Yengeç Adımlarıyla – Umberto Eco

İtalyan yazar, filozof, kültür eleştirmeni ve politik/sosyal yorumcu Umberto Eco’nun 1999 ile 2005 arasında La Repubblica gazetesi, L’espresso ve MicroMega dergilerinde yayımlanan yazıları, konferanslarda yaptığı konuşmaları ve farklı kitaplara yazdığı önsözlerinden oluşturulan bir derleme. “Sıcak Savaşlar ve Medyatik Popülizm” alt başlığı ile yayımlanan kitap, bu adın da ifade ettiği türden içerikleriyle bir Batılı entelektüelin gözünden 2000’li yılların ilk yarısında dünyadaki politik, teknolojik ve toplumsal gelişmelerin nasıl algılandığı ve değerlendirildiğini anlamak için başvuru niteliğinde bir yapıt olarak görülebilir. Her ne kadar akademik bir yayında göreceğiniz türden derinlikte değil metinler ama sonuçta Eco’nun birikiminin yansıdığı tüm eserler gibi ilgiyi hak ediyorlar. Zaman zaman ironik ifadelerin araya eğlenceli bir şekilde sıkıştırıldığı yazılardan oluşan ve günümüzde boyutu daha da artan problemlerin yaratabileceği tehlikeleri hatırlatan kitaba yazdığı önsözde Eco, yazıların önemli bir kısmının dünyanın “geriye attığı adımlar”dan söz ettiğini ve “kaygı ve kızgınlık sonucunda” kaleme alındığını belirtmiş. Birikimli bir liberal entelektüelin bizde de karşılığı olan güncel meselelerle ilgili görüşlerini öğrenmek için okunabilecek bir derleme.

Umberto Eco, La Repubblica’da ilk kez 1976’da yazmış ve yaşamının son dönemlerine kadar aralıklarla sürdürmüş bu gazetede yazmayı. L’espresso dergisinde ise “La Bustina di Minerva” (Minerva’nın Kibrit Zarfı) adını verdiği köşesinde 1985’ten 2016’ya kadar düzenli olarak yazmış Eco; köşesinin adını, aklına gelen küçük notları yazmak için kullandığı kibrit zarfından (kibrit çöplerinin karton bir kapağın içine tek sıra halinde dizildiği tasarım) almış yazar ve bu dergide yayımlanan yazılardan oluşan ve ülkesinde ilk kez 2000’de yayımlanan kitabına da dergideki o köşesinin ismini vermiş. Kitabın İtalyanca adı olan “A Passo di Gambero”, Türkçede “Karidesin/Kerevit’in Hızı/Yürüyüşü” anlamına gelse de, kitabın tercümesinde nedense yengeç adı seçilmiş. Dünyadaki bazı gelişmelerin aslında bizi çoğunlukla geriye doğru taşımasına ve bu hayvanların geriye doğru da hareket edebilmesine yapılan bu gönderme, eserin İngilizce adındaysa tamamen kaybolmuş ve “Turning Back The Clock” (Zamanı Geri Almak) başlığı seçilmiş. Eco’nun eski ve yeni savaşlar, eski ve yeni iletişim şekilleri karşılaştırmalarını içeren ve dünyanın aslında pek de ileriye gitmediğini, hatta zaman zaman gerilediğini anlatan orijinal ismi kitaptaki yazılarla uyumlu kesinlikle.

Eco’nun yazılarında doğal olarak İtalya’nın kültür ve siyaset dünyasından ya da tarihinden farklı isimler ve olaylar üzerinden dile getirilmiş düşünceler; örneğin Berlusconi’nin ve onun liderlik ettiği hükümetlerin icraatları farklı yazıların konusu olmuş ve Eco’nun düşüncelerinin de aracı. Bu tür referanslar konuyu daha iyi anlamaya yardımcı oluyor şüphesiz ve tam da bu nedenle Türkiye’den bir okur için Berlusconi kadar tanıdık olmayan göndermelerin çevirmen/editör tarafından dipnotlarla açıklanması gerekiyordu. Ne var ki bazı durumlarda ihmal edilmiş bu husus ve örneğin 34. sayfadaki “Yedi Kız Kardeşler” (küresel petrol piyasasını kontrol eden yedi büyük petrol şirketine verilen isim) ifadesi ortalama bir okuyucu için havada kalıyor. Bu tabiri ilk kullanan kişinin, İtalyan petrol şirketi ENI’nin ilk başkanı olan Enrico Mattei olması belki İtalyanlar için daha bilinir kılıyordur tanımlamayı ama bu durum Türkiye için geçerli değil elbette. Kuşkusuz bizde sadece bu kitaba özgü değil bu eksiklik ve yayınevlerinin bu konudaki ihmali.

