Stuck – Stuart Gordon (2007)

stuck

“Kusura bakmayın, bilgisayarda adınız yok”

 

İşsiz kalmış bir beyaz yakalı (Stephen Rea), terfi etmek üzere olan bir hasta bakıcı kadın (Mena Suvari) ve bir kaza ile kesişen yolları. Film adının da vurguladığı gibi hem somut olarak kapalı bir yerde hem de genel olarak hayatında sıkışıp kalmış bir adamın kurtulma mücadelesinin hikâyesi.

 

Gerçek bir hikâyeden esinlendiği söylenen filmin senaryosu gerilim, suç ve komedi arasında gidip geliyor ve tek temel zayıflığı da tam burada yatıyor. Kara mizaha yeltenince çok sağlam temelleriniz olmalı; en ufak bir aksama yanlış tepkileri doğurabilir. Kadın karakterin sadece “panik” ile açıklanması çok güç olan aksiyon(suzluğ)u ve dönüşümü senaryonun temel çıkış noktası ve eğer buradaki boşluğu hoşgörürseniz gerisi gayet iyi ilerliyor. Belki de mizahı tamamen bir kenara bırakıp doğrudan gerilime odaklanılsa daha farklı bir noktaya gidebilirdi ama sanırım hikâyenin gerçekliği buna izin vermemiş.

 

Filmin başında yer alan yaşlı bakım evindeki sahnede yaşlıların “doğal” yavaşlığı, kameranın yavaş hareketleri, hasta bakıcının sevgi dolu yüzü bir mutlu başlangıç yapıyor ama arka plandaki  rap müzik bir şeylerin değişeceğini haber veriyor ve gerilim bir kez başladıktan sonra da aksamadan akan bir senaryonun yardımı ile hiç ara vermeden sürüklüyor seyredeni. Nasıl sonuçlanacağı beklentisini (bir an önce sonuçlansa beklentisi değil) yaratmayı başarmış bir film bu ve bazı seyri zor sahneler başta olmak üzere Stephen Rea fiziksel zorluklar da içeren rolünü başarı ile oynuyor.

 

İlginç bir şekilde hem hasta bakıcı hem işsiz adam için endişe etmenizi sağlayan ve kaçak göçmenler, işsizlere duyarsız bürokratik duvarlar ve işsizlik gibi hayatın içinden unsurları da atlamayan bir çalışma.

(“Çıkış Yok”)

The Taking of Pelham One Two Three – Joseph Sargent (1974)

“Vietnam’da da bir şey olmayacak demişlerdi”

Joseph Sargent’tan New York’ta gerilimli bir metro kaçırma hikâyesi. 1998’de televizyon için de bir versiyonu yapılan film 2009’da da aksiyon filmleri yönetmeni olarak tanınan Tony Scott tarafından  tekrar çekilmişti. Kendilerini mavi, yeşil, gri ve kahverengi olarak tanıtan (evet, sinema tarihini her filminde başarılı ile yağmalayan Tarantino’dan önce) silahlı dört adamın fidye amacı ile kaçırdığı bir metrodaki on sekiz rehineyi kurtarma mücadelesi. Bir romandan beyaz perdeye aktarılan film bu rehinelerin akıbeti kadar kötü adamların metro tünelinden nasıl kaçmayı planladıklarını da merak ve dolayısı ile odak konusu yapıyor.

 

Başarılı ve atmosferine uygun bir müziğe sahip olan filmde Walter Matthau oynadığı rolde pek düşünülecek bir isim değil ama aksamasa da bir Billy Wilder filminde geziniyor gibi bazen. Filmin esprili sahneleri de hemen hep onun etrafında dönüyor. Özellikle filmin son karesindeki yüzünü Hollywood’un pek çok başarılı komedisinden hatırlayacaksınız. Yardımcı rollerdeki Martin Balsam ve Robert Shaw gibi tanıdık isimlerin yanında, çok kısa bir sahnede valinin eşi rolünde Everybody Loves Raymond’dan Marie Barone rolünden hatırlayacağımız Doris Roberts 30 yıl önceki hali ile karşımızda.

 

70’lerde çekilen pek çok Amerikan filminde olduğu gibi, aslında herhangi bir sosyal duyarlılık taşıdığı asla söylenemeyecek bu filmde de kısaca da olsa Vietnam’dan söz edilmesi, kadınların iş hayatında artmaya başlayan ağırlığının gündeme gelmesi (genellikle erkeklerin tepkisi aracılığı ile) doğal. Elbette metro vagonundaki 18 kişinin New York’un farklı tiplemelerini temsil etmesine de dikkat edilmiş ama bunlar sadece tip olarak kalmışlar ve bu anlamda da aslında filmin odağında değiller kesinlikle.

 

Akıcı senaryosu, tıkır tıkır işleyen anlatımı ile fazla bağırıp çağırmadan, filmi ve oyuncuları özel efektler altında ezmeden de aksiyon filmi çekilebileceğini, en azından bir zamanlar çekildiğini göstermeyi başlarıyor.

 

Yakalanmadan bir suç işleme peşinde iseniz dikkat çekecek belirgin bir özellliğiniz olmamalı. Nezle olmayın örneğin!

