Katırcılar – Şerif Gören (1987)

“Namusunu bile temizleyememiş adamdan ne fayda gelir?”

Hazırladığı bir haber dizisi için yöreye gelen bir kadın gazeteci, kaçakçılıkla geçinen üç adam ve onların peşindeki jandarmaların hikâyesi.

Senaryosunu Fuat Çelik’in öyküsünden yola çıkarak Hüseyin Kuzu ve Eyüp Halit Türkyazıcı’nın yazdığı, Şerif Gören’in yönettiği bir film. Zorlu koşullar altında çekilen ve bir “Doğu öyküsü”nü iyi niyetli bir şekilde anlatması ile önemli olan film, ciddi problemleri olsa da ilgiyi hak eden bir çalışma. Büyük bir kısmı sekiz kişinin kar ve tipi altında kasabadan şehire yaptığı yolculukta geçen hikâye karakterlerin hemen tümüne zaman ayırması ve onları bir sadece bir tip olmaktan çıkarmayı başarması ile dikkat çekerken, aynı hikâyenin başka alanlarda önemli problemleri mevcut. Dert edindiği konuları veya daha açık olarak söylersek mesajlarını kabalıktan uzak bir dil ile aktaran film sinemamızın 1980’li yıllardaki kayda değer çalışmalarından biri olarak görülmeyi hak ediyor.

Hikâyenin bir formülden yola çıkılarak oluşturulduğu açık ve karakterlerin hikâye boyunca geçirdiği değişimler de filmin mesajına yönelik olarak oluşturulmuş. Buna rağmen filmin bir propaganda filmi olmaktan uzak kalabilmiş olması bir başarı olarak kabul edilmeli. Bir gazeteci (bir “sivil” bir başka ifade ile söylersek), dört asker ve üç kaçakçının karlı dağlarda yaptıkları yolculuk zorunlu olarak bir araya gelen bu insanların birbirlerini tanımalarını ve anlamalarını sağlarken, hikâye bu “sembolik” karakterler üzerinden Türkiye’nin “doğu sorunu”na göndermelerde bulunuyor sürekli olarak. Erlerden İzmirli ve Diyarbakırlı olanların birbirleri ile sürekli olarak -esprili bir şekilde de olsa- çatışması ama içlerinden birinin trajik bir şekilde ölümü ile yaşanan duygusal an veya askerlerin başındaki komutanın kaçakçılara hep önyargı ile yaklaşması ama içlerinden birinin komutanı rahatsız eden davranışlarına da yansıyan kişisel problemini öğrenince hissettikleri gibi seçimler filmin ülkede barış adına yapılması gerekenler için durmayı seçtiği tarafın iki göstergesi sadece. Evet, bir bakıma hayli sembolik tüm bu karakterler ve hikâyenin akışı da öyle ama Şerif Gören’in filmi sinema dili olarak özel bir çekicilik içermese de tüm bunları kaba mesajların peşine düşmeden karşımıza getiriyor.

Bora Ayanoğlu’nun fazlası ile syntesizer havalı olması ve gereksiz bir yoğunlukta kullanımı ile dikkat çeken ama zaman zaman hikâyeye destek de sağlayan müziği ve Erdal Kahraman’ın karlı dağların çekiciliğini başarı ile kullanan görüntülerinin önemli olduğu film, çay ve türün kaçakçılığı yapan üç adamın bir ihbar sonucu jandarmalar tarafından yakalanmasını ve o sırada bir haber dizisi için yörede olan bir kadının da eşlik ettiği bir yolculukla şehire götürülmelerini anlatıyor bize. Bunu anlatırken de film, kimi klişelerden ustalca sıyrılırken kimilerinin de tuzağına düşüyor hikâyesi ile. Kadın gazetecinin (Ayşegül Aldinç belki aksamadan ama vasatın da üzerine pek çıkamadan canlandırıyor bu karakteri) ortalama bir filmde kaçakçılardan birine (elbette Kadir İnanır’ın canlandırdığına) aşık olmasını beklersiniz ama film bu yola hiç başvurmuyor bile ve zorlama bir aşk yaratmıyor bu zorlu yolculukta. Buna karşılık bu kadın karakterle ilgili ciddi bir sorun da var aynı zamanda: Hikâyeden bu karakteri tamamen çıkarsanız hiçbir şey eksilmeyeceği gibi aksine film daha derli toplu bir hale gelirmiş gibi görünüyor ve onun odağında olduğu kimi anlamsız sahneler de atılabilirmiş böylece. Örneğin ilçenin ileri gelenlerinin (kaymakam, PTT müdürü, müteahhit vs.) kadının onuruna verdikleri akşam yemeğinde gösterilenlerin (masadaki tüm erkeklerin kadını sözleri veya bakışları ile taciz etmesi gibi) filmin hikâyesi ile hiçbir ilgisi yok ve adeta sadece Aldinç’in varlığı nedeni ile çekilmiş gibi duruyor bu sahne. Gazeteci karakterinin bir “tanık” olarak kullanılmasını hedefledi ise hikâye, açıkçası bu da pek başarılamamış ne yazık ki.

Başrol oyuncusu Kadir İnanır, 2013 yılında (filmden 26 yıl sonra) katıldığı Londra Türk Film Festivali’nde bu filmin gösterimi öncesinde, 2011’de Roboski’de kaçakçıların bombalanarak katledilmesini hatırlatarak şunları söylemiş: “Biz bu filmi 1986 yılında yaparken, katırcıların hikâyelerini anlatırken bir gün onların bombalarla yok olacağını hiç düşünmemiştik.” Bugün Kürt sorununda 2013’ten daha geriye gittiğimizi de hatırlayınca, 1987 gibi PKK eylemlerinin henüz yeni olduğu için ayrıca gündemde olduğu bir dönemde çekilen bu hikâye bugün de çekilebilir mi diye de düşünmek gerekiyor sanırım. Dolayısı ile filmin tüm sinemasal değerleri bir yana, sadece bu açıdan bile bir önemi var. Hikâyenin gerçekçilik alanındakiler de dahil olmak üzere kimi problemleri (filme iyi bir görsellik sağlasa da o kötü hava koşullarında yola çıkılması ve üstelik kadın gazetcinin de yolculuğa eşlik etmesine izin verilmesi, gazetecinin yolda karşılaştığı kimi karakterlere (sığındıkları bir evdeki kadın gibi) gazeteci refleksi ile hiç yaklaşmaması, Evet/Hayır oyunu esprisinin fazlaca tekrarlanması, gazetecinin ağzından duyduğumuz “gazetede yoksam evdeyim, evde de yoksam cemiyetteyim” gibi anlamsız kimi sözler) zayıflatıyor filmi kuşkusuz ve her ne kadar asla kabalaşmasa da semboller kimi zaman göze batıyor ama yine de filmi görmeye engel olmamalı bu durum. Üzerinden otuz yıl geçtikten sonra bu hikâyenin hemen hemen aynı şekilde anlatılabilecek olması ve durumun sadece daha da olumsuz biçimde değişmiş olması ise üzerinde uzun uzun düşünmemiz gereken bir acı gerçek.

Derviş Bey – Şerif Gören (1978)

“Biz başımızda bey isteriz, buna alışmışız. Bey olmadı mı, biz şaşırırız, dağılırız, gittiğimiz yeri bilmeyiz. Bey, kavgalarımızda hükümdür; hastalıkta, felakette elleri sırtımızdadır, eksik olmasın”

İki aşiret arasındaki kırk yıllık toprak kavgasını geleneklerin zorladığının dışında bir yolla çözmeye çalışan bir Bey’in hikâyesi.

Safa Önal’ın senaryosundan Şerif Gören’in çektiği bir film. Feodal yapı ve bunun neden olduklarını samimi bir dil ile anlatmaya çalışan, kimi zaman mesajını fazla doğrudan vermek telaşına düşse de en azından bir derdi olması ile dikkat çeken, bir yandan Yeşilçam’ın bazı klişelerini bünyesinde barındırırken öte yandan bu klişelerden sıyrılma çabası içinde olduğu içinde görülen, epey bir kusuruna rağmen ilgiyi hak eden bir çalışma bu. Arzuladığı epik havanın uzağında kalsa da, Safa Önal’ın kaleminden çıktığı açık kimi diyalogları, Cahit Berkay’ın müziği ve Hüseyin Özşahin’in -zaman zaman büründüğü anlamsız kartpostal görüntülerine rağmen- görüntüleri ile de ilgiyi çekebilir bu film.

Tıpkı Kadir İnanır ve Melike Zobu ikilisinden yeni bir İnanır – Türkân Şoray ikilisi çıkmayacağı gibi filmin kendisi de İnanır ve Şoray’ın epik filmlerine erişemiyor ama yine de barındırdığı benzer öğeler ile ilgi çekmeyi başarıyor. Feodal düzene ve onun geleneklerine şiddetli bir karşı çıkışı olan ve anlaşmazlıkların çözümünde şiddetin (ve “kendi adaletini kendin sağla” kuralının) yerine sevgiyi ve uzlaşmayı koyan hikâye temel olarak başarılı, her ne kadar kimi inandırıcılık problemlerine sahip olsa da ve Yeşilçam’ın klişelerinden nasiplense de. Özgürlüklerini değil başlarındaki beyin korumasını tercih eden, filmde ifade edildiği hâli ile söylersek “ilgilenilmemiş ve geri bırakılmış” ve üzerinde yaşadıkları ve beylerinin adına karın tokluğuna çalıştıkları topraklarda bir mal mumalesi gören köylüleri gündeme getiren hikâye gerek bu değinmeleri gerekse -kimi slogana dönüşen- söylemleri ile bir politik içerik taşıyor 70’lerin Türkiye’sinin havasına uygun olarak. Beylerinin kendisine bağışlamak istediği toprağı ret eden ve yine filmdeki bir cümleden yola çıkarak söylersek “başlarında çoban olmadan yaşamaya henüz hazır görünmeyen” köylüler veya beylerden birinin yüzüne haykırılan “düzenlerinin sonunun geldiği” cümlesi Safa Önal’ın kaleminden çıkmış olsa da kuşkusuz Şerif Gören’in bu ve benzeri öğelerde bir payı olsa gerek. Sonuçta Önal’ın gelenek karşıtı senaryoları var ama bu denli doğrudan politik göndermeler onun tarzı değil pek.

Hikâyenin önemli yanlarından biri kahramanına işin o kadar da kolay olmadığını, yüzyıllara dayalı bir düzenin bir sözle, bir kararla değişmesinin pek de mümkün olmadığını göstermesi. İnanır’ın canlandırdığı Derviş Bey’in şiddetle ret ettiği beylik koltuğuna oturmak zorunda kalmasının sembolü olarak gösterilebileceği bu durum, genel olarak toplumsal bir dönüşümün (“devrim”in) peşine düşenlerin karşılaştığı ikilemi de işaret ediyor bize. Adına savaşılan halkın “henüz bilinçli olmadığı için” bu savaşı istemiyor oluşu gerçek hayatta filmdeki gibi bir çözüme pek ulaştırılamıyor elbette ama açıkçası filmi burada kolaya kaçmadığı için kutlamak gerek. Bunun gibi dertleri olan bir filmin, kendisine samimiyetle bağlı onca köylüsü olan bir beyin cenazesinde neden bunlardan hiçbirinin olmadığını, kahramanımızın babasını öldürdüğünü/öldürttüğünü kendisi dahil herkesin bildiği bir adamın kızına neden ilk görüşte gülümseyerek baktığını veya bir genç kızın o muhafazakâr ortamda nasıl iç çamaşırları ile rahatça yüzdüğünü açıklayabilecek bir konumu yok ne yazık ki. Bunların ilkinin nedeni muhtemelen çekim koşulları; ikincisi Kadir İnanır’ın Türkân Şoraylı filmlerden aşina olduğumuz kırılgan ve etkileyici gülümsemesini burada tekrarlama isteğinden kaynaklanıyor olsa gerek; sonuncusu ise edepli de olsa bir erotizme göz kırpmak hedefi ile eklenmiş filme belli ki.

Kadir İnanır’ın parlak bir performans göstermese de aksamadan oynadığı filmde en sağlam oyunu Erol Taş veriyor; bunda çok sık oynadığı bir karakteri tekrarlıyor olmanın verdiği rahatlığın da payı var kuşkusuz. Aliye Rona’nın bir kez daha ağıtlar düzen, intikam peşinde ve geleneklerin temsilcisi bir kadını oynamak durumunda kaldığı filmde, iki baş kadın oyuncu Melike Zobu ve Ahu Tuğba ise bolca aksıyorlar. Henüz on beş yaşındayken oynadığı bu ilk sinema filminde Melike Zobu (hadi yaşının küçüklüğünü ve hikâyeye uygunsuzluğunu “yörenin gerçekleri” nedeni ile görmezden gelelim) vücut dilinde epey acemi bir görüntü veriyor. Özellikle filmdeki ilk sahnesinde hayli dikkat çeken bu problemi Ahu Tuğba da aynen tekrarlıyor. Başkaları tarafından seslendirilmiş olsa da her iki oyuncunun peltek konuştuğunu hissediyorsunuz ve sıkı bir oyunculuğun olmazsa olmazı doğallığı bulamıyorsunuz performanslarında.

Hüseyin Özşahin’in genel olarak başarılı olan görüntülerinin adeta arasına sıkıştırılmış gibi görünen “kartpostal” kareleri veya sahnenin içeriğine uymayan (beylerini çekiştiren iki adam sahnesinde olduğu gibi) tercih edilen “epik” kareler herhalde Gören’in de payının olduğu bir problem olarak dikkat çekiyor. Kadir İnanır’ın kimi şık kıyafetleri (özellikle de yakasında tülden kırmızı bir gülün olduğu ceketi) veya Melike Zobu’nun folklor oyuncusunu hatırlatan bazı giysileri, filmin kostümlerinde de bir problem olduğunu gösteriyor. Bunlara filmin yaratıcılarının Ahu Tuğba ile ne yapacaklarını tam bilememiş olmasını da eklemek gerekiyor. Oyuncuyu bir yandan hayli farklı bir karakterde kullanmışlar ki Ahu Tuğba’yı çağrıştıran klişelerin bir kısmından uzak kalarak takdiri hak etmişler; ne var ki öte yandan onu, büründürdükleri karaktere hiç yakışmayan kimi diyaloglara da mahkum etmişler. Örneğin onca aklı başında sözünden sonra onu “neden aircondition yok” sorusunu soracak kadar “aptal ve seksi kadın” rolüne sokmak veya en aptalının bile yapmayacağı bir şekilde uygunsuz bir yerde bikini ile güneşlenmesini sağlamak (ellerinde Ahu Tuğba olunca, onu soymak dürtüsünden kurtulamamışlar anlaşılan) nasıl izah edilmeli bilimiyorum ama filmin tüm iyi niyetine zarar vermiş bu seçimler.

Konuşmasız anları, yakın plan yüz çekimleri ve karakterlerinin duygu dolu bakışları istenen epik havayı her zaman yaratamamış olsa da, filmi bu çabası için takdir etmekte bir sakınca yok. Beylerden birinin onurunun kırılması ve başını önüne eğmesine yol açan mahcubiyeti gibi Türkiye sinemasında pek alışık olmadığımız ilginç öğeleri de olan film, sinemamızın dikkate değer, ciddi kimi kusurlarına rağem en azından bir kez görülmeyi hak eden çalışmalarından biri, özet olarak.

Köprü – Şerif Gören (1975)

kopru“Faydası batsın! Senden köprü isteyen mi var? Fırat senden bir can aldı ama bu kadar da can besleyip büyüttü. Onun ekmeğini yedik hepimiz”

Annesini Fırat’ın sularında kaybeden bir çocuğun mühendis olup köprü inşa etme amacının kendisini yetiştiren ve nehir üzerinde salcılıkla geçinen ailenin çıkarları ile çatışmasının hikâyesi.

1970’li yılların Türk sinemasından sosyal bir konuyu ele alan ilginç bir film. Ahmet Üstel’in orijinal hikâyesinden, özellikle 1960’lı ve 70’li yılların çalışkan senaristi Fuat Özlüer’in yazdığı filmi Şerif Gören yönetmiş. Bugün en çok, farklı konusu ve Cahit Berkay’ın müziği ile hatırlanan çalışma kimi önemli kusurlarına rağmen görülmeyi hak eden bir eser. Kadir İnanır’ın klasik oyun biçimini sahnelese de göz doldurduğu filmde çocukluğunu kardeşi Levent İnanır canlandırıyor. Sinemamızın kısıtlı imkânları içinde, fırtınalı bir havada nehiri geçme veya köprü inşası gibi teknik açıdan zorluklar taşıyan bölümlerin bir şekilde “başarılmış” görüldüğü filmde gelenekler, yeniliğe direnme, toplumun çıkarları ile bireysel çıkarların çatışması ve dayanışma gibi konular hikâyenin elverdiği ölçüde karşımıza geliyor ve film 70’li yılların politik ortamıının da katkısı ile bu konuları en azından bir tartışma konusu yapmayı başarıyor.

Cahit Berkay’ın film için bestelediği ve kimi anlarında gerçekten yürek dağlayan bir melodisi olan müziği gerçekten başarılı olan bir film bu. Synthesizerların tiz sesleri gereğinden yoğun kullanılmış olsa da ve bu açıkçası zaman zaman rahatsız etse de melodinin güzelliği ve kapalı ağız ile seslendirilen vokallerinin çarpıcılığına diyecek yok Berkay’ın müziğinde. Hikâye ile çok iyi örtüşen müzik filmin en büyük kozlarından biri kısacası. Filmi ilgiye değer kılan bir diğer yanı ise hikâyesinin temaları. Yıllar önce fırtınalı bir günde sal ile nehirden geçirerek kasabaya doktora götürmek istediği annesinin Fırat’ın sularına karışarak kaybolması üzerine, mühendis olarak köyüne köprü yapmaya ant içen gencin, kendisini yetiştiren ailenin tek gelir kaynağı olan (ve üstelik bu gelirle onu okutan) salcılığı bitirecek olması ortaya çekici bir çelişki koyuyor şüphesiz. Hikâye de bu çelişkinin üzerine kurulu temel olarak ve bu açıdan hayli ilginç. Ne var ki senaryonun ailenin tepkisini anlaşılabilir kılmayı başarırken, köylülerin köprüye neden karşı olduğunu yeterince izah edememesi filme zarar veriyor. Sadece bir geleneği korumak (ki hikâye bunu zaten hiç ileri sürmüyor), salcı aileye vefa gösterme isteği (sonuçta parası olmayanları ücretsiz de taşıdığına tanık olduğumuz bir aile söz konusu), evlerinden olma (yeterince işlenmiyor bu önemli konu hikâyede ve bir kez değinilip unutuluyor sonra) veya başka herhangi bir neden bu karşı çıkışı izah edemiyor gerektiği ölçüde. Sonuçta tehlikelere ve hatta ölümlere engel olacak bir araç köprü ama bu faydanın karşısına güçlü argümanlarla çıkartmıyor köylüleri senaryo.

Bugün HESler, madenler için el koyulan topraklar, acımasızca yok edilen doğa vs. o günlerde pek gündemde olmasa gerek ki, hikâyenin “kahraman”ı mühendis hem köylülere inşaatta çalışma imkânı doğacağını söyleyerek hem de devletin kamulaştırmada çok adil olduğunu söyleyerek köylüleri ikna etmeye çalışıyor. Ankara seyahati bölümünde şehrin duvarlarında karşımıza çıkan “Kahrolsun Faşizm” veya “Zam + İşsizlik = AP” (Demirel’in Adalet Partisi) yazılamaları, diyaloglarda Demirel ve Karaoğlan’dan (Ecevit) söz edilmesi ve süratle yaygınlaşan yerli erotik filmlerin afişleri dönem ile ilgili ilginç ipuçları veriyor bize ama film siyasî konulara hiç girmemeyi tercih ediyor. Hatta oldukça iyi bir devlet kurumu var karşımızda filme göre. Mühendisin hangi sıfatla bakanlığı köprüye ikna ettiği ve işin başına geçtiğini anlamıyoruz ama devlet imkânlarını seferber ediyor köprü için. Ankara bölümü filmin en zayıf sahnelerini içeriyor aynı zamanda. Anıtkabir ziyareti veya Necla Nazır’ın Yeşilçam kalıpları içinde kalsa da aksamadan oynadığı köylü kadının büyük şehir şaşkınlığı hikâyenin tamamen dışında kalmış. Çekildiği 1975 yılında popüler olan unsurlara (erotik filmler gibi) değinerek belki bir anlam ifade eden bu sahneler bugün hayli sakil duruyor açıkçası. Kaldı ki kadının köylü kimliği ile çocukluktan beri aralarında aşk olan mühendisin büyük şehirde okumuş büyümüş olması herhangi bir sosyal statü veya kimlik problemi yaratmıyor hiçbir zaman hikâyeye göre.

Hortumla yağdırılan yağmur ve pek de deli akmayan Fırat’ın sularında “salla tehlikeli bir nehir geçişi” sahnesi çekmek pek kolay değil şüphesiz ama Şerif Gören en azından çok rahatsız edici kılmamayı başarmış bu sahneleri. Keşke gereksiz ve anlamsız duran çocukluk aşkı bölümlerini hiç koymasaymış filme Gören ve hikâyenin odağını “Şimdi bitirdim seni Fırat!” üzerinde daha fazla tutsaymış. Bir başka “keşke” olarak da iki kardeş arasındaki kavgaya ne köylülerin ne de inşatta çalışan işçilerin neden hiç müdahele etmediğini bize izah edebilseymiş Gören ve filmin inandırıcılık açısından yaşadığı kimi sıkıntıların en önemlilerinden birini yok edebilseymiş. “Dilâ Hanım” filminde Kadir İnanır ile Türkân Şoray arasındaki düğünde oynama sahnesinin üç yıl önce bu filmde İnanır ile bu kez Necla Nazır arasında ve bir sünnet düğününde gerçekleştiğini görmek de hayli ilginç bir unsuru filmin. İlkinde bir meydan okuma içeren sahne burada gerçekleşmeyen bir barışma algısını yaratıyor başarı ile. Bu benzerlik hikâyenin kimi anlarında Şoray-İnanır filmlerinin havasının tekrarlandığı (ya da öncülü olunduğu) anlarda da karşımıza çıkıyor. Bu tercih çoğunlukla olumlu bir sonuç yaratsa da kadının aşkını tüm köye ilan etme sahnesinde olduğu gibi yapay da kaçıyor zaman zaman.

