kadınlar da çamaşır yıkamaktadırlar. Bugünün dramatik bir ânından geçmişin mutlu bir ânına geçildiği bu bölüm öyküdeki pek çok geri dönüşün de ilki olacaktır. Salvador sağlık gerekçelerini (kronik ağrıları vardır ve hareket etmesinde sıkıntılar yaratmaktadır bu durum) öne sürerek uzun süredir çalışmamaktadır ve pek de niyeti yok görünmektedir buna. Senaryo onun bugünü ile geçmişi arasında gidip gelirken, yıllardır görmediği gençlik aşkı Federico (Leonardo Sbaraglia), birlikte çektikleri bir filmden sonra oyunculuk performansı hakkında kötü eleştirilerde bulunduğu ve bu nedenle araları bozuk olan Alberto (Asier Etxeandia), asistanı Mercedes (Nora Navas), annesi (gençliğini Penélope Cruz, yaşlılığını Julieta Serrano canlandırıyor) ve geçmişteki genç bir inşaat işçisinin (Eduardo rolünde César Vicente var) önemli karakterleri olacağı bir öykü anlatacaktır bize. Bu öyküde öne çıkansa nostalji duygusu, geçmişin iyi ve kötü anıları, sanatçı egosu, ilk aşk, sinema tutkusu, hasta bir beden ve uyuşturucu madde bağımlılığı olacaktır.

Filmin klasik dilinin içine yerleştirdiği kimi unsurlarla yapıtın kendi imzasını taşıdığını çekici bir şekilde sık sık hatırlatıyor yönetmen. Örneğin Salvador’un tüm hastalıklarının birer birer anlatıldığı bölüm bir animasyonla oluşturulmuş; karakterin fiziksel ve “soyut” (depresyon, panik, endişe) tüm sıkıntılarını dinlediğimiz ve gördüğümüz ilginç ve özgün havalı bir animasyon bu. Filmin set tasarımları da renk seçimleri ile (özellikle Salvador’un evi) yönetmenin filmografisinin geneli ile tutarlı seçimlere sahip ve kahramanımızın çocukluğunun bir bölümün geçtiği “mağara ev” (İspanya’nın Paterna şehrindeki “Paterna Mağaraları” yörenin doğal topolojisi ve geleneksel mimarinin birleşmesi ile oluşturulan ve engebeli araziye oyulmuş yeraltı yerleşimlerine verilen isim) ilginç mimarisi ile farklı bir görsellik katıyor filme ve Almodóvar’ın görsel gücünün bir örneği oluyor.

Almodóvar bu yarı-otobiyografik filminin karakteri üzerinden sanatçıların “kaçınılmaz ve doğal” egolarını da resmetmiş bizim için. Salvador’un yıllar önce yaptığı bir hatayı tekrarlamasının ya da Alberto’nun iyi bir rol için öfkesini bir kenara koymasının arkasında yatan bu sanatçı egosu ve kibri elbette. Yine Salvador karakteri üzerinden filme eklenen bağımlılık konusu ise hikâyenin hem en güçlü yanlarından birini oluşturuyor hem de bir parça tartışmaya açık bir şekilde de kullanılıyor. Bir aşkın sonunu getiren geçmişteki bağımlılık hem öyküde iyi işlenmiş hem de Almodóvar’ın kaleminden çıkan bir metnin vurucu gücüne de kaynaklık ediyor. Günümüzdeki iki bağımlılıktan biri diğerine giden yolu açarak ve yine geçmişteki bir tatsızlığın nedeni olarak öykünün doğal bir parçası olmuş ama işte o diğer bağımlılık pek de iyi gerekçelendirilemiyor ve bu yüzden de yeterince inandırıcı olamıyor.

Cinsellik bir şekilde her Almodóvar hikâyesinin bir parçası ve burada da ilk cinsel uyanış, daha doğrusu cinsel kimliğin şekillenmesi ile yerini almış. Salvador’un öyküdeki karakterlerden birine karşı hissettiklerini daha ilk sahneden başlayarak dokunaklı bir şekilde resmediyor Almodóvar ve müthiş bir sahnede (kesinlikle filmin zirvelerinden biri bu; çok iyi yazılmış ve yönetmen de mizansen becerisinin en parlak örneklerinden birini göstermiş) zirveye çıkarıyor bu dokunaklılığı. Güneş çarpması ile çıplaklığın olabilecek en edepli bir şekilde bir araya getirildiği bu sahneden etkilenmemek mümkün değil. Bir gençlik aşkını da diyaloglar (“Hayatımı şimdiye kadar hiç kimsenin ve hiçbir şeyin yapamadığı kadar doldurdun”) ve iyi yazılmış/oynanmış pek çok sahne ile seyirciye çok iyi biçimde geçirebilmiş film ve, özlem ve sevgi dolu bir sarılma, eski günlerin anısına kısa ve ateşli bir öpüşme ve iki eski âşığın geçmişte yaşadıkları güzelliğe saygılı ve sevgi dolu yaklaşımları gibi farklı örneklerle tüm o yalınlığın içinde güçlü bir sonuç elde etmiş.

