Zena sa Slomljenim Nosem – Srdjan Koljevic (2010)

“Niye çocuk yapayım? Savaşa gitsin diye mi? Kanser olsun diye mi? Sokakta biri vursun diye mi? Aşık olup sevilmesin ve yalnız kalsın diye mi? Ben sadist değilim. Söyleyin, neden?”

Bindiği taksiden aniden inerek köprüden atlayan bir kadının ve hayatlarını değiştirdiği üç diğer insanın hikâyesi.

Sırbistan sinemasından Srdjan Koljevic’in ikinci ve şimdilik son filmini bir kırık kalpler hikâyesi olarak özetlemek mümkün. Tümünün trajik geçmişleri olan kahramanlarının hafif komedi de katılmış bu hikâyesini Koljevic kendi yazdığı senaryodan çekmiş. İntihara teşebbüs eden kadının ve diğer üç karakterin sürekli çakışan hikâyelerinin en çekici yanı sıcaklığını ve samimiyetini seyirciye başarı ile geçirebilmesi ve bunu yaparken de tüm oyuncularının doğallığından akıllıca yararlanması. Hikâye, geçmişteki kayıpları arkada bırakıp yeni hayatlara açılmayı önermesi ile yeni bir şey söylemiyor ama yan karakterlerin ana karakterlerle ustaca kaynaştırılmasından da aldığı destekle ilgiyi üzerinden hiç eksik etmemeyi beceriyor.

Koljevic’in filmine katkı sağlayan müziklerden başlayalım öncelikle. Mario Schnedier’ın orijinal müzik çalışması filme sıcaklığını ve yalınlığını asla bozmayan ve ama onu zenginleştirerek büyüten bir dram ve komedi katmayı başarmış. Sahnelere akıllıca entegre edilmiş Schnedier’ın müziği ve hikâyeye de gerçekten çok şey katmış. Film çoğu Yugoslavya dönemine ait olan pop müzik şarkılarını da keyifle ve karakterlerinin hikâyesine katarak kullanmayı başarması ile dikkat çekiyor ve Balkan ezgilerinin altan kendisini hep hissettirdiği ve popun “masum duyguların peşinde koştuğu” günlere ait olan müziklerden esintiler getiriyor bize. Sırbistan yapımı olan filmin Yugoslavya dönemine ve o dönemin kapanıp (bir rüyanın bitip), bir ülkenin yok olup yerine -Kosova’yı da dahil edersek- yedi ülkenin doğmasına göndermeleri bu şarkılarla sınırlı değil. Belgrad’da geçen hikâyede taksi şöförünü canlandıran karakterin Bosnalı oluşu, geçmişindeki trajedi ve çok değer verdiği silahı da bu yedi ülkenin ortak geçmişinin trajik yok oluşundan izler taşıyor kuşkusuz. Koljevic’in Belgrad’ı biraz soğuk ve karanlık resmettiği bu filmde hikâyenin sık sık uğradığı Branko köprüsü ise galiba hem ülke hem de karakterlerimiz için bir geçişin, arada kalmışlığın sembolü oluyor. Hem Sırbistan hem de kahramanlarımız köprünün bir yanından ötekine -sürekli kendisini gösteren trafik sıkışıklığına rağmen- geçmek zorundalar; olan oldu ve artık yeni bir hayata başlamanın zamanıdır diyor filmimiz. Karakterlerinin yeni bir hayat karşısındaki korkularına ve kimi zayıflıklarına saygı duyması ile de puan topluyor hikâyemiz.

Goran Volarevic’in başarılı ve deyim yerinde ise sorgulatıcı görüntülerinin yanında, Koljevic’in yan karakterlerdeki başarısına da dikkat etmek gerek. Karasevdaya kapılmış görünen genç öğrenci, rahip, hayat kadını ve küçük mafya lideri karakterlerinin tümü kendi irili ufaklı hikâyeleri ile seyircinin ilgisini çekmeyi başarıyorlar ve ana karakterlerin hikâyelerine katkıda bulunuyorlar. Tüm bu hikâyelerin fazla sempatik veya fazla iyimser bir içerik almasından da ustalıkla sakınmış yönetmen ve her bir hikâyeyi kendi sonuna bağlarken zorlama bir mutlu sondan kaçınarak gerçekçiliğine halel getirmemiş. Koljevic’in bu alçak gönüllü filmi küçük mizah anları veya baş kahramanımızın “silahının tekrar karşısına ama kendisine doğrultulmuş olarak” çıkması sahnesinde olduğu gibi yürek hoplatan anları yaratmayı da başarıyor kesinlikle. Karakterlerin küçük bir şehirde yaşarmış gibi sık sık karşılaşmalarındaki zorlamayı veya senaryonun sonuçta benzerlerinden çok da farklı olmamasını unutmadan, keyif alınabilecek bir film karşımızdaki. Evet, belki çok da önemli olmayan, yeni şeyler vaat etmeyen bir film bu ama tüm tuhaflıkları, acıları, zayıflıkları ama yine de hayata tutunmalarını sağlayan umutları ile onca karakteri samimiyet duygusunu hiç yitirmeden sergileyebilen bir film ilgiyi hak eder kesinlikle.

(“The Woman with a Broken Nose” – “Kırık Burunlu Kadın”)