Dolor y Gloria – Pedro Almodóvar (2019)

“Birkaç farklı ağrının peş peşe geldiği gecelerde Tanrı’ya inanıyor ve ona dua ediyorum. Sadece tek bir ağrının olduğu günlerde ateistim”

Farklı sağlık problemleri yüzünden bir süredir çalışmayan ve depresyonda olan bir sinema yönetmeninin geçmişteki yaşamını ve eylemlerini sorgulamasının hikâyesi.

Pedro Almodóvar’ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği bir İspanya ve Fransa yapımı. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan ve orada Erkek Oyuncu ve Müzik ödüllerine sahip olan yapıt, aday olduğu ve/veya kazandığı diğer pek çok ödülün yanında iki Oscar ödülüne de (Uluslararası Film ve Erkek Oyuncu) aday gösterildi ve İspanya’nın Goya ödüllerinde şık bir başarı kazandı: aralarında En İyi Film’in de olduğu, yedisi ödüle dönüşen on altı adaylık. Çağdaş sinemanın önemli isimlerinden Pedro Almodóvar’ın, otobiyografik özellikler taşıyan bu filmi onun en olgun çalışmalarından biri ve en azından içeriği açısından herhangi bir “çılgınlık”tan uzak olması ile dikkat çekiyor öncelikle. Başroldeki Antonio Banderas’ın nerede ise “hiç oynamadan” sergilediği müthiş performansı, aralarında Almodóvar’ınkilerin de olduğu pek çok önemli yapıtta imzası olan Alberto Iglesias’ın takdiri hak eden müzik çalışması, Almodóvar’ın klasik melodram unsurlarından beslenen ama kesinlikle modern de olan senaryosu ve yine klasik sinemadan beslenen yalın sinema dili ile kesinlikle önemli bir yapıt.

Pedro Almodóvar ve Antonio Banderas bugüne kadar birlikte sekiz film yaptılar ve “Dolor y Gloria” bunların şimdilik sonuncusu. Sinemada pek çok örneği olan “yönetmen ve fetiş oyuncusu” iş birliklerinden biri onların bu ortaklığı ve yarı-otobiyografik olarak tanımlayabileceğimiz bir öyküde yönetmenin yine bu oyuncuyu tercih etmesi çok anlaşılabilir ve hatta belki de çok doğru bir karar bu bakımdan. Aslında filmde yönetmenin yine fetiş oyuncusu olarak tanımlanabilecek başkaları da var. Öykünün kahramanının annesinin gençliğini canlandıran Penélope Cruz ve yaşlılığını oynayan Julieta Serrano; ilki ile altıncısı bu filmde olmak üzere yedi kez, ikincisi ile ise sonuncusu bu filmde olmak üzere altı kez birlikte çalışmış Almodóvar. Başta kısa bir sahnede sinema oyuncusu Zulema rolünde gördüğümüz Cecilia Roth ise bir zamanlar “Almodóvar kızı” olarak anılmasının doğruluğunu kanıtlayacak şekilde bugüne kadar biri kısa, toplam dokuz filminde yer almış yönetmenin. Kuşkusuz bu bağlamda Banderas’ın diğerlerinin önüne geçmesinin asıl nedeni birlikte yaptıkları film sayısı değil, onun bir bakıma yönetmenin kendisini canlandırıyor olması. Ortak çalışmalardan söz etmişken, iki ismi daha anmak gerek: Alberto Iglesias bugüne kadar biri kısa, toplam 13 filmine müzik hazırlarken yönetmenin, José Luis Alcaine de dokuz filmde görüntü yönetmeni olarak çalışmış onunla. Tüm bu birbirini tanıma durumu kuşkusuz beklentilerin ve yapılabileceklerin karşılıklı olarak daha iyi anlaşılmasını sağlarken, filmler arasında bütünsel bir bakışa da imkân veriyor şüphesiz.

Ebru sanatından örnekleri çağrıştıran hoş ve renkli bir jenerikle açılıyor film ve Almodóvar’ın, bu en olgun yapıtlarından birinde bile renkli karakterini koruduğunu hatırlamamızı sağlıyor. Açılış sahnesinde Salvador’u (Antonio Banderas) bir havuzun dibinde nefesini tutmuş olarak dururken görüyoruz. Göğsünde bedenini baştan aşağı kat eden ve bir ameliyatın işareti olduğu açık bir yara izi olan adamın gözleri kapalıdır ve bu görüntü onun çocukluğundaki bir âna bağlanır. Annesi ve birkaç kadınla birlikte ırmak kenarındadır Salvador ve o oyun oynarken, kadınlar da çamaşır yıkamaktadırlar. Bugünün dramatik bir ânından geçmişin mutlu bir ânına geçildiği bu bölüm öyküdeki pek çok geri dönüşün de ilki olacaktır. Salvador sağlık gerekçelerini (kronik ağrıları vardır ve hareket etmesinde sıkıntılar yaratmaktadır bu durum) öne sürerek uzun süredir çalışmamaktadır ve pek de niyeti yok görünmektedir buna. Senaryo onun bugünü ile geçmişi arasında gidip gelirken, yıllardır görmediği gençlik aşkı Federico (Leonardo Sbaraglia), birlikte çektikleri bir filmden sonra oyunculuk performansı hakkında kötü eleştirilerde bulunduğu ve bu nedenle araları bozuk olan Alberto (Asier Etxeandia), asistanı Mercedes (Nora Navas), annesi (gençliğini Penélope Cruz, yaşlılığını Julieta Serrano canlandırıyor) ve geçmişteki genç bir inşaat işçisinin (Eduardo rolünde César Vicente var) önemli karakterleri olacağı bir öykü anlatacaktır bize. Bu öyküde öne çıkansa nostalji duygusu, geçmişin iyi ve kötü anıları, sanatçı egosu, ilk aşk, sinema tutkusu, hasta bir beden ve uyuşturucu madde bağımlılığı olacaktır.

Filmin klasik dilinin içine yerleştirdiği kimi unsurlarla yapıtın kendi imzasını taşıdığını çekici bir şekilde sık sık hatırlatıyor yönetmen. Örneğin Salvador’un tüm hastalıklarının birer birer anlatıldığı bölüm bir animasyonla oluşturulmuş; karakterin fiziksel ve “soyut” (depresyon, panik, endişe) tüm sıkıntılarını dinlediğimiz ve gördüğümüz ilginç ve özgün havalı bir animasyon bu. Filmin set tasarımları da renk seçimleri ile (özellikle Salvador’un evi) yönetmenin filmografisinin geneli ile tutarlı seçimlere sahip ve kahramanımızın çocukluğunun bir bölümün geçtiği “mağara ev” (İspanya’nın Paterna şehrindeki “Paterna Mağaraları” yörenin doğal topolojisi ve geleneksel mimarinin birleşmesi ile oluşturulan ve engebeli araziye oyulmuş yeraltı yerleşimlerine verilen isim) ilginç mimarisi ile farklı bir görsellik katıyor filme ve Almodóvar’ın görsel gücünün bir örneği oluyor.

Almodóvar bu yarı-otobiyografik filminin karakteri üzerinden sanatçıların “kaçınılmaz ve doğal” egolarını da resmetmiş bizim için. Salvador’un yıllar önce yaptığı bir hatayı tekrarlamasının ya da Alberto’nun iyi bir rol için öfkesini bir kenara koymasının arkasında yatan bu sanatçı egosu ve kibri elbette. Yine Salvador karakteri üzerinden filme eklenen bağımlılık konusu ise hikâyenin hem en güçlü yanlarından birini oluşturuyor hem de bir parça tartışmaya açık bir şekilde de kullanılıyor. Bir aşkın sonunu getiren geçmişteki bağımlılık hem öyküde iyi işlenmiş hem de Almodóvar’ın kaleminden çıkan bir metnin vurucu gücüne de kaynaklık ediyor. Günümüzdeki iki bağımlılıktan biri diğerine giden yolu açarak ve yine geçmişteki bir tatsızlığın nedeni olarak öykünün doğal bir parçası olmuş ama işte o diğer bağımlılık pek de iyi gerekçelendirilemiyor ve bu yüzden de yeterince inandırıcı olamıyor.

Cinsellik bir şekilde her Almodóvar hikâyesinin bir parçası ve burada da ilk cinsel uyanış, daha doğrusu cinsel kimliğin şekillenmesi ile yerini almış. Salvador’un öyküdeki karakterlerden birine karşı hissettiklerini daha ilk sahneden başlayarak dokunaklı bir şekilde resmediyor Almodóvar ve müthiş bir sahnede (kesinlikle filmin zirvelerinden biri bu; çok iyi yazılmış ve yönetmen de mizansen becerisinin en parlak örneklerinden birini göstermiş) zirveye çıkarıyor bu dokunaklılığı. Güneş çarpması ile çıplaklığın olabilecek en edepli bir şekilde bir araya getirildiği bu sahneden etkilenmemek mümkün değil. Bir gençlik aşkını da diyaloglar (“Hayatımı şimdiye kadar hiç kimsenin ve hiçbir şeyin yapamadığı kadar doldurdun”) ve iyi yazılmış/oynanmış pek çok sahne ile seyirciye çok iyi biçimde geçirebilmiş film ve, özlem ve sevgi dolu bir sarılma, eski günlerin anısına kısa ve ateşli bir öpüşme ve iki eski âşığın geçmişte yaşadıkları güzelliğe saygılı ve sevgi dolu yaklaşımları gibi farklı örneklerle tüm o yalınlığın içinde güçlü bir sonuç elde etmiş.