Alberto Iglesias’ın örneğin çocukluğun sıcaklığı veya yaşlılığın hüznü gibi hikâyenin duygusal yönden birbirinden farklı anlarını çok iyi yakalayan ve notalarla adeta yeniden yaratan çok başarılı müziklerinin eşlik ettiği ve İtalyan Mina’nın “Come Sinfonia” adlı klasiğinin de aralarında bulunduğu farklı şarkıların da kullanıldığı filmde Almodóvar klasik bir sinema dili tercih etmiş ve göğüs planları ile seyircinin kendisini karakterlerin arasında hissetmesini sağlamış. Belki “kişisel” bir öykü olarak gördüğü için bu filminde, teknik oyunlardan uzak durmuş ve ortaya oldukça sade ve nostaljinin tadını hissettiren bir sonuç çıkmış böylece. Bu sonucun başarılı olmasında başroldeki Antonio Banderas’ın payını atlamamak gerek; parmak ısırtacak güzellikte bir performans sunuyor Banderas ve yaşlı annesi ile ikili sahneleri ve geçmişten kısa bir süreliğine gelen aşkı ile karşılaşama sahnesi başta olmak üzere, sadelikten o denli güçlü bir etkileyicilik çıkartıyor ki hayran olmamak elde değil. Salvador karakterinin gerçek olduğuna ve gördüklerinizin de onun hayatına girmiş kamera aracılığı ile saptananlar olduğuna kuşkuya hiç yer bırakmayacak biçimde ikna ediyor sizi Banderas. Almodóvar’ın baş karakterini ille de sevilesi ya da nefret edilesi yapmaya çalışmadan her şeyi olduğu gibi anlatmayı seçmiş havası yaratan senaryosunun ruhunu içselleştirmiş Banderas ve ortaya dürüst ve vurucu bir performans çıkmış. Kadronun diğer isimleri de yalın oyunculukları ile filme sıcak ve gerçek bir hava katarak eşlik etmişler ona.

Bazı tesadüfleri (bir galerinin sergi kataloğundaki resim veya kısa bir süreliğine dönülen bir şehirde öylesine gidilen bir tiyatroda sahnelenen oyunun önemi vs.) Almodóvar’ın melankoli türüne yakınlığı ile açıklayıp görmezden gelmemiz gereken film pek çok değerlendirmede 2019’un en iyileri arasına girdi. TIME’a göre yılın en başarılı filmiydi “Dolor y Gloria”, Sight & Sound yılın en iyi 6. Filmi seçerken, Rolling Stone da Almodovar’ın yapıtını 21. Yüzyıl’ın en iyilerinde 37. sıraya yerleştirdi. İşte bu hayli beğenilen filminde geçmişe de günümüze de uzanan politik değinmelere de yer vermiş Almodóvar: Geçmişte ailelerin çocuklarını okutabilmelerinin tek yolunun onları katolik ruhban okullarına göndermek olduğu bir dönemi gösteriyor film ve kilisenin gücünün biraz da bundan kaynaklandığını hatırlatıyor. Günümüzdeki gönderme ise bir duvar yazısı olarak çıkıyor karşımıza: “Kız kardeşim, sana inanıyorum”. 2016’da İspanya’nın Pamplona şehrinde bir festival sırasında bir grup erkek on sekiz yaşındaki bir genç kıza tecavüz etmiş ve dava süreci ülkedeki aşırı sağcı Vox partisinin üyeleri ile feminist örgütleri karşı karşıya getirmişti. Almodóvar duvardaki yazı ile tarafını belli ediyor, her ne kadar bu referans davaya ve onun sloganına hâkim olmayanların gözünden kaçacak olsa da.

Sinema sevgisinin doğrudan ve dolaylı olarak pek çok kez kendisini gösterdiği film tüm iddiasızlığı içinde bir sorgulama ve yüzleşme hikâyesi anlatıyor samimi bir dil ile. Keşke Salvador -ve aslında Almodóvar- Eduardo’nun akıbetinin peşine düşseymiş diye de düşündürten filmde, yönetmen “Niagara” (Henry Hathaway, 1953), “Splendor in the Grass” (Aşk Bahçesi – Elia Kazan, 1961) ve “La Niña Santa” (Küçük Azize – Lucrecia Martel, 2004) filmlerinden kadın karakterlerin (sırası ile Marilyn Monroe, Nathalie Wood ve, María Alché ile Julieta Zylberberg) olduğu kısa sahneler, karakterlerden birinin evinde asılı olan “Otto e Mezzo” (Sekiz Buçuk – Federico Fellini, 1963) afişi ve elbette kahramanının bir sinemacı olması gibi farklı pek çok örnekle sinema sanatını öykünün odağında tutuyor hep. Özetlemek gerekirse; Almodóvar’dan sade, dokunaklı, olgun ve güçlü bir film bu.

(“Pain and Glory” – “Acı ve Zafer”)

Madres Paralelas – Pedro Almodóvar (2021)

“Ailenden hiç kimse sana ülkenin gerçeklerini anlatmamış. 100 binden fazla insan kayıp, çukurlara veya mezarlıkların civarına gömülü. Torunları, torunlarının çocukları onları topraktan çıkarıp düzgün bir şekilde defnetmek istiyor; çünkü annelerine ve büyükannelerine söz verdiler. Savaş, bunu başarana kadar bitmeyecek. Çok gençsin ama babanın ve ailenin savaş sırasında nerede olduklarını öğrenme vaktin geldi. Öğren ki tarafını seç”

Aynı hastanede aynı gün doğum yapan iki kadının, çocukları ile olan ilişkileri ve İspanya İç Savaşı’nda faşistler tarafından öldürülen cumhuriyetçilerin kemiklerini arayanlar üzerinden anlatılan annelik hikâyeleri.

Pedro Almodóvar’ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği bir İspanya, Fransa ve ABD yapımı. Venedik’te Altın Aslan için yarışan ve İspanya’nın Goya ödüllerine yedi dalda aday gösterilen film melankolik unsurları olan öyküsünü bir iç savaşın kapanmayan yaralarının neden olduğu acılar ile birleştirmeyi deneyen ve bu alandaki hedefini tam olarak yakayalamasa da belli bir etkileyiciliği yakalayan bir çalışma. Kadın karakterlerin öne çıktığı ve başrol oyuncusu Penélope Cruz’un güçlü ve Oscar’a aday olan performansı ile dikkat çektiği yapıt, İspanyol sinemacının küçük bir istisna dışında daha önce hiç el atmadığı ve ülkesinin tarihinde çok önemli ve acı bir yeri olan iç savaşla ilgili görüşlerini aktarma aracı olarak kullanması ile de önem taşıyor ve başarılı müzik çalışması (Alberto Iglesias Oscar’a aday oldu bu çalışması ile), renk seçimleri ve sanat yönetmenliği ile bir Almodovar filmi olduğunu -olumlu bir anlamda- hep hissettiriyor seyirciye.

Almodóvar senaryo çalışmalarına nerede ise on beş yıl önce başlamış ve 2009’da çektiği “ Los Abrazos Rotos” (Kırık Kucaklaşmalar) adlı filminin bir sahnesinde, 2021’de gösterime girecek olan “Madres Paralelas”ın afişine yer vermişti. Bir başka ifade ile söylersek, filmin afişini o tarihte hazırlamıştı bile İspanyol sinemacı. Senaryonun ilk hâlinde karakterlerden birinin ailesinin geçmişini İç Savaş’ı kazanan faşistlere dayandıran Almodóvar, öyküsündeki iki anneden genç olanını da İspanya’nın günümüzdeki muhafazakâr gençlerinden biri olarak çizmiş; ne var ki bu “radikal” unsurlardan vazgeçmiş daha sonra. Bu iki nedenle anlaşılabilir bir durum: bu nedenlerden toplumsal olanı, İspanya’nın modern tarihindeki acı döneminin (İç Savaş ve sonrasındaki faşist Franco dönemi) gerçekleri ve sonuçları ile yüzleşmeyi tam anlamı ile hâlâ yap(a)maması ve 1930’lardaki toplumsal ayrışmanın günümüzde de isim ve biçim değiştirerek de olsa devam etmesi. Örneğin diktatör Franco’nun mezarının bulunduğu yerden taşınması ve orasının iç savaşın ve faşizm döneminin kurbanlarının anıldığı bir hafıza merkezine dönüştürülmesi ancak 2019’da gerçekleştirilebildi ve sağcıların yoğun itirazı ile karşılaştı bu karar. Senaryodaki toplu mezar da o dönemin gerçeklerinden biriydi ve faşistler katlettikleri cumhuriyetçilerin cesetlerini kimliksiz bir şekilde ve yerlerini belirtmeden gömmüşlerdi. İkinci neden ise kişisel; 1997’de çektiği “Carne Trémula” (Çıplak Ten) adlı filminde karakterlerden birinin Franco yönetiminin olağanüstü hâl ilan ettiği 4 Aralık 1970’de doğum yapması dışında, iç savaş konusundan hep uzak duran yönetmen için öykünün son hâli bile yeterince doğrudan bir politikliğe sahip çünkü.

Aynı hastanede aynı gün doğum yapan iki kadını anlatıyor film: Janis (Penélope Cruz) kırklı yaşlarında ve bekâr bir fotoğrafçı; evli bir adli antropologla (Arturo rolünde Israel Elejalde var) girdiği ilişkiden istemeden hamile kalmıştır janis; Ana (Milena Smit) ise henüz on sekizinde bile olmayan bir genç kızdır ve onun hamileliği de yine isteği dışında ama travmatik bir olayın sonucudur. Janis kendi ailesinden bir erkeğin de gömülü olduğuna inandığı bir alanın kazılması için Arturo ile çalışırken, erkeğin bebeği gördüğü anda yaptığı bir yorum ile kuşkuya kapılır ve DNA testi yaptırır. Ulaştığı sonuç sadece onun değil, Ana’nın da yaşamını derinden etkileyecektir.

Almodóvar öyküsünün 2016’nın kış aylarında başladığını özellikle belirtiyor ilk sahnede. Daha sonraki hiçbir sahnede tarih ile ilgili bilgi verilmediğine göre, İspanyol sinemacının altını çizmek istediği hususun 2016’nın kendisi olduğunu düşünmek mümkün ama bu tarihin de özel bir anlamı varmış gibi görünmüyor. Belki de yönetmen 1997 tarihli “Carne Trémula” filminde, bir olağanüstü hâl gününde doğan bebeğe göndermede bulunmak istemiş olabilir. Her ne kadar o bebek erkek olsa da (Penélope Cruz o filmde, bebeğin annesini canlandırmıştı), yaşı dikkate alındığında Janis karakterinin onunla aynı tarihlerde doğmuş olması gerekiyor. 1997’deki filmin finalinde o bebek büyümüştür ve kendisini baba yapacak bir doğuma giderken, kendi doğum ânındaki İspanya ile o andaki İspanya’yı karşılaştırır ve halkın artık korku içinde yaşamadığını düşünür. Evet, artık korku yoktur ama Janis karakteri üzerinden film, travmatik geçmişin kendisini hâlâ hissettirdiğini anlatıyor bize.

İki kadının hikâyesi ile İç Savaş’ın öyküsünün yeterince ve doğal bir biçimde bir araya getirilebildiğini söylemek zor ki filmin tek sıkıntısı da bu. İlk hikâye ebeveynlerin çocuk sevgisini, ikincisi ise çocukların ebeveynlerine (daha genel olarak da atalarına) sevgi ve hatıralarına saygısını ele alıyor temel olarak ve bu bağlamda bir ortaklıkları var; her iki öykü de bir gerçeğe ulaşma çabasını anlatıyor (ilkinde bu gerçek bir yara açarken, ikincisinde o gerçekle yüzleşerek barışa kavuşma söz konusu) ve her ikisi de gerçekle yüzleşmenin gerekliliğini ve doğru olanın o olmasını ele alıyor. Yine de tüm bunlar iki öyküyü yeterince kaynaştıramamış açıkçası ve zaman zaman birbirinden bağımsız ya da zoraki bir araya getirilmiş iki ayrı hikâye izlediğimiz havası doğuyor. Ne var ki çok da önemli bir problem yaratmamış bu ve genel olarak bakıldığında, filmin değerini pek de azaltmamış.

Almodóvar’ın meşhur kırmızı renginin baskın olduğu görüntüleri (José Luis Alcaine) dikkat çeken filmin hem açılış hem kapanış jeneriğinde 35 mm filmin görüntüsünden yararlanmış yönetmen ve yine kırmızının dikkat çektiği bu jenerik iki ayrı anlam taşıyor gibi: Janis’in ve hikâyesinin peşine düştüğü büyükbabasının fotoğrafçı olması ve cesetleri bulmak için yapılan kazının zaman zaman bir belgeselcinin kamerasından çekilmiş gibi aktarılması. Antxón Gómez imzalı prodüksiyon tasarımının özellikle Janis’in evinde geçen sahnelerde kendisini gösterdiği ve önemli bir katkı sağladığı filmin “feminist” boyutundan da söz etmek gerek. Janis’in “Hepimiz feminist olmalıyız” yazılı tişörtü bu boyutun doğrudan bir kanıtı ama öykünün kahramanlarının bebeklerini -farklı nedenlerle de olsa- tek başlarına büyüten kadınlar olması ve babalarının / büyük babalarının kemiklerini arayanlar içinde kadınların öne çıkarılması gibi başka örnekleri de var bu seçimin. Ana’nın annesinin (Aitana Sánchez-Gijón) bir anne olarak seçimleri ve davranışları ile diğer kadınlarınkini karşıt kutuplara yerleştiren film böylece hem feminizm hem de kadının bir anne olarak kimliği üzerine de düşündürüyor seyirciyi. Öte yandan Almodóvar tam da kendisinden bekleneceği gibi, farklı cinsel kimliklere/yönelimlere de yer vermiş öyküde. Janis bir kadın dergisinin kapağı için bir trans kadının fotoğraflarını çekiyor ve biseksüellik -gerekliliği tartışmaya açık bir şekilde- öykünün bir parçası olmuş örneğin.

Almodóvar favori oyuncuları olan bir yönetmen ve burada da Penélope Cruz ile yedinci kez çalışmış. Çağdaş İspanyol sinemasının bu usta oyuncusu Venedik’te aldığı ödülün ve Oscar adaylığının haklılığını, gücünü sadeliği ve doğallığından alan bir performansla gösteriyor öykü boyunca ve karakterinin genç Ana’ya politik bir ders verdiği ve bir parça zorlama görünen sahneyi de inandırıcı kılıyor örneğin. Onun sürüklediği bu film, Almodóvar’dan bekleneceği gibi dinamik, duygusal (hatta melodramatik) ve seksi nitelemelerini hak ederken, aynı zamanda yönetmenin en doğrudan politik filmi olmanın ciddiyetine de sahip. 1936 – 1939 arasındaki iç savaşta ”kaybolan” ve sayılarının 144 bin civarında olduğu tahmin edilen sivillerin sadece 19 bininin kemiklerine erişilebilmişti Almodóvar filmini çektiğinde ve bu da yapıtın ciddiyetini açıklayan hususlardan biri kuşkusuz. Öykü sona erdiğinde paylaşılan, Uruguaylı yazar Eduardo Galeano’nun gerçeklerin bir gün mutlaka ortaya çıkacağını anlatan sözlerinin (“Hiçbir tarih dilsiz değildir; ne kadar yakarlarsa yaksınlar, ne kadar parçalarlarsa parçalasınlar, ne kadar yalan söylerlerse söylesinler. İnsanlık tarihi asla susmaz”) iyimserliğini paylaşan Almodóvar, geçmişle ilgilenmeyi ihmal eden genç nesli (aslında onları böyle olmaya iten toplumsal ve politik düzeni) ve genel olarak apolitik olmayı seçenleri “Apolitiğim ben, işim herkesi mutlu etmek”) açık bir eleştirinin hedefi yapıyor. İç Savaş’ta ortadan kaybolan atalarına olan ilgisini eleştiren Ana’ya Janis’in sarf ettiği sözleri yönetmenin düşünceleri olarak yorumlamak gerekiyor bu nedenle.

Çarpıcı bir “eylem”in görüntüsü ile kapanıyor film; bu sembolik görüntü atalara karşı bir görevi yerine getirmiş olmanın ve onlarla özdeşleşmenin basit ama çarpıcı bir sembolü olarak iyi bir final sağlıyor yapıta. Bir başka sembolik sahne ise, “iki çocuğunu” kaybeden bir kadının üçüncüsüne giden yola, savaşta öldürülen ve çocuklarından çok erken ayrılan atalarının evinde çıkması; böylece Almodóvar kaybolan bir neslin devamına ve -Galeano’nun yukarıda anılan sözüne göndermede bulunursak- insanlığın “asla yok olmayacağına” işaret etmiş oluyor. Filmin melodram havasına uygun bir klasik dil kullanan ve kimi filmlerine damgasını vuran yüksek enerjili anlatımdan uzak duran Almodóvarın seçtiği kamera açıları ve plan tercihleri yine klasik sinemaya yakın dururken, oyuncuların bir tiyatro dekorunun sınırları içinde hareket edermiş gibi görünmelerini sağlayarak melodram tonunu da destekliyor. İşte o tonun da hatırlattığı gibi, Douglas Sirk yapıtlarını akla getiren film, usta İspanyol sinemacıdan ilgiyi kesinlikle hak eden bir çalışma. İster geçmişteki ister bugünkü tüm sırlarla, acılarla ve gerçeklerle yüzleşmek ve onlarla bir bakıma barışmak gerektiğini dile getiren önemli bir çalışma, özetle söylemek gerekirse.

(“Parallel Mothers” – “Paralel Anneler”)

Julieta – Pedro Almodóvar (2016)

“Eski bir bağımlının, aradan kaç yıl geçerse geçsin, bağımlılığının nüks etmesi ölümcüldür. Onca yıl senden uzak durdum ama seni bulma ya da senden haber alma umuduna geri dönmek gibi bir hata yaptım. O saçma umut yeni hayatımı inşa ettiğim kırılgan temeli yerle bir etti. Hiçbir şeyim kalmadı. Sadece sen varsın. Yokluğun bütün hayatımı dolduruyor ve yok ediyor”

Uzun süredir kızından haber alamayan bir kadının, geçmişi hatırlatan bir karşılaşmanın ardından, yaşadıklarını ve üzerini örttüğü travmaları hatırlamasının hikâyesi.

Başta Nobel ve Booker olmak üzere pek çok edebiyat ödülünün sahibi olan Kanadalı Alice Munro’nun 3 ayrı kısa öyküsünden (2004’te yayımlanan “Runaway” adlı kitapta yer alan “Chance”, “Silence” ve “Soon”) uyarladığı senaryosunu yazan Pedro Almodóvar’ın yönetmenliğini de yaptığı bir İspanya, Fransa ve ABD ortak yapımı. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan yapıt, yönetmenin son dönemdeki en olgun filmlerinden biri ve melodram ağırlıklı hikâyesi, bu sinemacıya özgü “çılgınlıklar”dan uzak duran ama yine de Almodóvar’ın izlerini yoğun bir biçimde taşıyan dili ve, suçluluk ve kaybetme duygularını güçlü bir şekilde geçirebilmesi ile önemli bir çalışma. Melodram türünün olmazsa olmazları tesadüflerden (ya da kaderin oyunlarından) biraz fazla yararlanan film Alberto Iglesias’ın öykünün ruhunu birebir yaratan müzikleri ve Jean-Claude Larrieu’nun oyunlara girişmeden, yalın olmayı tercih eden görüntülerinden de aldığı önemli desteklerle ilgiyi hak ediyor.

Almodóvar’ın kişisel ilham kaynaklarından biri olduğunu söylediği, Kosta Rika asıllı Meksikalı Chavela Vargas’ın seslendirdiği “Si No Te Vas” adlı şarkı eşlik ediyor filmin kapanış jeneriğine. “Zerafetin sert sesi” olarak tanımlanan Vargas şarkıda sevdiği kişiye gitmemesi için çağrıda bulunurken, “sadece ondan ibaret olan dünyasının yok olacağını” ve “o gittiği anda kendisinin de öleceğini” söylüyor. Öykümüzün kahramanı olan ve filme de adını veren Julieta (gençliğini Adriana Ugarte, günümüzdeki hâlini ise Emma Suárez oynuyor) hikâyenin başında, sevgilisi Lorenzo (Darío Grandinetti) ile birlikte Madrid’i bırakıp Portekiz’e gitmek üzereyken, sokakta karşısına çıkan eski bir tanıdıkla olan kısa sohbetinde aldığı haber kararından vazgeçmesine neden olur. Uzun süredir hiçbir haber alamadığı ve nerede olduğunu bilmediği kızı ile ilgilidir duydukları ve kadının içine gömdüğü çığlığının, Vargas’ın şarkısındaki duyguları ifade edecek şekilde açığa çıkmasına neden olur. Julieta erişemediği kızına geçmişteki tüm gerçeği anlatan bir mektup yazmaya, daha doğrusu bu gerçekleri uzun uzun bir deftere yazmaya başlar; seyrettiğimiz filmin önemli bir kısmı da geri dönüşle bu geçmişi getirir karşımıza.

