The Straight Story – David Lynch (1999)

“Hayatta hiç kimse seni yaşı seninkine yakın bir kardeşten daha fazla tanıyamaz. Kim olduğunu ve hangi konuda diğerlerinden daha iyi olduğunu bilir. Kardeşimle son görüşmemizde birbirimize affedilemez şeyler söyledik; ama bunlar geçmişte kalsın istiyorum. Bu yolculuğa çıkarak aslında gururumu çiğniyorum. Umarım çok geç kalmamışımdır… kardeş, kardeştir”

Ağır hasta olduğunu öğrendiği abisini ziyaret etmek için, arkasına küçük bir römork bağladığı eski bir motorlu çim biçme makinesiyle 400 kilometrelik bir yolculuğa çıkan yetmişli yaşlarındaki bir adamın hikâyesi.

Gerçek bir olayı anlatan senaryosunu John Roach ve Mary Sweeney’in yazdığı, David Lynch’in yönettiği bir ABD, Birleşik Krallık ve Fransa yapımı. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan ve prestijli Fransız sinema dergisi Cahiers du Cinéma tarafından yılın en iyi sekizinci filmi seçilen yapıt Lynch’ten hiç beklenmeyecek türden sakinliği ve gerçekçiliği ile dikkat çekiyor öncelikle. Oscar’a aday olan başrol oyuncusu Richard Farnsworth’un sade ve güçlü performansı ile süreklediği film, öykünün kahramanının yaşlı ve hasta bedeninin yavaşlığı ile uyumlu bir tempoda ilerleyen ve Amerikan kırsalındaki ve küçük kasabalarındaki yaşamlara övgü denebilecek bir bakışla yaklaşan bir yolculuk öyküsünü sade bir sinema diliyle anlatıyor. Gerçek bir yolculuğun asıl olarak kendinle yüzleşmek ve yol boyunca başkalarının yaşamlarına dokunmak olduğunu hatırlatan ve “aile filmi” sınırlarında gezinen film, işlerinin ustası iki isim olan görüntü yönetmeni Freddie Francis (son sinema filmi olmuş bu) ve Lynch ile pek çok filmde birlikte çalışmış olan besteci Angelo Badalamenti’nin çalışmalarından da önemli bir katkı alan başarılı bir çalışma.

Yolculuğu filme ilham kaynağı olan Alvin Straight (1920 – 1996) ölümünden iki yıl önce, felç geçiren abisini görmek için 1994’te Iowa’dan Wisconsin’e 390 kilometrelik bir mesafeyi çim biçme makinesi ve ona bağlı bir römorkla katetmişti. O sırada 74 yaşında olan Straight gözleri yeterince iyi görmediği için eyaletlerarası geçerliliği olan bir ehliyete sahip değildi ve diğer sağlık problemlerinin yanında, rahat yürüyebilmek için iki koltuk değneği birden kullanıyordu. Yolculuğu ilk kez 1997’de sahnelenen bir operaya da konu olan yaşlı adamın ömrü sadece bu operayı değil, Lynch’in filmini görmeye de yetmedi ama kendi ifadesi ile söylersek, dikkafalılığının sonucu olan zorlu yolculuğu ölümsüzleşti bir bakıma.

Anaakım sinemaya gerçeküstü ve deneysel unsurları sokması ile kendine has bir sinema oluşturan David Lynch’in kuşkusuz en ayrıksı filmlerinden biri bu; ama bu farklılık onun kendi filmografisini oluşturan dğer filmlerle kıyaslandığında ortaya çıkıyor, anaakım örnekleri ile karşılaştırıldığında değil. Evet, hiç de Lynch’ten beklenecek türden bir öyküsü ve sinema dili yok yapıtın. Kahramanının soyadını filminin de adı yaparken yönetmen, adeta öykünün “düz”lüğüne de gönderme yapmış. Tek bir sahne dışında öykünün tümü gerçeklikle örülü ve bundan hiç ayrılmıyor senaryo, kronolojik (düz) bir şekilde akıyor ve ikinci anlamlara açık hiçbir unsur da barındırmıyor. O tek sahne de, sadece hafif düşsel bir havası olan (mavi toplu çocuk) ama gerçek görüntülere sahip bir bölüm. Tipik bir Lynch filminde göreceğimiz türden, bir banliyöde evinin önünde güneşlenen bir kadının görüntüsü ile açılıyor film ama sonrasında bu çağrışımdan uzaklaşıyor yönetmen ve anaakımın çerçevesi içinde devam ediyor öykünün sonuna kadar. Genel olarak görüntü çalışmasıysa, Straight’in yolculuğu boyunca karşısına çıkan tarlalar ve bu tarlalarda çalışan traktörlerin lirik denebilecek havası ile farklılaşıyor asıl olarak. Bu lirik havaysa bizi özellikle üzerinde durmamız gereken içeriğe taşıyor.

