She’s Gotta Have It – Spike Lee (1986)

“Aslında her şey bedenimin, aklımın konrolü ile ilgili. Onların sahibi kim olacaktı; onlar mı ben mi? Ben tek erkekli kadınlardan değilim. İşte bu kadar”

Aynı anda üç erkekle birlikte çıkan Brooklynli bir sanatçının, bedeni ve hayatı ile ilgili özgürlük tercihinin sonuçlarının hikâyesi.

Üniversitede okurken yaptığı bir kısa (“Last Hustle in Brooklyn”) ve bir orta metrajlı (“Joe’s Bed-Stuy Barbershop: We Cut Heads”) filmden sonra çektiği, bu ilk uzun metrajlı çalışmasında Spike Lee hem senaristliği hem yönetmenliği üstlenmiş. 1986 ABD yapımı olan ve 175 Bin Dolar gibi çok düşük bir bütçe ile çekilen film Lee’nin sinemaya sıkı bir giriş yapmasını sağlamıştı. Özgür havası ve sinema dili ile 1960 ve 70’lerin Fransız sinemasına yakın duran bu bağımsız Amerikan filmi kendine özgü mizahı ve sinema dili ile ilgi çekiyor öncelikle. Lee’nin kurguyu ve yapımcılığı da üstlendiği film bu tür hikâyelerde genellikle erkeklere verilen rolü bir kadın karaktere teslim ederek senaryoyu kadın bakışı, arzuları ve seçimleri üzerinden kurmuş ve daha sonra kendisinin de doğru bir pişmanlık duyduğu bir sahne dışında, gelişmeleri hep bu seçimin üzerine kurmuş. İlginç, özgün, esprili ve uçarı havalı bir film.

Spike Lee’nin ticari gösterime çıkan bu ilk filmi bugün de popülerliğini koruyan bir yapıt; öyle ki 2017’de Lee Netflix’de 2 sezon süren bir diziye dönüştürdü hikâyesini. Bu dizi için kullandığı bütçeye 1986’da sahip değildi sinemacı ve sadece 12 günde gerçekleştirilen çekimlerde, yolunda gitmeyen bir sahneyi tekrarlama imkânı da pek yoktu elinde. Kadının üç aşığından birini de canlandıran Lee’nin filmdeki ünlü repliklerinden biri (“Please baby please baby please”) sanatçının sözlerini unutmasının sonucunda o anda uydurduklarından oluşuyor ama kullanılmaya karar verilmesinin nedeni sadece herkesin hoşuna gitmesi değil, aynı zamanda sahneyi yeniden çekmenin maliyeti de olmuştu örneğin. Hikâyenin önemli bir kısmı Nola adındaki karakterin stüdyo tarzı evinde geçiyor ve Spike Lee’nin aile bireyleri de katkı sağlamışlar filme. Nola’nın babasını canlandıran ve filmin caz esintili müziklerini hazırlayan Bill Lee yönetmenin kendi babası; hikâyede Clorinda adlı karakteri canlandıran Joie Lee ise Spike Lee’nin kız kardeşi. Hikâyede farklı zamanlarda karşımıza çıkan Brooklyn fotoğraflarını (şehirden çok insanlarına odaklanan oldukça başarılı fotoğraflar bunlar) erkek kardeşi David Lee çekmiş ve bir diğer erkek kardeşi Cinque yapım asistanlarından biri olarak görev yapmış. Avrupa sinemasından, Jim Jarmusch’tan ve bir parça da Woody Allen’dan izler taşıyan film düşük bütçesinin sıkıntısını çekmiyor açıkçası; çünkü Lee’nin senaryosu kahramanının sevgilileri ile olan ilişkisinin ve “benim bedenim/ruhum, benim kararım” anlayışının sonuçlarını anlatırken, daha çok erkek ve kadınların ilişkilere bakışlarına odaklanıyor ve büyük bütçelere de ihtiyaç duymuyor.

Film Amerikalı yazar ve antropolog Zora Neale Hurston’ın 1937 tarihli “Their Eyes Were Watching God” adlı romanından uzun bir alıntı ile başlıyor. 2005 yılında televizyona -temalarının önemli bir kısmı dışlanarak- uyarlanan bu roman cinsiyet kimlikleri ve Afrika kökenli kadınların cinsiyet kalıplarından, ev içi şiddetten ve ırkçılıktan kurtulmalarını anlatır. Lee’nin filmini açmak için seçtiği alıntı ise kadınların ve erkeklerin farklı çalışan zihinleri üzerine; kadınlar için “hatırlamak istemediklerini unutuyor, unutmak istemedikleri her şeyi hatırlıyorlar” diye yazan Hurston uzaktaki bir gemi metaforunu kullanarak erkeklerin asla düşlerine erişemediğini, kadınların ise iradelerini kontrol ederek düşlerinin peşinde koşabildiklerini öne sürüyor. Lee’nin hikâyesi de düşlediğini gerçekten de yaşayan bir kadını anlatıyor. Nola birbirinden çok farklı karakterleri olan üç erkekle birlikte yaşarken ne onlardan bunu saklama gereği duyuyor ne de adamların her birinin tek olma arzusuna boyun eğiyor.