Almodóvar bu filminde gerek karakterlerinde, gerekse öyküsünde ve mizanseninde özellikle ilk yönetmenliklerinde kendisini gösteren “çılgınlıklar”dan uzak, melodramatik hikâyesine ve bu hikâyenin karakterlerine saygı ve sevgi ile yaklaşan bir dil benimsemiş. Öyle ki görsel açıdan da açılışta -sonradan bir kadının nefrese alıp vermesinin sonucu olduğunu anlayacağımız- yavaş bir ritm ile hareket eden kırmızı kumaşı bir kenara bırakırsak, sıcak renklerle bezeli olsa da, oldukça yalın bir dili tercih etmiş. Estetik duygusunda, kesinlikle abartılı bir gösterişten ve zaman zaman özellikle tercih ettiği ve hemen her zaman olumlu bir sonuç aldığı “kitsch” boyutundan uzak durmuş yönetmen ve adeta 1950 ve özellikle de 60’larda Amerikan sinemasının melodramlarından esinlenen bir yapıt yaratmış. Buna rağmen, film yine de bir Almodóvar yapıtı olduğunu hep hissettiriyor öyküsü boyunca; bununsa birkaç nedeni var: Almodóvar yine benzersiz kadın karakterler yaratmış, tutkunun karakterleri yönettiği bir öykü yazmış ve karakterlerinin her birinin eylemlerini çılgın değil ama normal olarak da tanımlanamayacak bir çerçeve içinde tutmuş.

Geçmişteki iki ölümle ilgili duyduğu suçluluk duygusu ve beklenmedik bir şekilde giderek izini kaybettiren ve kendisi ile hiç temas kurmayan kızı ile ilgili özlem ruhunu kasıp kavurmaktadır Julieta’nın; ama içine atmıştır bunları ve kendisine, sokaktaki bir tesadüften sonra hayli kırılgan olduğunu anladığı yeni bir hayat kurmuştur. Öykü işte bu suçluluk ve özlem duygularının ne kadar güçlü ve yıkıcı olabileceğini çekici bir sadeliği olan bir sinema dili ile ve melodramın kalıplarından ustaca yararlanarak anlatıyor. Almodóvar’ın buradaki belki de en önemli başarısı, filmdeki pek çok ânın adeta sahnelendiğini, bir bakıma gerçek olmadığını hissettiren ama bunu melodramların doğasının da zaten bu olması nedeni ile oldukça doğal kılan bir yönetmenlik çalışması çıkarması. Üzerinde ince ince düşünüldüğü kesin olan ama sonucu “doğal bir yapaylık” ifadesi ile tanımlanabilecek bir biçim ve içeriğe sahip olan sahneler ile Almodóvar, seyircinin ilgisini diri tutmayı başarıyor. Burada eleştirilebilecek ana konu ise bir bakıma melodramı modernleştiren, yeniden yaratan yönetmenin tesadüflerde fazlaca ileri gitmesi ve bunu sadece “sokakta birden karşılaştılar” türünden olanların da ötesine geçirip, Julieta’nın eşi (Xoan’ı Daniel Grao canlandırıyor) ve babasının hayatlarını, aynı durumlarla karşı karşıya kalmalarını sağlayacak şekilde benzer kılması. “Erkeğin belli ihtiyaçları vardır” düşüncesini tartışmaya açmak (aslında Almodóvar’ın kendi görüşü bu düşüncenin tarafında görünüyor bu hikâyede) için yaratılmış bir durum bu ama yine de -melodramatik de olsa- gerçekçiliğine zarar veriyor filmin.

Almodóvar sanatsal unsurları olan bir hikâye yazmış; Julieta’yı gençliğinde klasik Yunan edebiyatı dersi verirken görüyoruz, eşi ile yaşadığı kasabadaki sanatçı kadın Ava (Inma Cuesta) cinsel organları belirgin kılınmış (tam bir Almodóvar hınzırlığı) erkek heykelcikleri yapıyor, Lorenzo kitapları da olan bir sanat eleştirmeni, evlerin duvarları modern ya da klasik tablolarla süslü ve sehpaların üzerinde Magnum’un hacimli sanat kitapları var, Patricia Highsmith’in takıntılı karakterlerine gönderme yapılıyor vs. Yönetmenin filmin hazırlıklarındaki esin kaynakları arasında Joan Didion, Ingmar Bergman, Jeanne Moreau, Antonio López García ve Lucian Freud’un isimlerini sayması bu sanat havasını açıklıyor. Tüm bu sanatsal unsurları hikâyenin değil ama karakterlerin yaşamlarının doğal bir parçası kılan Almodóvar’ın, Julieta’nın “yanlış anlama”, “empati göstermeme” ve “hiç tanıyamamış olma” olarak tanımladığı “suçlar”ının karşılığını da özenle oluşturduğunu söylemek gerek. Kızına geçmişte olanları yazarak anlatan kadının bir sahnesinde kameranın yavaş yavaş ondan uzaklaşarak, Julieta’nın fiziksel ve ruhsal yalnızlığını ve, içindeki ve dışındaki boşluğu anlattığı görüntü bu özenin örneklerinden biri olarak gösterilebilir.

Toplam dört ölüm, bir felç ve bir trafik kazası gibi melodramatik unsurlarla dolu olan filmin “sessizlik” (sessiz kalmak, içinde tutmak) üzerine olduğunu ve hikâyesinin melodramdan çok, drama yakın durduğunu söyleyen Almodóvar bu yapıtında da içinde olduğu LGBT dünyasından isimlere yer vermiş hemen her zaman yaptığı gibi. Bu isimler arasında, kapanıştaki şarkıyı seslendiren Chavela Vargas dışında, Bimba Bose’yi özellikle anmakta yarar var. Hikâyenin başlarında Julieta’nın, kızının çocukluk arkadaşı ile ilk karşılaştığı sahnede onun yanındakilerden biri olarak kısa bir süre karşımıza çıkan model ve şarkıcı Bose filmden kısa bir süre sonra, henüz 41 yaşında hayatını kaybetti. Alberto Iglesias’ın son dönemdeki en başarılı film müziklerinden birine imza atarak, Almodóvar’ın hedeflediği “gizemi olan dram”ı yakalamasına çok önemli bir destek sağladığı ve Emma Suárez ile Adriana Ugarte’nin aynı kadının iki farklı dönemini birbirlerini ilginç bir şekilde tamamlayan başarılı performansları ile göz doldurduğu bu “olgun” Almodóvar filmini görmekte yarar var.

