Cesur Yeni Dünya – Aldous Huxley

İngiliz yazar ve filozof Aldous Huxley’in, distopik edebiyatın en bilinen ve bugün de farklı tartışmaların kaynağı olan romanı. İlk kez 1932’de yayımlanan kitap yurttaşların zekâ düzeyine dayalı bir sosyal hiyerarşinin farklı basamaklarına yerleşecek şekilde yaratıldığı ve yetiştirildiği bir dünyayı getiriyor okuyucunun karşısına ve Huxley’in gelecekle ilgili korkularını (ve/veya umutlarını) anlatıyor. Yaşamın sadece keyif ve mutluluk üzerine kurulu olduğu ve insanların buna göre yapay bir şekilde şartlandırıldıkları bir toplumun hikâyesini, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ve büyük ekonomik bunalımın neden olduğu genel karamsarlığın ve hızla değişen/dönüşen bir dünya ile ilgili korkuların izlerinden yola çıkarak, insanlığın geleceği ile ilgili şüphe dolu sorularla anlatan kitap kuşkusuz çok önemli bir eser. Huxley’in kendisinin ve eserinin olumlu ve olumsuz eleştirilerle karşılanması romanın aslında ikili bir okumaya açık olmasından kaynaklanıyor; çizilen resim hakkında yazarın kendisinin ne düşündüğü ya da neyin iyi (doğru) ve neyin kötü (yanlış) olduğu konusunda okuyucusunu da düşündüren, okunması gereken bir modern klasik.

Aldous Huxley 1959’da yayımlanan “Brave New World Revisited” (Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret) adlı ve makale formatındaki kitabında, “Brave New World”deki öngörülerinin ne derece gerçekleştiğini incelemiş ve kehanetlerinin kendisinin hayal etmediği kadar hızlı bir şekilde gerçekleşmesine şaşırdığını belirtmişti. Yazar 1962’de yayımlanan ve son kitabı olan “Island” (Ada) adlı eserinde bu kez ütopik bir dünyanın tasvirini anlattı okuyuculara. Yazarın ikinci ve son eşi olan müzisyen, yazar ve terapist Laura Huxley bir röportajında, “Brave New World”ün bir “uyarı”, “Island”ın ise bir “öneri” olduğunu belirtmişti ve bu bağlamda değerlendirince, bu üç eserin birlikte de değerlendirilebilecek bir toplam oluşturduğu söylenebilir.

Distopik edebiyat, genellikle gelecekte geçen, totaliter rejimlerin, teknolojik kontrolün veya çevresel felâketlerin hakim olduğu, insanlığın sefil ve baskı altında bir yaşam sürdüğü kurgusal “kötü yer”leri anlatan tür olarak tanımlanıyor. Huxley’in bu kitabı tanımdaki örneğin çevresel felâketi içermiyor, hatta tamamen mutluluk üzerine kurulu bir dünya getiriyor karşımıza. İnsanların “üretildiği”, onları zayıflatacak her türlü duygunun/kavramın, örneğin acının ve ailenin yok edildiği bir dünya bu ve “herkes herkes içindir” düsturu ile bireysel sapmalara izin verilmiyor. İnsanlığın bildiğimiz anlamdaki “ilkel” formları “Vahşi Bölge” denen yerlerde devam ediyor ve oradaki “Vahşiler” ideal mutluluk dünyasında yaşayanlar için en fazla bir merak ve turistik gezi konusu olabiliyor. Mutlu olmanın tek seçenek olduğu duygusuz ve sorunsuz bu dünyanın karşısında duyguları koruyan ama sorunlu bir toplum olarak tasarlamış Vahşi Bölge’yi Huxley ve doğrunun ne olduğu konusunda okuyucuyu kendi cevabını bulmaya yönlendiriyor.

Kitabın başında Huxley’in 1946’daki baskı için yazdığı önsöz, sonunda ise Huxley üzerine çalışmaları ile bilinen İngiliz akademisyen David Bradshaw’un “Cesur Yeni Dünya Üzerine” başlıklı bir yazısı yer alıyor ve her ikisi de farklı açılardan kitabı zenginleştiriyor. Huxley önsözünde dünyanın daha önce öngördüğünden çok daha hızlı bir şekilde distopik bir sona doğru ilerlediğini, dünyanın yok edici bir savaş hâli ile küresel, merkezi ve istikrarlı bir totaliter refah hâli arasında seçim yapmak zorunda kalacağını ve gücün merkezileşmesini durdurup, bireysel özgürlükleri (tüketimi değil!) artırmanın tek çözüm olduğunu belirtirken, kitaptaki iki seçeneğin karşısına daha ortada duran bir üçüncü seçenek koymaması ile ilgili duyduğu pişmanlığı yazmış. Bradshaw ise yazısında eseri, Huxley’in kendi düşünsel serüvenindeki değişiklikler ile birlikte ele almış ve okuyucunın kitabı daha iyi kavramasına ve üzerinde daha doğru bir şekilde düşünmesine giden yeni bir yol açmış.

