Serpico – Sidney Lumet (1973)

“Polis teşkilatının izci kampı olduğunu kim söyledi sana?”

Bağlı olduğu teşkilat içindeki yozlaşmaların ortaya çıkarılması için çabalayan dürüst bir polisin hikâyesi.

1970’lerde liberal rüzgârların esip durduğu Amerikan sinemasının tipik ve bugün bir klasik olarak kabul edilen örneklerinden. Gerçek bir hikâyeden uyarlanan film her kademesi ile çürümüşlüğün izlerini taşıyan Amerikan polis örgütünün içinden bir bireyin İngilizce söyleyişi ile “whistleblower” rolünü üstlenerek tüm çalışma arkadaşlarını karşısına alma ve hayatını tehlikeye atma pahasına giriştiği mücadeleyi anlatıyor. Yönetmen Lumet filmini güçlü bir sinema dili ile uzun süresine rağmen çekici kılmayı başarmış ve baş roldeki Al Pacino da her zamanki gibi tek kelime ile muhteşem. Ne var ki film kimi kusurlara da sahip görünüyor üzerinden geçen kırk yılın ardından.

Peter Maas’ın hikâyenin gerçek kahramanı Frank Serpico’nun bakış açısı ile yazdığı biyografisine dayanan senaryoyu iki ünlü senarist kaleme almış. Biri McCarthy dönemindeki cadı avında kara listeye alınan ve aralarında “Midnight Cowboy – Gece Yarısı Kovboyu” gibi örneklerin de olduğu bir filmografiye sahip Waldo Salt, diğeri “Joe” ile Oscar’a aday gösterilmiş Norman Wexler. İkilinin çalışması genel olarak Lumet’e yeterince sağlam bir malzeme sağlamış gibi görünmekle beraber, belki biyografik bir eserden uyarlanmanın sonucu olarak kimi gereksiz “kronolojik” öğelere de yer vermiş. Kahramanımızın annesinin ve babasının filmin başındaki ve sonundaki kısa sahneleri örneğin, hikâyeye hiçbir şey katmıyor ve aksine filmin odağını kaydırıyor. Benzer şekilde tekrarlanmış gibi görünen kimi sahneler de sadece filmin süresinin gereksiz uzamasına ve hikâyenin parça parça anlatılmış gibi görünmesine yol açmış. Bu kusurlara bir de filmin Yunanlı Mikis Theodorakis imzalı müziğini eklemek gerek. Romantik ve yumuşak sahnelerde filmin atmosferi ile hiç uyuşmayan bir Akdenizli havaya sahip olan müzik çalışması, filmin sert sahnelerinde ise uyumlu ama yetersiz duruyor. Filmden bağımsız olarak düşünülürse hayli çekici olabilecek müziğin problemi filmin havası ile kaynaşamamış olması ki bir film müziği için bu ciddi bir kusur elbette.

Yukarıdaki kusurlarının yanında filmin iki de büyük artısı var: Sidney Lumet’in yönetmenlik becerisi ve Al Pacino’nun “hayvansı” bir yanı olan oyunculuğu. İkili Pacino’nun ısrarla sistemin içinde kalıp onun çürümüş yanlarını ortaya çıkararak dönüşmesini sağlamaya çalışan idealist polis karakterini filmin en büyük kozu yapmayı başarıyorlar. Polisin arkadaşlarının özellikle yardımcı olmayarak vurulmasına göz yumdukları sahnede Pacino’nun oyunculuğu ve Lumet’in mizansen becerisi en üst düzeyde seyrediyor ve benzeri başka sahnelerle birlikte filmden sıkı bir sinemanın tadını almanızı sağlıyor. Pacino karakterinin öfke dolu dürüstlüğünü hem aksiyon sahnelerinde hem de kimi romantik sahnelerde inanılmaz bir gerçekçilik ile sergiliyor ve bazen bir filmin sadece bir oyuncusunun varlığı ile nasıl zenginleşebileceğini kanıtlıyor defalarca. Bir adamın nerede ise tek başına çürümüş bir düzene açtığı savaşın seyrini sinemasal olark bu denli çekici kılan Lumet ve Pacino ikilisine teşekkür etmek gerekiyor özet olarak.

Çürümüş bir bürokrasinin, politik çıkar ve hedeflerin ve yozlaşmanın başını alıp gittiği bir dünyanın bu geriye dönüşle anlatılan hikâyesi başta kahramanımızın kadın arkadaşları ve kendisine yardımcı olan polis arkadaşı olmak üzere kimi karakterleri filmin uzun süresine rağmen oldukça derinliksiz bıraktığı halde kahramanının güçlü karakterinden o denli destek alıyor ki bu kusuru da görmeyebiliyorsunuz zaman zaman. 1970’lerde peş peşe sistemi sorgulayan filmler ürettikten sonra Reagan döneminin katı sağ uygulamalarına süratle uyum gösteren Hollywood’un yüz akı örneklerinden biri “Serpico”. Bugün senaryodaki problemleri daha göze batar olsa da Lumet’in hâkimi olduğu New York sokaklarında yaşanan bir hikâyeyi Pacino’nun korkunç oyun gücünü yanına alarak anlattığı eser kesinlikle görülmeyi hak eden filmlerden biri.

Night Falls on Manhattan – Sidney Lumet (1996)

“Ellerin temiz kalsın mı istiyorsun? Rahip ol!”

Bir savcının etrafını kuşatan yozlaşmadan temiz çıkma mücadelesinin hikâyesi.

Amerikan sinemasının adalet mekanizmaları içindeki parçaları ele aldığı, sorguladığı ve, elbette ve maalesef sonunda düzene güveni tazelediği filmlerden biri. Bu filmin benzerlerinden birkaç önemli farkı var dikkate alınması gereken; yozlaşmanın dozunu göstermekten çekinmiyor, sonunda tazelediği güvenin kırılganlığını hissettiriyor ve liberal bir bakışı korumaya çalışıyor ve bu bağlamda komünistlikle bile suçlanabilen sivil toplum kuruluşları ve vicdan sahibi hukukçuların yanında taraf tutuyor. Sidney Lumet’in sinemasal açıdan dikkat çekici bir farklılık yaratmadığı ve zaten bunun da peşinde değilmiş gibi göründüğü filmde yönetmen hikâyeyi eli yüzü düzgün ve standart bir şekilde anlatmayı tercih ederek seyircinin daha çok kurumsal yozlaşmaya ve bu arada bunun neden olabileceği bireysel dramlara odaklanmasını istemiş.

Filmin başlangıç bölümlerinde yönetmen bir yandan ve epey alaycı bir dille emniyet teşkilatının beceriksizliklerini ve dağılmışlığını sergilerken diğer yandan hukuk gibi büyük ve kutsallık atfedilmiş kavramların içinin aslında nasıl da boş olduğunu anlatıyor. Duruşmada uyuyan yargıçlardan çoğu başka bir seçenek bulamadığından veya buradan başka bir yere sıçrama planı ile bu “kutsal” mekanizmaya katılan gençlere, adaletin politika ile iç içeliğinden en temel hakkımız olan adaletin nasıl bir takım insanların dağıtıp dağıtmamaya veya dağıtacağı zaman da kime ve ne ölçüde dağıtacağına karar verdiği bir hak olduğuna kadar pek çok dokundurması var filmin. Richard Dreyfuss’un serbest bir stilde canlandırdığı avukatın acıtıcı tespitinde olduğu gibi tüm bu yozlaşma öyle bir boyuta gelmiş durumda ki “insanın tüm bir nesli hapishaneye kilitleyip, anahtarı da denize atası geliyor”.

Baş roldeki Andy Garcia’nın sanki rolünün altını yeterince dolduramıyor gibi göründüğü filmde öne çıkan isimler yardımcı rollerdeki iki isim: eski savcı rolündeki Ron Leibman ve özellikle baba rolündeki Ian Holm. Biri dinamik bir karakteri dozunda bir abartı ile canlandırırken, ikincisi filme nerede ise damgasını vuruyor.

Temiz kalmanın mümkün olmadığını vurgulayan bir hikâye, evet gerçekçi olduğu kadar bir yandan da rahatsız edici ama Hollywood’un gönlü filmi bitirirken mutsuz olmanızı kaldıramayacağından “tamam ama yine de…” tarzından bir final ile kapatıyor filmi. Oysa film gayet doğru bir tempoda aktardığı ve gittikçe kahramanımızı sıkıştırmaya başlayan ve en yakınına kadar ulaşan yozlaşmanın hak etttiği bir şekilde ağzımızda acı bir tat ile bitiyor olsaydı çok doğru bir seçim yapmış olurdu. Bu hali ile hem içiniz rahat olsun diyor hem de kansere karşı aspirin tedavisinin yeterli olduğunu söylüyor nerede ise.

Sinemasal veya teknik açıdan öne çıkan bir yanı olmayan film, asıl olarak hikâyesi ile önemli gibi. Finali ile kendisine zarar verse de bu hikâye etrafımızın direnemeyeceğimiz kadar kuvvetli ve yoğun kötülükler ile sarılı olduğunu ve bu kötülüklerden ne en yakınımızdakilerin ne de kendimizin sıyrılabileceğini söylüyor. Bu hikâyenin görsel karşılığı yeterince verilememiş olsa da görmekte yarar var.

(“Karanlıktan Önce”)

Dog Day Afternoon – Sidney Lumet (1975)

“Sonny, çok kötü sinyaller alıyorum”

Sevgilisinin cinsiyet değiştirme operasyonunun parasını verebilmek için bir bankayı soymaya kalkışan bir adamın hikâyesi.

70’lerin Amerikan sinemasından çok parlak bir örnek. Reagan’ın Birleşik Devletleri (ve dünyayı) yönetmeye başladığı 80’li yıllar ile birlikte hızla muhafazakârlaşan bir ülkenin sinemasından liberalizmin hâkim olduğu bir başarılı film.

Bir Al Pacino filmi seyrettiğinizde oynadığı rolde artık bir başkasını hayal edemezsiniz. O rol onunla öyle bütünleşir ki artık o karakter zaten Al Pacino ve tanıdığınız Pacino da zaten o karakterdir. Sanatçının rolünü içselleştirmesinden daha öte bir şey bu; bir içselleştirmenin izi yoktur çünkü zaten Al Pacino odur. Bu filmde de oyuncu dört dörtlük bir oyunculuk gösterisi veriyor. Enerjisinin zirvede olduğu sahnelerde, polislerle konuşmak için banka dışına her çıktığında ve özellikle “Attica” sahnesinde, inanılmaz bir tempo içinde kelimenin tam anlamı ile döktürüyor. Kendisinden talepkâr olan tüm insanlarla (annesi, suç ortağı, rehineler, polis, eşi, sevgilisi) olan diyaloglarında öfkeden yılgınlığa, bunalmaktan tedirginliğe, ağlamaktan gülmeye kadar tüm duyguları ve tepkileri inanılmaz bir doğallık ve yürek parçalayıcı bir tonda sunuyor seyredene. Özetle sadece Pacino’nun şovu bile tek başına filmi seyretmeyi mutlak bir zorunluluk haline getiriyor her sinemasever için. Ortağı Sal rolünde John Cazale sessiz ve dengesiz bir karakteri, sevgilisi Leon rolünde Chris Sarandon ise transseksüelliğe adım atmaya çalışan hassas ve zayıf bir karakteri canlandırırken yine etkileyici performanslar sergiliyorlar. Sinema kariyeri boyunca sadece beş film yapan ama bunların her biri sinema tarihinde iz bırakmış filmlerden olan Cazale, Javier Bardem’den çok önce ilginç saç kesimi ile de bir oyuncunun ilgiyi toplayabileceğini gösteriyor.

Gerçek bir hikâye üzerine yazılan bir makaleden yola çıkan senaryo yetmişli yılların havasına uygun biçimde sosyal ve politik konulara da yer veriyor. Kahramanımızın Attica Hapishanesinde insanca yaşam koşulları için çıkan isyanı anması, o dönem için netameli bir grup olan eşcinsel gruplara “normal” yaklaşımı, serbest bırakılan rehinenin derisinin rengi nedeni ile soygunculardan biri sanılması ve filmin başında arka arkaya bir kontrast yaratacak şekilde görüntüye gelen zengin/yoksul ve çalışan/eğlenen New York’lular filmin bu konudaki duyarlılıklarının birkaç örneği sadece. Belki tümünden de önemli olarak, bankanın etrafında toplananların kahramanımıza verdiği desteği anmalı. Küçük suçlularımız için toplanan yüzlerce polis ve rehin alınan beyaz yakalı banka çalışanlarının günlük hayatlarındaki on dakikalık tuvalet molası gibi ayrıntılar da dikkat çeken başka vurgular.

Dede Allen’ın çok başarılı kurgusunu da ayrıca anmak gerekiyor. Kurgunun bu büyük ustası kameranın Pacino’nun peşinden koştuğu sahneler başta olmak üzere çoğunlukla hareketli bir kameradan gelen görüntüleri büyük bir ustalık ile birleştirirken hiç bir şekilde bir “müdahele” hissettirmiyor; aksine seyirci olarak tüm o dinamizmin içinde olsaydık ne yapacaksak kamera onu yaparken biz de bu başarılı kurgu sayesinde ne göreceksek onu görüyoruz. Sidney Lumet hiç aksamayan bir yönetim ile nerede ise en ufak bir fazlalılık hissettirmeden hikâyeyi tempolu, eğlendirici ve düşündürücü bir şekilde anlatmayı başarıyor.

Pacino’nun canlandırdığı Sonny karakterinin kıstırılmışlık duygusu içinde ama vicdanını, iyiliğini ve sevgisini yitirmeden direnmeye çalışmasını anlatan film heyecanlı, zaman zaman komik ve sosyal boyutu da eksik olmayan atmosferi ile yetmişli yıllar sinemasının en parlak örneklerinden biri. Vietnam savaşını ve onun Amerikalı asker kurbanlarını, halk kahramanlığı ile Kemal Sunal’ı ve Brecht’i akla getiren bir film. Evet Brecht’in dediği gibi : “Banka kurmanın yanında banka soymak nedir ki?”

(“Köpeklerin Günü”)

The Fugitive Kind – Sidney Lumet (1960)

“Bizler yalnız bedenlerimiz içindeki birer tutsağız ve sonsuza kadar öyle kalacağız.”

Bir kasabaya gelen bir yabancının iki kadınla olan yakınlaşması ve bu yakınlaşmanın başlattığı olayların ve ortaya çıkardığı sırların hikâyesi.

Tennessee Williams’ın “Orpheus Descending” adlı oyunundan uyarlanan film Marlon Brando, Joanne Woodward ve Anna Magnani’nin etkileyici portreler çizdiği ve zaman zaman tiyatro havasından kurtulamamış olsa da ve belki de özellikle tam da bu nedenle oyunculukların daha da çarpıcı bir havaya büründüğü bir çalışma. Brando karizmasını tüm muhteşemliği ile birlikte sergiliyor bu filmde ve başka bir ağızdan çıktığında eğreti ve yapay durabilecek sözler onun tarafından seslendirildiğinde doğal geliyor seyredene. Oyuncu büründüğü kişiliğe aynı anda hem bir mesafe ile yaklaşmış hem de gerektiği kadar içine girebilmiş rolünün. Magnani sevgiye aç ve kaybetmiş kadın rolünde, Woodward ise sevginin peşinde koşan ve kendisini “Farkedilmek, görülmek ve duyulmak” sözleri ile birlikte teşhirci olarak adlandıran genç kız rolünde zaman zaman tiyatro havası da taşıyan bir içerik ile başarılı oyunculuklar gösteriyorlar. Genel olarak filmin özellikle bazı sahnelerinde kendini gösteren tiyatro sahnesi havası sanki yönetmenin bilinçli bir seçimi gibi duruyor çünkü örneğin Brando’nun seyirciye yüzünü dönüşü ile başlayan sahnede sanki sahnenin yanan ışıkları ile birlikte “işte oyun başlıyor” gibi hissediyorsunuz. Benzer şekilde özellikle dükkanın içinde geçen sahnelerde “oyuncu sağdan sahneye girer ve konuşmaya başlar” havasını almanız mümkün.

Oyunun orijinal isminin daha çok yakıştığı bir film karşımızdaki. Sanatçı kişiliği ve finalde uzaklaşması gerekirken dönüp geriye bakması nedeni ile Orfeus’u ve geldiği kasabada gök yüzünden insanların arasına inen bir Tanrı gibi dolaşması ile onun hikâyesini hatırlatıyor çünkü.

Williams’ın oyunundan uyarlanan bir filmde elbette karakterlerlerin kendi içlerinde ve birbirleri ile olan ilişkilerinde bir cinsel gerilim havasını, yaşanamayan ve tatmin edilemeyen arzuların neden olduğu gerginliği ve yok olmayı sezmek beklenir. Bu filmde de özellikle Magnani ve Woodward, yaşadıkları kasabanın ırkçı ve tutucu havasının daha da artırdığı bir mutsuzluğun kurbanı olarak yaşamaya çalışıyorlar. Finaldeki yangın sahnesinde dükkana gelen kasabalıların yangını söndürmek için değil de adeta erkek ve kadının kurmaya çalıştığı dünyayı yıkmak için orada olduklarını anlatan kurgusu ile tutuculukların ve bunun neden olduğu bastırılmış duyguların sonucunu da aktarıyor bize film.

Brando’nun zaman zaman bıyık altından gülen bir tavırla ve “güzelliğinin” bilincinde olan bir yaklaşımla oynaması, arada tirat havasına bürünse de etkileyici ama uzun diyalogları, rolü ile bütünleşen oyuncuları ve tiyatro ile sinema arasında çizdiği bir ince çizginin her iki yanına da geçen tavrı ile Amerikan sinemasından etkileyici bir örnek. “Cat on a Hot Tin Roof” veya “A Streetcar Named Desire” kadar etkili bir Tennessee Williams uyarlaması değil belki ama bir çekiciliği olduğu inkâr edilemeyecek bir çalışma yine de. Sadece Brando’nun hem filmin göbeğinde hem de orada değilmiş havasını aynı anda verebildiği garip oyunu için bile görmeye değer. Bir de filmde kısacık bir sahnede anlatılan yarım kalmış aşk hikâyesi için.

(“Gizemli Yabancı”)