Film ABD’nin kırsal (country) yaşamına ve Amerikanın geleneksel (hatta muhafazakâr) toplumuna bir güzelleme olarak yorumlanabilecek bir öyküye sahip. İkinci Dünya Savaşı ve Kore Savaşı’nda çarpışan Alvin Straight’in bu savaşlarından ikincisi hiç anılmıyor hikâyede nedense ve kahramanın bu savaşlardan kabul edilebilir ve desteklenebilir olan ilki ile olan ilişkisi öne çıkarılıyor; ama asla bir kahramanlaştırma söz konusu değil burada. Aksine Alvin’in bu savaştaki keskin nişancılığı, onun da kullandığı silahlardan çıkan mermilerin genç yaşamları sonsuza kadar yok eden unsurlardan biri olarak gösteriliyor. Güzellemeyi asıl öne çıkaran, Alvin’in yaşadığı kasabada ve yolculuğu boyunca karşısına çıkan karakterlerle olan ilişkileri oluyor. Bu insanların tümü şu ya da bu şekilde ona yardımcı olmaya çalışıyor ve Lynch’in şehir ve banliyölerinde geçen hikâyelerinde karşımıza çıkanların aksine; içleri dışları bir, alçak gönüllü ve kısıtlı imkânlarını da paylaşmaktan çekinmeyen iyi yürekli insanlar tümü. Onlara istisna olarak gösterilebilecek ikiz tamirciler ise filmin hafif mizah anlarının yaratıcısı olarak kullanıldığı için, bir istisna oluşturmuyor kesinlikle. Yolculuğun sonunda ulaşılan evin dış görünümünün yoksulluğu belki bir istisna olarak görülebilir ama “country”deki insanları huzur içinde yaşayan, hiçbir sorunları olmayan ve yaşamlarındaki tek dertleri birbirlerine yardım edebilmek olan bireyler olarak resmediyor film. Kuşkusuz hikâyenin bir adamın gerçekten yaşadıklarını anlatıyor olması ve Lynch’in, kendisi açısından bâkir bir alan olan bir “aile filmi”ni sinema diline de yansıyacak şekilde çekmeyi seçmesinin sonucu bu; ama yine de bir seyirci olarak, anlatılanın arkasında karanlık bir şeyler bulma eğilimini taşıyorsunuz açıkçası. Buna karşılık filmi, insan(lığ)a olan inancınızı tekrar sağlayacak bir yapıt olarak görüp, tadını çıkarmanızda fayda var açıkçası.

Alvin Straight’i canlandıran Richard Farnsworth sinemanın son yıllardaki en doğal performanslarından birini göstererek yapıtın en sağlam kozlarından biri olmuş; kemik kanseri nedeni ile çekimler sırasında sağlığı aslında oldukça bozuk olan oyuncu, Alvin Straight’in azmine hayranlığı yüzünden kabul etmiş rolü ve gösterdiği benzer bir azimle tüm film ekibinin takdirini toplamış. Film ABD’de gösterime girdikten 1 yıl sonra, kanser nedeni ile kısmi felç durumunda olan ve ağrılara dayanamayan Farnsworth’un intihar etmesi çekimlerde ne büyük bir yükün altında olduğunun en önemli kanıtı olsa gerek. Straight’in kızı Rose rolündeyse Amerikan sinemasın en yetenekli oyuncularından biri olan Sissy Spacek yine sağlam bir oyunculuk gösteriyor. Sadece hüzünlü, güçlü ve doğru final sahnesinde kısa bir süre karşımıza çıkan Alvin’in hasta abisini bir başka usta oyuncu Harry Dean Stanton’ın canlandırdığını da ekleyelim son olarak.

Angelo Badalamenti’nin arada country türünü de çağrıştıran dramatik müziğinin başarılı bir şekilde eşlik ettiği ve kapanış jeneriğinde Alvin Straight’in anısına ithaf edildiği belirtilen film, kahramanının yaşı üzerine kurulan ama onunla sınırlı kalmayan bir meseleyi, yaşlılığı da öyküsünün ana konularından biri yapmış. İki yaşlı adamın savaşta yaşadıkları üzerine yaptıkları sohbet sadece maruz kaldıkları travmalardan dolayı değil, aynı zamanda ve asıl olarak ölen gençler üzerine kurulu olması il etkileyici. Yolculuğunda karşısına çıkan genç bisikletçilerin Alvin’e “Yaşlı olmanın hiç mi iyi bir yanı yok?” veya “Yaşlı olmanın en kötü tarafı ne?” sorularını yöneltmesi de bu temayı canlı tutuyor. Bu sorulardan ikincisine Alvin’in verdiği, “Yaşlanmanın en kötü yanı, genç olduğun zamanları hatırlamak” cevabıysa, öykünün hüzün dozunu güçlendiren öğelerden biri de oluyor aynı zamanda.

Alvin tek başına yapsa da yolculuğunu, yol boyunca farklı karakterler çıkıyor karşısına ve bu yolculuğu (aslında tüm yolculukları) anlamlı kılanlardan birinin de kendinle yüzleşme ve başkalarının hayatlarına dokunabilmek olduğunu söylüyor bize. Bu dokunma meselesi doğru ve önemli ama öte yandan senaryonun anaakım ABD muhafazakârlığını destekleyen bölümlerden biri de buradan doğuyor. Ailesinden kaçan hamile genç kızla ilgili bölüm örneğin, Amerikalı ev kadınlarına yönelik bir dergide rastlayacağınız türden bir metne sahip. Mutluluğun “birlikte çimene uzanıp gökyüzündeki yıldızları seyretmek” kadar küçük şeylerle elde edilebileceğini hatırlatan filmde belki de tek Lynchvari unsur, Alvin’in karşılaştığı karakterleri canlandıran oyuncuların seslerindeki “yapaylık” duygusu. Sesler çekimler sırasında kaydedilmiş veya oyuncular daha sonra kendi dublajlarını sonradan stüdyoda kendileri yapmış olsalar da, Lynch’e has bir şekilde son derece stilize edilmiş, aşırı net bir ses tasarımı var burada. Diyalogların net ve belirgin bir şekilde duyulmasını sağlayan bu tasarım, burada olduğu gibi arka plan ortamından ayrı hissettiren yapay, düşsel bir ses kalitesi yaratıyor. Son bir not olarak, filmin Alvin Straight’in takip ettiği yolun aynısı izlenerek çekildiğini, hatta onun yaşadığı evin kullanıldığını ve bazı komşularının da kendilerini oynadığını belirtelim ve bu ayrıksı Lynch yapıtını tüm sinemaseverlere önermiş olalım.

(“Straight’in Hikâyesi”)

The Elephant Man – David Lynch (1980)

“Hayat sürprizlerle doludur. Bu yaratığın zavallı annesinin kaderini düşünün. Hamileliğinin dördüncü ayında bir filin, vahşi bir filin saldırısına uğramış. Haritalarda yer almayan bir Afrika adasında uğramış bu saldırıya. Sonuç gözünüzün önünde. Bayanlar ve baylar, işte korkunç Fil Adam!”

Başında ve bedeninin her yanındaki ileri derecedeki bozukluklar yüzünden panayır ve sirklerde bir ucube olarak sergilenen John Merrick ve ona insana yakışır bir hayat sağlamak için mücadele eden doktor Frederic Treves’in hikâyesi.

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de yaşayan Joseph Carey Merrick’in gerçek hikâyesini anlatan filmin senaryosu, antropolog Ashley Montagu’nun 1971 tarihli “The Elephant Man: A Study in Human Dignity” adlı biyografisi ve Frederic Treves’in 1923 tarihli “The Elephant Man and Other Reminiscences” adlı incelemesinden yola çıkılarak Christopher De Vore, Eric Bergen ve David Lynch tarafından yazılmış. Yönetmenliğini Lynch’in yaptığı film kazandığı veya aday olduğu pek çok önemli ödülün yanında, 8 dalda (Film, yönetmen, erkek oyuncu, uyarlama senaryo, sanat yönetimi-set tasarımı, kostüm, kurgu ve orijinal müzik) Oscar’a da aday gösterilmişti. Sinemanın ayrıksı ismi Lynch’in anaakıma en yaklaştığı filmlerden biri olan yapıt, insanın farklı olana karşı duyduğu korkuyu ve onu dışlamasını, insanın insanı sömürme doğasını ve nedeni ne olursa olsun, önyargıların neden olduğu trajedileri karanlık bir melankoli ile anlatan güçlü bir çalışma. Oscar’a aday olmuş ve/veya kazanmış güçlü oyuncularla dolu kadrosunun ve özellikle John Hurt’ün performansı, içten bir şekilde ve saygı duyularak sevilmenin önemini dokunaklı bir şekilde hatırlatan öyküsü ve Lynch’in sonradan tüm filmografisinde kendisini yoğun bir biçimde gösterecek olan, “farklı olanı farklı bir görsellikle anlatma” arayışının en “normal” örneklerinden bir olması ile kesinlikle çok başarılı ve önemli bir film.

Tarih boyunca pek çok kez ve burada olduğu gibi John ismi ile anılsa da, gerçek adı Joseph olan Merrick (John Hurt) tıp tarihinin en ilginç vakalarından biri ve Lynch’in filminin ana teması olarak da vurgulandığı gibi, vaka olması insan olmasının önüne geçtiği bir birey. Doğduğunda fiziksel açıdan hiçbir problemi olmayan Merrick için 1884’te yazılan bir broşürde, anatomik açıdan sorunların beş yaşında ortaya çıktığı belirtilmiş: “Bir filinkini andıran ve aynı renge sahip, yumrularla dolu kalın bir deri”. 1930’da yayımlanan bir makalede ise henüz 21 aylıkken, dudaklarının tuhaf biçimde şişmeye başladığı, ardından alnında kemiksi bir yumru çıktığı, derisinin sarkmaya ve sertleşmeye başladığı anlatılmış. Sağ kolu tamamen işlevsiz ve şekilsiz bir vücut parçasına dönüşürken, ayaklarının da ciddi ölçüde büyümeye başladığı yazılmış aynı makalede. Üzerine pek çok araştırma yapılan bu vücut deformasyonunun kesin nedeni üzerinde hâlâ spekülasyonlar yapılıyor olsa da; dönemin Britanyası’nda, hamile kadınların maruz kaldıkları güçlü duygusal travmaların doğacak çocukları üzerinde kalıcı fiziksel problemlere yol açacağına inanılıyordu ve Merrick’İn kendisi de yaşamı boyunca bu inanca sahip olmuş. Hikâyenin başında gördüğümüz sahne işte bu inanışın uzantısı ve Lynch’in görsel anlayışının izlerini taşıyor. Opera ve tiyatro (Amerikalı Bernard Pomerance’ın ilk kez 1979’da sahnelenen oyununda Merrick karakterini oynayan isimler arasında David Bowie de var) dışında televizyon filmi olarak da ele alınmış Merrick’in trajik hayatı. Gerçeklerden zaman zaman sapılsa da (örneğin Treves ile Merrick’in ilk karşılaşmaları gerçekte filmde gördüğümüzden çok farklı bir tarihte ve koşullarda gerçekleşmiş ve Merrick’in fiziksel hareket imkânı gerçekte daha fazlaymış), filmin kapanış jeneriğindeki tuhaf gelebilecek “Bu bir uyarlama değildir” ifadesinin nedeni, Pomerance’ın oyununun Londra’daki prodüksiyonunun yapımcılarının filme aynı ismi taşıması nedeni ile dava açması.

Merrick’e bir insan olarak yaklaşan ilk kişi olan Doktor Treves (Anthony Hopkins) Britanya’da dönemin en başarılı cerrahıymış ve uzmanı olduğu apandisit ameliyatlarından birini de 1902’de Kral VII Edward’a yapmış ve hayatını kurtarmış. Merrick’e bilimsel merakla başlayan ama sonra dostluğa dönüşen bir ilgi ile yaklaşan bilim adamı öykünün nerede ise Merrick kadar odağında yer alıyor. Onun “vaka”ya yaklaşımı, beraberinde riskler de taşıyan iyi niyetli çabaları ve yaptıkları ile ilgili sorgulamalar seyirciyi de, trajik öyküsünü seyrettiği Merrick’e ve onun üzerinden tüm “farklı” olanlara kendi yaklaşımını yeniden düşünmeye davet ediyor güçlü bir şekilde. İlginç bir not olarak, gerçek Frederic Treves’in kardeşinin torunu olan ve onunla aynı ada sahip İngiliz oyuncunun filmde küçük bir rolde yer aldığını belirtelim yeri gelmişken.

Amerikalı müzisyen John Morris’in alttan alta bir gerilim, hatta korku filmi havası yaratan başarılı müziğinin eşlik ettiği öykünün Lynch’e yakışır türden açılış sahnesinden sonra, Treves’in Merrick ile ilk kez karşılaştığı sirk sahnesi de (sakallı kadınlar, siyam ikizleri, kavanozdaki cenin, cüceler üzerine kurulu bir “hilkat garibeleri şovu bu) hayli başarılı. Kamera gösteriye gelen polisleri takip eden Treves’in ardına takılarak içeriye girerken, sefil görünüşlü bir “labirent”ten geçiriyor bizi ama onun gördüğünü bize göstermiyor; Merrick’in gerçek görünümünü bize öykünün daha sonraki bölümlerinde gösterecektir Lynch ve bu “hilkat garibesi” ile ilk kez karşılaşan bir karakterin yaşadığı dehşeti bize de hissettirmeyi terch edecektir. Polis gösterinin yasaklandığını ve bölgeyi terk etmelerini ister şovun sahibi Bytes’dan (Freddie Jones): “Bu gösteri onu izleyenleri ve zavallı yaratığı aşağılıyor”. Merrick’i bir ucube olarak sergileyerek ondan para kazanan gerçek Tom Norman’ın da, yaptığı işi savunmasını özetleyen bir cevap duyuyoruz Bytes’ın ağzından: “O bir ucube. Başka nasıl yaşayacak?”. Bundan sonrası, Merrick’le karşılaştığı ilk andan itibaren ona insan onuruna yakışır bir tutumla yaklaşan (ilk andaki o tutulamayan gözyaşı, Merrick’in trajedisi karşısında verilen insanî bir tepki) Treves, yeni “arkadaşı”nın ömrünü hak ettiği saygı ve sevgi ile çevrili olarak yaşaması için çalışacak ama bu çabası çok ciddi ve çoğu, insanın kötücül doğasından kaynaklanan engellerle karşı karşıya kalacaktır. Merrick’in fiziksel görünümünden duyulan iğrenme, korku, aşağılama, onu para kazanma aracı olarak görme veya en hafifi, merakla bakılan bir sirk objesi yerine koyma gibi engellerle baş etmek hiç de kolay olmayacaktır.

Lynch öyküsünü karanlık bir melankoli ile anlatmış ama bunu bir anaakım filminden -kendi ölçülerine göre hayli yakın dursa da- farklı bir şekilde yapmış; bu farklılığın en önemli aracı ise özellikle başta ve sonda ayrıksı görsellikleri ile dikkat çeken bölümler. Lynch’in bu bağlamdaki bir diğer başarısı ise konusunu ve kahramanını sömürmemesi. Farklılığı ile dikkat çeken bir bireyi, tüm ön yargılarımızdan ve toplumun dikte ettiği yanlış değerlerden uzakta kalarak ve sadece bir insan olarak görebilmek -ne yazık ki- kolay değil ve film Treves karakteri üzerinden, bunun neden direnilmesi gereken bir problem olduğunu net bir şekilde anlatmayı başarıyor. Buradaki farklılığı sadece Merrick’in şahsında ve farklılığının türünde ele almak, kuşkusuz ki yanlış olur; insanın kendisinden farklı gördüğüne ve bu farklılığın niteliği ne olursa olsun, önyargılarla ve en uç noktada da yaşam hakkını yok etme niyeti ile yaklaştığı bir gerçek çünkü.

