La Noche de 12 Años – Álvaro Brechner (2018)

“Artık mahkûm değilsiniz, rehinesiniz. Sizi fırsatımız varken öldürmeliydik. Şimdi ise sizi çıldırtacağız. Savaşı kaybettiniz, sonunuz geldi. Bir de dünyayı değiştirmek istiyordunuz. Şu hâlinize bir bakın! Sizin yerinizde olsam kendimi öldürürdüm. Siz neden öldürmüyorsunuz?”

1973’te askerî diktatörlükle yönetilen Uruguay’da ele geçirilen üç solcu gerillanın on iki yıl süren mahkûmiyetlerinin hikâyesi.

Askerî hükümetin, ele geçirdikten sonra on iki yıl boyunca kötü muameleye ve yalnızlığa mahkûm ettiği dokuz gerilladan üçünün hikâyesini anlatan film, onlardan ikisi olan Mauricio Rosencof ve Eleuterio Fernández Huidobro’nun “Memorias del Calabozo” adlı kitabından uyarlanmış. Uruguaylı sinemacı Álvaro Brechner’in senaryosunu yazdığı ve yönettiği film 1973 ile 1985 arasında tam bir rehine hayatı yaşayan üç gerillanın hikâyesini onlara yaşatılanlara odaklanarak anlatıyor ve bir insana yapılabilecek en büyük kötülüğün onu onurunu kaybetmeye ve çıldırtmaya çalışmak olduğunu gösteriyor. Bir insan ne kadar direnebilir sorusunu umut dolu bir şekilde cevaplandıran bu gerçek hikâye üç başrol oyuncusunun güçlü performansları, tek bir noktaya (eziyet ve direnişe) odaklanarak dağılmayan hikâyesi ve yakın geçmişin Latin Amerika’daki acı dolu sayfalarından birini açması ile çok önemli ve ilgiyi hak eden bir çalışma.

Uruguay, Arjantin, İspanya, Fransa ve Almanya ortak yapımı olarak çekilen filme kaynaklık eden kitap için, kendisi de askerî darbe kurbanı olan Uruguaylı yazar Eduardo Galeano şöyle yazmış: “Bu çalışma, insan sözünün zaferini kutluyor. Doğaçlama bir Mors alfabesi ile kurulan iletişim, bu kurtuluşun anahtarıydı. Parmakları davul çaldı ve böylece reddedilen ses hakkını yeniden ele geçirdiler: Duvardan birbirlerine cesaret ve teselli verdiler, tartıştılar, deneyimleri ve sanrıları, insanları ve hayaletleri, anıları ve hayalleri paylaştılar. Ağızları ile konuşmaları yasaklanınca parmakları ile konuştular. Dile getirme ihtiyacından doğan dili, gerçek dili konuştular”. Her biri ayrı bir hücreye kapatılan, birbirleri ve gardiyanları ile konuşmaları yasaklanan, kendi kendilerine konuşmalarına bile izin verilmeyen üç mahkûmun bu hikâyesi insanın iletişimden yoksun bırakılmasının neden olduğu işkenceyi elle tutulur bir biçimde anlatıyor gerçekten de. Üç gerçek karakterin (sonradan Uruguay Devlet Başkanı olan José Mujica, yazar ve şair Mauricio Rosencof ve 2016’da hayatını kaybeden politikacı ve gazeteci Eleuterio Fernández Huidobro) bir askerî diktatörlüğün elinde 12 yıl bir tutsak olarak yaşarken iletişimden yoksun bırakılmak da dahil her türlü kötü muamele ve işkencenin kurbanı olduğu ve 12 yıl süren bir karanlık geceyi anlatan yapıt bir politik film olarak sınıflanabilir elbette ama bu kategorizasyonun sınırlarının dışına taşan güçlü bir çalışma.

Franz Kafka’nın “In der Strafkolonie” (Ceza Sömürgesi) adkı kısa öyküsünden bir alıntı ile açılıyor film: “Adam mahkûma baktı ve memura sordu: “Mahkûm kaç yıl ceza aldığını biliyor mu?”. Memur cevapladı: “Hayır, bunu kendi vücuduyla hissedecek”.”. Bilgilendirme yazısı Uruguay’ın bir askerî diktatörlük tarafından yönetilmekte olduğunu ve dokuz Tupamaro (o dönemde hayli aktif olan solcu şehir gerillası örgütü) üyesinin “rehine” olarak alındığını söylüyor bize. Sesi hayli yüksek bir radyoda bir dinleyici isteği olarak çalınan şarkı cezaevinin dört bir yanına yayılırken, harekete geçen askerlerin bazı mahkûmları gözlerini bağlayarak veya başlarına çuval geçirerek bir kamyona bindirdiğini görüyoruz. Bu dokuz kişiden üçü hikâyemizin kahramanları ve içlerinden birinin atıldığı tek kişilik hücrenin duvarlarında yazdığı gibi, içeri girenlerin her umudu dışarıda bırakması gereken bir yerdedirler artık. 12 yıl boyunca sık sık kaldıkları yer değiştirilir ama koşulları gittikçe daha da kötüleşen tüm yeni hücrelerinde her zaman birbirlerinden ayrı tutulurlar.

