“Efsane yaratma konusunda uzman olan Hollywood, heteroseksüellere eşcinseller hakkında ne düşünmeleri gerektiğini, eşcinsellere de kendileri hakkında ne düşünmeleri gerektiğini öğretti”
Hollywood sinemasında LGBT bireylerin resmedilme tarihinin filmlerden görüntüler ve bu sanatın yaratıcıları ile yapılan konuşmalarla anlatılan hikâyesi.
Sinema tarihçisi, yazar ve LGBT aktivisti Vito Russo’nun 1981’de yayımlanan (1987’de genişletilmiş bir şekilde tekrar basılmış) “Celluloid Closet: Homosexuality in the Movies” isimli kitabından ve yine Russo’nun 1972 – 82 arasında yaptığı farklı konuşmalardan yola çıkan belgeselin öyküsünü Rob Epstein, Jeffrey Friedman ve Sharon Wood yazmış, yönetmenliğini ise Epstein ve Friedman ikilisi yapmış. Lily Tomlin’in seslendirdiği metnini Armistead Maupin’in yazdığı yapıt, sessiz sinema döneminden 1990’ların ilk yarısına kadar geniş bir tarih aralığında çekilen onlarca Amerikan filminden seçilen sahneler üzerinden LGBT öykülerin ve karakterlerin nasıl olumlu/olumsuz değişiklikler geçirdiğini özenle saptanmış örneklerle anlatıyor. Bu değişimin ilgili dönemdeki toplumsal ve politik dönüşümlerle ilgisi/bağlantısı üzerinde hemen hiç durmaması bir problem olsa da, film Hollywood’un bu konudaki yasaklar ve tabularla mücadele yöntemini (imalar, alt metinler, boyun eğmeler vs.) seyirciyi düşündüren ve zaman zaman da eğlendiren bir içerikle anlatan, sinemanın kültürel normların oluşmasındaki önemini ve değerini de hatırlatan önemli bir çalışma.
1990’da AIDS ile ilişkili rahatsızlıklar nedeni ile yaşamını yitiren Vito Russo ömrünü LGBT aktivizmine adamış bir isimdi ve medyadaki anti-LGBT söylemlerle mücadeleyi ve popüler medyada LGBT karakter ve öykülerin görünürlüğünü artırmayı hedefleyen GLAAD örgütünün de kurucusuydu. Çok beğenilen ve onun sinemaya olan aşkının ve “eşcinsel onuru”nun ürünü olarak nitelenen kitabının filme çekilmesi için Rob Epstein’a teklifi götüren de Ruso’nun kendisi olmuş ama yapıtının beyazperdedeki karşılığını görmeye ömrü yetmemiş. Kitaba göre daha az politik olan ve bu nedenle de eleştirilmesi gereken filmin “eğlenceli” havasında aslında Ruso’nun bu yöndeki isteğinin de payı olduğunu da söylemek gerek.
Lloyd Bacon’ın 1934 tarihli “Wonder Bar” filminden bir sahne ile açılıyor film: bir büyük orkestranın çaldığı müzik eşliğinde dans eden çiftlerden birinin yanına gelen bir erkek, dans eden erkeğin omzuna dokunarak “müsaadenizle” diyor. Kadın dans ettiği erkeğin kollarından sıyrılıp “elbette” diyor bu adama ve onunla dansa hazırlanıyor. Ne var ki yakışıklı adamın teklifi kadına değil, dans ettiği erkeğe yöneliktir. Sahne iki erkeğin dansı ile sona ererken, gülerek “erkek milleti!” diyor onlara bakan bir başka karakter. Bu eğlenceli sahne filme doğru ve meseleye uygun bir giriş yapmamızı sağlarken, başlayan açılış jeneriğine farklı filmlerden LGBT temalı kısa anlar eşlik ediyor. Ardından en eskisi 1894/1895 yapımı sessiz film “The Dickson Experimental Sound Film” (William Dickson), en yenisi ise 1995 tarihli “Boys on the Side” (Erkek Yok Problem Yok, Herbert Ross) olan 117 filmden seçilen sahneler ve sinema dünyasından (senarist, yapımcı, oyuncu, yönetmen, eleştirmen, sinema tarihçisi) farklı isimlerin konuşmaları eşliğinde Hollywood sinemasında LGBT temsillerinin tarihini izliyoruz.
Sinemanın ilk yıllarında homoseksüellik kendisine pek yer bulamazken, bulduğunda da bunun özellikle gay erkek karakterlerin mizah unsuru olarak kullanılması ile olabildiğini söyleyen ve bunu farklı örneklerle gösteren belgesel, LGBT unsurların komediden drama ve trajediden korkuya farklı türler içinde, dönemin -değinilmese de- değişen koşullarına uygun olarak resmedildiğini anlatıyor bize. Bizim sinemamızda da yıllarca ve hatta bugün de olduğu gibi, Hollywood’da da eşcinselliğin utanılacak, korkulacak ya da “en iyi ihtimalle” komedi malzemesi olabilecek bir durum olarak kabul edildiğini gösteriyor bize film ve burada önemli bir saptama ile bir ayrıma da işaret ediyor konuşmacılar: Amerika’da büyük sinema şirketleri sahiplerinin (ve medyanın) genellikle muhafazakâr ve heteroseksüel erkekler olduğunu ve onların da sinemada erkek ve kadın eşcinsel karakterlere ve öykülerine farklı gözlüklerle baktığını söylüyor film; erkek eşcinselliği genellikle sapkın/komik/korkunç bir durum olarak görülürken, kadın eşcinselliğinden o denli rahatsız olmuyor bu isimler. Buna bağlı olarak cinsellik sahneleri ilki için tabu olurken, ikincisi daha kabul edilebilir, hatta estetik bulunuyor.
Sinema dünyasından görüşülen kişilerden bazıları kendi LGBT kimliklerinden yola çıkarak, bu kimliklerinin sinemada temsil edildiğini görmek arzusunun ilk gençlik yıllarında ne kadar güçlü olduğunu dile getiriyorlar sık sık. İngiliz sinema eleştirmeni ve tarihçisi Richard Dyer, “Kendimiz hakkındaki fikirlerimizin kaynağı bizzat kendimiz değil, kültürdür. Kültürde bunların kaynağı ise sinemadır. Erkek veya kadın olmanın, cinselliğin anlamını filmlerden öğreniriz” diyor konuşmasında ve bu bağlamda sinemanın rolünün önemini vurguluyor. Bu saptama, başka konuşmacıların sinemada LGBT kimliklerin/unsurların izlerini yüksek bir beklenti ile arayıp bulmaya çalışmalarını da açıklıyor bize. Bu arama, keşfetme durumunun nedenlerinden biri Hollywood’un -çoğunlukla yasaklar ve tabular nedeni ile- bu izleri imalardan öteye götür(e)memesi veya bazen gerçek öykülerdeki cinsel kimlikleri tamamen değiştirmesinden kaynaklanıyor. Pek çok örneği var bunun belgeselde: örneğin “Queen Christina” (Rouben Mamoulian, 1933) filmi, öyküsünü anlattığı İsveç Kraliçesi’nin eşcinsel kimliğinin üzerini örtüyor ama gerçeğin izlerini sürmek mümkün yine de filmde. En ilginç örneklerden biri ise bir romandan uyarlanan filmde çıkıyor karşımıza: Billy Wilder’ın 1945 tarihli “The Lost Weekend” (Yaratılan Adam) filminin senaryosu yazılırken, alkolik yazar karakterinin Charles R. Jackson’ın aynı isimli romanında “cinsel açıdan kafa karışıklığı” olan problemi, “yazar tıkanıklığı”na dönüştürülmüş Wilder’ın filminde.
Hollywood’da 1934 – 1968 arası yürürlükte olan Hays Kuralları yapımcı şirketlerin oto-sansürlerinde uyacakları kuralları açıklıyordu. Bu kurallar sinemanın ilk yıllarında görünürlükleri daha çok komedi, hatta alay konusu olmakla sınırlı olsa da öyküde yer alabilen LGBT unsurların sayısını belirgin ölçüde azaltırken, LGBT karakterlerin daha önce olmadığı kadar kötü, hatta zalim profillerle çizilmesine yol açmış. Belgesel bu değişimin kaynağını net bir şekilde söylerken, toplumdaki sosyal/politik dönüşümlerin etkisi üzerinde hemen hiç durmamış. Böyle olunca da 1980’li yıllarda LGBT karakterlerin filmlerde önceki yıllara nazaran daha olumsuz kişiliklerle çizilmesinde ABD’nin yönetiminde sekiz yıl boyunca muhafazakâr Reagan’ın olmasının ve AIDS’in payı pek çok seyirci için gözden kaçıyor. Benzer şekilde, 1970’li yıllarla birlikte artan LGBT hareketlerle sinemadaki karşılıkları arasındaki ilişki de gözden kaçıyor ve belgesel hemen sadece Hollywood’un LGBT tarihinin kendisine dönüşüyor. Kitabın kendisi de benzer bir tercihte bulunmuşsa da, bunu film adına bir eksiklik olarak görmek mümkün.