Huxley kitabın adını Shakespeare’in “The Tempest” (Fırtına) adlı oyununda Miranda adındaki karakterin saray mensuplarından oluşan bir topluluk karşısında duyduğu hayranlığı ifade eden sözlerinden almış: “O brave new world”. Sadece dilimize değil, diğer pek çok dile bu ifadedeki “brave” sözcüğü cesur olarak çevrilmiş ve Huxley’in de kitabındaki dünyanın cesur olma durumunu ifade ettiği söylenmiş. Güncelliği süren bir tartışma var bu konuda ve o sözcüğün cesareti değil, güzelliği ifade ettiği ve bu nedenle kitabın Türkçedeki adının da “Güzel Yeni Dünya” olması gerektiği belirtiliyor bu tartışmayı açanlara göre. Gerçekten de “brave new world” ifadesinin Shakespeare’in oyununda kullanıldığı bağlam, bu sözcüğün güzel olanı anlatmak için kullanıldığı görüşünü destekliyor. Bu tartışma bir yana; Shakespeare, adı için ilham kaynağı olmaktan daha fazla bir içerikle yer alıyor kitapta. Romanın Vahşi Bölge’de doğan karakteri John oradaki (ve elbette Yeni Dünya’da vatandaşların erişmesinin asla mümkün olmadığı) bir kitap aracılığı ile keşfediyor bu İngiliz sanatçıyı ve onun eserlerinden satırlar pek çok kez çıkıyor karşımıza. Shakespeare’in insana has olan her şeyi, tüm güçlü ve zayıf yönlerini anlatmanın ustası olması herhalde, Huxley’in onu eserine bu denli çok yerleştirmesinin nedeni olmuş. Yeni Dünya’daki mükemmel mutluluk şartlanmasının tam karşısında yer alan öyküler anlatır çünkü Shakespeare ve yaşamın dram, trajedi ve komedinin tüm boyutlarına sahip olduğunu gösterir bize. Alıntıların pek çoğunda -en azından bir dipnotla-, ilgili metnin sahibinin Shakespare olduğu bilgisinin verilmemesi ve hemen hiçbirinde bu alıntıların onun hangi eserinde yer aldığının belirtilmemesi Türkçe çeviriye özgü bir durum mu bilmiyorum ama meraklı bir okuyucu için gerekli bu tür bilgiler. Kitabın başında yer alan ve Rus filozof Nicholas Berdiaeff’ten yapılan alıntının sadece Fransızca olarak verilmesi de ilginç; kitabın orijinal baskısında da tercih bu yönde miydi bilmiyorum ama metnin içeriği kesinlikle çok önemli ve bu nedenle bir çevirisi de olmalıydı. Berdiaeff ütopyaların düşünüldüğünden çok daha fazla gerçekleştirilebilir durumda olduğunu söylerken, “daha az kusursuz” ve “daha özgür” bir ütopya-dışı toplum için entelektüellerin bir yol bulmasını umduğunu yazmış. Huxley’in kitabındaki iki farklı dünyanın çatışması teması ile o derece yakından ilişkili ki bu kısa alıntı, çevrilmemesi tuhaf olmuş.

“Cesur Yeni Dünya”nın işleyiş mekanizmalarını (özellikle de insanların “yaratılış”ını ve “şartlandırılmaları”nı) detaylı olarak anlatarak başlıyor kitap. “LONDRA MERKEZ KULUÇKA VE ŞARTLANDIRMA MERKEZİ”nin girişinde yer alan “CEMAAT, ÖZDEŞLİK, İSTİKRAR” sloganı ile bu dünyanın kusurlara, sorgulamalara, bireyselliğe ve insanı zayıf düşürecek tüm kavramlara (aşk, aile vs.) kapalı olduğunu anlatmaya başlıyor Huxley ve uzun sayfalar boyunca sürdürüyor bu anlatımı. Karakterler arası iliişkiler ve kuluçka sürecinde alkolün yanlışlıkla bu sürecin parçası olması yüzünden, hiyerarşinin üst sınıfının kusursuzluğuna tam anlamı ile sahip olmayan Bernard’ın sorgulamaları aracılığı ile, resmettiği dünyayı daha iyi anlamamızı sağlıyor yazar. İnsanların bir tüketici olmak üzere yetiştirildiği bu dünyada hiyerarşinin farklı basamaklarındaki insanlara, sınıflarına ait bilinç de özellikle veriliyor; ama bu bilinçlendirmenin amacı sınıflar arası eşitsizliği anlatarak, onları sınıfsız bir toplum için mücadeleye yöneltmek değil elbette. Tersine, her bireyin kendi sınıfının kendisi için doğru olduğuna ve bu sınıfın gerekleri ve doğruları ile onun mutlu olduğuna yönelik bir şartlandırma bu.

İlk kez yayımlandığı tarihten beri Huxley’in eseri sık sık başka eserlerden esinlenmenin ötesine geçen ve özellikle temaları açısından intihal içeren bir yapıt olarak nitelendi farklı kişiler tarafından. Yazarın kendisi özellikle H. G. Wells’in kitaplarından (“A Modern Utopia” (Modern Ütopya, 1905) ve “Men Like Gods” (Tanrı İnsanlar, 1923)) esinlendiğini açıklamış zaten. Bunun dışında Rus yazar Yevgeni Zamyatin’in 1924’te önce İngilizce olarak basılan romanı “My” (Biz), İngiliz Bertrand Russell’ın 1931 tarihli kitabı “The Scientific Outlook” (Bilimden Beklediğimiz), H. G. Wells’in 1901 tarihli romanı “The First Men in the Moon” (Ay’da İlk İnsanlar) ve Polonyalı Mieczysław Smolarski’nin “Miasto Światłości (1924) ve “Podróż Poślubna Pana Hamiltona” (1928) adlı romanları adları anılan diğer kitaplar arasında yer alıyor esininlenmenin, kimilerine göre intihalin kaynağı olarak.

Huxley kitabındaki pek çok karakteri gerçek kişilere gönderme yapacak şekilde isimlendirmiş. Örneğin Mustafa Mond, Britanyalı sanayici Alfred Mond’dan, “Tanrısal” bir figür olan ve “Our Lord” (Tanrımız) hitabını çağrıştıran şekilde “Our Ford” (Fordumuz) olarak hitap edilen Ford Amerikalı sanayici Henry Ford’dan almışlar adlarını. Mustafa Mond’un adının bizim için ayrı bir önemi var: kitabın yazıldığı yıllarda Mustafa Kemal Atatürk, kurduğu cumhuriyetin başındaydı ve tüm dünyada -romandaki gibi- yeni bir devlet kurması ile çok bilinen bir isimdi. Anlaşılan Aldoux Huxley onun bu başarısından ve kurucu özelliğinden çok etkilenmiş ve önemli karakterlerden birine onun adını vermiş özellikle.

Huxley’in kitabı ilk yayımlandığında genellikle övgülerle karşılanmıştı ve örneğin Avusturyalı ekonomist Ludwig von Mises romanı sosyalizmin ütopik ideallerinin bir yergisi olarak tanımlamıştı şu cümle ile: “Aldous Huxley, sosyalizmin hayal ettiği cenneti alaycı bir ironinin hedefi yapacak kadar cesurdu”. Bugün kitaba yönelik eleştiriler o denli olumlu değil tamamen ve bunun da farklı nedenleri var. Belki de en önemlisi “Yeni Dünya”daki bazı uygulamalara Huxley’in kendisinin nasıl baktığı ile ilgili. Romanın distopik dünyasındaki öjenik olarak nitelenebilecek unsurların yazarın bu konuda, en azından yaşamının belli bir döneminde taşıdığı ve kimilerine göre hep koruduğu düşüncelerle örtüştüğü iddia ediliyor. Aslında bu “kafa karışıklığı” romandaki pek çok unsur için de gösterilebilir. Kitabın İrlanda’da 1932’de “aile ve din karşıtı” olması gerekçesi ile yasaklanması ve ABD’de Cumhuriyetçilerin hâkim olduğu eyaletlerde özellikle de dine aykırı görüşler gerekçe gösterilerek sık sık kamu kütüphanelerinden kaldırılması, romanın ve yazarının durduğu nokta ile ilgili algıların işareti. Romanda Vahşi Bölge’den gelen bir karakterle “Yeni Dünya”nın yöneticisi arasındaki tartışmada Huxley’in (ve romanın) hangi görüşü desteklediğini söylemek zor örneğin ve işte bu gibi durumlar kitabı -olumlu anlamda aslında- tartışmalı kılıyor.

1956’da William Froug’un uyarladığı metin ve Huxley’in kendisinin anlatıcılığı ile radyoya, 2015’te Dawn King’in metni ile tiyatro sahnesine uyarlanan roman, televizyonda ise iki kez televizyon filmi (1980’de Burt Brinckerhoff ve 1998’de Leslie Libman ve Larry Williams’in yönetmenliği ile) ve iki kez de dizi (2010’da Leonard Menchiari, 2020’de David Wiener’in yönetmenliği ile) olarak çıktı seyircinin karşısına ama henüz sinema perdesinde hayat bulamadı. Özetlemek gerekirse; ilginç, tartışmalar yaratmış ve dünyanın bugünkü hâli ve geleceği ile ilgili endişeler duyanların özellikle okuması gereken bir roman bu ve bir gün beyazperde de hak ettiği düzeyde bir karşılığı ile karşımıza çıkması gereken bir yapıt.

(“Brave New World”)