Sık sık yakın planlarla üç rehinenin fiziksel ve ruhsal çöküntülerini seyirciye etkileyici biçimde geçiren film el kamerası kullanımı ile bu sahnelere tedirgin edici bir gerçeklik duygusu da katıyor. Seyrettiğinizin gerçek bir hikâye olduğunu bilmek böylesine sert sahneleri olan bir filmde bir parça rahatsız edici olabilir ama film dürüstlüğü ile bu riski ortadan kaldırıyor çoğunlukla. Karakterlerden birinin aile ziyareti sırasında yaşanan trajik olaydan bir başka ziyaretteki masal anlatma sahnesine, bir eli boruya kelepçelendiği için klozete oturamayan bir rehinenin bu sorunu hep bir üstlerine taşıyan askerlerin neden olduğu trajikomik durumdan hücrelerin duvarlarına parmakları ile vurarak konuşan ve satranç oynayanlara film duygusal açıdan sömürülebilecek pek çok ânı ustalıklı bir samimiyet ve dürüstlükle getiriyor karşımıza. Umut duygusunu sadece kahramanlarının insanüstü bir gayretle direnişi üzerinden yaratmıyor film, cezaevindeki bazı askerlerle olan diyalog üzerinden de güven ve sevginin kendisine her ortamda hayat bulabileceğini gösteriyor. Tüm o sertliğin içinde, cezaevindeki komutanın mahkûmların da dinleyebilmesi için ulusal bir futbol maçını yayınlayan radyonun sesini açması (yapılan önemli bir yardımın karşılığı olsa bile) veya ziyarete gelen çocuğun kelepçeleri fark etmemesi için oynanan küçük oyun seyircinin içini aydınlatıyor örneğin.

Zaman zaman geri dönüşlerle gerillaların yakalanma anlarını gösteren hikâye özgürlüğe duyulan özlemi, hep tek kişilik hücrelerde tutulan mahkûmların sonunda bir cezaevinin avlusunda birbirlerini gündüz gözü ile ilk kez görmeleri ve güneşi yüzlerinde ilk kez hissetmelerinin mutluluğunu ve dayanışma ruhunu (“Eğer bu benim son şiirim olacaksa / İsyankâr ve hüzünlü / Yılmış ama tek parça / Yalnızca bir kelime yazardım: Yoldaş”) seyirciye de sıcak bir şekilde geçiren filmde Simon ve Garfunkel ikilisinin “The Sound of Silence” şarkısını adeta yeniden yaratarak, sessizliğe mahkûm edilen üç adamın hikâyesine dokunaklı bir katkı sağlayan Sílvia Pérez Cruz da takdiri hak ediyor. Şarkıyı adeta bu film için yazılmışcasına hikâyeye ait kılan bu yorumun İngilizce olması ise bir parça yanlış gibi duruyor açıkçası.

Görüntü yönetmeni Carlos Catalán’ın üç adamın içerideki klostrofobik ortamdaki ruh hallerini ve dışarıdaki özgürlüğe duydukları özlemi çok iyi yansıtan görüntü çalışması ve Federico Jusid’in müzikleri de hikâyenin atmosferine iyi bir uyum gösteriyor. Yönetmen Álvaro Brechner bu filmi çekmekteki temel nedeni sorulduğunda, “Bireylerin kendilerini insan yapan ve öyle kalmalarını sağlayan her şeyden yoksun bırakıldıklarındaki ruh hâllerini anlatmak” cevabını vermiş. Üç oyuncunun da (Mujica’yı oynayan Antonio de la Torre, Huidobro rolündeki Alfonso Tort ve Rosencof’u canlandıran Chino Darin) rollerinin hakkını çok iyi verdiği; karakterlerinin ruhsal ve fiziksel çöküşlerinin yanında direnişlerini de gerçek kıldığı filmde Chino Darin etkileyici bazı anların kahramanı olmasının da yardımı ile öne çıkıyor. Ses tasarımı ve kurgusu ve üç adamın içine atıldığı hücrelerin etkileyici ürkütücülükleri ile dikkat çeken set tasarımlarının da önemli bir katkı sağladığı film, 12 yıl süren bir işkenceye maruz bırakılan üç adamın hikâyesini olması gereken bir dürüstlük, gerçekçilik ve finalin doğruladığı bir umutla anlatan, görülmesi gereken bir çalışma.

(“A Twelve-Year Night” – “12 Yıllık Gece”)

Trading Places – John Landis (1983)

“Bu adam elverişsiz bir çevrenin eseri. Özünde hiçbir kusur yok, bunu ispatlayabilirim. / Tabi ki kusuru var, adam zenci! Daha emekleme çağında hırsızlığa başlamıştır”

Finans ve emtia piyasalarında aracılık hizmeti veren büyük bir şirketin sahibi olan iki zengin ve yaşlı kardeşin, insanların geleceğini belirlemede genetiğin mi yoksa çevrenin mi önemli olduğu konusunda girdikleri iddia üzerine, şirketlerindeki beyaz bir müdürle sokaktaki siyah bir üçkağıtçının yerlerini değiştirmesinin hikâyesi.

Timothy Harris ve Herschel Weingrod’un senaryosundan John Landis’in çektiği bir ABD yapımı. 1980’lerin bugün en çok hatırlanan komedilerinden biri olan ve Amerikalıların en sevdikleri “Noel zamanı filmleri” arasında yer alan çalışma özellikle ilk yarısında epey güldüren ve eğlendiren, finale doğru hızını kaybederken zaman zaman da kabalaşan bir çalışma. Finans dünyası gibi kapitalizmin kalesi diyebileceğimiz bir sektörü odağına alan film buradan bir eleştiriye gidecek gibi görünürken, tam tersi bir yolda ilerleyen; bugün bazı diyalog ve sahneleri kesinlikle cinsiyetçi ve ırkçı olarak görülecek bir hikâyesi olan, tipik Hollywood ustalığı ile kotarılmış, başrollerindeki Eddie Murphy ve Dan Aykroyd’un performanslarının özel bir keyif kattığı bir sinema eseri. Jamie Lee Curtis’in kullanım şeklinin filmi yaratanların ticarî bakışının tek başına iyi bir kanıtı olduğu çalışma, komediden hoşlananların kesinlikle ilgisini çekecektir.

Elmer Bernstein’ın Mozart’ın “Figaro’nun Düğünü” adlı komik operasından çeşitli bölümlerin yeni düzenlemeleri ile hazırladığı müziklerden biri olan bu operanın uvertürü ile açılıyor film. Landis’in Mozart’ın bu eserini seçme nedenlerinden biri, operanın hizmet ettiği zengin kontun kötülük ettiği bir uşağı anlatması olmuş ve Bernstein başka klasik eserlerle birlikte bu melodileri “yeniden yaratarak” hikâyeye önemli bir katkı sağlamış. Mozart’ın eseri bir komik opera ve orada kötü olan dersini alır ama aynı zamanda affedilir; Landis’in filminde de kötü iki adam derslerini alıyorlar ama operanın aksine kendilerini toparlayabilecekleri konusunda bir ipucu vermiyor hikâye. Ne var ki daha fazla kazanmak ve hiçbir şey üretmeden sadece beklentileri satmak veya almak gibi rahatça kumar sınıfına sokulabilecek bir faaliyet alanı olan sektörün kendisinie yönelik bir eleştiri yok filmde. Hatta, hikâyenin başında zengin bir züppe olan Louis Winthorpe (Dan Aykroyd) karakterinin finalde aldığı intikamdan sonra kendisinin daha önce neye hizmet ettiğini sorgulayabileceğini dahi ima etmeye yanaşmıyor hikâye. Sonuç da, düzenin içindeki kötülerin dersini alması ama düzenin -“ufak tefek” kusurları olsa da- devam edip gitmesi oluyor. Oysa hikâye bu konuda tam tersini anlatacağını ima eden bir içerikle başlıyor.

Şehrin çalışan yoksul kesiminden ve zengin bölgelerinden görüntülerle açılıyor film. Zengin evleri ile sokakta yaşayan evsizler ardı ardına karşımıza gelirken, şehirdeki süslerden Noel zamanında olduğumuzu anlıyoruz. Film bize önce Louis Winthorpe’u tanıtıyor. Uşağının yatağına getirdiği kahvaltı ile güne başlayan ve onun tarafından günlük tıraşı yapılan, Harvard mezunu, aracılık hizmeti veren büyük bir şirketin üst düzey yöneticilerinden biridir Winthorpe. Başarılı, hırslı ve kibirlidir ve şirketinin patronlarının akrabası olan bir kadınla nişanlıdır. Arkasından önce bu iki patronu (Ralph Bellamy ve Don Ameche) tanıtıyor hikâye ve ardından da sokağa çıkıyoruz. Billy Ray Valentine (Eddie Murphy) çıkıyor daha sonra karşımıza; Vietnam gazisi, savaşta mayına basarak sakatlanmış ve gözlerini kaybetmiş bir adam rolü yaparak, gelen geçenden para isteyen üçkağıtçı bir siyah adamdır Valentine. Hikâye temel olarak iki zengin, kibirli, üçkağıtçı ve cimri yaşlı adamın Winthorpe ve Valentine’ın yerlerini değiştirerek, genlerin mi yoksa yetişme koşullarının mı belirleyici olduğu konusunda iddiaya girmeleri ve bunun için de bu iki adamın hayatları üzerinden bir oyun oynamalarını anlatıyor.

Senaryo noel ikramiyesi ile ilgili sahnede olduğu gibi şirkette çalışanların da tepedekiler tarafından sömürüldüğünü söylüyor ve iyi yazılmış diyaloglar üzerinden bir mizah yakalıyor (“Çalışanlarımıza ne çok maaş veriyoruz!” / “Evet, maalesef asgarî ücretin altına inemiyoruz”). Ne var ki bu sözünü asla daha ileri taşımıyor ve kötülüğü iki yaşlı adamla sınırlıyor. Tipik bir Hollywood filmi olarak ne kendisi sorguluyor film ne karakterlerine yaptırıyor bunu ne de seyirciyi bu yönde teşvik ediyor. Elbette “dozunu kaçırmamaya özen gösteren” bir eleştirisi var senaryonun: Örneğin zengin yaşamlar ile yoksul yaşamlar arasındaki derin farkın başta karşımıza çıkan görüntüleri, Winthorpe ile Valentine’ın ilk kez karşılaştıkları sahnede ikincisinin siyah ve yoksul olması ile ilgili önyargıların devreye girmesi ve elit beyaz sınıfın tahammül ötesi kibrini net bir şekilde sergiliyor film. Alt sınıftan olan karakterler de üst sınıflara göre daha dürüst olarak çizilmişler. Ne var ki örneğin finali ile bu eleştirinin üzeri tamamen örtülüyor ve bir sınıf atlama finali ile film, adeta “siz de o elitler arasına katılabilirsiniz” diyor seyirciye ve düzenin parçası olmaya davet ediyor.

Küçük suçları anında cezalandıran, büyük suçluları teşvik eden bir sistemi eleştirel bir tavır takınmadan mizah konusu yapan filmde sonlardaki borsa sahnesi kapitalizmin hırs ve yağmasının, beyaz elit erkeklerin kulübü ise sistemdeki sınıf farkının somut bir karşılığı olarak görülebilir. Daha önce sistemin arkasında durduğu sınıfa ait olduğu için hiç farkına varmadığı adaletsizliğin göbeğine düşen karakterin en ufak bir “aydınlanma” yaşamaması ciddi bir sorun film açısından. Buna karşılık, birdenbire sahip olunan zenginliğin beraberinde getirdiği mülkiyet duygusunun eleştirisini hayli keyifli bir şekilde yapıyor film. Paranın egemenliğini eleştirmek yerine, paranın egemenliği ile mutlu sonu işaret eden senaryo bir komedi sınırları içinde bile bazı inandırıcılık sorunlarına da sahip; örneğin Valentine’ın finansal zekâsı, uşağın taraf değiştirmesi ya da “iyi yürekli fahişe” klişesi senaryonun hikâyeyi akıtırken kolay çözümlere gittiğini gösteriyor. Filmin Jamie Lee Curtis’in göğüslerini her fırsatta göstermeyi amaçlayan ucuz yaklaşımı da hayli rahatsız edici hikâyede.

İçeriği ile tipik Hollywood alışkanlıklarını tekrarlasa da filmin özellikle ilk bölümlerde hayli eğlendirdiği açık ve bu eğlencede oyuncularının çok önemli bir payı var. Eddie Murphy sinema kariyerindeki bu ikinci filmi ile Amerikan sinemasının yıldızlarından biri konumuna hak ettiği bir şekilde yerleşirken karakterinin hikâye boyunca yaşadığı değişimleri inandırıcı ve komik kılmayı başarıyor. Dan Aykroyd da ondan altta kalmıyor ve özellikle zenginlerin kibirli hayatlarının tam bir sembolü olduğu sahnelerde seyirciyi kendisinden nefret ettirecek (ve aynı zamanda kıskandıracak) kadar iyi bir performanns sergiliyor. Ralph Bellamy, Don Ameche, uşak rolündeki Denhom Elliott ve senaryo ve yönetmen kendisine hiç âdil davranmasa da Jamie Lee Curtis’in de işlerini iyi yaptığı film eğlenmek için rahatlıkla seçilebilecek, su gibi akıp giden ve sonlara doğru zaman zaman aksasa da işini iyi yapan bir Hollywood yapımı.

(“Zengin ve Sefil”)

Ana Yurdu – Senem Tüzen (2015)

“Nesrincim, kusura bakma ama eğilip kalkarken için görünüyor. Üstüne bir şey giy istersen”

Romanını yazmak için annesinin köydeki evine yerleşen bir kadının ve peşinden gelen annesinin ilişkilerinin hikâyesi.

Senem Tüzen’in yazdığı ve yönettiği bir Türkiye – Yunanistan ortak yapımı. Anne – kız ilişkileri, muhafazakâr toplumlarda aile kurumunun kadınlar üzerinde yarattığı baskı ve annelik üzerine bir hikâye anlatan film son dönemin bol ödüllü çalışmalarından biri. Hem SİYAD’ın hem de İstanbul Festivali’nde FIPRESCI ödülünü kazanarak eleştirmenlerin gözdesi olduğunu gösteren film anne ve kızı canlandıran Nihal G. Koldaş ve Esra Bezen Bilgin’in sade ve güçlü performanslarından aldığı destekle bir kadının etrafına inşa edilen hapishanesinde hissettiklerini anlatırken, şaşırtıcı finali ile uygun bir kapanış yapıyor. “Sanat filmleri”mizin genel sıkıntısını taşıyarak zaman zaman hikâyesinin yeterli bir akıcılığa sahip olmadığı görülen filmin, senaryodan kaynaklanan nedenlerle tatmin edici bir bütünselliğe sahip olmamak ve sahnelerini her zaman bir bütünün organik parçaları yapamamak gibi sorunları da var. Ülkenin toplumsal ve sosyolojik açıdan önemli bir sorununu kendisine konu edinen film alçak gönüllü görünümü ve meseleye dürüstlükle yaklaşmayı başarması ile önemli bir çalışma.

Senem Tüzen’in ilk ve şimdilik son filminde hikâye bir kamyonetin kasasında seyahat eden köylü kadınları ve bu kamyonetin çektiği hasar görmüş bir arabayı göstererek açılıyor. Kasadakilerden biri arabası ile Ankara’dan köye gelen Nesrin’dir ve bir kaza yapmıştır. İlk 5 dakikasında önce karanlık, sonra da kameranın nedense özellikle bundan sakınır bir şekilde kullanılması nedeni ile kadının yüzünü göremiyoruz. Bu “sanatsal” tercihin pek bir anlamı yok gibi görünüyor ve filmin geri kalanında da zaman zaman -karakterlerden birinin flulanmasında olduğu gibi- gösterilen ile gösterme şeklinin uyuşmaması hikâyenin doğrudanlığı ile her zaman uyuşmuyor. Evlenip boşanmış, çocuğu olmayan bir kadındır Nesrin ve üstte bir deri mont, altında bir şalvarla gezindiği köye kitabını yazmak için ihtiyaç duyduğu yalnızlığı elde etmek amacı ile gelmiştir. Ama bu yalnızlığı elde etmesi pek de kolay olmayacaktır çünkü kısa bir süre sonra annesi “kızının geçirdiği kazadan endişelenmesi” nedeni ile peşinden köye gelecek ve aile kurumunu, anneliğin ve muhafazakârlığın tahakkümünü de beraberinde getirecektir.

İki başrol oyuncusu dışında amatör oyuncuların yer aldığı filmin çekimleri Niğde’de gerçekleştirilmiş ve yardımcı roller için yöre halkına görev verilmiş. Ufak tefek aksamalar olsa da bu amatör oyuncular, Esra Bezen Bilgin ve Nihal G. Koldaş’ın sade oyunculukları ile onlardan çok farklılaşmaması sayesinde filme doğal bir hava katmışlar. Köydeki kadınlar arasında geçen sohbet sahneleri içerikleri ile bu nedenle oldukça gerçek görünüyorlar ve Nesrin karakterinin onların arasındayken hissettiklerini anlamamızı sağlıyorlar. Anne ve kızın birlikte eve girerken kızın açamadığı kilidi annenin açması hikâyenin ele aldığı mesele için oldukça uygun bir sembol olurken, davet edilmeyen annenin dışarı asılan iç çamaşırını ipten alarak evin içine götürmesi de onun ilk müdahalesi oluyor kızına (Bırakın bir köy yerini, şehirlerde de ne erkek ne de kadın iç çamaşırlarını böyle ulu orta asma sergileme alışkanlığı olduğunu düşünürsek, çok da uygun bir sembol değil bu müdahaleyi anlatmak için açıkçası). Kendisi bireysel bir mutluluğu hiç tatmamış bir annenin kızını korumak adına onun bireysel tercihlerini yargıladığı ve onu sık sık doğru yola çağırdığı (“Nesrincim, hadi durma, katıl kızım. Son bir defa, hadi kırma beni. Gel yanıma, birlikte kıbleye dönelim”) hikâyede sürekli sitem eden, ilgi bekleyen ve müdahale eden bir annenin varlığını sade bir dil ile anlatıyor Tüzen.

Bir yan hikâye olarak, çalışmayan ve kendisini döven kocasından yaka silken, dört çocuklu kadına Nesrin’in yardım teklif etmesi ve kadın sığınma evine gitmeyi önermesi, filmin kadınların toplumsal konumlarının ve geleneksel bakış nedeni ile karşı karşıya kaldıkları baskıların daha genel bir resmini çizme çabasının bir ürünü. Ne var ki tam da burada bir örneğini gördüğümüz ve diğer bazı bölümlerde de karşımıza çıktığı gibi, sahne adeta kendi başına duran, hikâyenin bütünü ile organik ilişkisi kurulamamış bir içeriğe ve sinemaya sahip; bu da etkisini azaltıyor filmin doğal olarak.
Kızının tercihlerini (evliliğini, kürtaj yaptırmasını, boşanmasını ve genel olarak yaşam biçimini) sıkça eleştiren, geleneksel değerlere ve dinine bağlı görünen annenin bir öğretmen olması çok da uygun bir seçim gibi görünmüyor kadının hayatı açısından. Cumhuriyetin kadınlara “tepeden inme” bir şekilde bir konum vermesi ama kökeninden koparamaması gibi “liberal” bir bakışın sonucu olabilir bu seçim ama burada eğreti duruyor. Senaryosundaki bu problemler bir yana, Nesrin’in kıstırılmışlığını ve anne-kız ilişkisinin bir yandan zenginleştirici, öte yandan boğucu yanını oldukça iyi anlatıyor film. İki kadının öfke, gözyaşı ve bazen de kahkaha dolu sohbetleri pek çok kadının kendi anıları ile kolayca ilişkilendirebileceği güçteler ve bu sahnelerde Vedat Özdemir’in kamerası ile yakalanan anlar da oldukça çarpıcı. Kamera tek bir sahnede “görsel bir güzellik” peşinde oluyor ve açıkçası keşke daha fazlası olsaydı dedirtiyor: Bir cenaze evindeki Nesrin’in pencerenin dışından çekilen görüntüsü bu ve o sırada yağan kar hikâyenin kahramanının bakışındaki yalnızlığı ve yılgınlığı daha da artırıyor.

Filmin epeyce konuşulan finali Nesrin’in annesine (ve genel olarak, içinde yaşadığı toplumun etrafında ördüğü duvarlara) oldukça sert bir tepkisi; korkutulmaya çalışıldığı üzerinden verilen bu tepki bir birikimin sonucu. Senem Tüzen bu final tercihinin de işaret ettiği gibi çok umutlu bir resim çizmiyor ve ülkenin birbirinden çok farklı hayatlar süren kesimleri (nesilleri ve anne kızları da elbette) arasında bir uzlaşının hiç de kolay olmadığını söylüyor. Nesrin’in bavulunda hangi yazarın kitabı olurdu sorusuna verilecek ilk cevaplardan birini (Tezer Özlü’nün “Çocukluğun Soğuk Geceleri”) kullanmakla kolay bir seçim yapmış gibi görünebilir yönetmen ama öte yandan kesinlikle doğru bir kitap bu, Nesrin’in hikâyesi için. Ne ana yurdunun (hem memleket hem anne kucağı anlamında) ne de Anadolu’nun o idealleştirilen “şey”ler olmadığını hatırlatan ve yakın planları ile karakterlerinin boğulma duygusunu yakalayan ve seyirciye de geçiren film üç farklı nesilden birey üzerinden Türkiye’de kadın olmanın hallerini de sergiliyor. Yeni ölmüş olan anneanne toplumun kendisine biçtiği rolü hiç sorgulamadan oynayan “ideal bir anne” olurken, onun kızı bu rolü zaman zaman sorgulamış ve kişisel yaşamındaki boşlukların farkında olsa da bekleneni karşılamaya çabalamış bir anne. Nesrin ise anneliği reddi ile bu rolün dışına çıkan ama yaşadığı toplumda boşluğa düşen bir kadın olarak yer alıyor hikâyede. Tezer Özlü’nün intihar üzerine düşünmüş ve yazmış olması ve psikolojik tedavi görmesi ve Nesrin’in okuduğu bir diğer yazar olan Sylvia Plath’ın ise intihar etmiş olması Nesrin’in “kader”i ile ilgili iyi şeyler söylemiyor seyirciye. Köy ve taşra nostaljisinin “anlamsızlığı”da düşünülerek izlenmesi gereken film ayna, mum, cep telefonu ve özellikle de kapı gibi objeleri çekici ve ima edici bir şekilde kullanıyor. Annenin konuşurken elindeki ekmek parçasını ufaladığı sahnenin güzelliği tüm filme yayılamamış olsa da görülmeyi hak eden, düşünen ve düşündüren bir film bu.

Min Dît – Miraz Bezar (2009)

“Onu gördüm… ben katili gördüm“

Anne ve babaları devlet güçleri tarafından yargısız infazla öldürülen iki çocuğun Diyarbakır sokaklarındaki hikâyesi.

Senaryosunu Miraz Bezar ve Evrim Alataş’ın yazdığı, yönetmenliğini Bezar’ın üstlendiği bir Almanya – Türkiye ortak yapımı. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde Yönetmen, Kadın Oyuncu ve Müzik ödüllerini kazanan film, Antalya Altın Portakal Festivali’nde ise milliyetçi seyircilerin protestoları arasında gösterilmişti. Dilinin Kürtçe olmasından bir sahnede sokak çocuklarının söylediği şarkının içinde geçen “Kürdistan” kelimesine (bu şarkıyı oyuncu çocukların kendisi seçmiş yönetmene göre) ve devletin sivilleri katletmesine bugünün Türkiye’sinde sözü edilmesi bile hayal edilemeyecek unsurları ile kuşkusuz özellikle günümüz için çok cesur bir film bu. Resmî söylemlerin körüklediği milliyetçi bakışın tepkisi beklenen bir durum kuşkusuz ve bugün böyle bir hikâyenin çekilmesi ve gösterime girmesinin imkânsızlığı bu bakışa sahip olanların kendisini sorgulamasını gerektiriyor öncelikle elbettee. Evet, cesur ve önemli bir hikâye anlatan bir film bu ve başta senaryodaki sorunlar olmak üzere önemli kusurlarına rağmen kesinlikle görülmeyi hak ediyor. Başroldeki küçük oyuncu Şenay Orak’ın performansı ile de ilgiyi gerekli kılan film ülkenin her gün daha da kronikleşen bir sorunu üzerine düşünmek için çok iyi bir fırsat.

Antalya’da aldığı tepkilerle başlamak doğru olabilir hikâyeyi değerlendirmeye. Adı Kürtçe olduğu gibi, film boyunca çok büyük bir ağırlıkla Kürtçe konuşuyor oyuncular. Hikâyenin Diyarbakır’da geçtiğini, karakterlerin Kürt olduğunu düşününce ve eleştirilenin bir insanın anadilini konuşması olduğunu fark edince Antalya’daki seyircinin filmi bu nedenle protesto etmesi hayli trajikomik. Bir filmin hikâyesinin gerçeklere ne kadar dürüst yaklaşırsa o kadar değer kazandığını anlamak gerekiyor o çocukların söylediği şarkıyı anlamak için ve ülkenin çok uzun bir süredir kanamaya devam eden bir yarasının nedenleri hakkında hiçbir fikri olmamak gerekiyor filmde devletin neden “doktor ve öğretmenler”i ile değil de, “askerler”i ile gösterildiğini sormak için. Bir sanat eseri soru sordurtmalı, yerleşik (daha doğrusu, yerleştirilmiş) değer ve inançları sorgulatmalı ve bunu da güçlü olanın söylemini takip ederek yapamaz. Bu filmde anlatılan ve seyircinin gözünde devletin kutsallığına dokunanlar yaşanmıştır ve yaşanmaktadır bu ülkede, boyut ve biçim değiştirse de her dönem. Bir JİTEM gerçeği ret edilebilir mi örneğin? Bir Cumartesi Anneleri’nin acılarını görmezden gelmek mümkün mü vicdanlı bir yürek için?

Diyarbakır’da geçiyor hikâye. Karakterlerden birinin kendisini dikkatli olması için uyaran kardeşine ironik bir söylemle “Binlerce asker ve polis var bu şehirde. Başıma ne gelebilir ki?” dediği bir coğrafyadır burası. Üç çocuklu ve mutlu bir aileyi göstererek başlıyor hikâye. Baba gazetecidir ve bir köyde kuşkulu bir şekilde öldürülen köylülerin haberini yapan bir gazetede çalışmaktadır. Baldızı, askerlerle çatışan gruplarla bir şekilde ilişkilidir ve onun ricası üzerine, saklanan bir genci evlerinde saklar bir gece. Anlaşılan bu hareketi ve mesleği onu devletin hedefi haline getirmiştir ve ailesi ile bir düğünden dönerken çocuklarının gözü önünde eşi ile birlikte katledilir. Onlar ölürken, biri bebek olan üç çocuk ortada kalıverir. Hikâye asıl olarak bundan sonra başlıyor ve açıkçası senaryonun sorunları da. 2010’da henüz 33 yaşındayken hayatını kaybeden Evrim Alataş’ın filmin yönetmeni Miraz Bezar ile birlikte yazdığı senaryo sokak çocuklarından Kürt sorununa yoksulluktan devlet şiddetine pek çok meseleye birden el atarken “iyi”ler ve “kötü”ler üzerinden fazlası ile basite indirgiyor karakterlerini ve bazı gerçekçilik problemlerinden kurtulamıyor. Çocukların gözü önünde yapılan infaz en azından onlar tarafından görülmeyi umursamamak açısından sıkıntılı, kucağında bebek olan bir kadının öldürülmesi ve üç çocuğun ıssızlığın ortasında bir gece yarısı bırakılması infazcıların kötücüllüğünü vurgulamak için düşünülmüş ama zaten kötü olan bir eylemi yapanların karakterlerini bu zorlama unsurlarla ve sinema sanatı açısından hiç de doğru olmayan bir şekilde vurgulamak zarar veriyor hikâyeye. İnfazcı Nuri Kaya için, cinayetleri onu yeteri kadar kötü kılmıyormuş gibi, karısını aldatan ve bunun için kendi evini kullanmaktan da çekinmeyen bir insan profili çizmenin ne gereği var?

