Cesur Yeni Dünya – Aldous Huxley

İngiliz yazar ve filozof Aldous Huxley’in, distopik edebiyatın en bilinen ve bugün de farklı tartışmaların kaynağı olan romanı. İlk kez 1932’de yayımlanan kitap yurttaşların zekâ düzeyine dayalı bir sosyal hiyerarşinin farklı basamaklarına yerleşecek şekilde yaratıldığı ve yetiştirildiği bir dünyayı getiriyor okuyucunun karşısına ve Huxley’in gelecekle ilgili korkularını (ve/veya umutlarını) anlatıyor. Yaşamın sadece keyif ve mutluluk üzerine kurulu olduğu ve insanların buna göre yapay bir şekilde şartlandırıldıkları bir toplumun hikâyesini, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ve büyük ekonomik bunalımın neden olduğu genel karamsarlığın ve hızla değişen/dönüşen bir dünya ile ilgili korkuların izlerinden yola çıkarak, insanlığın geleceği ile ilgili şüphe dolu sorularla anlatan kitap kuşkusuz çok önemli bir eser. Huxley’in kendisinin ve eserinin olumlu ve olumsuz eleştirilerle karşılanması romanın aslında ikili bir okumaya açık olmasından kaynaklanıyor; çizilen resim hakkında yazarın kendisinin ne düşündüğü ya da neyin iyi (doğru) ve neyin kötü (yanlış) olduğu konusunda okuyucusunu da düşündüren, okunması gereken bir modern klasik.

Aldous Huxley 1959’da yayımlanan “Brave New World Revisited” (Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret) adlı ve makale formatındaki kitabında, “Brave New World”deki öngörülerinin ne derece gerçekleştiğini incelemiş ve kehanetlerinin kendisinin hayal etmediği kadar hızlı bir şekilde gerçekleşmesine şaşırdığını belirtmişti. Yazar 1962’de yayımlanan ve son kitabı olan “Island” (Ada) adlı eserinde bu kez ütopik bir dünyanın tasvirini anlattı okuyuculara. Yazarın ikinci ve son eşi olan müzisyen, yazar ve terapist Laura Huxley bir röportajında, “Brave New World”ün bir “uyarı”, “Island”ın ise bir “öneri” olduğunu belirtmişti ve bu bağlamda değerlendirince, bu üç eserin birlikte de değerlendirilebilecek bir toplam oluşturduğu söylenebilir.

Distopik edebiyat, genellikle gelecekte geçen, totaliter rejimlerin, teknolojik kontrolün veya çevresel felâketlerin hakim olduğu, insanlığın sefil ve baskı altında bir yaşam sürdüğü kurgusal “kötü yer”leri anlatan tür olarak tanımlanıyor. Huxley’in bu kitabı tanımdaki örneğin çevresel felâketi içermiyor, hatta tamamen mutluluk üzerine kurulu bir dünya getiriyor karşımıza. İnsanların “üretildiği”, onları zayıflatacak her türlü duygunun/kavramın, örneğin acının ve ailenin yok edildiği bir dünya bu ve “herkes herkes içindir” düsturu ile bireysel sapmalara izin verilmiyor. İnsanlığın bildiğimiz anlamdaki “ilkel” formları “Vahşi Bölge” denen yerlerde devam ediyor ve oradaki “Vahşiler” ideal mutluluk dünyasında yaşayanlar için en fazla bir merak ve turistik gezi konusu olabiliyor. Mutlu olmanın tek seçenek olduğu duygusuz ve sorunsuz bu dünyanın karşısında duyguları koruyan ama sorunlu bir toplum olarak tasarlamış Vahşi Bölge’yi Huxley ve doğrunun ne olduğu konusunda okuyucuyu kendi cevabını bulmaya yönlendiriyor.

Kitabın başında Huxley’in 1946’daki baskı için yazdığı önsöz, sonunda ise Huxley üzerine çalışmaları ile bilinen İngiliz akademisyen David Bradshaw’un “Cesur Yeni Dünya Üzerine” başlıklı bir yazısı yer alıyor ve her ikisi de farklı açılardan kitabı zenginleştiriyor. Huxley önsözünde dünyanın daha önce öngördüğünden çok daha hızlı bir şekilde distopik bir sona doğru ilerlediğini, dünyanın yok edici bir savaş hâli ile küresel, merkezi ve istikrarlı bir totaliter refah hâli arasında seçim yapmak zorunda kalacağını ve gücün merkezileşmesini durdurup, bireysel özgürlükleri (tüketimi değil!) artırmanın tek çözüm olduğunu belirtirken, kitaptaki iki seçeneğin karşısına daha ortada duran bir üçüncü seçenek koymaması ile ilgili duyduğu pişmanlığı yazmış. Bradshaw ise yazısında eseri, Huxley’in kendi düşünsel serüvenindeki değişiklikler ile birlikte ele almış ve okuyucunın kitabı daha iyi kavramasına ve üzerinde daha doğru bir şekilde düşünmesine giden yeni bir yol açmış.

Huxley kitabın adını Shakespeare’in “The Tempest” (Fırtına) adlı oyununda Miranda adındaki karakterin saray mensuplarından oluşan bir topluluk karşısında duyduğu hayranlığı ifade eden sözlerinden almış: “O brave new world”. Sadece dilimize değil, diğer pek çok dile bu ifadedeki “brave” sözcüğü cesur olarak çevrilmiş ve Huxley’in de kitabındaki dünyanın cesur olma durumunu ifade ettiği söylenmiş. Güncelliği süren bir tartışma var bu konuda ve o sözcüğün cesareti değil, güzelliği ifade ettiği ve bu nedenle kitabın Türkçedeki adının da “Güzel Yeni Dünya” olması gerektiği belirtiliyor bu tartışmayı açanlara göre. Gerçekten de “brave new world” ifadesinin Shakespeare’in oyununda kullanıldığı bağlam, bu sözcüğün güzel olanı anlatmak için kullanıldığı görüşünü destekliyor. Bu tartışma bir yana; Shakespeare, adı için ilham kaynağı olmaktan daha fazla bir içerikle yer alıyor kitapta. Romanın Vahşi Bölge’de doğan karakteri John oradaki (ve elbette Yeni Dünya’da vatandaşların erişmesinin asla mümkün olmadığı) bir kitap aracılığı ile keşfediyor bu İngiliz sanatçıyı ve onun eserlerinden satırlar pek çok kez çıkıyor karşımıza. Shakespeare’in insana has olan her şeyi, tüm güçlü ve zayıf yönlerini anlatmanın ustası olması herhalde, Huxley’in onu eserine bu denli çok yerleştirmesinin nedeni olmuş. Yeni Dünya’daki mükemmel mutluluk şartlanmasının tam karşısında yer alan öyküler anlatır çünkü Shakespeare ve yaşamın dram, trajedi ve komedinin tüm boyutlarına sahip olduğunu gösterir bize. Alıntıların pek çoğunda -en azından bir dipnotla-, ilgili metnin sahibinin Shakespare olduğu bilgisinin verilmemesi ve hemen hiçbirinde bu alıntıların onun hangi eserinde yer aldığının belirtilmemesi Türkçe çeviriye özgü bir durum mu bilmiyorum ama meraklı bir okuyucu için gerekli bu tür bilgiler. Kitabın başında yer alan ve Rus filozof Nicholas Berdiaeff’ten yapılan alıntının sadece Fransızca olarak verilmesi de ilginç; kitabın orijinal baskısında da tercih bu yönde miydi bilmiyorum ama metnin içeriği kesinlikle çok önemli ve bu nedenle bir çevirisi de olmalıydı. Berdiaeff ütopyaların düşünüldüğünden çok daha fazla gerçekleştirilebilir durumda olduğunu söylerken, “daha az kusursuz” ve “daha özgür” bir ütopya-dışı toplum için entelektüellerin bir yol bulmasını umduğunu yazmış. Huxley’in kitabındaki iki farklı dünyanın çatışması teması ile o derece yakından ilişkili ki bu kısa alıntı, çevrilmemesi tuhaf olmuş.

“Cesur Yeni Dünya”nın işleyiş mekanizmalarını (özellikle de insanların “yaratılış”ını ve “şartlandırılmaları”nı) detaylı olarak anlatarak başlıyor kitap. “LONDRA MERKEZ KULUÇKA VE ŞARTLANDIRMA MERKEZİ”nin girişinde yer alan “CEMAAT, ÖZDEŞLİK, İSTİKRAR” sloganı ile bu dünyanın kusurlara, sorgulamalara, bireyselliğe ve insanı zayıf düşürecek tüm kavramlara (aşk, aile vs.) kapalı olduğunu anlatmaya başlıyor Huxley ve uzun sayfalar boyunca sürdürüyor bu anlatımı. Karakterler arası iliişkiler ve kuluçka sürecinde alkolün yanlışlıkla bu sürecin parçası olması yüzünden, hiyerarşinin üst sınıfının kusursuzluğuna tam anlamı ile sahip olmayan Bernard’ın sorgulamaları aracılığı ile, resmettiği dünyayı daha iyi anlamamızı sağlıyor yazar. İnsanların bir tüketici olmak üzere yetiştirildiği bu dünyada hiyerarşinin farklı basamaklarındaki insanlara, sınıflarına ait bilinç de özellikle veriliyor; ama bu bilinçlendirmenin amacı sınıflar arası eşitsizliği anlatarak, onları sınıfsız bir toplum için mücadeleye yöneltmek değil elbette. Tersine, her bireyin kendi sınıfının kendisi için doğru olduğuna ve bu sınıfın gerekleri ve doğruları ile onun mutlu olduğuna yönelik bir şartlandırma bu.

İlk kez yayımlandığı tarihten beri Huxley’in eseri sık sık başka eserlerden esinlenmenin ötesine geçen ve özellikle temaları açısından intihal içeren bir yapıt olarak nitelendi farklı kişiler tarafından. Yazarın kendisi özellikle H. G. Wells’in kitaplarından (“A Modern Utopia” (Modern Ütopya, 1905) ve “Men Like Gods” (Tanrı İnsanlar, 1923)) esinlendiğini açıklamış zaten. Bunun dışında Rus yazar Yevgeni Zamyatin’in 1924’te önce İngilizce olarak basılan romanı “My” (Biz), İngiliz Bertrand Russell’ın 1931 tarihli kitabı “The Scientific Outlook” (Bilimden Beklediğimiz), H. G. Wells’in 1901 tarihli romanı “The First Men in the Moon” (Ay’da İlk İnsanlar) ve Polonyalı Mieczysław Smolarski’nin “Miasto Światłości (1924) ve “Podróż Poślubna Pana Hamiltona” (1928) adlı romanları adları anılan diğer kitaplar arasında yer alıyor esininlenmenin, kimilerine göre intihalin kaynağı olarak.

Huxley kitabındaki pek çok karakteri gerçek kişilere gönderme yapacak şekilde isimlendirmiş. Örneğin Mustafa Mond, Britanyalı sanayici Alfred Mond’dan, “Tanrısal” bir figür olan ve “Our Lord” (Tanrımız) hitabını çağrıştıran şekilde “Our Ford” (Fordumuz) olarak hitap edilen Ford Amerikalı sanayici Henry Ford’dan almışlar adlarını. Mustafa Mond’un adının bizim için ayrı bir önemi var: kitabın yazıldığı yıllarda Mustafa Kemal Atatürk, kurduğu cumhuriyetin başındaydı ve tüm dünyada -romandaki gibi- yeni bir devlet kurması ile çok bilinen bir isimdi. Anlaşılan Aldoux Huxley onun bu başarısından ve kurucu özelliğinden çok etkilenmiş ve önemli karakterlerden birine onun adını vermiş özellikle.

Huxley’in kitabı ilk yayımlandığında genellikle övgülerle karşılanmıştı ve örneğin Avusturyalı ekonomist Ludwig von Mises romanı sosyalizmin ütopik ideallerinin bir yergisi olarak tanımlamıştı şu cümle ile: “Aldous Huxley, sosyalizmin hayal ettiği cenneti alaycı bir ironinin hedefi yapacak kadar cesurdu”. Bugün kitaba yönelik eleştiriler o denli olumlu değil tamamen ve bunun da farklı nedenleri var. Belki de en önemlisi “Yeni Dünya”daki bazı uygulamalara Huxley’in kendisinin nasıl baktığı ile ilgili. Romanın distopik dünyasındaki öjenik olarak nitelenebilecek unsurların yazarın bu konuda, en azından yaşamının belli bir döneminde taşıdığı ve kimilerine göre hep koruduğu düşüncelerle örtüştüğü iddia ediliyor. Aslında bu “kafa karışıklığı” romandaki pek çok unsur için de gösterilebilir. Kitabın İrlanda’da 1932’de “aile ve din karşıtı” olması gerekçesi ile yasaklanması ve ABD’de Cumhuriyetçilerin hâkim olduğu eyaletlerde özellikle de dine aykırı görüşler gerekçe gösterilerek sık sık kamu kütüphanelerinden kaldırılması, romanın ve yazarının durduğu nokta ile ilgili algıların işareti. Romanda Vahşi Bölge’den gelen bir karakterle “Yeni Dünya”nın yöneticisi arasındaki tartışmada Huxley’in (ve romanın) hangi görüşü desteklediğini söylemek zor örneğin ve işte bu gibi durumlar kitabı -olumlu anlamda aslında- tartışmalı kılıyor.

1956’da William Froug’un uyarladığı metin ve Huxley’in kendisinin anlatıcılığı ile radyoya, 2015’te Dawn King’in metni ile tiyatro sahnesine uyarlanan roman, televizyonda ise iki kez televizyon filmi (1980’de Burt Brinckerhoff ve 1998’de Leslie Libman ve Larry Williams’in yönetmenliği ile) ve iki kez de dizi (2010’da Leonard Menchiari, 2020’de David Wiener’in yönetmenliği ile) olarak çıktı seyircinin karşısına ama henüz sinema perdesinde hayat bulamadı. Özetlemek gerekirse; ilginç, tartışmalar yaratmış ve dünyanın bugünkü hâli ve geleceği ile ilgili endişeler duyanların özellikle okuması gereken bir roman bu ve bir gün beyazperde de hak ettiği düzeyde bir karşılığı ile karşımıza çıkması gereken bir yapıt.

(“Brave New World”)

Star Trek II: The Wrath of Khan – Nicholas Meyer (1982)

“Açık konuşmak gerekirse, terfiyi kabul etmen büyük bir hataydı bence. Yıldız gemisi yönetmek senin kaderinde var, diğer her şey sadece zaman kaybı”

Atılgan gemisinin kaptanı Kirk ve arkadaşlarının, kaptanla kişisel bir derdi de olan ve zekâsı genetik olarak artırılmış bir adama karşı verdikleri mücadelenin hikâyesi.

Gene Roddenberry’nin yarattığı Star Trek dünyasının sinemadaki ikinci filmi olan çalışmanın senaryosunu, Harve Bennett, Jack B. Sowards ve Samuel A. Peeples’in öyküsünden Sowards ve jenerikte adı geçmeyen Nicholas Meyer yazmış ve yönetmenliği de Meyer yapmış. Orijinal dizinin ilk sezonunda, 1967’de yayınlanan “Space Seed” adlı bölümde seyircinin ilk kez tanıdığı Khan karakterini tekrar Kirk’ün karşısına çıkaran film, dizinin ilk sinema uyarlamasına göre aksiyonu daha çok olan, Meyer’in öyküyü canlandıran yönetmenlik çalışması ve kimi temaları ile sıradan bir bilim kurgu hikâyesi olmanın ötesine geçen ilginç bir çalışma. Pek çok eleştirmene göre Star Trek dünyasının sinemadaki en iyi örneği olan yapıt, efektlerinin azlığı ve görkemli bilim kurgu yapıtlarına alışkın seyirci için fazla alçak gönüllü olması yüzünden yeterince doyurucu görünmeyebilir ama o dünyanın hayranları başta olmak üzere pek çok sinemaseveri tatmin edecek ve eğlendirecek bir çalışma kesinlikle.

Orijinal dizinin ilk sezonununda televizyon seyircisinin karşısına çıkan “Space Seed” adlı bölümde Kaptan Kirk komutasındaki Atılgan mürettebatı uzayda başıboş dolaşan ve 1990’lı yıllardan kalan bir uzay aracı ile karşılaşıyorlardı. Bu geminin başta kaptanı Khan olmak üzere tüm mürettebatının zekâları genetik olarak artırılmıştı ve dizinin bu bölümü onların Atılgan’ı ele geçirmek için saldırması ile yaşananları anlatıyordu. İşte o bölümde Khan’ı canlandıran Ricardo Montalbán’ın 15 yıl sonra aynı role geri döndüğü bu filmde Kirk (William Shatner) ile Khan tekrar kapışacak ve ikincisinin intikam arzusu ve hırsı ile bu kapışma uzayın derinliklerinde bir çarpışmaya dönüşecektir. Öyküyü daha da ilginç kılansa, Kirk ile aralarında geçmişte romantik bir ilişki olan bilim kadını Carol Marcus (Bibi Besch)’un yönettiği ve yine bir bilim adamı olan oğlu David’in de (Merritt Butrick) çalıştığı “Yaratılış” projesinin bu çatışmanın kritik bir objesine dönüşmesi olacaktır. Atılgan’ın ve orijinal dizinin ana karakterleri Spock (Leonard Nimoy), McCoy (DeForest Kelley), Scott (James Doohan), Sulu (George Takei), Chekov (Walter Koenig) ve Uhura’nın (Nichelle Nichols) yanı sıra kaptan olmak için eğitim gören Savik’in de (Kirstie Alley) katıldığı öykü bir yandan tipik bir Star Trek macerası anlatırken bir yandan da yine hemen her Star Trek hikâyesinde olduğu gibi, farklı ve özgün temaları da barındıracaktır.

İlk sinema uyarlaması olan “Star Trek: The Motion Picture”ın gişesinden tatmin olmayan yapımcıların, Star Trek dünyasının yaratıcısı Gene Roddenberry’i “yürütücü danışman” rolüne çektiği film bugünün bilim kurgu seyircisinin alışık olmadığı ölçüde az efekte sahip. Evet, dizinin bölümlerinden daha ileride görsel ve işitsel efektler ama ortalama bir seyircinin bekleyeceği görkeme de sahip değiller. Açılış jeneriğinin sadece sonsuz sayıda yıldızın göründüğü uzay boşluğunda ilerleyen bir kameranın saptadıklarından ibaret olması da bunun bir örneği. Ne var ki bu Star Trek öyküsünde de her zaman olduğu gibi, bu durumu üzerinde durulması gereken temalar rahatlıkla örtüyor. Böylece 23. Yüzyılda, uzayın derinliklerinde “insan”a has durumlar ve meseleler filmi herhangi bir bilim kurgu yapıtının ötesine taşıyor.

Öncelikle öykü ilk sahnesinden başlayarak Kirk’ün artık yaşlanmakta olduğunu sık sık gündeme getiriyor ve bunu hem ufak bir mizahın hem de hikâyenin ana konularından biri yapıyor. “Uzayda dolanmak gençlerin işidir”, ““Kendimi nasıl mı hissediyorum? Yaşlı ve tükenmiş” ve -aslında başka bir bağlamda kullanılsa da- “Ölümle başa çıkmak, en az yaşamla başa çıkmak kadar önemlidir” sözleri, Kirk’ün uzun süredir yakın dostu olan birini kaybetmesi, öykünün Kirk’ün doğum gününde başlaması ve onun yakın gözlüğünün sık sık önemli bir obje olarak karşımıza çıkması, ve Kaptan’ın gençliğinden bir karakterle tekrar karşılarak anılarını hatırlaması gibi pek çok farklı öğe ile yaşlanmanın 23. Yüzyıl’da da insanın hayatında önemini koruyan bir mesele olacağını söylüyor bize. Elbette derin söylemler vs. yok burada ama yine de film bu mesele üzerinden hem küçük mizah anları üretiyor hem de ve özellikle Star Trek dünyasının fanatikleri için bir hüzün havası da yaratıyor.

Öykünün bir diğer ana konusu ile “Yaratılış” projesi. Hiçbir zaman bir yaşam türüne sahip olmamış herhangi bir türdeki uzay cisimlerinde yaşamı başlatmayı hedefleyen bu proje Star Trek’in sık sık döndüğü “yaratıcı” kavramını bir kez daha karşımıza getiriyor. “Efsaneye göre Dünya altı günde yaratıldı. “Yaratılış” bunu altı dakikada yapacak” ifadesi ile İncil’deki söylemi “efsane” olarak tanımlayan ve hemen hep bilimsel olanın yanında duran Star Trek burada da yapıyor aynısını. David karakterinin iki farklı sahnede bilimsel olanı ile askerî olanı karşılaştırarak, ikinci bakışa sahip olanı eleştirmesi de filmin bilim taraftarlığının bir başka örneği olarak görülmeli elbette. Projenin bir sonucuna tanık olduğumuz ve sinemada tamamen bilgisayarla yaratılan ilk sekans olan bölüm de “insan”ın (bildiğimiz anlamda insan ve diğer tüm canlı türlerinin) bilimsel başarısının bir sonucu kuşkusuz.

İki ayrı karakterin fedakârlığı ile, ne kadar uzak geleceğe gidersek gidelim, kahramanlara hep ihtiyaç olacağını hatırlatan film, iki kez tekrarlanan “Çoğunluğun ihtiyacı azınlığınkinden önemlidir… ya da tek bir kişininkinden” sözü ile de destekliyor toplumu bireyin önüne geçiren anlayışını. Senaryonun gerek bu konuyu gerekse diğerlerini çok üst düzeyde ve çarpıcı bir derinlikle ele aldığını söylemek mümkün değil; Star Trek dizisinin herhangi bir bölümünden bir parça daha doyurucu olsa da filmin bu bağlamdaki seviyesi, bir sinema filminden bekleyeceğimizin de altında kalıyor açıkçası. Kaptan Kirk’ün geçmişi (eski aşkı ile karşılaşması ve kendi hakkında önemli bir gerçeği keşfetmesi) ve geleceği (yaşlanmakta oluşu) üzerinden öyküye insani boyutların da katıldığı film, onunla Khan arasındaki mesele ile geçmişi de bugüne bağlıyor ve bilim kurgu dünyasının bu önemli karakterlerinden birini bir kez daha bir öykünün merkezine yerleştiriyor.

David’i canlandıran genç oyuncu Merritt Butrick’in bir sonraki Star Trek filminin de (“Star Trek III: The Search for Spock” – Leonard Nimoy, 1984) yer aldığı kısa oyunculuk kariyeri, sanatçının 1989’da AIDS’ten kaynaklanan bir komplikasyon sonucu yaşamını yitirmesi ile sona ermişti. Onun filme kattığı yeni nefesin daha önemlisi Khan’ı oynayan Ricardo Montalbán’dan gelmiş ve sanatçı, en güçlü yanı oyunculuk performansları olmayan Star Trek dünyasının bu örneğinde özellikle öne çıkmış. Bu film için çalışmaya başlamadan önce Star Trek dizisinin tek bir bölümünü bile seyretmemiş olduğunu söyleyen Nicholas Meyer’in yönetmenliğinin öykünün içerik ve temposuna çok uygun olduğunu, James Horner’ın müziklerinin ilk film için Jerry Goldsmith tarafından hazırlanan çalışmadan da beslenerek hikâyeye renk kattığını ve filmin ilk gün gişe geliri ile rekor kırdığını belirterek başta Star Trek fanları olmak üzere tüm bilim kurgu sevenlere önerebiliriz bu yapıtı.

(“Star Trek II: Khan’ın Gazabı”)

Damage – Louis Malle (1992)

“Zarar görmüş insanlar tehlikelidir. Hayatta kalabileceklerini bilirler”

Oğlunun kız arkadaşına karşı saplantılı bir tutku ile bağlanan bir politikacının hikâyesi.

İrlandalı yazar Josephine Hart’ın 1991 tarihli ve aynı adlı romanından uyarlanan bir Birleşik Krallık ve Fransa ortak yapımı. Senaryosunu David Hare’in yazdığı, Louis Malle’in yönettiği film yasak bir tutkuyu çekincesiz bir şekilde anlatan, başarılı kadrosunun (Jeremy Irons, Juliette Binoche, Miranda Richardson, Rupert Graves ve Leslie Caron) güçlü oyunculukları ile dikkat çeken, Malle’in soğuk bir zarafet taşıyan sinema dili ile etkilediği ve cinsel tutkusunu dizginleyemeyen bir erkeğin öyküsünü yeni bir boyut ekleyerek farklılaştıran ilginç bir çalışma. Buna karşılık, senaryonun başta tutkunun başlaması olmak üzere kimi gelişmeleri yeterince ikna edici şekilde anlatamadığını ve tutkusunun kuklasına dönüşen bir adamın trajedisini ciddiye almayı zaman zaman zorlaştırdığını da söylemek gerek.

Josephine Hart’ın ilk romanı olan “Damage” (bizde önce “Yara”, bu filmden sonraysa “Ölesiye” adı ile yayımlandı), yazarın “yasak aşk”lara olan ilgisinin de ilk örneği olmuştu. Bir sonraki romanı olan “Sin”de (Günah) bu kez evlatlık olan kız kardeşinin kocasını baştan çıkartan bir kadının öyküsünü anlatan Hart’ın ilk romanının tek uyarlaması Malle’in imza attığı değil; Yunan besteci Kharálampos Goyós’un ilk kez 2008’de sahnelenen ve librettosu ile Hart’ın övgüsünü alan operası ve 2003’te bir Netflix dizisi (“Obsession”) olarak da seyircinin karşısına çıktı Hart’ın kitabı. Otuza yakın dile çevrilen esere gösterilen bu ilgide kuşkusuz yasak aşk, tutku ve cinsellik boyutunun önemli bir etkisi vardı ve Malle’ın uyarlaması da bu temaların üzerine giden bir çalışma. Sinemada bir kadına duyduğu tutkunun kurbanı olan saygın erkeklerin çok daha güçlü hikâyeleri anlatıldı; Josef von Sternberg’in 1930 yapımı “Der Blaue Engel” (Mavi Melek) veya Fritz Lang’ın 1945 tarihli “Scarlet Street” (Scarlet Caddesi) adlı filmleri ile karşılaştırılınca, Malle’in filmi geride kalıyor tartışmasız bir şekilde. Yine de bu filmin kendine has özellikleri var ve başta kadın karakteri olmak üzere bunları ilgi çekecek şekilde kullanıyor.

Politikaya atılan bir doktor olan Stephen Fleming (Jeremy Irons) Britanya Parlamentosu’nun önemli bir üyesidir ve eşi Ingrid (Miranda Richardson), gazeteci oğlu Martyn (Rupert Graves) ve küçük kızı (Gemma Clarke) ile mutlu bir yaşamı vardır. Oğlunun kız arkadaşı olan Anna (Juliette Binoche) ile tanıştığı an bu mutluluğun -belki de ve aslında- görünürde olduğunu anlamamızı sağlayacak ve Stephen’ın bu genç kadına saplantılı tutkusu tehlikeli bir oyunu başlatacak ve Ingrid’in babası (Ian Bannen) ve Anna’nın annesinin de (Leslie Caron) dahil olacağı öyküdeki tüm karakterlerin yaşamları bu yasak tutkudan derin bir şekilde etkilenecektir.

Modern Fransız sinemasının en büyük oyuncularından biri olan Juliette Binoche’a uluslararası arenada tanınırlığı kazandıran ilk filmlerden biriydi bu yapıt. Soğuk bakışlarının altında travmalı bir geçmişi ve yoğun cinsel arzuları barındıran gizemli karakterini burada, zaman zaman senaryonun inandırıcılık açısından aksayan bölümlerini de unutturacak bir yalın güçle canlandırıyor Binoche. Kitapta İngiliz olan karakteri yarı Fransız olarak değiştirmesinin nedenini, kadın ile öykünün geri kalan İngiliz karakterlerinin gelenekselliği arasında bir çatışma yaratmayı amaçlaması ile açıklayan Malle, bu hedefini kesinlikle yakalamış görünüyor. Anna’nın İngiliz aile ile olduğu her sahnede onun diğerlerinden farklılığını güçlü bir biçimde hissediyorsunuz ve tam da bu nedenle, kadının tamamı ile kendisi olduğu anların cinsellik sırasında yaşanması daha anlaşılabilir oluyor. Ne var ki geçmişteki travmanın büyüklüğü kesinlikle etkileyici bir içeriğe sahipken, bu travmanın yol açtığı tavrın ve bu tavrın sonucu olan davranışların aynı güce sahip olduğunu ve bizi ikna ettiğini söylemek zor. Hele de finaldeki “Herkes gibi görünüyordu” ifadesi bu ilginç karakterin filmde gördüğümüz ruh halini daha da boşa düşürüyor. Senaryonun Anna ile Stephen’ın ilk tanışma sahnelerindeki içeriği de sorunlu görünüyor bu bağlamda; ilk bakışmadaki tuhaf etkilenme karşılaşmanın iki tarafı için de kesinlikle gerçekçi görünmüyor. Evet, bu tuhaflığın filmin genel havası ile bir uyumu olduğu açık ama öykünün sonradan seyredeceğimiz bölümlerindeki cinsel yoğunluğu açıklayacak bir resim değil gördüğümüz.

Çağdaş sinemanın başta Kieślowski filmleri olmak üzere pek çok örneğine notaları ile sağlam bir destek sağlayan ve o filmlerden bağımsız olarak da değer taşıyan müzikleri ile bilinen Zbigniew Preisner’in kötü bir önsezinin işaretlerini taşıyan ve zaman zaman yasa da yakın duran çalışmasını takdirle anmamız gereken filmi için Malle şu ifadeyi kullanmış: “Yönetici sınıf üzerine bir yergi değil, onların gelenekleri/değerleri üzerine bir gözlem”. Sadece yakında sağlık bakanı olacağı konuşulan Stephen değil, kayınpederi de benzer geçmişi ve yaşadığı evin işaret ettiği gibi İngiltere’nin egemen sınıfının bir üyesi. Bir sahnede Ingrid’in elinde gördüğümüz The Sunday Times ise, ülkenin merkez-sağda ve Muhafazakâr Parti’ye yakın duran gazetelerinden biri ve elit yönetici sınıfla özdeşleşen bir yayın organı. Senaryo bu seçimleri ile tüm o İngiliz soğukkanlılığı ve ciddiyetinin arkasında gizlenenleri açık ediyor bir bakıma ve evet, bir yergi değil ama gözlemin de ilerisine geçen bir saptama oluyor. Stephen’ın süratle yoldan çıkacağının ve işte bu gizlenenlerle ilgili ilk ipucunu hayli başlarda ve çok kısa süren bir sahnede bize yansıtıyor Malle; Stephen evinin salonunda etrafına sanki ilk kez orada olan bir yabancının gözleri ile bakıyor. Martyn’in, büyükbabasının evindeki bir yemekte çocukluğunun sıcaklık ve tutkudan yoksunluğundan söz açması da yine, gizlenen ya da en azından içte tutulması gerektiğine inanılan hislerin ve arzuların bir gün bir şekilde dışarı çıkacağının ve yaşanacak patlamanın yol açacağı trajedilerin açıklaması oluyor bir bakıma.

Anna’nın evinin numarasının 10 olması, Birleşik Krallık Başbakanlık konutunun adresine (Downing Sokağı, 10 Numara) bir gönderme değilse eğer, oldukça hoş bir tesadüf olmuş açıkçası, Malle’ın filmi ile ilgili, yukarıda yer alan açıklaması düşünüldüğünde. Stephen’ın konumu ve tecrübesi gereği almayacağı risklerle (zaman ve mekân tanımayan cinsel buluşmalar örneğin) dolu eylemleri ve tutulan bir otel odasının penceresinin baktığı yerin ancak bir “Yeşilçam tesadüfü” ile açıklanabilir düzeyde olması ise pek de doğru bir seçim olmamış senaryo adına. “Seninle birlikte olabilseydim, onunla evlenir miydim sence?” sorusundaki mantık(sızlık) ve Anna’nın bu soru ile birlikte düşünülmesi gereken tercihleri vs. hep sorgulanmaya açık kesinlikle. Öyle ki karakterlerden birinin “Neden kendini öldürmedin?” sorusunun cevabını biz de merak ediyoruz! “Aşka teslim oluşumuz, bize bilinmeyene dair bir fikir vermesinden” sözü çok doğru bir saptama içeriyor ama burada söz konusu olanın aşk değil; taraflardan birinin travmalı geçmişinden, diğerininse sınıfının sıcaklıktan yoksun yaşamından kaynaklanan bir tutku olarak resmedildiğini düşününce, o da boşa düşüyor.

Karakterinin, duygularını hemen hep kontrol eden yanını etkileyici bir performansla canlandıran ve bu nedenle dramatik bir sahnedeki patlamasını daha da etkileyici kılan Miranda Richardson’un Oscar adaylığını ve Jeremy Irons’un özellikle sessizlik anlarında, kısa bir sürede çok şey anlatabilme becerisini ustalıkla sergilediğini anmamız gereken filmin övgüyü hak eden başka yanları da var. Görmezden gelinemeyecek anlam ve inandırıcılık sorunlarını bir süre sonra önemsiz kılan en önemli unsur kuşkusuz ki oyuncuların performansları. Bunun yanında Malle’in, cinsellik sahnelerinde süslemeyen ama doğrudan olmaktan da çekinmeyen, filmin geri kalanındaysa kontrollü ve bilinçli bir soğukluğu içeren sinema dili de önemli bir katkı sağlıyor yapıta. Daha önce “Les Amants” (1958, Aşıklar), “Le Souffle au Coeur” (1971, Kalp Mırıltısı) ve“Pretty Baby” (1978, Güzel Bebek) filmleri ile cinsellik ve tutku açısından farklı sularda gezinen filmler çekmiş olan Malle burada senaryonun zaman zaman ruhsuzluğa kayan soğukluğunun etkisini de azaltıyor. Sanat hayatına bale ile başlayan ve 1951’de Vincente Minnelli’nin “An American in Paris” (Paris’te Bir Amerikalı) filmi ile girdiği sinemanın klasik döneminin en ünlü yıldızlarından biri olan Leslie Caron’ın varlığını da çekicilik kaynakları arasına ekleyebileceğimiz; ilginç, tuhaf ve önemli bir çalışma bu özetle.

(“Ölesiye”)

Mil-jeong – Kim Jee-woon (2016)

“Dönek bile olsa, vatanı belli. İçten içe vatanına bir borcu olduğunu biliyordur. Buna oynamalıyız”

1920’lerde Japonya’nın işgali altındaki Kore’de yurtsever direnişçilerin, Japon güçlerine karşı verdiği ve ihaneti de içeren casusluk hikâyeleri.

Senaryosunu Kim Jee-woon, Lee Ji-min ve Jong-dae Park’ın yazdığı, Kim Jee-woon’un yönettiği bir Güney Kore yapımı. Başta ülkesindekiler olmak üzere farklı ülkelerdeki festivaller ve yıllık değerlendirmelerde ödül kazanan bu aksiyon filmi, eleştirmenleri şaşırtan bir tercihle ve örneğin Park Chan-wook’un “Ah-ga-ssi” (Hizmetçi) filmi gibi seçilmesi beklenen başka yapıtları geride bırakarak, ülkesinin Yabancı Dilde Film dalında Oscar adayı olarak gösterilmişti. Sadece bir aksiyon olmakla yetinmeyip, gerilim türünde de ilerleyen filmin uzunluğu ve zaman zaman kompleks olan akışı da sıradan aksiyonlardan uzaklaştırıyor yapıtı. Son sahnelerde dozu bir parça artan yurtseverlik görüntüsü ve Japon karakterlerden birinin biraz kaba çizilmesi dışında, milliyetçilik tuzağına düşmediği söylenebilecek olan film, aksiyon sahnelerindeki başarısının yanında, özellikle trende geçen uzun bölümde gerilimi hep diri tutabilmesi ile de dikkat çekiyor.

Kore 1910 – 1945 arasında Japonya’nın bir kolonisiydi ve ancak onların İkinci Dünya Savaşı’nda teslim olmasıyla kurtulabildiler bu durumdan. Bu dönem boyunca, aralarında bu filmde öyküsü anlatılan “Kahramanlar Birliği”nin de olduğu farklı gruplar silahlı ve silahsız yöntemlerle işgalcilere karşı mücadele vermişti. Kapanış jeneriğinde “Gerçek kişilere ve olaylara dayanan bir kurmaca” olarak tanımlanan bu filmin öyküsü işte o direnişçilerin yaşadıklarından esinlenerek yazılan senaryosu ile görülmeyi hak eden bir sonuç koyuyor ortaya. Çok ve zengin karakterli ve bu nedenle dikkatli seyredilmesi gereken filmin hikâyesinin odağında, Koreli olsa da, Japonların emrinde çalışan komiser Lee Jung-Chool (Song Kang-ho) var. Direnişçilerin liderini yakalamakla görevlendirilen bu komiser bir zamanlar direnişçilerin yanında durmuş olsa da, şimdi vatanına ihanet anlamına gelecek bir rolü üstlenmiştir. Şangay’dan alacakları patlayıcıları Seul’e getirerek, işgalcilere zarar verecek eylemler planlayan direnişçilerin önündeki en büyük engellerden biridir komiser ve aralarında bir rekabet ve güven problemi de olan bir Japon polis ile birlikte çalışmaktadır.

Eylemlerinde kullanacakları patlayıcıları alabilmek için antika bir eseri satmaya çalışan direnişçilerin tuzağa düşürüldükleri bir sahne ile açılıyor film; yüksek bir tempo, hareketli bir kamera kullanımı ve tatmin edici bir görsellikle oluşturulan bu sahne, filmin fedakârlık, yurtseverlik, mücadeleye inanç ve ihanet (“Liderlerimiz ulusa ihanet etti. Sen de yoldaşlarına ihanet ettin. İçin rahat mı?”) temalarının da özeti oluyor bir bakıma. Çok daha başarılısı, tüm bir trende yolculuk ve ardından istasyonda karşılama sahnesinde karşımıza çıkan bu aksiyon ile yetinmiyor film ve gözetlemeler, takipler, kuşkular ve ikili oyunlarla, her zaman aynı düzeyi koruyamasa da gerilim ve psikoloji boyutu da olan bir öyküye dönüşmeyi de başarıyor. Birden fazla sahnede karakterlerin hissettiği tedirginliği, korkuyu ve şüpheyi bize geçirebiliyor film ve arada düşen tempoyu dengeliyor böylelikle.

Ülkelerini işgal edenlere karşı mücadele eden direnişçilerin hikâyesini anlatan bir sinemacının zaman zaman milliyetçi öğelere başvurması az ya da çok kaçınılmaz bir sonuç; Kim Jee-woon neyse ki kaba bir yurtseverlik öyküsüne dönüştürmüyor filmini ve son sahnelerde verilen ufak tavizlere (Bir hücrenin duvarındaki “Buradan direnişçiler geçti” yazısı belki bu tavizlerden biri ama o sırada hücrede bulunan karakterin yaşadıkları düşünülünce çok da rahatsız edici değil) rağmen yapıtını kolaylıkla düşülebilecek tuzaklardan uzak tutuyor çoğunlukla. Komiser ile Japon muadili arasındaki mücadelenin sadece direnen ile işgal eden arasında değil, aynı işi yapan iki kişi arasındaki ve kişisel boyutları da olan bir çekişme olarak yansıtılması da destekliyor bu durumu. “İnsanın kalbine dokunulmasından daha korkutucu ne olabilir?” ve “Gün gelir, herkes tarafını seçmek zorunda kalır. Tarihe adınızı nasıl yazacaksınız?” ifadelerinin birer kanıtı olabileceği gibi, öykü vatanseverliği, vicdan ve tarafını seçme gibi farklı öğelerle zenginleştiriyor.

Gerekliliği tartışılır ama neyse ki kısa süren birkaç sert sahnesi olan film, çok ödüllü görüntü yönetmeni Kim Ji-yong’un imzasını taşıyan, sıcak sarı renklerin ağır bastığı gündüz çekimleri ve zaman zaman yağmurun da süslediği gece görüntüleri ile çalışması ile de dikkat çekiyor. Çekici ve etkileyici set ve kostüm tasarımlarının da desteklediği nostaljik havanın yaratılmasında bu görüntülerin önemli bir payı var ve filmi eski dönemde geçen bir aksiyon olmaktan daha öteye taşıyarak zenginleştiriyor onu. Mowg adı ile bilinen Lee Sung-hyun’un dönemin ruhuna uygun ve öykünün içeriği ile uyumlu hareket eden orijinal müzikleri ve seçilen diğer şarkılar da (güçlü bir sahnede kullanılan Ravel’in “Bolero”sundan Louis Armstrong’un yorumladığı “When You’re Smiling”e farklı eserler bunlar) bu nostaljiyi sağlam bir şekilde destekliyorlar.

Direnişçilerin içlerindeki hainin kimliği konusunda bizi de bir süre merak içinde tutan ve buradan da bir gerilim yaratmayı başaran çalışmanın, işgal yönetimi için çalışan bu kişiden hesap sorulduğu sahneyi bir parça aceleye getirmesi yanlış bir tercih olmuş. Yine de bu şık (bazen de bir parça fazla şık) yapıtın başrol oyuncusu Song Kang-ho’nun performansı bu ve benzeri kusurları unutturuyor çoğunlukla. Aralarında “Beurokeo” (“Bebek Servisi” – Hirokazu Koreeda, 2022) ile Cannes’da aldığının da bulunduğu pek çok ödülün sahibi olan usta oyuncu, karakterinin çok katmanlı kişiliğini ve yaşadığı karmaşayı takdiri hak eden bir performansla getiriyor karşımıza. Süresi daha kısa, karakter sayısı ve olay örgüsü daha kısıtlı olsa, gerçek bir olaydan (1923’te Seul’deki bir Japon polis merkezinin bombalanması) esinlenen bu film, Jinmo Yang’ın özellikle aksiyon sahnelerindeki baş döndüren kurgusunun da katkısı ile çok daha çekici olabilirdi ama sonuç görsel açıdan kesinlikle göz doyuran, şık prodüksiyon tasarımı ile başarılı bir çalışma.

(“The Age of Shadows” – “Karanlık Görev”)