La Ley del Deseo – Pedro Almodóvar (1987)

“Seni bu şekilde sevmek bir suçsa, ben bedelini ödemeye hazırım”

Eşcinsel bir yönetmenin, sevdiği ama karşılığını yeterince alamadığı sevgilisi ve kendisine tutkulu bir şekilde âşık olan bir gençle içine düştüğü aşk üçgeninin ve transseksüel oyuncu kardeşi ile yaşadıklarının hikâyesi.

Pedro Almodóvar’ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği bir İspanya yapımı. Yönetmenin kariyerinde bir dönüm noktası olarak gördüğü yapıt; arzu, tutku ve aşk üzerine, karakomedi ve melodramı eğlenceli ve çekici bir biçimde bir araya getirmeyi başaran bir çalışma. Tabu konuları kendine has üslubu ile ele alan Almodóvar, favori oyuncuları ile çalıştığı bu filmde yine akıllıca yazılmış, karakterleri ve gelişmeleri keyifli ve ikna edici bir şekilde kurgulanmış senaryosunun da katkısı ile bir suç hikâyesini başarılı bir filme dönüştürüyor. Yönetmenin önceki ve sonraki yapıtlarına içerdiği göndermeler ile de dikkat çeken film, Almodóvar’ın filmografisinin önemli örneklerinden biri olarak ilgiyi hak ediyor.

Almodóvar’ın favori renklerinden kırmızının hâkim olduğu zemin üzerine yazılan jenerik bilgileri ve trajik bir gerilim havasına sahip bir müzikle açılıyor film. İlk sahnede genç bir adamı bir sesin yönlendirmesi ile soyunurken ve kendisini tatmin ederken görüyoruz. Yoğun homoerotik içerikli filmleri ile tanınan, Pablo (Eusebio Poncela) adındaki sinema ve tiyatro yönetmeninin bir filmidir bu. Pablo, Juan (Miguel Molina) adındaki genç adamla yaşamaktadır ve ona âşıktır; ama kadınlarla da arası iyi olan Juan’dan beklediği düzeyde ilgi görmemektedir. Onun “Beni sevmiyorsan, bu senin suçun değil ama ben seni seviyorsam, bu da benim suçum değil” cümlesi ile özetlediği ilişki, Juan’ın bir süreliğine bir başka şehre gitmesi ile kesintiye uğrarken, devreye Antonio (Antonio Banderas) girer. Genç adam, daha önce hiçbir erkekle yatmadığını söylese de, filmini hayranlıkla seyrettiği Pablo’nun peşine düşer ve yönetmen için “bir defalık” başlayan ilişki Antonio için saplantılı bir aşka dönüşür. Yönetmenin Tina (Carmen Maura) adındaki transseksüel kardeşi ise bir yandan kötü giden oyunculuk kariyerinden şikâyet ederken, kendisini terk eden kadın sevgilisinin çocuğunun (Manuela Valasco) bakımını da üstlenmiştir; Pablo aralarında iyi bir ilişki olan kız kardeşine sürekli destek olmaktadır ve yönettiği oyunda ona başrolü vermiştir. Bu beş ana karaktere, başka yan karakterleri de ekliyor Almodóvar ve güçlü bir biçimde kurguladığı ve bir ölüme kadar uzanan hikâyesini melodram ve karakomediden yararlanarak bu tür öykülerin ustalarından olduğunu kanıtlayacak bir düzeye taşıyor.

Almodóvar sadece, öykülerinde baş kahramanının genellikle kırmızı araba kullanması gibi unsurları tekrarlayarak değil, daha önce çektiği ya da sonradan çekeceği filmlere göndermelerde bulunarak da kendi sinemasını hatırlatıyor seyirciye. Örneğin Tina’nın bulaşık yıkarken taktığı örtünün üzerindeki logonun aynısı 1984’te çektiği “¿Qué He Hecho YO Para Merecer Esto!!” (Bunu Hak Edecek Ne Yaptım?) filminin afişinde kullanılmış. Daha önemli olan ortak unsur ise, Jean Cocteau’nun ilk kez 1930’da sahnelenen “La Voix Humaine” adındaki oyunu. Almodóvar’ın, filmografisi boyunca ya doğrudan uyarlayarak ya da esinlenerek, pek çok kez ele aldığı bu oyuna burada çok önemli bir yer verilmiş. Sinemacı 1988 tarihli “Mujeres al Borde de un Ataque de Nervios” (Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar) filminde Cocteau’nun bu eserinden fikir olarak ve serbest bir biçimde esinlenirken, 2020’de ve bir kısa film olarak doğrudan uyarlamasını da (“La Voz Humana”) yaptı sinema perdesi için. Burada ise Pablo’nun sahneye koyduğu ve Tina’nın başrolünde oynadığı oyun olarak hikâyenin ana unsurlarından biri olmuş Cocteau’nun yapıtı ve hatta bir sahnede karakterleri oyunun kitabının üzerinde kokain çekerken gösterecek kadar görsel olarak da değerlendirmiş. Son bir not olarak, burada Tina’nın bir şapelde bir rahiple olan yüzleşmesinin ise, 2004’teki “La Mala Educación“ (Kötü Eğitim) adlı yapıtın konusuna dönüştüğünü de hatırlatmakta yarar var. Tüm bu göndermeler ve tekrarlar Almodóvar’ın bir sanatçı olarak filmografisindeki tutarlılığı ve bütüncül bakışı göstermesi ve onu anlamak açısından önemli kuşkusuz.

Cocteau’nun yapıtı, kendisini başka bir kadınla evlenmek için terk eden bir erkek yüzünden acı çeken bir kadın üzerine kurulu; burada ise böyle bir terk değil söz konusu olan ama oyundaki “Seni kendi hayatımdan daha çok seviyorum seviyorum” cümlesinin anlamını taşıyan bir film bu. Seven ama arzu ettiği kadar sevilmeyen bir adamın âşık olmadığı ama kendisine saplantılı bir tutku besleyen bir başkası yüzünden yaşadıklarını anlatıyor temel olarak ve arzunun hangi uç noktalara uzanabileceğini gösteriyor. Almodóvar, “kontrol edilemeyen, zevk kadar acı da veren ve insanı canavarca ya da tamamen olağanüstü şeyler yapmaya zorlayan” arzu ve tutkular hakkında bir film yapmayı istediğini söylemiş yapıtını anlatırken. Gerçekten tam da böyle bir hikâye anlatıyor film ve “arzunun kanunu”nun nasıl bir “kanunsuzluk” demek olduğunu keyifli bir biçimde getiriyor karşımıza; bu kanunun muhatabı ise Antonio karakteri oluyor hikâyede. Banderas’ın güçlü bir performansla hayat verdiği, aşka çok önem veren (“Aşk asla şaka değildir”) bu karakterin yaptıkları, öyküye doğru ve melodramına uygun bir kapanış sağlayan finaldekiler ve sevdiğinin her şeyine sahip olabilmek için onun sevdiği ile yatma çabası başta olmak üzere yönetmenin bu film ile ne anlatmak istediğini çok iyi dile getiriyor.

Almodóvar’ın tuhaf ve çekici karakter yaratma becerisinin (gerekirse burada olduğu gibi sakıncalı sulara dalmaktan çekinmeyerek ki ensest unsuru başlı başına ciddi bir problem) en iyi örneklerinden birini teşkil eden yapıt bu karakterleri, eğlendiren ve gerçekliğini sorgulatma gereği hissettirmeyen rastlantılarla bir araya getirirken, polisten kiliseye ve toplumun geleneksel (=muhafazakâr) değerlerine saldırmaktan da çekinmiyor hiç. Gerçek hayatta da baba-oğul olan iki oyuncunun canlandırdığı polislerden babanın diğerine söylediği “İyi bir polis olmak için vicdansız olmak yetmez, biraz espri anlayışının da olması gerek” cümlesinden genç polisin komik kibrine, küçük kızın inancı ile ilgili güveninden pedofili faili rahibe, yönetmen her zamanki gibi eleştirilerini sakınmıyor ve bunu sinema duygusunu koruyarak yapıyor. Favori oyuncularından Rossy de Palma’ya bir rol verebilmek için yazılmış görünen televizyon programı sahnesinin gereksizliğinin aksine (ki Almodóvar’ın filmlerinde zaman zaman yaptığı bir şeydir “aile”sinden isimleri filmlerinde kullanmak), öyküye doğal bir şekilde yerleştirilmiş bu eleştiriler.

Almodóvar’ın popüler kültür araçlarından biri olan müzikle ilgili seçimleri de hikâyenin arzuyu anlatan melodramına uygun. Maysa’dan Jacques Brel cover’ı “Ne Me Quitte Pas” ve Juan ile Antonio arasındaki deniz feneri sahnesine eşlik eden Fred Buscaglione şarkısı “Guarda Che Luna”nın da aralarında bulunduğu melodileri öykünün atmosferine yakışacak bir şekilde kullanıyor yönetmen ve müziği filminin organik bir parçası kılıyor. Çılgın bir hikâye, ilginizi hep üstünde tutmanızı sağlayacak bir hareketlilik ve öykünün yeterince derin olmamasını fark etmenizi, hatta onu ciddiye almanızı engeleyecek bir enerjiye sahip olan film yönetmenin oyunbaz ruhunun de pek çok örneğini barındırıyor. Örneğin, gerçek hayatta transseksüel olan Bibiana Fernández doğuştan kadın olan bir karakteri (küçük kızın annesi), yönetmenin favori oyuncusu ve biyolojik olarak kadın olan Maura ise bir transseksüeli canlandırıyor. Kaotik bir keyif veren yapıtın tüm oyuncuları, Almodóvar’ın cinsiyet tanımları ile oynayan ve hatta onları ret eden hikâyelerinin bir diğer başarılı örneği olan bu filmde, kendi dünyalarında gezinecek kadar rahat ve gösterişli bir yapaylık ile eğlenceli bir doğallığı buluşturabilen performansları ile göz dolduruyorlar. Bu sağlam kadronun öne çıkan ismi ise, elbette, Almodovar’ın “sinema ailesi”nin parçası olan Maura olmuş her zamanki vurucu performansını tekrarlayarak. Sevdiği kadar sevilmeyenlerin, melodramatik eğlencesinden ek bir keyif alacağı bir yapıt, özetlemek gerekirse.

(“Law of Desire” – “Arzunun Kanunu”)