Hayli uzun tutulmuş ve bir parça havada kalan bir doğum günü kutlaması dışında filmi siyah-beyaz çekmiş Lee ve bu tercihin sağladığı görsel estetiği de başarı ile kullanmış. Daha sonra da Lee ile pek çok iş birliği olan Ernest Dickerson’ın görüntüleri özellikle iç mekânlarda ve yakın planlarda oldukça önemli bir katkı sağlamış filme. Filmin rating’ini tehlikeye atmamak için bazı sahneleri kesilmiş olsa da, Lee’nin filminin dozunda ve hayli estetik erotizminin önemli unsurlarından biri bu sahnelerdeki kamera çalışması olmuş. Bill Lee’nin caz müzikleri de filmin “artistik” atmosferine uygun, zaman zaman bir tekrar havasına düşse de.

Nola’yı ve diğer karakterleri sık sık kameraya (bize) doğru konuşturuyor Lee ve “dördüncü duvar”ı yıkıyor oyuncular ile seyirci arasındaki. Filmine bir “sahte belgesel” havası vermek için yapmış bunu yönetmen ve Nola’nın ağzından duyduğumuz ilk cümleler de sanki bir gerçek karakterin hikâyesini seyredeceğimiz havasını yaratıyor. Daha sonra da başta üç erkek olmak üzere diğer pek çok karakter Nora ile ilgili tecrübelerini ve onun hakkındaki düşüncelerini paylaşıyorlar bizimle. Bu açıdan hikâyeyi -Yavuz Özkan’ın 1995 tarihli yapıtından esinlenerek söylersek- “Bir Kadının Anatomisi” olarak adlandırmak mümkün. Üç erkek de diğerlerini kıskanıyor ve varlıklarından rahatsız oluyorlar ama Nola’yı da bir türlü terk etmiyor ya da edemiyorlar. Lee hatalı olduğunu kendisinin de kabul ettiği bir sahne dışında feminist yaklaşımlı bir içerikle anlatıyor hikâyesini. Nola’nın, kadın vücudunu tanımayan erkekleri eleştirmesi ve erkeklerin hayran olduğu cinsel becerilerini özellikle “kendi odası”ndayken sergilemesi, hikâyenin kadınlara yanaşan erkeklerin klişe sözleri ile dalga geçmesi vb. farklı ögelerle kadın karakterinin erkekler üzerindeki iktidarını vurguluyor Lee. Ne var ki tüm bu tercihi bir sahne ile yok ediyor neredeyse yönetmen. Tecavüzü hafif gösteren ve neredeyse “hak etti” alanına taşıyan bu tercih çok ciddi bir sorun. Bu hatasını yeterince olgun olmamasına bağlamış yıllar sonra Lee ama o kocaman hatayı bu özür nedeni ile görmezden gelmek mümkün değil. Senaryonun bir başka aksayan yanı da Nola gibi bir karakterin erkeklerden birinin sözü üzerine bir terapiste gitmesinin hiç de gerçekçi olmaması. Bu bölümü kadının “normal”liğini anlatmak için yaratmış görünüyor Lee ama sahnenin gerçekçi görünmemesi fazlası ile mesaj kaygılı kılıyor onu.

“Nola için bir vücudun parçalarından ibarettik” diyor erkeklerden biri, bir diğeri ise kadının kendilerini üç ayrı birey olarak değil de, tek bir organizma olarak gördüğünden şikâyet ediyor. Sinemanın çoğunlukla bir erkek kahraman üzerinden ele aldığı bu türden bir hikâyeyi Lee’nin “erkeklik hâlleri” ile dalga geçerek ele alması kuşkusuz filmi ayrı bir konuma koymak için yeterli. Doğum günündeki dans gösterisinin Nola’nın gözünden gösterilmeyip, sanki seyirci (biz) için sahnelenmesi; başroldeki Tracy Camilla Johns’un kameraya konuştuğu anlarda bazen bir metni okuyormuş havası vermesi (bu tür sahnelerin ustalıklı kullanımına Bergman’ın “Sommaren med Monika” (Monika ile Bir Yaz) filmi örnek verilebilir) ve ele aldığı konuları hak ettikleri kadar derinleştirmemesi gibi sorunları olsa da kesinlikle ilgiyi hak eden bir sinema yapıtı bu. Abartılmamış mizahı ile eğlencesi artan film bir Brooklyn övgüsü de olmanın yanı sıra, Afrika kökenli kadınların cinsel kimlikleri ve özgürlüklerine de “devrimsel” bir bakış atması ile de önem taşıyor.

Oyuncuların ellerindeki çekim tahtası (klaket) ile kendilerini tanıttıkları eğlenceli kapanış jeneriğinde “Bu filmde “Jeri Curl” (1980’li yıllarda ABD’de siyahlar arasında popüler olan bir saç kesimi modeli) ve uyuşturucu yer almamaktadır” ifadesine yer verilen ve -Virginia Woolf’u hatırlayarak söylersek- kadının kendisine ait bir odanın anlamını vurgulayan film Amerikan bağımsız sinemasının önemli örneklerinden biri. Çekimlerin gerçekleştirildiği Brooklyn’in Fort Green adındaki bölgesinin popülerliğini artıran filmdeki oyunculuklar açısından bakıldığında, kadının üç aşığını canlandıran Tommy Redmond Hicks (Jamie), Spike Lee (Mars) ve John Canada Terrell’ın (Greer) performanslarının Tracy Camilla Johns’a nazaran çok daha eğlenceli ve güçlü olduğunu da belirtmek gerekiyor. Siyah erkeklere biçilen ve klişeler üzerinden üretilen tek tipliği birbirinden çok farklı üç karakteri ile eğlenceli bir şekilde ret eden ve sinemanın rafine edilmediği zaman ayrı bir tadı olduğunu da hatırlatan filmi görmekte yarar var.

(Visited 151 times, 1 visits today)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir