“Querelle tarafından sevilmek demek, Fransa’daki tüm denizcilerce sevilmek demekti. Querelle tüm erkeksi ve saf erdemlerin tek bir vücutta buluşmuş haliydi”
Uyuşturucu kaçakçısı ve katil bir denizcinin suç, aşk, manipülasyon ve cinsellik dolu hikâyesi.
Fransız yazar Jean Genet’nin 1947 tarihli “Querelle de Brest” (Denizci) romanından uyarlanan senaryosunu Rainer Werner Fassbinder ve Burkhard Driest’in yazdığı, Fassbinder’in yönettiği bir Almanya ve Fransa ortak yapımı. Venedik’te Altın Aslan için yarışan film Alman sinemacı Fassbinder’in son yönetmenlik çalışması olmuş ve ölümünden sonra vizyona çıkmıştı. Öykünün kahramanını Brad Davis’in canlandırdığı filmin ana kadrosunun hemen tamamını erkek oyuncular oluştururken, onlara eşlik eden tek kadın sanatçı Jeanne Moreau olmuş ve ortaya bugün LGBTQ sinemanın kült kabul edilen örneklerinden biri çıkmış. Homoerotik bir cinsel gerilimin öykünün başından sonuna kendisini hep hissettirdiği yapıt cinselliği “egemen olmak” veya “egemen olunmak”la birlikte hisseden bir karakter etrafında dönüyor ve Xaver Schwarzenberger imzalı görsel çalışmanın özgünlüğü ile dikkat çekiyor. Fassbinder’in bu son filmi onun filmografisindeki en cüretkâr örneklerden biri ve tamamının stüdyoda çekilmesinin de destek olduğu biçimci üslubu ile önemli ve farklı bir sinema yapıtı.
Filmde Mario rolünde de yer alan ve yapımcılardan da biri olan Burkhard Driest, yazdığı ilk senaryoyu Fassbinder‘in radikal bir şekilde altüst ettiğini ve örneğin öyküyü, kendi taslağının tersine doğrusal bir şekilde akıttığını söylemiş bir konuşmasında. Driest, Fassbinder’in “Genet’nin cümlelerinden yola çıktığını ama öyküyü önemsizleştirdiğini” ve etik/ahlak boyutu eklenmediği sürece kitabın “sinemaya taşınmayı hak etmeyen, üçüncü sınıf bir polisiye” olduğunu düşündüğünü de belirtmiş aynı konuşmada. Açılış jeneriğinde bu anekdotları destekleyen bir ifadesi var Fassbinder’in: “Jean Genet’nin “Querelle de Brest”i hakkında bir film”. Bu niteleme filmin bilinen anlamda bir uyarlama olmadığını açık bir şekilde dile getiriyor ve yapıtın belki en az Genet kadar, Fassbinder’e de ait bir dünyada var olduğunu söylüyor bize. Genet’nin 1945’te yazdığı ve iki yıl sonra kendi ismi olmadan yayınladığı kitabın (Jean Cocteau’nun çizimleri ile süslenen eser her biri özel olarak numaralandırılmış 460 kopya basılmış sadece) denizcileri ve denizi cinayetle ilişkilendiren temasını korumuş Fassbinder ama gerçekten de kendi dünyasının da parçası yapmış onu başarılı bir şekilde.
Bir denizci Querelle (Brad Davis) ve onu öykünün başında Brest’e yanaşmış bir geminin güvertesinde diğer denizcilerle birlikte görüyoruz ilk kez. İzleyeceğimiz cinayet, hırsızlık, baştan çıkarma, güç tutkusu ve cinsellik hikâyesinin bu anti-kahramanı, hep erkeklerle maceralarını göreceğimiz ve cinsel yönelimini biseksüel olarak tanımlayabileceğimiz bir genç adam ve Genet’nin onun soyadı olarak seçtiği sözcüğe (Türkçede kavga, çekişme anlamlarına geliyor bu kelime) uygun olarak, hikâye boyunca olumsuz eylemlerin odağında duruyor sürekli olarak. Onun bu fiillerini açıklayan en doğru sözcük güç (veya egemenlik kurma) arzusu olabilir; Querelle cinselliği de örneğin, hükmetme veya boyun eğme üzerinden tanımlıyor ve cinsellik anlarındaki muhatabını da cinsiyetleri üzerinden değil, cinsellik sırasındaki rolleri üzerinden tanımlıyor. Jean Genet de romanının kahramanını bu karakteri üzerinden anlatıyor genel olarak ve onun “cinsel belirsizliği”nin etrafındakiler için bir çekicilik kaynağı olduğunu söylüyor. Yazarın bu tanımlaması Fassbinder’in filminde de korunmuş ve cinsel arzuların ve arayışların damgasını bastığı yapıtında yönetmen ortaya “ahlaki” boyutları olan bir sonuç koymuş. Bunu yaparken bir ahlak dersi vermiyor Fassbinder; aksine sadece Querelle’i değil, tüm karakterleri aynı tuhaf oyunların ve arzuların parçası yapıyor ve “gerçeküstü” denebilecek bir stilizasyon ile getiriyor karşımıza onları. Bir başka ifade ile söylersek, başta Querelle olmak üzere tüm karakterleri sadece orada var olabilecekleri bir dünyayı yaratmak için kullanıyor. Setlerin ve mekânların, stüdyoda yaratıldığının saklanmaması, hatta sanki özellikle altının çizilmesi bu dünyanın özgünlüğünü/ayrıksılığını vurguluyor devamlı olarak. Sadece insanların değil, tüm objelerin de yapay bir ışıklandırma ile aydınlatılmasını da bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor.