(“Korkunç Soygun”)

Ankara – Yakup Kadri Karaosmanoğlu

ankaraYolundan çıkan, hedefini kaybeden, ülküsünü unutan bir devrimin Ankara üzerinden hikâyesi. Romanın kadın kahramanın üç ayrı evliliği üzerinden üç ayrı Ankara; idealizm, yozlaşma, ütopya. Romanın son bölümündeki ütopyanın çığrından çıkmış dozu (İçtimai Mükellefiyet Teşkilatı’nın kooperatif şubelerinin çalışmaları, herkesin sadece ” umumi kaygılar, umumi arzular, umumi ihtiyaçlar, umumi kederler, umumi neşeler içinde yanması”, planlı ekonomi ve Ankara güzellemeleri) hissedilen hayal kırıklığının boyutu ile doğru orantılı. Bugünkü Ankara ile şehircilik, insanlar, kültürel hayat, siyaset, idealler alanında kısa karşılaştırmalar bile ütopyanın boyutu hakkında fikir vermeye yeterli. “Başarısızlığın” nedenleri üzerine düşünme fırsatı yaratan ama bu konuda derin analizler içermeyen, özellikle son bölümde zaman zaman hikâyenin geri plana düşmesi ve hatta kaybolması ile etkisini yitiren bir roman. Yine de 20’ler ve 30’lar Türkiye’si üzerine düşünmek için bir araç.

Bound for Glory – Hal Ashby (1976)

“Bu toprak senin, bu toprak benim”

 

Amerikalı ünlü folk şarkıcısı Woody Guthrie’nin hayat hikâyesi. 1930’ların Amerika’sında yoksulluk içindeki işçiler ve köylülerin sefaleti ile paralel yürüyen bir sorumlu sanatçı hikâyesi.

 

Teksas’ın boşlukta asılı gibi duran ve toz fırtınalarında boğulmuş bir kasabasında bir yandan gitar çalarken diğer yandan tabelacılık ile hayatını kazanmaya çalışan Guthrie (David Carradine) o dönemde pek çok yoksulun yaptığı gibi para kazanmak için batıya, Kaliforniya’ya gitmek zorunda kalır. Zorlu ve uzun yolculuğunda tanıştığı Ozark Blue (Ronny Cox) aracılığı ile yoksullara ve sömürü düzenine karşı duyarlılık kazanır ve tüm bir ömrünü şarkılarını onlar için söyleyerek geçirir. Ün, aile, para onun bu yolculuğunda vazgeçtiği pek çok şeyden bazılarıdır.

 

Gerek ve özellikle Teksas’ta, gerekse daha sonraki tüm sahnelerde olağanüstü bir görüntü yönetimi filme tüm damgasını vuruyor. Tozu, kuraklığı ve yoksulluğu elle tutulur hale getiren görüntü çalışması Haskell Wexler’e ait. Filmin büyük kısmı kahverenginin farklı tonları ile resmedilirken, farklı renk içeren nadir sahneler Kaliforniya’da geçiyor.

 

Guthrie’nin filmin hayli uzun bir bölümünü kapsayan ve otostopla, yürüyerek, kaçak binilen trenler ile gerçekleştirdiği Teksas-Kaliforniya yolculuğu hem sanatçının sonraki tüm şarkıları için en temel malzemeyi hem de hayatı boyunca taşıdığı sosyal duyarlılığı kazanmasını sağlıyor. Bu yolculuk bizi de gerçek Amerika ile yüzleştiriyor aslında. Yoksulluğun nasıl bir kıyamet olabileceğine, tek tek yoksulluğa katlanmaya çalışan insanların birlikte mücadeleden çekinmelerinin bu yoksulluğu nasıl daha da derinleştirdiğine, bireysel kurtuluşlarını güçlünün yanında yer almakta gören tüm o grev kırıcılarına, kaçak yolcu avcılarına bu yolculuk boyunca bizler de tanık oluyoruz. Neden yardım etmeyeceğini boş laf cambazlığı ile açıklayan peder de kilisenin bu konuda yer aldığı tarafı gösteriyor bize.

 

Amerikan sinemasında pek görülmeyen/gösterilmeyen bir sendikalaşma çabası, “bir avuç komünistin” bu uğurdaki mücadelesi ve grev teşviği filme saygı ile yaklaşılmasını gerektiren unsurlar. Sonuçta bu sinema “bir şeyler yapmalı”, “kararımı verdim yüksek sesle konuşacağım” benzeri diyalogları pek barındıran bir sinema değil. Elbette bir sol sinema örneği demek zor bu film için ama yine de tarlada çalışan gündelikçilerin zaman zaman Sovyet sinemasından esinlenmiş gibi duran çekimleri, sendika/grev gibi konulara dahil ol(a)masalar da en azından seslerini toplu müzik ile duyurmaya çalışan yoksulları ile takdir edilmesi gereken bir sinema eseri var karşımızda.

 

Duyarlılığını yitirmeden ve söylemek istediklerini çekinmeden söyleyerek güçlülerin dünyasında fazla ayakta kalamayacağını “şarkılarının içinde yoksullar, işçiler vs olmasın” talimatı ile anlayan Guthrie yine yollara düştüğünde film –yine görüntü yönetmeninin olağanüstü çalışması ile- bize özgürlüğü ve onun uğrunda geride bırakılabilecekleri bir kez daha hatırlatıyor. Sömürü düzenini sadece göstermekle kalmayıp bunun hem bir sonuç hem de yeni sömürüler için bir neden olduğunu bir sanatçı duyarlılığı ile didaktik olmadan anlatan başarılı bir film bu.

 

70’lerin değişim içindeki Amerikan sinemasının peş peşe ortaya koyduğu ve 80’lerde ne yazık ki izi hemen tamamen kaybolan sosyal eserlerin bir örneği olan filmin hemen tüm karelerinde yer alan David Carradine bir oyuncunun bir filmi nasıl sürükleyebileceğini de ispatlıyor. Filmin eksi hanesine yazılabilecek en temel husus, yolculuk bölümündeki başarının aksine Kaliforniya bölümünün zaman zaman tipik bir Hollywood biyografisine dönüşmesi.

(“Şöhret Yolunda”)