Bu tür öykülerde ince bir çizgi vardır; ele aldığı konuyu ve/veya kişiyi sömürmeden anlatmak çok dikkat gerektiren bir konudur. Lynch’in kesinlikle bu çizgiyi geçmediğini rahatlıkla söylemek mümkün; üstelik Treves’in tam da bu alandaki kişisel sorgulamasını hikâyenin meselelerinden biri yaparak, konunun hassasiyetinin farkında olduğunu gösteriyor yönetmen. Filmin Merrick’in sanatçılığını (kendisini başını yastığa koymuş ve huzur içinde uyurken çizdiği resim ve önemli bir kısmı hayal gücüne dayanan katedral maketi) öne çıkarması da, işte bu nedenle ayrı bir önem taşıyor. Öykünün, kahramanı ile sanat arasındaki ilişkiyi göstermek için kullandığı, tiyatrodaki gösteri sahnesi üzerinde de durmak gerekiyor. Dönemin ünlü tiyatro oyuncularından biri olan ve Merrick’e ön yargısız yaklaşan (“Bay Merrick, siz fil adam değilsiniz. Siz Romeo’sunuz”) ilk kişilerden biri olan Madge Kendal’ın (Anne Bancroft) daveti üzerine tiyatroya, bir pantomim (bir çeşit müzikal komedi) gösterisine götürülür kahramanımız. Yine Lynchvari bir görsellliğe sahip olan bu sahne; fantezi unsurları, müzik ve gösterişli kostümleri ile Merrick’in hayal gücü ile uyumlu ve onun bu gösteriden büyük bir keyif almasını da açıklıyor.

David Lynch endüstriyel devrimin ve makineleşmenin sonucu olarak Britanya’da oluşan yeni resmi sık sık görsel olarak karşımıza getiriyor; ama bunu öyküsünün karanlığına uygun bir şekilde yapıyor. Yoğun kara dumanların çıktığı fabrika bacaları, makine ile birlikte yoğun bir emek gücü de harcayan işçiler ve işyerinde kötü bir kaza geçiren bir işçiyi ameliyat etmekte olan Treves’in yanındaki doktor ve hemşirelere “makine kazaları”nın son zamanlarda arttığını söylemesi, endüstrileşmenin sömürü düzeninin sadece biçim değiştirmesine yaradığını, emekçilerin sömürüsünün (Merrick’in sömürülmesinin bir başka biçimi bu, filme göre) devam ettiğini ima ediyor.

Lynch güçlü pek çok sahneye imza atmış filmde; son uykuya yatış (yastıkların kullanılma(ma)sının anlamı en katı insanın bile gözünden yaş getirebilir ama tam bir sadelikle ve altını çizmeden gösteriyor bu ânı Lynch), Merrick’in başına geçirdiği ve torba benzeri maskenin göz deliklerine kameranın zumla yaklaşması (kahramanımızın hayatındaki karanlık boşluğa inmenin sembolü olarak görebiliriz bu kamera hareketini), Fil Adam’ın kendisini en iyi hissettiği anlar (hediye edilen kişisel bakım seti ile süslenmesi ve centilmen pozları vermesi) ve çok trajik bir “Hayır! Ben fil değilim! Ben hayvan değilim! Ben insanım! Ben bir erkeğim!” sahnesi bunlardan sadece birkaçı. Tüm trajedisine ve melankolisine rağmen, filmi yine de umutlu bitiriyor Lynch; Victoria’nın Britanya Kraliçesi olduğu o dönemde “Saray’ın Şairi” diyebileceğimiz bir pozisyonu olan Alfred Tennyson’un “Nothing will Die” şiirinden bir bölümle (“… Hiçbir şey doğmadı / Hiçbir şey ölmeyecek / Her şey değişecek…”) kapanan hilkâye hiçbir şeyin ölmediğini, başka bir aşamada yeniden yaşama başlamayı beklediğini söyleyerek, Merrick’in de bir başka yaşamda daha mutlu, daha sıradan bir ömrü olması umudunu dile getiriyor.

Oscar kazanmış ya da aday olmuş oyuncularla dolu güçlü bir kadroya sahip film: John Hurt, Anthony Hopkins, Anne Bancroft, John Gielgud (Treves’in çalıştığı hastanenin yöneticisi), Wendy Hiller (hastanedeki başhemşire). Michael Elphick (gece bekçisi), Hannah Gordon (Treves’in eşi), Helen Ryan (Prenses Alexandra) ve Dexter Fletcher’ın da (Bytes’ın yanında çalışan çocuk) eklendiği kadro işini başarı ile yaparken; öne çıkan isim hayli zor bir rolün altından başarı ile kalkan ve performansı ile Oscar’a aday gösterilen John Hurt oluyor elbette. Ağır bir makyajın altında ve zaman zaman yüzü tamamen kapalı bir şekilde bir karakteri canlandırmak ve ortaya gerçekçi bir oyunculuk çıkarmak kesinlikle zor bir iş şüphesiz. Hurt tüm bedenini, karakterinin tüm fiziksel kısıtları ile birlikte karakterine adamış ve mutlaka görülmesi gereken türden bir performans çıkarmış.

Merrick’in filmi ile ilgili eleştiriye açık iki konu var, her ne kadar bunlar yapıtın değerini düşürmese de. Kahramanın “mutlu günler”inin bir parça ve anlaşılabilir şekilde de olsa, abartıldığı gerçeği var öncelikle. Beş yaşında problemleri başlayan Merrick’in öyküde gördüğümüz bazı yetenek ve toplumsal tavırları nasıl geliştirebildiği sorusunun cevabı yok. Senaryonun bir diğer eksikliği ise, aslında kaçırılan bir fırsatı gösteriyor: Treves ile Merrick arasındaki ilişki, dostluk daha iyi ve güçlü bir şekilde ele alınabilirdi. Yine de bu kusurlar, Lynch’in yapıtının başarısına gölge düşürmüyor ve filmin sinemanın görülmesi gerekli klasiklerinden birine dönüşmesine engel olmuyor.

(“Fil Adam”)

Eraserhead – David Lynch (1977)

“Henry, seninle bir dakika konuşabilir miyim? Buraya gel. Sen ve Mary cinsel ilişki kurdunuz mu?”

Kız arkadaşı tuhaf bir “yaratık” doğuran garip bir adamın hikâyesi.

David Lynch’in yazdığı, yönettiği, yapımcılığını üstlendiği, kurgusunu ve sanat yönetmenliğini yaptığı, müziklerine imza attığı, ses ve görüntü efektlerine katıldığı bir ABD yapımı. Lynch’in ilk uzun metrajlı filmi olan çalışma deneysel ve gerçeküstü bir korku filmi olarak nitelendirilebilecek ve en az baş karakteri (ve onun saçı) kadar tuhaf bir film. Zamanında çok etkilenenler ve nefret edenler olmak üzere seyircilerini ikiye bölen filme olumlu ve/veya olumsuz anlamda kayıtsız kalmak mümkün değil gerçekten de. Görsel efektleri, ses tasarımı ve etkileyici siyah-beyaz görüntüleri ile ilginç bir film bu ve seks (korkusu ve arzusu) ve ebeveyn olmak üzerine çekilmiş en “ürkütücü” filmlerden biri muhtemelen. Sonuçta nefret de edilse, hayran da olunsa görmekte yarar var bu filmi.

Lynch’in kendisinin de başta “yaratık”ın nasıl yaratıldığı olmak üzere pek çok unsuru hakkında olduğu gibi hikâyenin anlamı üzerine de konuşmayı ret ettiği film pek çok farklı okumaya açık bir çalışma. Elektrik çarpmış gibi saçları olan Henry adındaki adamın yaşadıklarını anlatan film tam olarak ne anlatıyor söylemek güç; en azından tahmin edeceğinizin arkasında durmak çok da kolay değil. Gogol’un 1836 tarihli kısa hikâyesi “Burun” ve Kafka’nın 1915 tarihli kısa romanı “Dönüşüm” adlı eserlerinden etkilendiği söylenen senaryonun aynı zamanda David Lynch’in baba olmak korkusundan ve kızının ayaklarında ciddi bir problemle doğmasından da esinlendiği söyleniyor. İlk 10 dakikası ile son yaklaşık 20 dakikasında hiç konuşma olmayan film buna karşılık zaman zaman hayli sesli bir film ve bunu sağlayan da ses tasarımı. Hikâyenin geçtiği ve adı belirtilmeyen sanayi bölgesinin atmosferine ve filmin tedirgin edici havasına uygun bu tasarım zaman zaman yükselen zaman zaman kısılan bir ses bandı getiriyor kulaklarımıza ve hemen hep varlığını koruyor hikâye boyunca. Filmin düş ve gerçek karışımı havasına ve ürkütücü görselliğine de uygun düşen bir ses tasarımı var filmin ve yaratıcılığı ile de takdiri hak ediyor kesinlikle. “In Heaven” adlı şarkının seslendirildiği sahne filmin görsellik ile işitselliği nasıl mükemmel bir şekilde bir araya getirdiğinin en iyi kanıtlarından bir olarak gösterilebilir örneğin.