Alberto Iglesias’ın örneğin çocukluğun sıcaklığı veya yaşlılığın hüznü gibi hikâyenin duygusal yönden birbirinden farklı anlarını çok iyi yakalayan ve notalarla adeta yeniden yaratan çok başarılı müziklerinin eşlik ettiği ve İtalyan Mina’nın “Come Sinfonia” adlı klasiğinin de aralarında bulunduğu farklı şarkıların da kullanıldığı filmde Almodóvar klasik bir sinema dili tercih etmiş ve göğüs planları ile seyircinin kendisini karakterlerin arasında hissetmesini sağlamış. Belki “kişisel” bir öykü olarak gördüğü için bu filminde, teknik oyunlardan uzak durmuş ve ortaya oldukça sade ve nostaljinin tadını hissettiren bir sonuç çıkmış böylece. Bu sonucun başarılı olmasında başroldeki Antonio Banderas’ın payını atlamamak gerek; parmak ısırtacak güzellikte bir performans sunuyor Banderas ve yaşlı annesi ile ikili sahneleri ve geçmişten kısa bir süreliğine gelen aşkı ile karşılaşama sahnesi başta olmak üzere, sadelikten o denli güçlü bir etkileyicilik çıkartıyor ki hayran olmamak elde değil. Salvador karakterinin gerçek olduğuna ve gördüklerinizin de onun hayatına girmiş kamera aracılığı ile saptananlar olduğuna kuşkuya hiç yer bırakmayacak biçimde ikna ediyor sizi Banderas. Almodóvar’ın baş karakterini ille de sevilesi ya da nefret edilesi yapmaya çalışmadan her şeyi olduğu gibi anlatmayı seçmiş havası yaratan senaryosunun ruhunu içselleştirmiş Banderas ve ortaya dürüst ve vurucu bir performans çıkmış. Kadronun diğer isimleri de yalın oyunculukları ile filme sıcak ve gerçek bir hava katarak eşlik etmişler ona.

Bazı tesadüfleri (bir galerinin sergi kataloğundaki resim veya kısa bir süreliğine dönülen bir şehirde öylesine gidilen bir tiyatroda sahnelenen oyunun önemi vs.) Almodóvar’ın melankoli türüne yakınlığı ile açıklayıp görmezden gelmemiz gereken film pek çok değerlendirmede 2019’un en iyileri arasına girdi. TIME’a göre yılın en başarılı filmiydi “Dolor y Gloria”, Sight & Sound yılın en iyi 6. Filmi seçerken, Rolling Stone da Almodovar’ın yapıtını 21. Yüzyıl’ın en iyilerinde 37. sıraya yerleştirdi. İşte bu hayli beğenilen filminde geçmişe de günümüze de uzanan politik değinmelere de yer vermiş Almodóvar: Geçmişte ailelerin çocuklarını okutabilmelerinin tek yolunun onları katolik ruhban okullarına göndermek olduğu bir dönemi gösteriyor film ve kilisenin gücünün biraz da bundan kaynaklandığını hatırlatıyor. Günümüzdeki gönderme ise bir duvar yazısı olarak çıkıyor karşımıza: “Kız kardeşim, sana inanıyorum”. 2016’da İspanya’nın Pamplona şehrinde bir festival sırasında bir grup erkek on sekiz yaşındaki bir genç kıza tecavüz etmiş ve dava süreci ülkedeki aşırı sağcı Vox partisinin üyeleri ile feminist örgütleri karşı karşıya getirmişti. Almodóvar duvardaki yazı ile tarafını belli ediyor, her ne kadar bu referans davaya ve onun sloganına hâkim olmayanların gözünden kaçacak olsa da.

Sinema sevgisinin doğrudan ve dolaylı olarak pek çok kez kendisini gösterdiği film tüm iddiasızlığı içinde bir sorgulama ve yüzleşme hikâyesi anlatıyor samimi bir dil ile. Keşke Salvador -ve aslında Almodóvar- Eduardo’nun akıbetinin peşine düşseymiş diye de düşündürten filmde, yönetmen “Niagara” (Henry Hathaway, 1953), “Splendor in the Grass” (Aşk Bahçesi – Elia Kazan, 1961) ve “La Niña Santa” (Küçük Azize – Lucrecia Martel, 2004) filmlerinden kadın karakterlerin (sırası ile Marilyn Monroe, Nathalie Wood ve, María Alché ile Julieta Zylberberg) olduğu kısa sahneler, karakterlerden birinin evinde asılı olan “Otto e Mezzo” (Sekiz Buçuk – Federico Fellini, 1963) afişi ve elbette kahramanının bir sinemacı olması gibi farklı pek çok örnekle sinema sanatını öykünün odağında tutuyor hep. Özetlemek gerekirse; Almodóvar’dan sade, dokunaklı, olgun ve güçlü bir film bu.

(“Pain and Glory” – “Acı ve Zafer”)

(Visited 23 times, 1 visits today)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir