Anonimo Veneziano – Enrico Maria Salerno (1970)

“O küçükken bir fikre saplanıp kalmıştım. Aklımdan şöyle geçiyordu: “Şimdi ölürsem, oğlum bir buçuk yaşında olacak ve beni hiç hatırlamayacak”. Acaba her baba aynı şeyi düşünür mü?”

Venedik’te yaşayan bir müzisyen ve nedenini söylemeden yanına çağırdığı, yedi yıldır ayrı yaşadığı eşinin şehrin köprüleri, sokakları ve meydanlarında adamın sırrını ve eski günleri tartışmalarının hikâyesi.

Enrico Maria Salerno’nun orijinal hikâyesinden yola çıkan senaryosunu Salerno ve Giuseppe Berto’nun birlikte yazdıkları, yönetmenliğini ise kariyeri boyunca toplam üç sinema filmi çeken İtalyan oyuncu Salerno’nun yaptığı bir İtalya yapımı. Bir çeşit “Venedik’te Ölüm” veya “Venedik’te Aşk Hikâyesi” olarak da nitelendirilebilecek olan çalışma, eleştirmenler tarafından beğenilmezken seyirciden epey ilgi görmüş zamanında. Başrollerde her ikisi de İtalya’da da kariyer yapmış ABD’li Tony Musante ve Brezilyalı Florinda Bolkan’ın yer aldığı film popüler sinemanın seyre değer örneklerinden biri. Bir Yeşilçam melodramının çok daha profesyonel bir bakışla, Proust’tan alıntılarla, bir şehri (burada Venedik’i) ve müziği dikkat çekici biçimde kullanarak ve farklı olma çabasının her zaman olmasa da karşılığını bulduğu hâli ile çekilmiş bir versiyonu olarak görülebilecek bir film bu.

Enrico Maria Salerno’nun ilk yönetmenlik çalışması olan filmin başrollerindeki Musante ve Bolkan’a her iki oyuncunun da asıl dilinin İtalyanca olmaması nedeni ile dublaj yapılmış ve ikili diyaloglara bu kadar çok dayanan bir hikâyede -dublaj hayli başarılı gözükse de- titiz bir seyirci için dikkat dağıtacak bir sonuç çıkmış ortaya. Neyse ki istisnasız filmin hemen her karesinde görünen iki oyuncunun -rolleri zorlayıcı değilmiş gibi görünse de kameranın sürekli olarak odağında yer alan bir karakteri her ânında inandırıcı kılmak hiç de kolay bir iş değil- performansları ve bir buçuk saat boyunca seyirci için çekici olmayı başarabilmeleri bir süre sonra unutturuyor bu problemi. Evet, iki ana karakterin 90 dakika boyunca konuştuğu, geçmişi hatırladığı, tartıştığı, seviştiği ve bir şehri hikâyelerinin ayrılmaz bir parçası yaptığı film, Musante ve performansı ile İtalya’nın Oscar’ı kabul edilen David di Donatello’da kadın oyuncu ödülünü kazanan Bolkan sayesinde dramdan melodrama ve hatta trajediye uzanan hikâyesini rahatlıkla popüler ve ticarî sinemanın ilginç örneklerinden biri kılıyor.

Öncelikle filmin müziklerinden söz etmek gerek: Stelvio Cipriani’nin bolca ödül kazanan müziklerinin (her zaman popüler olan bu müzikler 2014’te ve üstelik plak formatında tekrar çıkmış müzikseverlerin karşısına) yanında Alessandro Marcello’nun (filmde eserin kardeşi besteci Benedetto Marcello’ya ait olduğu söylense de, yanlış bu) Obua ve Yaylı Çalgılar İçin Re Minör Konçertosu da hikâyenin atmosferine müthiş bir katkı sunuyor. Cipriani’nin filmin ana teması olan eseri o kadar beğenilmiş ki yıllar içinde Frida Boccara, Sergio Denis, Fred Bongusto, Tony Renis, Nana Mouskouri ve Ornella Vanoni gibi şarkıcılar tarafından farklı dillerde seslendirilmiş. Bugün bir parça yoğun ve zaman zaman da fazla öne çıkacak şekilde kullanılmış gibi görünebilir bu müzik çalışmaları ama Salerno’nun yönetmenlik tercihlerine uygun bir seçim olmuş bu. Salerno film boyunca zumlara başvurmaktan, sahne içinde karakterlerin yerlerini değiştirmekten, ses ile görüntüyü her zaman eşlememekten ve iki kahramanını etraflarından izole etmekten çekinmeyen bir görselliği tercih ederek stilize denebilecek bir tarzda çekmiş filmi ve işte müziğin kullanım şekli de bu stilize anlayışla hayli uyumlu.

