The Times of Harvey Milk – Rob Epstein (1984)

“Sadece umutla yaşanmaz, biliyorum; ama umut olmadan hayat yaşamaya değmez”

San Francisco’nun ilk açık eşcinsel belediye danışmanı (county supervisor) olan aktivist Harvey Milk’in hayat hikâyesi.

1978’de uğradığı suikastte hayatını kaybeden Harvey Milk’i anlatan ve cinayetten sadece sekiz yıl sonra çekilen ABD yapımı belgeselin Harvey Fierstein tarafından seslendirilen metnini Judith Coburn ve Carter Wilson yazmış, yönetmenliğini ise Rob Epstein yapmış. Belgesel dalında Oscar kazanan ve Milk’in yaşamını, mücadele dolu aktivistliğini ve öldürülmesini anlatan, ve suikastten sonrasını da ele alan film, Milk’in şahsında ABD’deki gay hakları için verilen savaşı da getiriyor karşımıza. Milk’i tanıyan ve onun yanında mücadele edenlerin anlatımı dışında, dönemin TV haber görüntülerinden de yararlanan belgesel hem sinema değeri hem de ABD’nin insan hakları tarihinin önemli figürlerinden birini ele alması açısından önemli ve ilgiyi hak eden bir çalışma.

Rob Epstein önemli bir kısmını Jeffrey Friedman ile birlikte çektiği belgesellerle tanınan ve bugüne kadar çektiği iki kurgu filmi de onunla birlikte yöneten Amerikalı bir sinemacı. İkilinin 1989 tarihli “Common Threads: Stories from the Quilt” adlı ve Oscar kazanan belgesellerinin de bir örneği olduğu gibi Epstein genellikle LGBTQ bireylerin ve grupların hikâyelerini anlattı bize. Kariyerindeki bu ikinci belgesel de işte o bireylerden biri olan Harvey Milk’i getiriyor karşımıza. Asıl olarak Milk’in bir gay aktivisti yaşamına başlamasından suikaste uğramasına ve sonrasında yaşananlara uzayan bir dönemi ele alan yapıt, onun hikâyesini ülkedeki eşcinsel hakları mücadeleleri ile örtüştürerek anlatıyor ve gerçek görüntülerin de katkısı ile etkileyici bir portre çiziyor. Gazeteci Randy Shilts’in 1982 tarihli “The Mayor of Castro Street” adlı biyografi kitabından da yararlanan bu belgesel dışında, Milk’in hayatı başka sanat eserlerine de ilham kaynağı oldu. Tiyatro müzikali, opera, resimli çocuk kitabı, akademik araştırma, gençlik romanı ve kantat gibi birbirinden farklı formatlarda bu önemli aktivistin yaşamı çıkarken karşımıza, sinemadaki ikinci ve şimdilik son örnek ise Gus Van Sant’ın Orijinal Senaryo ve Erkek Oyuncu (Sean Penn) dallarında Oscar kazanan ve Film dahil 6 dalda da bu ödüle aday olan, 2008 tarihli filmi “Milk” oldu.

Milk ve San Francisco Belediye Başkanı George Moscone’un suikastte ölümünün basına ve kamuoyuna açıklandığı ânın görüntüsü ile açılıyor belgesel. Milk ile aynı görevi yapan üyelerden biri olan Dianne Feinstein’dır konuşmayı yapan ve verdiği haber, sonrasında gittikçe büyüyen bir tepki ile karşılanacaktır. Bu görüntüden sonra Harvey Fierstein’ın anlatıcılığında çok kısaca Milk’in San Francisco öncesi dönemini ve daha sonra da asıl olarak bu şehrin ünlü Castro caddesi etrafında büyümeye başlanan eşcinsel kültür ve Milk’in aktivistliği ele alınıyor geriye gidilerek. Filmin yaklaşık son yarım saatlik bölümündeyse, suikastten sonraki adalet arayışı, hayal kırıklığı ve mahkeme sonucuna verilen toplumsal tepki ele alınıyor. Milk’in arkadaşı da olan aktivist Henry Der “Beyaz olduğun sürece Amerika’da medeni olmak, başkalarının haklarına saygı göstermek zorunda değilsin. Beyaz orta sınıf değerlere uyuyorsan, cinayet bile yanına kalır ve affedilirsin” sözleri ile özetliyor adalet mekanizmasının kararını. Katil tam bir orta sınıf beyaz Amerikalıdır çünkü ve emek hareketinden bir aktivistin “Bence sadece -heteroseksüel bir beyaz olan- Moscone öldürülseydi, katil cinayetten hüküm giyip ömür boyu San Quentin’de yatardı” sözünün de gösterdiği gibi adalet mekanizması azınlık olanların yanında değildir. Senaryonun katil Dan White’ın Milk’i ve Mocsone’u öldürmesine giden süreci ve motivasyonunu eksik anlattığı düşünülebilir ama gerçekte olan biten de gösterildiği kadardı filmde.

Suikastin hemen sonrasında belediye binası içindeki kaostan kameralara yansıyanlar ve sonrasındaki protesto eylemleri ile ilgili haber görüntülerinin etkileyici anlar yarattığı belgeselde Milk’in arkadaşlarının cinayeti duydukları andaki hislerini gözyaşları içinde anlatması da güçlendiriyor filmi seyirciye o günlerin duygularını aktarmak yolunda. Zaman zaman şiddet boyutu da olan gösterilerle ilgili olarak “Öfkeli davranıyoruz çünkü öfkeliyiz” söylemi ile “şiddet, mücadelemize zarar verir” düşüncesinin çatışmasına da kısa süreliğine de olsa değinen filmde Milk’in inatçı ve kararlı mücadele ruhu, başta sendikalar olmak üzere diğer örgütlü hareketlerin eşcinsel gruplara önyargılı bakışı ve -Demokrat Parti’nin ikiyüzlülüğü de geliyor karşımıza. Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter’ın eşcinsel kimliği öne çıkan aktivist Milk ile fotoğraf çektirmekte tereddüt etmesi ve daha çarpıcı bir örnek olarak, California’da eşcinsel kimliğini açıkça ilan edenlerin kamuda görev almalarının yasaklanması ile ilgili bir önergeye ancak Cumhuriyetçi Ronald Reagan’ın da olumsuz görüşünü bildirmesinden sonra karşı çıkması (danışmanının kulağına fısıldadığı Reagan’ın görüşünü öğrenen Carter’ın, az önce terk ettiği kürsüye geri dönüp önergeye karşıtlığını ilan ettiği görüntü tarihsel bir değer taşıyor) bu ikiyüzlü davranışın örnekleri arasında.

Belgeselde konuşanların tamamının Milk’le aynı hareket içinde bulunan ve/veya onu yakından tanıyanlar olması, konunun uzmanlarının değerlendirmelerine dayanan klasik belgesellerin yaklaşımından farklılaştırıyor filmi ve daha samimi ve duygusal bir hava katıyor yapıta. Mark Isham’ın orijinal müziğinin özellikle yapıtın hüznünü iyi yansıttığı filmin, haber görüntüleri dışında, Milk karşıtlarının sözlerine yer vermemesi ve daha da önemli olarak, White’ın çok düşük bir ceza almasına yol açan ve aralarında -Milk’in arkadaşlarından birinin sözlerini tekrarlarsak -hiçbir azınlık üyesinin bulunmadığı- jüri üyelerinin hiçbirinin kararlarının nedenleri ile ilgili görüşlerinin alınmaması sorgulanabilir açıkçası; ama yapıtı “arkadaşlarının gözünden Harvey Milk ve mücadelesi” olarak tanımlarsak, bu bir kusur olmaktan çıkıyor. Sonuçta karşımızda, filmdeki görüntülerinden iki yıldan daha kısa bir süre sonra AIDS nedeni ile yaşamını yitiren, Milk’in Castro Caddesi’ndeki fotoğrafçı dükkânında yetişenlerden biri olan ve yaşamını eşcinsel hakları için mücadeleye adayan Bill Kraus’un konuştuğu sahnelerin sıcaklığını ve duygusallığını taşıyan önemli bir yapıt var. Hiçbir hakkın kararlı bir mücadele vermeden ve dayanışmadan elde edilemeyeceğini yaşamı ile hatırlatan Harvey Milk’i anlatan önemli bir belgesel bu ve Epstein / Deborah Hoffmann ikilisinin belgeselin duygusal boyutunu artıran kurgusu ile daha da değer kazanıyor. Son bir not olarak, filmde birkaç kez adı geçen Amerikalı Anita Bryant’ın özellikle 1960’lı yıllarda hayli popüler olan bir şarkıcı olduğunu ve eşcinsel karşıtı örgütlenmelere liderlik ettiğini de merak edenler için eklemiş olalım.

The Celluloid Closet – Rob Epstein / Jeffrey Friedman (1995)

“Efsane yaratma konusunda uzman olan Hollywood, heteroseksüellere eşcinseller hakkında ne düşünmeleri gerektiğini, eşcinsellere de kendileri hakkında ne düşünmeleri gerektiğini öğretti”

Hollywood sinemasında LGBT bireylerin resmedilme tarihinin filmlerden görüntüler ve bu sanatın yaratıcıları ile yapılan konuşmalarla anlatılan hikâyesi.

Sinema tarihçisi, yazar ve LGBT aktivisti Vito Russo’nun 1981’de yayımlanan (1987’de genişletilmiş bir şekilde tekrar basılmış) “Celluloid Closet: Homosexuality in the Movies” isimli kitabından ve yine Russo’nun 1972 – 82 arasında yaptığı farklı konuşmalardan yola çıkan belgeselin öyküsünü Rob Epstein, Jeffrey Friedman ve Sharon Wood yazmış, yönetmenliğini ise Epstein ve Friedman ikilisi yapmış. Lily Tomlin’in seslendirdiği metnini Armistead Maupin’in yazdığı yapıt, sessiz sinema döneminden 1990’ların ilk yarısına kadar geniş bir tarih aralığında çekilen onlarca Amerikan filminden seçilen sahneler üzerinden LGBT öykülerin ve karakterlerin nasıl olumlu/olumsuz değişiklikler geçirdiğini özenle saptanmış örneklerle anlatıyor. Bu değişimin ilgili dönemdeki toplumsal ve politik dönüşümlerle ilgisi/bağlantısı üzerinde hemen hiç durmaması bir problem olsa da, film Hollywood’un bu konudaki yasaklar ve tabularla mücadele yöntemini (imalar, alt metinler, boyun eğmeler vs.) seyirciyi düşündüren ve zaman zaman da eğlendiren bir içerikle anlatan, sinemanın kültürel normların oluşmasındaki önemini ve değerini de hatırlatan önemli bir çalışma.

1990’da AIDS ile ilişkili rahatsızlıklar nedeni ile yaşamını yitiren Vito Russo ömrünü LGBT aktivizmine adamış bir isimdi ve medyadaki anti-LGBT söylemlerle mücadeleyi ve popüler medyada LGBT karakter ve öykülerin görünürlüğünü artırmayı hedefleyen GLAAD örgütünün de kurucusuydu. Çok beğenilen ve onun sinemaya olan aşkının ve “eşcinsel onuru”nun ürünü olarak nitelenen kitabının filme çekilmesi için Rob Epstein’a teklifi götüren de Ruso’nun kendisi olmuş ama yapıtının beyazperdedeki karşılığını görmeye ömrü yetmemiş. Kitaba göre daha az politik olan ve bu nedenle de eleştirilmesi gereken filmin “eğlenceli” havasında aslında Ruso’nun bu yöndeki isteğinin de payı olduğunu da söylemek gerek.