Film çok kısa bir bölüm dışında sadece Hollywood sinemasında LGBT temsillerinin tarihçesini anlatıyor bize. İki farklı filmle İngiliz sinemasının bu temsiller açısından Hollywood’dan çok daha ileride olduğunun altı çiziliyor bu anlarda. Basil Dearden’ın 1961 tarihli “The Victim” (bazı sahneleri sansür tarafından kesilmiş ve X sınıflaması ile gösterime girebilmişti) ve Karel Reisz’in 1960 tarihli “Saturday Night and Sunday Morning” (Sevişme Günleri) adlı filmleri bunlar ve LGBT karakterlerin “normal” olarak çizilmeleri ile Hollywood’daki örneklerden farklı bir yerde duruyorlar. Amerikan sineması ile sınırlı olmayan ve genel olarak dünya sinemasında LGBT öğelerin değişimini ele alan, Hollywood ile diğerlerini karşılaştıran bir belgesel kuşkusuz çok daha çekici olurdu ama kaynak kitap ve ondan yola çıkan film önemli bir boşluğu dolduruyor yine de.
William Friedkin’in 1970 yapımı “Boys in the Band”ini “eşcinsel erkeklerin kendi hayatlarından gerçek izleri bulabileceği, eşcinsel karakterlerin sinemada olduğunun aksine ölmek zorunda olmadığını gösteren” ilk filmlerden biri olarak anan ve Bob Fosse’un 1972 yapımı “Cabaret” (Kabare) filmini “eşcinselliği kutlayan” ilk film olarak öven belgeselle ilgili ilginç notlardan biri oyuncu Michael Ontkean ile ilgili: Belgeselde eşcinsel sinemanın 1980’lerdeki önemli örneklerinden biri olarak anılan “Making Love” (Arthur Hiller, 1982) filminin başrol oyuncularından biri olan ve öyküde eşcinsel bir karakteri canlandıran Ontkean röportaj vermeyi reddettiği gibi, o filmden sahnelerin kulanılmasına da engel olmaya çalışmış ama başaramamış. Konuşmayı kabul etmeyenlerden biri ise “Some Like It Hot” (Bazıları Sıcak Sever, Billy Wilder, 1959) filminden sahneleri ile belgeselde karşımıza çıkan Jack Lemmon olmuş. Özetlemek gerekirse, film bazı eksikliklerine rağmen, Hollywood’un LGBT’ye bakışının başarılı ve eğlenceli bir özetini çıkaran, k.d. lang’ın “Calamity Jane” (Silahşörler Kraliçesi, David Butler, 1953) filminde Doris Day’den dinlediğimiz “Secret Love” şarkısının yorumu ile kapanış jeneriğine eşlik ettiği önemli bir çalışma. Sahip olduğumuz kimliklerin popüler kültürde görünürlüğünün ne kadar önemli ve hatta hayati olduğunu hatırlatması ve bu bağlamda sinemanın değerini kanıtlaması ile de ayrıca ilgiyi hak ediyor bu yapıt. Belgeseldeki konuşmacılardan biri olan oyuncu, oyun yazarı ve senarist Harvey Fierstein’ın şu sözlerinin anlamını anlamak için de izlenmesi gereken bir belgesel çekmiş Epstein ve Friedman ikilisi: “Sanata pek çok farklı nedenle ihtiyacımız var. En büyük ihtiyaç ise kendi hayatlarımızın, kendi varoluşumuzun aynası olmasıdır. Ve çocukken sanatta, özellikle sinemada eşcinsel imgeler ararken hissettiğim o açlık, kendimi yalnız hissetmemek içindi”.
(“Sakıncalı Film Dolabı”)