Bu filmin her bir sahnesi (hatta her bir karesi) üzerine konuşulabilir ve yorum yapılabilir kuşkusuz; ama bunun yerine hikâyenin yukarıda belirtilen -olası- temaları üzerinde durmak daha anlamlı olabilir açıkçası. Sperm benzeri yaratıklar, Henry’nin seks ile ilgili korkuları ve arzusu, tuhaf bir yaratık olarak tanımlanabilecek bebeğin neden olduğu dehşet duygusu ve yarattığı tedirginlik ve hem annenin hem babanın yaşadığı sıkıntılar… Issız, soğuk ve korkutucu dış ve iç mekânlar, Herbert Cardwell (bu film dışında sadece yine Lynch’in yönettiği bir kısa filmde çalışmış) ve Frederick Elmes’in kamerası tarafından etkileyici bir şekilde görüntülenerek ev sahipliği yapıyorlar bu temaları içeren hikâyeye. Tüm karakterlerini tuhaf bireyler olarak çizmiş Lynch ve her biri garip tepkileri ya da tepkisizlikleri ile kendilerine özel ilginçliklere sahipler. Bu tuhaflıklardan cansız varlıklar da nasiplerini alıyorlar: Örneğin guguklu saaatin kuşu ileri geri hareket etmekle yetinmiyor, kendi etrafında dönüyor garip bir şekilde veya yemek masasındaki pişmiş tavuğa bıçak batırıldığında bolca kan boşalırken, ölü tavuğun bacakları hareket ediyor sürekli olarak.

“In Heaven” şarkısı seslendirilirken tavandan yere düşen sperm benzeri “şey”ler ve tuhaf bir dans eşliğinde şarkıyı seslendiren kadının onları zevkle ayaklarının altında ezmesi, yataktaki kadından boşalır gibi duran “sperm”ler ve adam tarafından bunların korku ve dehşet içinde duvara fırlatılması, adamın kopan kafasından kurşun kalemlerin tepesindeki silgilerden üretilmesi, üzerinde sevişilen yatağın su ile dolu bir çukura dönüşmesi ve karakterlerin bunun içinde kaybolması, “bebeğin” öldürülmesi, havada uçuşup duran toz (silgi tozu?) ve bir çarkı çevirerek Henry’in hayatını etkileyen bir şeyleri tetikleyen cüzzamlı gibi bir bedeni olan adam; tüm bu ve diğer unsur ve anları ile tuhaflığını hep canlı tutan film, inisiyatif kullanamayan (bu yetkinliği olmayan ya da bu yetkinliği kullanabileceği bir ortamda bulunmayan) bir adamın “olağanüstü maceraları”nı düşle (ya da kâbusla) gerçeğin birbirine karıştığı bir içerikle anlatırken her zevke hitap etmiyor kuşkusuz. Tuhaflık ve belirsizlik sıradan bir sinema seyircisi için itici olabilir ve belki ancak görüntülerin ve olan bitenin ilginçliği onların ilgilerini bir yere kadar ayakta tutabilir. Dikkatli ve sabırlı bir sinema seyircisi ise birbirinden tuhaf görüntü ve ögenin sadece görsel ve işitsel bir oyun yaratmak amacı ile oluşturulmadığını ve anlamını her zaman çözemese de (ya da ille de çözülmesi gerekmese de) tüm bunların bir bütünün parçası olduğunu hissededecektir kuşkusuz; ortada deneysellik ve çarpıcılığı bir amaç değil, araç olarak gören bir çalışma olduğu açık çünkü. David Lynch bir yolculuğa çıkıyor ve eğer kafanızın karışmasından, rahatsız edilmekten ve hatta şoka uğratılmaktan korkmuyorsanız bu ilginç yolculukta ona eşlik etmek oldukça ilginç bir deneyim olabilir. Rafine edilmiş veya yumuşatılmış değil, tam aksine oldukça ham bir film bu ve buna hazır olmakta ciddi bir yarar var. Görülmeli.