Lloyd Bacon’ın 1934 tarihli “Wonder Bar” filminden bir sahne ile açılıyor film: bir büyük orkestranın çaldığı müzik eşliğinde dans eden çiftlerden birinin yanına gelen bir erkek, dans eden erkeğin omzuna dokunarak “müsaadenizle” diyor. Kadın dans ettiği erkeğin kollarından sıyrılıp “elbette” diyor bu adama ve onunla dansa hazırlanıyor. Ne var ki yakışıklı adamın teklifi kadına değil, dans ettiği erkeğe yöneliktir. Sahne iki erkeğin dansı ile sona ererken, gülerek “erkek milleti!” diyor onlara bakan bir başka karakter. Bu eğlenceli sahne filme doğru ve meseleye uygun bir giriş yapmamızı sağlarken, başlayan açılış jeneriğine farklı filmlerden LGBT temalı kısa anlar eşlik ediyor. Ardından en eskisi 1894/1895 yapımı sessiz film “The Dickson Experimental Sound Film” (William Dickson), en yenisi ise 1995 tarihli “Boys on the Side” (Erkek Yok Problem Yok, Herbert Ross) olan 117 filmden seçilen sahneler ve sinema dünyasından (senarist, yapımcı, oyuncu, yönetmen, eleştirmen, sinema tarihçisi) farklı isimlerin konuşmaları eşliğinde Hollywood sinemasında LGBT temsillerinin tarihini izliyoruz.

Sinemanın ilk yıllarında homoseksüellik kendisine pek yer bulamazken, bulduğunda da bunun özellikle gay erkek karakterlerin mizah unsuru olarak kullanılması ile olabildiğini söyleyen ve bunu farklı örneklerle gösteren belgesel, LGBT unsurların komediden drama ve trajediden korkuya farklı türler içinde, dönemin -değinilmese de- değişen koşullarına uygun olarak resmedildiğini anlatıyor bize. Bizim sinemamızda da yıllarca ve hatta bugün de olduğu gibi, Hollywood’da da eşcinselliğin utanılacak, korkulacak ya da “en iyi ihtimalle” komedi malzemesi olabilecek bir durum olarak kabul edildiğini gösteriyor bize film ve burada önemli bir saptama ile bir ayrıma da işaret ediyor konuşmacılar: Amerika’da büyük sinema şirketleri sahiplerinin (ve medyanın) genellikle muhafazakâr ve heteroseksüel erkekler olduğunu ve onların da sinemada erkek ve kadın eşcinsel karakterlere ve öykülerine farklı gözlüklerle baktığını söylüyor film; erkek eşcinselliği genellikle sapkın/komik/korkunç bir durum olarak görülürken, kadın eşcinselliğinden o denli rahatsız olmuyor bu isimler. Buna bağlı olarak cinsellik sahneleri ilki için tabu olurken, ikincisi daha kabul edilebilir, hatta estetik bulunuyor.