İnanır, Nazır ve büyük ağabey rolündeki Fikret Hakan’ın varlığı, ilginç hikâyesi, Berkay’ın müziği ve Gören’in vasatı aşan yönetmenlik çalışması ile görülmeyi hak eden bir film bu. 1970’lerin Türk sinemasından ilginç bir örnek özet olarak. Afişi hazırlayan Mehmet Bal’ın, çizimlerinde Fikret Hakan için taşımış göründüğü aslına benzetme kaygısını İnanır ve Nazır için neden taşımadığı da meraklısı için ilginç bir husus olsa gerek çünkü iki oyuncuyu da bu çizimlerden tanımak mümkün değil kesinlikle.

Deprem – Şerif Gören (1976)

Deprem“Bu güzel eller balta mı tutmalı, odun mu kesmeli! Bu gözler böyle mi bakmalı!”

Evde kalma korkusu ve bir inat uğruna yapılan bir evliliğin gecesinde kaç(ırıl)an bir kadın ve aşığının hikâyesi.

1970’lerden bir Türkan Şoray – Kadir İnanır filmi. Safa Önal’ın senaryosundan Şerif Gören’in çektiği film, Şoray, İnanır ve Nasır Melek (70’li yıllarda Yeşilçam’da filmler çeviren ve hayli ünlenen İranlı oyuncu) isimleri yukarıdaki kısa özetle birlikte düşünüldüğünde akla gelebilecek ne varsa onu içeren ama yine de sinemamızın ilginç çalışmalarından biri. Kimi hayli başarılı kotarılan sahneleri, Şoray ve İnanır’ın daha önceki ve sonraki ortak filmlerindekini tekrarlıyor olsa da yine de uyumu ile dikkat çeken oyunculukları ve olumlu/olumsuz unsurlarının ilginç kıldığı hikâyesi ile görülmeyi hak eden bir film bu.

Cahit Berkay’ın keyifli ve etkileyici melodilerinin eşliğinde anlatılan hikâye teknelerde kaptanlık yapan ve babasının ölümü nedeni ile ve ondan kalanları satmak üzere sekiz yıl sonra memleketine dönen bir adamla, tüm taliplilerini -anlaşılan zengin bir damadın peşindeki annesinin baskısı nedeni ile- reddetmiş ve “evde kalmanın” kıyısında bir kadının aşkını anlatıyor bize. Bir de kadına aşık ama onun güzelliğinin yanında sönük kalan fakir bir tamirci var ortada. Kadın, kaptanın alaylarına ve “şirin” kabalıklarına kızıyor, kendisine aşık olan tamirciye evet diyor ve sonra düğün gecesi kaçı(rılı)yor kaptan ile/tarafından. Sonrası bir intikam ve kaderlerini bir depremin belirlediği üç karakterin hikâyesi olarak devam ediyor. Hikâyeden devam edersek, Safa Önal’ın varlığını her anında olmasa da hissettirdiğini söylemek gerekiyor öncelikle. Şerif Gören’in başarılı bir mizansen anlayışı ile çektiği “ilk karşılaşma” sahnesi veya iki baş oyuncunun hemen tüm ikili sahneleri ve bu sahnelerdeki diyaloglar kesinlikle Önal’ın usta kaleminin izlerini taşıyor. Aldatılan ve onuru çiğnenen adamın intikam hikâyesi de içeriği ile belli bir ilginçlik taşıyor. Adamın iki aşığı doğrudan tehdit etmeyen ama sürekli tedirgin etmek üzerine kurulu planı Türk sineması için bir farklılık kuşkusuz. Takip sahnesinde de kovalayana değil, kaçanların korku, yılgınlık ve tedirginliğine odaklanılması ve İnanır’dan bir kahraman yaratılmaması doğru ve etkileyici bir tercih olmuş.

