Görülmüştür – Serhat Karaaslan (2019)

“Bu bir mektup, bir mahkûm mektubu. Dikkatlice okuyacaksınız. Varsa sakıncalı yerleri, üzerini karalayacaksınız”

Bir cezaevinde mahkûmların gönderdikleri ve onlara gelen mektupları kontrol ederek “sakıncalı” yerleri sansürlemekle görevli bir adamın, gittiği yazarlık kursundaki bir ödev için o mektuplardan birinde yer alan fotoğrafı kullanırken resimdeki kadın ve resmin içeriği ile ilgili kapıldığı merak duygusunun hikâyesi.

Serhat Karaslan’ın yazdığı ve yönettiği bir Türkiye, Fransa ve Almanya yapımı. Annesi ile yaşayan bir infaz memurunun, kontrol ettği mektuplardan birindeki bir fotoğraf aracılığı ile resimdekilerin hayatlarına karışmasını anlatan film, kurgu ve gerçeğin çatışması ve otoriter bir ortamda gözetleme/takip düzenini odağına alan ilginç bir çalışma. Berkay Ateş’in sade ve bir parça kuru bir performansla canlandırdığı Zakir karakterinin ve bazı oyunculukların (özellikle anne rolündeki Füsun Demirel ve mahkûmun eşi rolündeki Saadet Işıl Aksoy) çekiciliğini artırdığı filmin senaryosu son bölümlerde biraz yönünü kaybediyor ama öykü sadece ele aldığı meselelerle değil, bu meseleleri ele alış şekli ile de ilgiyi hak ediyor.

Mektupları denetleyecek infaz memurlarının aldığı bir eğitimle açılıyor film. Mahkûmlar ve yakınlarının birbirlerine gönderdikleri mektuplarda mesajlarını gizlemek için yeni yöntemler geliştirdiğini ve bu yüzden hep uyanık ve dikkatli olmak gerektiğini anlatan eğitmen özellikle örgüt mensuplarının yazışmaları konusunda uyarıyor memurları. Onlardan biri olan Zakir (Berkay Ateş) bir yandan işe başlarken, bir yandan da yazarlık kursuna gitmektedir. Bu kursta öğrencilerden herhangi bir fotoğraftan yola çıkarak, o fotoğrafın öyküsünü yazmaları istenince, Zakir denetlediği mektuplardan birindeki fotoğrafı kullanmaya karar verir. Bir masada yan yana oturan bir genç adam, yüzünde mutsuzluğun ve rahatsızlığın izlerini taşıyan bir genç kadın (Saadet Işıl Aksoy) ve onların arkasında ayakta duran bir adamı gösteren resimde kadının omuzunda bir el vardır ama bu elin iki erkekten hangisine ait olduğu anlaşılmamaktadır; bu belirsizlik Zakir’in gittikçe artan merak duygusunu ve tehlikeli eylemlerini tetikleyen ana unsur olacaktır. Zakir fotoğraftaki kadının hayatını ve mutsuz sessizliğinin arkasındaki sırrı keşfetmeye çalışırken, geçmemesi gereken çizgileri de aşacaktır.

Senaryo Zakir’in yazar olma hayali ile, onun ve kurstaki arkadaşı Emel’in (İpek Türktan) mektuptaki fotoğraf üzerine bir öykü yazmaları üzerinden bize öncelikle bir gerçek/kurgu çatışması anlatmaya soyunuyor. Finalin öykünün önemli noktalarını belirsiz bırakması, bu bağlamda bakınca, doğru görünen bir tercih olmuş. Zakir’in inandıklarının ne kadarının doğru olduğunu bize bırakıyor senaryo ve hatta tümünün onun kaleme aldığı bir öykü olabileceğini düşünmemize bile izin veriyor. Kuşkusuz ilginç ve filmin değerini artıran bir seçim bu; ama öte yandan özellikle Zakir ile Emel arasındaki ilişkinin yeterince iyi ve gerçekçi işlenememesi bu değeri azaltıyor. Genç infaz memurunun görevi gereği mahkûmların ve yakınlarının özel yaşamlarının ve en mahrem duygularının içine girmesini de bu gerçek/kurgu ikilisi üzerinden değerlendirmek gerekiyor. Bir yazar adayı olarak Zakir öyküler hayal edecek ve onları bir yaratıcı özgürlüğünde kurgulayacaktır; okuduğu mektuplar ise gerçeğin en yalın hâlidir ve onun kurgulayabileceğinden daha özgün ve zengin olacaktır her zaman.

Gözleme eyleminin farklı örneklerini sergiliyor film ve bireylerin otoriter yönetimlerin ve o yönetimlerin emrindeki diğer bireyler tarafından takip altında tutulmasının onur kırıcılığını hatırlatıyor sık sık. Zakir’in iş arkadaşlarının mahkûm mektuplarını okurken gösterdikleri duyarsızlık (hatta arsızlık), görüşme günlerinde mahkûmlarla ziyaretçiler arasındaki konuşmaların kaydedilmesi ve dinlenmesi, güvenlik kamerasının sembolü olduğu üzere gözleyenin de gözlenmesi olgusu bu eylemi öykünün ana meselelerinden biri yapıyor. Üzerinde yanlış işlem yapıldığı için çöpe atılan ve sahibine ulaşamayan mektuplar ve gözetleyenlerin gözetlenenler hakkında aşağılayıcı espriler yapması, filmin otoriter düzenin, bireyleri hakları ve özgürlükleri olan değil, kontrol edilmesi gereken varlıklar olarak gördüğünü hatırlatıyor. LGBTİ – LPG esprisi, konjonktür sözcüğünün anlamı ve sansürlenmesinin gerekip gerekmediği tartışmasını da aynı bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Senaryo bunun yanında otoritenin yasak koyma gücünü de ekliyor öyküye ve bir sahnede Zakir’in tıkladığı bir wikipedia sayfasını (yazar Hasan Ali Toptaş sayfası) erişim engeli nedeniyle açamadığını görüyoruz. Bu yasak da bir başka sansürün örneği olarak öyküde doğal bir yer alıyor ama başka bazı tercihler için aynısını söylemek zor. Örneğin infaz memurlarının sohbet ettiği bir sahnede birisi PKK’lilerin yine de diğer mahkûm gruplarından daha iyi olduğunu söylüyor ve, disiplinlerini ve koğuşlarını temiz tutmalarını övüyor. Öykü LGBTİ dışında diğerlerinin adını hiç anmaz ve onları da sadece aşağılanan bir grup olarak anarken ve üstelik öykü başka hiçbir politik unsura yer vermezken, PKK üyelerinin senaryoya bu şekilde yerleştirilmesi oldukça zorlama duruyor ve ciddi bir soru işareti doğuruyor nedeni konusunda. Zakir’in yazdığı öykünün tümünü sansürlemesi ile şık ve etkileyici bir kapanış yapan filmde öykünün kahramanının annesinin güvenlik tedbirleri de aynı şekilde anlamı yeterince anlaşılamayan ama herhalde genç adamın “cezaevi yaşamı”nın evde de devam ettiğini anlatan bir tercih olarak göze çarpıyor.

Hikâyede mektuplar üzerine “görüldü” kaşesinin basılmasına karşılık, Zakir’in yaptırdığı ve filme de adını veren kaşenin “görülmüştür” olarak hazırlanmasının özel bir nedeni var mı, yoksa bir hata mı bilmiyorum ama bu farklılığın dikkat çektiği yapıtta Johannes Doberenz’in ses tasarımı filme önemli bir katkı sağlamış. Mektuplardaki sakıncalı sözcükleri karalamak için kullanılan tükenmez kalem ve cezaevi koridorlarındaki cızırdayan floresan lambalardan çıkan sesler farklı objelerin ses kaynağı olarak etkileyici kullanımının örneklerinden sadece ikisi. Karaaslan’ın İstanbul ve Ankara film festivallerinde ödül alan senaryosunun yukarıda anılan sıkıntıların yanında, Agatha Christie’yi anması ama öykünün ona yakışan türden bir gizeminin olmaması ve son bölümlerde Zakir ile Emel’in gizemi çözme çabalarını izlediğimiz sahnelerde hedeflenen (kara)mizahın yakalanamaması gibi sorunları da var.

Adnan rolündeki Müfit Kayacan’ın başarısının da anılması gereken film, Serhat Karaaslan’ın da ifade ettiği gibi, yazdığı öykünün parçası olmaya soyunan bir yazarın dramı olarak tanımlanabilir. Yukarıda anılan bazı iyi işlenemeyen öğeler ve filmin geri kalanında daha doğru bir tonda tutulan ve etkileyici olan mizahın, öykünün sarkmaya başladığı sonlarda iyice aksaması gibi sorunları olsa da, yine de sinemamızın son dönemlerindeki ilgiyi hak eden örneklerinden biri bu çalışma.