Son anda aldığı bir demet çiçeği yine son anda yere atan bir genç adamın gardaki görüntüsü ile açılıyor film. Yüzünde hüzünlü bir gülümseme vardır ve boşanmadığı ama yedi yıldır ayrı yaşadığı (İtalya’da boşanma 1970 sonlarında yasalaştı ve 1974’te yapılan referandumda halk yasanın kalmasını onayladı. Film yasanın parlamentoda kabul edilmesinden birkaç ay önce gösterime girmiş İtalya’da.) eşini beklemektedir. Yüzünde kocaman ve renkli gözlüklerle gelir kadın ve adama karşı adeta bir savunma aracı görevi gören gözlükleri bile neden oraya çağrıldığını anlamaya çalışmaktan kaynaklanan rahatsızlığını gizleyemez. İlk karşılaşma sessiz saniyeler boyunca sürer; adamın hüzünlü gülümsemesine kadının soğuk bakışları karşılık vermektedir. Piyano tuşlarından çıkan her bir notanın yüksek tonuna eşlik eden “plan – karşı plan – plan” kurgusu, baştaki sessiz bakışmalar, yan yana yürüyen iki karakteri gar içinde uzun bir süre tek çekimle gösteren kaydırma, zumlar ve sessizliğe zıt bir hava yaratan müzik gibi unsurlarla yönetmen Salerno bu ilk yapıtında biçimselliği öne çıkaracağını net bir biçimde gösteriyor bize. Salerno’nun Venedik’i kullanım şekli de yönetmenin turistik bir kartpostal tuzağına düşmediğini gösteriyor. Şehir hem görsel olarak hem tıpkı filmin ana temasına uygun olarak “çürüyor ve ölüyor” olması ile hikâyenin adeta üçüncü ana karakteri ve örneğin sokakta kuruması için asılmış çamaşır görüntülerinde olduğu gibi Venedik turistik değil, yaşayan ve yaşanan bir yer olarak sergileniyor. Birkaç sahnede “güzel Venedik” -kaçınılmaz olarak- çıkıyor karşımıza ama genellikle şehir tüm mimarî özellikleri ile birlikte hikâyenin doğal bir parçası oluyor. Marcello Gatti’nin İtalyan sinema yazarlarından ödül alan görüntü çalışması bu açıdan filmin önemli kozlarından biri. Son bir not olarak, filmin görsel ve biçimsel yanının yine bir ölüm hikâyesi anlatan Metin Erksan’ın 1977 yapımı “Sensiz Yaşayamam”ınki ile benzerlik taşıdığını söyleyebiliriz.

Hikâye kadın ve erkeğin aralıksız konuşmaları üzerinden bir yandan aralarındaki ilişkiyi sorgulamalarını anlatıyor, öte yandan da erkeğin sırrını açıyor bize. Erkeğin zaman zaman öfkeye dönüşen acılı hüznü, kadının soğukluktan sempatiye ve oradan “hatırlanan bir aşk”a dönüşen ruh hali bu konuşmalar aracılığı ile ve sırası ile önümüze çıkarken, senaryo kendisini daha ileriye taşıyacak nefese sahip olamaması yüzünden yarım kalan bir derinliğe ulaşabiliyor. “Venedik’i güzel yapan bu ama herkes anlamıyor. İçinde biraz ölüm duygusu olması lazım” gibi sözler, Proust alıntıları veya şehir ve insanın ölümünü eşlemek senaryonun ve yönetmenlik çalışmasının bir noktada tıkanıp kalması nedeni ile filmi gidebileceği noktanın epey gerisinde tutuyor ne yazık ki. Adamın kendisi ile ilgili gerçeği kadına itiraf ettikten sonra ellerini kollarında kavuşturarak, adeta savunma ihtiyacı içindeki bir çocuk gibi yürümesi ve bu arada pardesüsünün sağ ve sol yanlarının dengesiz duruşu gibi ince görsel oyunların çekiciliğinin yanında, iki kahramanın çimlerde el ele koştuğu sahne gibi oldukça ucuz yanları da var filmi. Anlaşılan Enrico Maria Salerno’nun iyi niyetli ve hevesli denemesi sanatçının -belki ilk filmi olmasının da artırdığı- kısıtlarına takılmış.

“Birlikte acı çekeceğim birine ihtiyacım vardı” cümlesi ile özeteyebileceğimiz hikâyeyi senarist Giuseppe Berto sorumlusu olduğu diyalogları kullanarak 1971’de tiyatroya uyarlamış, 1976’da ise filmle aynı adı taşıyan bir romana dönüştürmüş. İtalya dışında Arthur Hiller’ın “Love Story” filminden daha sonra gösterime girdiği için o filmden esinlenmekle eleştirilen, oysa senaryosu çok daha önce yazılmış olan bu çalışma seyirciden neden ilgi gördüğü (kim eli yüzü düzgün bir melodramdan hoşlanmaz ki!) açık olan, içerik ve biçim açısından iddialı havasını taşımaya nefesi yetmeyen, az da olsa ucuz numaralara başvurmaktan kaçınamayan ama buna rağmen farklılığı ile ilgi çeken bir sinema yapıtı.

(“The Anonymous Venetian” – “Meçhul Venedikli”)

Mon Roi – Maïwenn (2015)

“Çünkü bana göre bir kocanın, bir babanın bocalamaması gerekir. Her şeyi bir arada tutması gerekir. Her durumda güçlü olması gerekir. Titreyen ya da altını pisleten bir adam olmamalı, anlıyor musun? Beni güçlü görmeni istedim. Kötü olduğum anlar sadece bende kalsın, sadece beni ilgilendirsin istedim; çünkü öyle anlarda gerçek bir pislik gibi davranabileceğimi biliyorum. İçten içe, aslında öyle bir adam olduğumu biliyorum”

Kayak yaparken geçirdiği bir kazanın ardından bir rehabilitasyon merkezinde tedavi gören bir kadının bir erkekle olan fırtınalı ilişkisinde yaşadıklarını sorgulamasının hikâyesi.

Etienne Comar ile birlikte yazdığı senaryodan Maïwenn’in çektiği bir Fransa yapımı. Sinemacının Fransız iş adamı Jean-Yves Le Fur ile olan evliliğinden ilham aldığı söylenen film başrol oyuncularından Emmanuelle Bercot’ya Cannes’da -Rooney Mara ile paylaştığı- bir En İyi Kadın Oyuncu ödülü getirmiş ve onun başarılı performansı ile bir ilişkinin dikkat çeken bir analizi olarak ilgi görmüştü. Bir aşkın neden özellikle o iki kişi arasında oluştuğu ve ilişkinin taraflarının birbirlerini gerçekte ne kadar tanıyabilecekleri üzerine düşündürten film, kadın karakterin fiziksel tedavisi ile anılar üzerinden ilerleyen ruhsal tedavisini birlikte anlatıyor. Hikâye basit ama pek çok kişi için tanıdıklığı ile kesinlikle çekici, Bercot ve ona eşlik eden Vincent Cassel ve Louis Garrel’in performansları oldukça güçlü; ne var ki film her anında hedeflediği güce erişemiyor ve yeterince orijinal görünmüyor anlatılanlar.