Kadir İnanır’a yakışan bir tatlı serserilik ve hafif bir mizahla örülü ilk yarısı kendi içinde başarılı ama hikâyenin gerisi ile uyumsuz bir parça ve mizah da biraz zorlama görünüyor açıkçası. Hikâyenin asıl kusurlarından biri ise başka bir yerde: Senaryo adeta seyircinin Şoray – İnanır ikilisinin olduğu bir hikâyeden ne beklediğini bildiği için boşluklar bırakmaktan rahatsız olmuyor çünkü seyircinin bu boşlukları kendi tecrübesi ve beklentisi ile dolduracağına emin olarak hareket ediyor. Bu nedenle ikilinin çekişmesinin aşka dönüşmesi de epey çabuk oluyor örneğin. Benzer şekilde Şoray’ın “erotik hayaller”e bu kadar çabuk kapılması da anlaşılır oluyor çünkü ne de olsa eline dokunan Kadir İnanır! Hikâyenin daha önemli problemi ise erkek ve kadın karakterlerine yaklaşımındaki klasik Yeşilçam kalıpları: İnanır kendilerini ortalıkta hiç görünmeden takip eden adamdan delikanlı gibi ortaya çıkmasını isterken “Erkek misin sen? Karı gibi korkaksın” diye bağırıyor ve bunu sevdiği kadın hemen yanıbaşındayken yapıyor üstelik. Güçlü bir karakter olarak çizilen kadının “evde kalmak” korkusu ile hareket ettirilmesi, bir erkeğe muhtaç gösterilmesi ve kendisini şiddetli direnişine rağmen kaçıran adama boyun eğmesi ve sonra sırılsıklam aşık olması Yeşilçam’ın erkek fantezilerinden biri olarak kendisini gösteriyor rahatsız edici bir şekilde. Kadının kendisine cinsel olarak saldırmaya teşebbüs eden ama “aşık olduğu için teşebbüsünden vazgeçen” bir erkeğe aşık olması Yeşilçam’ın “erkek bakış açısı”nın bir örneği oluyor sonuç olarak. Bu “maço” anlayışına rağmen, filmin çözümünde İnanır’ın erkek kuvveti veya zekâsının değil, ilahi bir elin deprem aracılığı ile rol alması bir nebze de olsa rahatlatıcı yine de.

İranlı oyuncu Nasır Melek’in yine Yeşilçam’ın Türk yıldızlarının aşk oyununda kaybetmeye mahkum bir karakteri oynadığı filmde Şerif Gören’in Yeşilçam’ın o dönem standartlarının üzerinde bir teknik beceri gösterdiği at arabalı kapışma sahnesi, yakın planlarla birbirine bakan gözler gibi tercihleri ve biraz uzatılmış olsa da kaçış bölümü dikkat çekiyor ve filmin değerini artırıyor. Mark Robson’un 1974 tarihli “Earthquake – Deprem” filminin popülaritesinin verdiği ilhamla mı Safa Önal depremi yedirmiş hikâyeye bilmiyorum ama yabancı bir filmden (ç)alındığı açık olan görüntülerin yine de becerikli bir kurgu ile yedirildiği film Gören adına bir yarım başarı olarak nitelenebilir diye düşünüyorum. Serencebey Yokuşu’nda olan ama pek yokuşta görünmeyen bir ev, silah sesinden bir saniye sonra olay yerine gelen polis ordusu, hamile bir kadını dağ bayır sürükleyen bir sevgili, hikâyede seyircinin bir refleks olarak dolduracağından emin olunan boşluklar ve hiçbir hazırlık (yiyecek, su vs.) yapmadan dağa kaçma planı (etkileyici görüntüler sergilemek için elbette) gibi tipik Yeşilçam kusurlarını barındıran film, Safa Önal’ın kalemini sağlam biçimde konuşturduğu işkenceye karşı konuşarak direnme bölümü ve özellikle de “Zeynebim” türküsünün söylendiği sahne ile kesinlikle etkileyici olmayı başarıyor yine de. Bu türkü sahnesi dublajın azizliğine uğramasa gerçekten müthiş bir sahne olabilirmiş açıkçası.