“Köpeklerim sadece katilleri ve sapıkları onaylarlar. Sen hangisisin?”
Genç, çekici ve hırslı bir genç adamın bir kontesin şatosuna girerek çevirdiği entrikaların hikâyesi.
ABD’li yazar Harry Kressing’in 1965 tarihli, “The Cook” (Aşçı) isimli romanından esinlenen senaryosunu Hugh Wheeler’ın yazdığı, yönetmenliğini Harold Prince’ın yaptığı bir ABD filmi. Öykü Avusturya’da geçse de, çekimleri Almanya’da gerçekleştirilen film kaynak romandan -jenerikte belirtildiği gibi- sadece temel fikri almakla yetinmiş ve karanlık unsurları da olan bir mizah ve polisiye hikâyesi anlatmayı seçmiş. Angela Lansbury ve Michael York başta olmak üzere tüm kadronun eğlenceli performanslar sunduğu film, romanın derinliğinden uzaklaşma seçiminin sonucu olarak, güvenli ve sığ sularda yüzen ama amacına ulaşarak, eğlendirmeyi de başaran bir çalışma. Cinselliğin arzu ve eylemler üzerinden hikâyenin ana unsurlarından biri olduğu yapıt 1970’ler sinemasının başta zum objektif kullanımı olmak üzere tipik özelliklerini taşıyan, filminin yapımcı şirket tarafından kendisinin onayı almadan kesilip biçildiğinden şikâyet eden ve asıl olarak tiyatroda sahnelediği müzikallerle tanınan yönetmen Prince’in toplam iki filmden oluşan filmografisindeki ilk çalışma.
Konrad (Michael York) çekici ve genç bir adamdır; şeytani türden olduğunu anlayacağımız zekâsını kullanarak dul Kontes Ornstein’ın (Angela Lansbury) şatosuna uşak olarak girmeyi başarır. Klaus (Wolfrid Lier) adındaki kâhyanın idare ettiği şatoda, eski zengin günleri geriede bırakan kontesin iki de çocuğu yaşamaktadır: Helmut (Anthony Higgins) ve Lotte (Jane Carr). Avusturya’yı gezmekte olan yeni zengin bir ailenin kızı olan Anneliese (Heidelinde Weis) ile bir gönül macerasının da dahil olacağı hikâye, Konrad’ın manipülasyon becerisi ile ve sınır tanımadan herkesi hırsının ve cinsel arzularının nesnesi yapmaya soyunması ile bir suç anlatısına dönüşecektir.
Harry Kressing’in bizde “Aşçı” adıyla yayımlanan romanı diyalog ağırlıklı ve kolay okunabilir türden bir kitap ama özellikle iktidar teması üzerinden yakaladığı derinliği ile ilginç bir edebiyat eseri olmayı başarmıştı. Üzerinde iktidarı ele geçirme oyununun döndüğü şatoyu sadece bir büyük mekân olmaktan çıkaran bir okumayı teşvik eden ve iktidara giden yolda, özellikle de tek adam iktidarına uzanan bir yolda, sadece aklı ve mülkü değil, bedenleri de ele geçiren bir adamın manipülasyonlarını anlatan kitaptan esinlenen senaryo ise çok daha hafif ve sadece gördüğümüzle yetinmemizi bekleyen bir içeriğe sahip. Hugh Wheeler tüm öyküyü, filmin bizde gösterildiği adından yola çıkarak söylersek, “baştan çıkaran bir şeytan”ın eylemlerine ve o şeytanın manipülatif çekiciliği üzerine kurmayı seçmiş. Sonuçsa, hafif ve hatta zaman zaman yüzeysel ama yine de eğlendiren bir çalışma olmuş. Harold Prince’in yönetmenlik çalışması da bir ilk filmin kimi acemeliklerini taşıyor ve yapıta ek bir boyut katmayarak, hikâyeyi bize taşımaktan öteye geçemiyor.
1970’ler sinemada zum kullanımının epey moda olduğu ve hatta bazı yapıtlarda dozu kaçan bir şekilde kullanıldığı bir dönemdi. Bu filmde de açılış sahnesinden başlayarak sık sık kullanılıyor bu teknik; bazen kameranın yüksek bir noktadan görüntülediği tarladan hızla geriye bir mekânın içine çekilmesi gibi iddialı hareketlerde bulunurken, sık sık da vurgulanmak istenen kişi ya da objeye yaklaşıyor bir sahnenin içinde yönetmen. Bu hareketlerin her zaman bir anlam taşıdığını söylemek zor. Örneğin yukarıdaki ilk örnekteki hareketi herhangi bir bağlama (örneğin mekândan dışarıyı gözetleyen birinin bakışına) oturtmak mümkün değil ve tercih bir teknik oyundan öteye geçemiyor bu nedenle. En azından final planında olduğu gibi, öykünün bitişini ima eden bir zum hareketi değil her zaman Harold Prince ve görüntü yönetmeni Walter Lassaly’nin başvurduğu.
Harold Prince öykünün kahramanının cinsel ve şeytani cazibesini görsel öğelerle destekliyor devamlı olarak ve örneğin Michael York’u pek çok sahnede kısa şortu içinde ve birkaç kez de iç çamaşırı ile gösteriyor. Bu sıradan bir ticari bakışın neticesi değil ama; Konrad’ın öykünün birden fazla karakterini, cinsiyet ve yaş ayırmadan yatak arkadaşı yapabilme becerisinin açıklaması olan bir seçim bu kesinlikle. Genç adamın sadece bilgi toplama ve öğrendiklerini kendi hedefleri için kulllanmak ile sınırlı olmayan becerisinin, bedeni üzerinden de var olduğunu anlamamızı sağlayan film açılış sahnesinde onun çekiciliğinin kelebekler üzerinde de etkili olduğunu gösteriyor! Patricia Highsmith’in romanlarındaki ve sinemaya da taşınan Ripley karakterinin bir benzeri bu ve aralarındaki en temel fark Konrad’ın daha doğrudan yöntemlere başvurması ve daha şeytani bir karaktere sahip olması olsa gerek. Genç adam için cinsellik aynı zamanda ve belki de asıl olarak iktidara giden yoldaki engelleri ortadan kaldıran bir silahken, öyküdeki diğer karakterler için sadece tatmin edilmeyi bekleyen güçlü bir ihtiyaç ve Konrad da bu fırsatı çok iyi değerlendiriyor. ABD’li edebiyat, tiyatro ve sinema eleştirmeni John Simon’un filmi “eşcinselliği yüceltmek” ve “heteroseksüellikten intikam almak”la suçlamasının aksine, senaryonun kesinlikle böyle bir tavrı yok ve cinsel yönelimin her türlüsünü öyküsünün kahramanı için doğal bir silah olarak gösteriyor sadece. Evet, “herkesle yatan” ama “tercihleri de olan” bir karakter Konrad sadece.
Filmdeki şatonun Almanya’nın Bavyera bölgesinde yer alan ve on dokuzuncu yüzyılda inşa edilen Neuschwanstein, kısa bir bölümünü izlediğimiz operanınsa Wagner’in ilk kez 1865’te sahnelenen “Tristan und Isolde” (Tristan ve İsolde) olduğunu meraklısı için belirtmemiz gereken film, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Avrupa’nın durumu ile ilgili olarak da farklı göndermeler içeriyor. Yeni zenginler, solmaya başlayan aristokrasi ve bu iki farklı dünyanın çatışması, faşizmin henüz canlı olan gölgesi ve dünyanın hızla değişmekte olması öykü boyunca sık sık değinilen konular; film tüm bunları genel tercihlerine uygun olarak hemen hep bir eğlence aracı olarak ve herhangi bir derinlik telaşına hiç düşmeden ele alıyor elbette. Senaryonun kitaptan ciddi ölçüde sapması ve karakterler, temalar ve olay örgüsünde çok farklılaşmasının nedeni de yine bu tercih.
Konrad’ın şeytani karakterini, onu yerdeki onlarca avizenin mumları arasında yatarken gösteren sembolik bir görüntü ile sergileyen filmin mizanseni, kurgusu ve bazı kamera tercihleri zaman zaman bir profesyonelin çalışmasından çok, hevesli bir amatörün işini çağrıştırıyor ama bu problem filmin kendisini çok da önemsemeyen havası içinde pek de rahatsız etmiyor. Oyuncuların senaryonun kendilerine yeterli desteği sağlamamasına rağmen, karakterlerini eğlenceli ve çekici kılmayı başarmaları ile dikkat çeken bu film 1970’lerin ilginç ve eğlenceli çalışmalarından biri özetle.
(“Black Flowers for The Bride” – “Baştan Çıkaran Şeytan”)