Çocukların yalnız kaldıktan sonra Diyarbakır gibi, tahmin edilebilecek nedenlerle dayanışma ruhunun canlı olduğu bir yerde içine düştükleri sefalet ve yalnızlığı kimsenin görmemesi ve bir şey yapmaması da inandırıcı değil. Özellikle de cinayetlerin arkasında bir devlet şiddetinin yattığını düşünürsek, bu yalnızlık açıklanabilir bir durum değil kesinlikle. Öneğin çocukların sattığı ev eşyalarını alanların hiçbir şey sorgulamaması ve sormamasını normal bulmak mümkün değil. Annenin çocuklarına anlattığı masala bir gönderme olan final içeriği ile şık ve dokunaklı ama senaryonun orada gösterilen “teşhir”e kadar Nuri Kaya’nın saygın ve iyi bir insan olarak görüldüğüne inanmamızı beklemesi de tuhaf Diyarbakır gibi bir şehirde. Keşke senaryo bu tür sorunlarla dozu kaçırmasa ve örneğin içinde oldukları araba çevirmeye takılan ailenin hissettiği korku ve gerginliği etkileyici bir şekilde sergilediği sahnede olduğu gibi has sinema gücü ile yetinseymiş. “Press” filmindeki gazeteciler arasındaki dayanışmanın en küçük bir izi bile yok mu ki babanın çalıştığı gazetede, iş arkadaşlarının ailesi ile ilgili hiçbir girişimlerini göremiyoruz ve çocukların okulunun yönetimi çocukların nerede olduğunu hiç mi sorgulamıyor?

Ermeni kilisesi kalıntıları üzerinden, -senaryo yeterince farklı alanlara el atmıyormuş gibi- bir başka sorunu da gündemine almaktan kendisini alamayan filmin bu durumunu bir ilk filmin “her şeyi anlatma” heyecanı ile açıklamak gerekiyor belki de. “Diyarbakır çocuklarına” adanan ve baş oyuncusu Şenay Orak’ın aldığı ödülü tüm sokak çocukları adına kabul ettiğini söylediği film bu sorunun kaynaklarından biri olan Kürt sorununu ve yoksulluğu da ana konu olacak bir şekilde ele alınca bir parça dağılıyor hikâye doğal olarak. Ne var ki filmin bu senaryo sorunundan daha önemli artıları var ve işte bunlar filmi kesinlikle seyre değer kılıyor. Başka çocuklarla birlikte iki çocuğun ana kahramanı olduğu bir hikâyede onların yaşadıklarını hiç sömürmüyor film; onların sokaklarda yaşadıkları ve başlarına gelenler hem senaryonun hem yönetmenlik çalışmasının parlak bir başarısını gösteriyor. Tüm o zorlama yanlarına karşın, finalin gerçekçiliğini de alkışlamak gerekiyor. Bir boş umudun peşine düşmüyor film ve çocukların “İstanbul seyahati”ne gittikleri finali ile akıbetleri benzer olan binlerce çocuklardan birkaçının hikâyesini anlattığını söylüyor bize vurucu bir şekilde. Çocuklarını korkunç travmalarla karşı karşıya bırakan bir ülkenin mutlu ve özgür olmasının imkânsızlığını hatırlatıyor acı bir şekilde film ve propaganda yapma tuzağına düşmüyor hiç.

Mustafa Biber’in yerel motifleri de içeren başarılı müziği ve sözleri hikâyeye çok yakışan ve kapanış jeneriği ile birlikte dinlediğimiz Serhado şarkısı “Nabinim” ile renk kazanan filmin çocuk oyuncuları çok başarılı. Onların bu performansı önemli bir yönetmenlik becerisinin de sonucu şüphesiz ve Şenay Orak’ın performansı göründüğü her kareyi aydınlatıyor kusursuz bir şekilde. Annenin masalının ve finalin söylediği gibi “kurdu teşhir etmek” onu tamamen güçsüz kılar mı bilinmez ama bu ve benzeri bir samimiyeti olan tüm filmler bu yolda bir umut yaratıyor yine de ve bu umuda koşullar ne olursa olsun ihtiyacı var bu ülkenin. Yönetmenin yapabilmek için annesinin evini sattığı, Fatih Akın’ın yapımcı olarak destek sağladığı filmdeki zilli kurt masalı için de bir not eklemekte yarar var. Yaşar Kemal’in sıkça anlattığı bir hikâyedir bu ve “Türkiye’de insan hakları için, insan onuru için, özgürlük için savaşım veren sanatçılar, insanlar; yoksulluğa, haksızlığa direnenler hep ‘Zilli Kurt’ oldular” der bir konuşmasında yazar. Burada ise “zilli kurt” direnenlerin mücadele ettiğinin sembolü olarak, tam tersi bir bakışla kullanılmış ilginç bir şekilde.

(“Before Your Eyes” – “The Children of Diyarbakir” – “Ben Gördüm” – “Die Kinder von Diyarbakir”)