Yazılar yedi ayrı ana başlık altında toplanmış kitapta: “Savaş, barış ve başka konular”, “Bir rejimin kronikleri”, “Büyük Oyun’a geri dönüş”, “Haçlı Seferleri’ne geri dönüş”, “Summa ve gerisi”, “ırkın korunması”, “Yeni binyılın çöküşü”. Eco yazılarında 11 Eylül saldırılarından Afganistan ve Irak savaşlarına, Berlusconi ile yükselen sağ popülizmden medyanın değişen/bozulan yapısına, tekrar ortaya çıkan antisemitizmden ırkçılığa ve göçmenlerden laikliğe farklı konuları ele almış ve umut edilen ya da beklenenin tersine, başta teknolojik olanlar olmak üzerine farklı gelişmelerin geriye doğru atılan adımların yolunu açtığını ileri sürmüş. Bugün yaşadığımız bazı olayların ilk işaretlerini (örneğin Trump döneminde ABD’nin Avrupa’dan uzaklaşması ve Avrupa’nın “ya Avrupalı olmak ya da parçalanmak” durumunda kalacak olması) sezerek geleceğe yönelik uyarılarda bulunması veya zalimin kendini mazlum olarak pazarlaması gibi ülkemizde de karşılığı olan saptamalarının yanında, Internet ve mobil telefonlarla birlikte hızla değişen dünyada kavramların alt üst olması gibi farklı konuları da ele almış Eco ilgiyle okunacak bir şekilde.

Eco’nun Sol’a bazı eleştirileri de var yazılarında; örneğin Sol’un “gerçek seçmeninin halk kitlelerinden değil, toplumda sivrilen sınıflardan ve hizmet sektöründeki profesyonellerden oluştuğu düşüncesini tamamen kabul etmemesi”ni en büyük yanlışlarından biri olarak gösteren Eco, “Sol kanat liderleri efsanevi işçi sınıfına değil, bu insanlara seslenmelidir” diyor. Yazarın doğru pek çok saptaması ve önerisinden biri bu ama öte yandan görüşlerinin genellikle “liberal bir Batılı aydın” çerçevesi içinde hareket ettiğini de söylemek gerekiyor. Sovyetler Birliği’nin ya da bir ideoloji olarak komünizmin adının geçtiği her cümlede çok rahatlıkla hissedilebilen bir tutum bu.

Umberto Eco’nun Berlusconi hükümetlerinin eylemlerini ve zihniyetini eleştirirken söyledikleri, tespitleri ve uyarıları adeta günümüz Türkiyesi için yazılmış. Örneğin MicroMega dergisinde Eylül 2003’te yayımlanan “Berlusconi kötü gösterilebilir mi?” başlıklı makalesinin, lider ve ülke adı değiştirilerek okunsa, Türkiye için yazıldığı düşünülebilir rahatlıkla. Tespitlerin yanında öneriler içermesiyle de önemli ve değerli olan yazılar aradan geçen yaklaşık 25 yıldan sonra, sayıları daha da artan medyatik popüler rejimler le ilgili dile getirilenler gibi geçerliliğini ve öngörülerini koruyorlar. Kuşkusuz modern dönemin en önemli entelektüellerinden biriydi Eco ve geniş kitleler onu hemen sadece“Gülün Adı” (Il Nome della Rosa, 1980) ve Foucault Sarkacı (Il Pendolo di Foucault, 1988) romanları ile tanıyor olsa da, yarattığı tüm eserlerin niteliği ve niceliğiyle değerli bir sanatçıydı.

Derlemeye -herhalde- özel bir tercihle son yazı olarak eklenen “Ölümün sakıncaları ve yararları” adlı, Frédéric Lenoir ve Jean-Philippe de Tonnac’ın 2004 tarihli “La Mort et la I’immortalité” adlı kitaplarının önsözü olan makale zaman zaman büründüğü ironik havası ile aynı zamanda eğlendirse de, her ölümün ve özellikle de bir aydın ölümünün anlamı üzerine de düşündürüyor okuru. Nanni Moretti’nin 2015 İtalya ve Fransa yapımı “Mia Madre” (Annem) filminde iz bırakan öğelerinden biri Giulia Lazzarini’nin canlandırdığı Ada karakteriydi; Antik Çağ edebiyatı ve Latince öğretmeni olan bu derin birikimli kadının ölümü, öykünün ana meselelerinin yanında bir olguyu daha hatırlatıyordu: bir aydının ölümünün aynı zamanda, sahip olduğumuz ve Eco’nun burada hatırlattığı gibi geriye adımlarla yitirmekte olduğumuz aydınlığın bir parçasının daha ölümü demek olduğu. Bir aydın ölünce, onun yıllar boyunca biriktirdiği bilgi ne olur ve toplum neyi yitirir? Umberto Eco’nun kitabı, bu soru da hep akılda tutularak okunması gereken bir eser.

(“A Passo di Gambero. Guerre Calde e Populismo Mediatico”)