Açılış sahnesinde bir geminin güvertesinde, bedenlerinin üst kısımları çıplak olan pek çok erkek denizciyi çalışırken görüyoruz; bu görüntü tam bir gay estetiği havası taşıyor ve bir süre sonra anlayacağımız gibi, bir erkeğin bakış açısından çekilmiş olması da bu estetiği destekliyor. Konuşmalara bolca yansıyan cinsel cüretkârlık görsel açıdan tekrarlanmıyor ama Fassbinder’in yapıtını bir homoerotizm örneği olarak tanımlayabiliriz yine de. Geminin Franco Nero tarafından canlandırılan subayının Querelle’e karşı olan ve tutkuya dönüşmüş görünen ilgisini -bir kayıt cihazına- dile getirirken kullandığı sözler bu erotizmi sürekli gündemde tutuyor örneğin. Genç denizcinin öykü boyunca farklı karakterlerin (içlerinde biri de kadın bu kişilerin) ilgisini hep kendi üzerinde tutması ve farkında olduğu bu ilgiyi, bir yandan kendi güç arzusunu doyurmanın bir yandan da suçlarının aracı olarak kullanması işte bu erotizmi gerilimli bir boyuta taşıyor. Querelle için subayın söylediği şu sözler, onun bu farkındalığını çok iyi anlatıyor: “Querelle’in en büyük tutkusu, dinlenirken kendini seyretmek. Kendi görüntüsünün üstüne kendisini bindiriyor gibi. Kendine büyüteçle bakıyor sanki”.
Fassbinder filmi “El Hedi Ben Salem ile dostluğuma adıyorum” diyerek; üç yıl süren ve şiddet, kıskançlık, uyuşturucu ve alkol dolu bir ilişkisinin olduğu Faslı berbere ithaf etmiş; bunun temel nedeni de beş yıl önce intihar etmiş olan sevgilisinin ölümünü bu son filminin çekimleri sırasında öğrenmesi olmuş. Ben Salem dışında, pek çok filminde olduğu burada da Alman sinemacının dostları/sevgilileri çıkıyor karşımıza: Nono rolündeki Günther Kaufmann ile kavgalı dövüşlü bir ilişkisi olmuş Fassbinder’in ve bu sorunlu ilişkiyi tamamen bitiren ise Kaufmann’ın bu filmin müziklerini hazırlayan Peer Raben ile ilişkisi olmuş. Raben’den söz etmişken onun film için hazırladığı orijinal müzikleri ve şarkıları da anmakta yarar var. Oscar’ın tersine, en kötülere verilen Razzie ödüllerinde iki şarkısı ve müzikleri ile toplam 3 adaylık “kazanmış” bu film ve Raben. Oysa Alman bestecinin orijinal müzikleri zaman zaman takındığı trajik, hatta epik hava ile ilginç bir biçim ve içeriğe sahip ve Fassbinder’in bilinçli yapaylığı ile de uyumlu. Şarkılardan biri ise Oscar Wilde’ın “The Ballad of Reading Gaol” (Reading Zindanı Baladı) isimli şiirinden alınan sözleri (çok ünlü “Yet each man kills the thing he loves” (Oysa herkes öldürür sevdiğini) bölümü) ve Jeanne Moreau tarafından seslendirilmesi ile bugün bir külte dönüşmüş durumda kesinlikle.
Razzie ödüllerine aday gösterilmemişler ama filmin oyunculukları da ortalama seyircinin sıcak bakacağı türden değil. Öykünün tutku, erotizm ve suç temalarına ters düşen bir şekilde, tüm oyuncuların performansları adeta duyguların bastırıldığı bir havaya sahip. Fassbinder’in doğallıktan özellikle uzak duran, stüdyo yapaylığı ile uyumlu bu oyunculuklar ve filmin stilize havasını destekliyorlar. Biçimcilikten söz açmışken, Fassbinder’in bir başka tercihini de anmak gerek: subayın hislerini ve düşüncelerini bir portatif teybe kaydederken konuşmasını da aralarına katmamız gereken farklı anlatıcılar var filmde. Bir erkek sesi zaman zaman araya girerek seyrettiğimiz hakkında bilgi veriyor örneğin ve sessiz filmlerdeki ara yazılar gibi metinler çıkıyor karşımıza sık sık; ama bu metinler sessiz filmlerdeki gibi diyaloglardan oluşmuyor. Bazen Genet’nin kitabından bir bölüme yer veriyor Fassbinder bazen de farklı eserlerden (Yunan filozof Plutarkos’un “Moralia”sı gibi) öyküye ve kahramanına uygun alıntılar çıkarıyor seyircinin karşısına. Bu tercihler Genet’ye ve eserine bir saygı gösterisi olarak da görülebilir.