Sinema dünyasından görüşülen kişilerden bazıları kendi LGBT kimliklerinden yola çıkarak, bu kimliklerinin sinemada temsil edildiğini görmek arzusunun ilk gençlik yıllarında ne kadar güçlü olduğunu dile getiriyorlar sık sık. İngiliz sinema eleştirmeni ve tarihçisi Richard Dyer, “Kendimiz hakkındaki fikirlerimizin kaynağı bizzat kendimiz değil, kültürdür. Kültürde bunların kaynağı ise sinemadır. Erkek veya kadın olmanın, cinselliğin anlamını filmlerden öğreniriz” diyor konuşmasında ve bu bağlamda sinemanın rolünün önemini vurguluyor. Bu saptama, başka konuşmacıların sinemada LGBT kimliklerin/unsurların izlerini yüksek bir beklenti ile arayıp bulmaya çalışmalarını da açıklıyor bize. Bu arama, keşfetme durumunun nedenlerinden biri Hollywood’un -çoğunlukla yasaklar ve tabular nedeni ile- bu izleri imalardan öteye götür(e)memesi veya bazen gerçek öykülerdeki cinsel kimlikleri tamamen değiştirmesinden kaynaklanıyor. Pek çok örneği var bunun belgeselde: örneğin “Queen Christina” (Rouben Mamoulian, 1933) filmi, öyküsünü anlattığı İsveç Kraliçesi’nin eşcinsel kimliğinin üzerini örtüyor ama gerçeğin izlerini sürmek mümkün yine de filmde. En ilginç örneklerden biri ise bir romandan uyarlanan filmde çıkıyor karşımıza: Billy Wilder’ın 1945 tarihli “The Lost Weekend” (Yaratılan Adam) filminin senaryosu yazılırken, alkolik yazar karakterinin Charles R. Jackson’ın aynı isimli romanında “cinsel açıdan kafa karışıklığı” olan problemi, “yazar tıkanıklığı”na dönüştürülmüş Wilder’ın filminde.

Hollywood’da 1934 – 1968 arası yürürlükte olan Hays Kuralları yapımcı şirketlerin oto-sansürlerinde uyacakları kuralları açıklıyordu. Bu kurallar sinemanın ilk yıllarında görünürlükleri daha çok komedi, hatta alay konusu olmakla sınırlı olsa da öyküde yer alabilen LGBT unsurların sayısını belirgin ölçüde azaltırken, LGBT karakterlerin daha önce olmadığı kadar kötü, hatta zalim profillerle çizilmesine yol açmış. Belgesel bu değişimin kaynağını net bir şekilde söylerken, toplumdaki sosyal/politik dönüşümlerin etkisi üzerinde hemen hiç durmamış. Böyle olunca da 1980’li yıllarda LGBT karakterlerin filmlerde önceki yıllara nazaran daha olumsuz kişiliklerle çizilmesinde ABD’nin yönetiminde sekiz yıl boyunca muhafazakâr Reagan’ın olmasının ve AIDS’in payı pek çok seyirci için gözden kaçıyor. Benzer şekilde, 1970’li yıllarla birlikte artan LGBT hareketlerle sinemadaki karşılıkları arasındaki ilişki de gözden kaçıyor ve belgesel hemen sadece Hollywood’un LGBT tarihinin kendisine dönüşüyor. Kitabın kendisi de benzer bir tercihte bulunmuşsa da, bunu film adına bir eksiklik olarak görmek mümkün.

Film çok kısa bir bölüm dışında sadece Hollywood sinemasında LGBT temsillerinin tarihçesini anlatıyor bize. İki farklı filmle İngiliz sinemasının bu temsiller açısından Hollywood’dan çok daha ileride olduğunun altı çiziliyor bu anlarda. Basil Dearden’ın 1961 tarihli “The Victim” (bazı sahneleri sansür tarafından kesilmiş ve X sınıflaması ile gösterime girebilmişti) ve Karel Reisz’in 1960 tarihli “Saturday Night and Sunday Morning” (Sevişme Günleri) adlı filmleri bunlar ve LGBT karakterlerin “normal” olarak çizilmeleri ile Hollywood’daki örneklerden farklı bir yerde duruyorlar. Amerikan sineması ile sınırlı olmayan ve genel olarak dünya sinemasında LGBT öğelerin değişimini ele alan, Hollywood ile diğerlerini karşılaştıran bir belgesel kuşkusuz çok daha çekici olurdu ama kaynak kitap ve ondan yola çıkan film önemli bir boşluğu dolduruyor yine de.

William Friedkin’in 1970 yapımı “Boys in the Band”ini “eşcinsel erkeklerin kendi hayatlarından gerçek izleri bulabileceği, eşcinsel karakterlerin sinemada olduğunun aksine ölmek zorunda olmadığını gösteren” ilk filmlerden biri olarak anan ve Bob Fosse’un 1972 yapımı “Cabaret” (Kabare) filmini “eşcinselliği kutlayan” ilk film olarak öven belgeselle ilgili ilginç notlardan biri oyuncu Michael Ontkean ile ilgili: Belgeselde eşcinsel sinemanın 1980’lerdeki önemli örneklerinden biri olarak anılan “Making Love” (Arthur Hiller, 1982) filminin başrol oyuncularından biri olan ve öyküde eşcinsel bir karakteri canlandıran Ontkean röportaj vermeyi reddettiği gibi, o filmden sahnelerin kulanılmasına da engel olmaya çalışmış ama başaramamış. Konuşmayı kabul etmeyenlerden biri ise “Some Like It Hot” (Bazıları Sıcak Sever, Billy Wilder, 1959) filminden sahneleri ile belgeselde karşımıza çıkan Jack Lemmon olmuş. Özetlemek gerekirse, film bazı eksikliklerine rağmen, Hollywood’un LGBT’ye bakışının başarılı ve eğlenceli bir özetini çıkaran, k.d. lang’ın “Calamity Jane” (Silahşörler Kraliçesi, David Butler, 1953) filminde Doris Day’den dinlediğimiz “Secret Love” şarkısının yorumu ile kapanış jeneriğine eşlik ettiği önemli bir çalışma. Sahip olduğumuz kimliklerin popüler kültürde görünürlüğünün ne kadar önemli ve hatta hayati olduğunu hatırlatması ve bu bağlamda sinemanın değerini kanıtlaması ile de ayrıca ilgiyi hak ediyor bu yapıt. Belgeseldeki konuşmacılardan biri olan oyuncu, oyun yazarı ve senarist Harvey Fierstein’ın şu sözlerinin anlamını anlamak için de izlenmesi gereken bir belgesel çekmiş Epstein ve Friedman ikilisi: “Sanata pek çok farklı nedenle ihtiyacımız var. En büyük ihtiyaç ise kendi hayatlarımızın, kendi varoluşumuzun aynası olmasıdır. Ve çocukken sanatta, özellikle sinemada eşcinsel imgeler ararken hissettiğim o açlık, kendimi yalnız hissetmemek içindi”.

(“Sakıncalı Film Dolabı”)

Howl – Rob Epstein / Jeffrey Friedman (2010)

“Geceyarısı demiryolu boyunca oradan oraya amaçsızca gidip gelen yurtsuzlar, hiç kalp kırmadan çekip gidenler, gece, yük vagonlarında yük vagonlarında yük vagonlarında sigaralarını yakanlar”

Beat kuşağının ünlü şairi Allen Gingsberg’in onun en ünlü şiiri ve filme de adını veren “Howl” adlı eseri üzerinden anlatılan hayat hikâyesi.

Rob Epstein ve Jeffrey Friedman ikilisinin birlikte yönettiği film yapıtlarının tümü müstehcenlik suçlaması ile karşılaşan ABD’li şair Gingsberg’in hayatını ve sanatını, onunla yapılmış bir belgesel çekimin canlandırıldığı bir bölüm, “Howl” adlı şiirinin yargılandığı duruşmanın tutanaklarınden birebir aktarılmış bir başka bölüm, sanatçının hayatından kimi anları aktaran siyah-beyaz kurgu sahneleri ve şiirin şairi canlandıran James Franco’nun sesinden aktarıldığı animasyon bölümleri ile anlatıyor seyirciye.

Epstein ve Friedman ikilisi bir kısmını birlikte çektikleri belgesel filmlerde ağırlıklı olarak “marjinal” kesimlerin ve özellikle de eşcinsellerin dünyasına ve eşcinselliğe odaklanmışlardı. Birlikte çektikleri bu ilk uzun metrajlı sinema filminde de yine bir eşcinsel şairi konu edinmişler ve ortaya çarpıcı, değişik ve bir parça karışık bir eser koymuşlar. “Bane ne şok tedavisi yapıldı ne de terapi çünkü doktora heteroseksüel olacağıma söz vermiştim” cümlesi ile hayatının eserlerine de yansıyan yönünün çarpıcı bir özetini yapan şairin bugün bir edebi klasik olarak takdir gören “Howl” şiirinin görsel karşılığını üretmek ile sanatçının sanat anlayışının ve hayat ile ilgili algılarının sinemasal karşılığını üretmek arasında gidip gelen filmin bir de mahkeme salonunda geçen ve klasik sinemaya epey yakın duran bölümleri var. Şiiri resimlendiren ve “The Wall” ve “Vals im Bashir – Waltz with Bashir” fimlerinin tarzından epey ilham almış görünen animasyon bölümleri kendi başına ele alındığında kesinlikle çarpıcı bir görselliğe sahip. Özellikle şiirin iki numaralı bölümü “Molok” bu animasyon sahnelerde görsel keyfi hayli yüksek bir biçimde karşımıza getiriliyor ve etkilenmemek mümkün değil. Burada temel sorun bu çizgi sahnelerin filmin diğer kısımlarını nerede ise ezip geçen bir görsel baskınlığa ve örneğin mahkeme sahnelerinin klasik sinema anlayışı ile uyumsuz görünen bir zıtlığa sahip olması. Bu sorun bir kenara bırakılırsa animasyonların başarısının tadına çok daha iyi varılabilir gibi görünüyor.

James Franco’nun muhtemelen bugüne kadar verdiği (ve daha büyük bir ihtimal ile de vereceği) en iyi performansını gösterdiği filmde oyuncu özellikle şiiri okuduğu siyah beyaz bölümlerde çok başarılı. Alaycı, öfkeli ve acılı bir şairin kimliğini yüz ifadeleri ile çok etkileyici bir biçimde yansıtıyor bu bölümlerde Franco. Filmin kimi başarılı anlarının da bir kafede (sigara dumanının bir bulut gibi havada asılı durduğu) bu şiirin okunması sırasında gösterilenler olduğunu da belirtmeli. Bu sahnelerde şair kadar şiiri dinleyenlerin de odak noktasında olmasının filmin şair ve şiirine konsantre olan diğer bölümleri ile uyuşmazlık içinde olduğu açık ama yine de o dönemde “komün” odaklı bir yaşam tarzı tutturanların daha sonra kendilerinin sesi olduğunu düşünecekleri bir şiir ile ilk tanışmalarının büyüsünün görüntüler üzerinden bizlere de geçirilebiliyor olması yönetmenlerin takdiri hak ettiğinin en güçlü kanıtlarından biri. Bu bölümdeki dinleyici görüntülerinin “beat” bir havadan çok şıklık dolu bir hava taşıdığı açık ama bunu belki de filmin bir başka ve eleştiriye açık seçimi ile birlikte düşünmek gerekiyor. Gingsberg’i canlandıran Franco’nun sanatçının gerçek görüntüsüne göre fazlası ile “güzel” olmasının da örneğini oluşturduğu bir şıklık tercihi bu.

Sadeliği ile görüntülere sağlam bir zemin oluşturan Carter Burwell imzalı müziğin ve özellikle açılışta yer alan ve anlatılan kültürel yapılanmanın ayrılmaz bir öğesi olan sıkı caz müziğinin örneğinin de katkıda bulunduğu film yönetmenlerin belgesel geçmişinin izlerini taşıyan röportaj bölümü ile de dikkat çekiyor. Burada yönetmenler sanatçı ile yapılmış bir röportajı görselleştirmişler ve kendinizi adeta gerçek görüntülere tanınlık ediyor gibi hissetmenizi sağlamışlar. Amerikan edebiyatının bu büyük isminin “Howl” şiirini hatırlamak veya tanımak için çok iyi bir fırsat olan film bir parça fazla şık olsa da ve bir parça da üslup karmaşası içerse de ilginç bir sinema tecrübesi yaşatmaya aday bir çalışma.

(“Uluma”)