Fassbinder’in filmlerinde sık sık karşımıza çıkan canlı renk kullanımı, görsellikteki stüdyo yapaylığı ile de uyumlu olarak burada da çıkıyor karşımıza. Özellikle sarı (portakal rengi), kırmızı ve yeşil renklerin ve örneğin portakal rengi ile yapay güneşin dikkat çektiği filmde oyuncuların beden dilleri de hayli ilginç. Örneğin Querelle ve Robert karakterlerinin (Hanno Pöschl hem Robert hem Gil karakterini canlandırıyor filmde ve öykünün cinsellik bağlamındaki imalarına ve çift anlamlılığına bir gönderme bu) ellerindeki bıçaklarla kapıştıkları sahne bir dans tiyatrosu havasına sahip; Carlos Saura’nın Lorca’nın aynı adlı oyunundan uyarladığı, 1981 tarihli mükemmel filmi “Bodas de Sangre”de (Kanlı Düğün) iki erkek arasındaki bıçaklı benzer bir sahneyi sanki kendi yorumu ile yeniden yaratmış Fassbinder. Bu sahnede iki erkeğin bıçakları ile kapışırken, bir yandan da adeta iki aşığın dansına benzer hareketlere sahip olması çekici bir estetik örneğin doğmasını sağlamış.
Fassbinder’in cinsiyet rolleri ile oynadığı ve bunu diyaloglara da yansıttığı (“Querelle’e aşık olduğumdan beri disiplini daha az önemser oldum. Aşkım beni yumuşattı. Ona olan aşkım büyüdükçe içimdeki kadın daha da belirginleşiyor. Daha nazik daha üzgün oluyor; mutlu sona varamayacağını biliyor çünkü”) filmde erkeklik bir kavram olarak da sorgulamaya açılıyor. Taraflardan birinin diğerinin kız kardeşine ilgi duyduğu iki erkek arasındaki sahnelerde bu ikisi arasındaki, imanın ötesine geçen ama sınır çizgisini de aşmayan homoerotik arzular ve söylemler veya polis tarafından sorgulanan subayın Querelle’i koruyan sözler sarf ettiği sahnede kameranın dairesel hareketlerle “aşkını koruma” eyleminin sembolüne dönüşmesi gibi ilginç anları olan film, zamanında zıt yönde tepkilere yol açmış. Venedik’te Altın Aslan jürisinin başkanı olan Fransız sinemacı Marcel Carné diğer jüri üyelerini filme ödül vermeye ikna edemediği ve filmi savunurken yalnız kaldığını düşündüğü için çekilmiş görevinden ve şu açıklamayı yapmış örneğin: “İsteseniz de istemeseniz de, sevseniz de nefret de etseniz, bu tartışmalı film bir gün sinema tarihinde hak ettiği yeri alacak”.
“Suç, duyguların şiddetli olduğu bir dünyanın kapısını aralamıştı ona” sözünün Querelle’in dünyasını çok iyi açıkladığı ve Alman, Fransız ve İtalyan oyuncuların aksanlı İngilizcelerinin de tasarlanmış yapaylığın bir parçası olduğu filmin görsel estetiğinin yaratılmasında Tom of Finland adı ile bilinen Finli sanatçı Touko Valio Laaksonen’den oldukça yararlanmış Fassbinder. Gay kültürünün bu çok önemli ismi ve homoerotik görüntülerin yaratıcısı sanatçının karakteristik özellikleri, kostüm ve saç tasarımları gibi unsurların yanında, erkek oyuncuların zaman zaman siluetleri ile görüntülenmeleri ile de filme taşınmış çekici bir şekilde. Öyle ki Querelle hem öykü boyunca yaşadıkları ve yaşattıkları ile hem de fiziksel görünümü ile tam bir Tom of Finland denizcisine dönüşmüş.
“Yaşlandıkça daha da aptal ve şişman oluyorsun. Komşular bile bundan bahsediyor”
“Geçenlerde bir rüya gördüm: Kapitalistler, devleti iş camiasını daha sıkı korumaya zorlamak için terörizmi icat ediyordu! Komik değil mi?”
“Oyunun kurallarını, tüm bu çürümüş sistemin gülünçlüğünü göstereceğim. İnsanları inciten, yoldan çıkaran ve hasta eden bir sistem bu”