Film Maïwenn Le Bosco için hayli kişisel anlamı olan bir yapıt olarak ortaya çıkmış: Hikâye kendi ilişkisinden yola çıkarak oluşturulurken, filmi büyükbabası (yönetmenin aralarında “Polisse”inin de olduğu iki filminde oynayan ve 2017’de hayatını kaybeden Cezayir asıllı Abdelkader Belkhodja) ve büyükannesine (eşi gibi komünist bir aktivist olan Jeanne Belkhodja) ithaf etmiş sanatçı ve yardımcı rollerden birinde de kendisi gibi oyuncu, yönetmen ve senarist olarak çalışan Isild Le Bosco’ya yer vermiş. Emmanuelle Bercot’nun canlandırdığı Tony karakterinin oyuncunun önemli katkısı ile de derinliğine ele alınabilmiş olması da Maïwenn’in bir bakıma kendisini anlatmış olmasının bir sonucu olsa gerek. Peki bu denli “kişisel” bu film ne anlatıyor? İlk evliliği boşanma ile sonuçlanmış bir kadın bir gece kulübünde çekici bir erkekle tanışır, hemen bir aşka dönüşen ilişkileri evlilik ve bir bebekle devam etse de ilk dönemden sonrası tam bir karmaşa, çatışma ve anlaşmazlıkla dolu birer hayat getirecektir ikisine de. Aralarındaki aşk ve tutku varlığını hep korusa da, adamın kadına söylediği “Gerçek şu ki ben seni görmek istiyorum çünkü seni seviyorum. Sen beni seviyorsun ve tam da o yüzden benden uzak duruyorsun” sözleri ve kadının bir başka sahnedeki “Seni aslında hiç tanımıyorum. Birbirimizi tanımıyoruz” açıklaması aralarındaki aşkın sonuçsuzluğu ile ilgili iyi bir fikir veriyor seyirciye. Georgio adlı erkeğin de belirttiği gibi “İnsanları terk etme nedenimiz bize başta onları çekici kılanla aynı şey”dir belki de.

Bir “ne seninle ne de sensiz” hikâyesi bu ve -bir parça abartarak söylersek- Çağan Irmak’ın “Issız Adam”ının “Evlenselerdi, ne olurdu?” versiyonu. En yüksek nokta ile en alçak arasında gidip gelen, en aydınlık ile en karanlık arasında dönüşüm geçirip duran ilişkiyi kadın açısından ele alır gibi görünse de, diyaloglar ve eylem(sizlik)ler aracılığı ile erkeğin duygularının ve motivasyon faktörlerinin de yansıdığı senaryo hikâyeyi seyirci için genellikle hep ilgi çekici bir konumda tutuyor. Filmin buradaki en orijinal buluşu, kadının kazadan sonra -herkesin yatmak isteyeceği türden!- bir rehabilitasyon merkezinde geçirdiği fizik tedavi sürecinin (bedensel iyileşmenin) paraleline hatırladıkları üzerinden bir ruhsal iyileşmeyi (ya da çabasını en azından) yerleştirmesi. Her ikisi de acılıdır bu süreçlerin ama ilkinde hem doktorların sağladığı profesyonel destek hem de merkezdeki diğer hastaların arkadaşlığı ve desteği yanındadır kadının; ikincisinde ise yalnızdır ve yaşadıkları ve yaşayacaklarını kendisi anlamak ve çözmek durumundadır. Louis Garrel’in karakterinin sevimliliğine yakışır bir performansla oynadığı erkek kardeşinin uyarıları ve yardımı ise kadının tercihleri yüzünden pek bir işe yaramamaktadır. Ruhsal arınma sürecini başlatan, Tony’nin gittiği psikologun “Neden özellikle bugün düştün?” sorusu ve yine onun bir kitaptan okuduğu “Dizdeki acı o insanın hayatındaki bir acıyı kabullenmekte zorlandığına işaret eder” cümlesi senaryoya göre bir tetik işlevi görse de açıkçası oldukça “popüler” bir ucuzluk içeriyor (Pskikolog da ucuzluğu değil ama popülerliğini kabul ediyor bu sözlerinin) film adına.

Aşkınız ve / veya çocuğunuz için sizi yıpratan bir ilişkiye ne kadar katlanabilirsiniz sorusu üzerinden ilerleyen film pek çok kişi için kendi hayatlarından çok da mutlu olmayan hikâyeleri çağrıştıracak olması ile belli bir ilgiyi garantiliyor baştan. Bu avantaj, seyrettiğimizin yeterince orijinallik içermemesi problemini de örtüyor bir parça. Anlatılan ilişkide sorunlu taraf ağırlıklı olarak erkek olsa da, kadın da izin verdikleri ile bu sorunun sürekliliğine katkı sağlıyor. Böylece ilişkinin iki tarafı ile de tam bir özdeşleşmeyi engelliyor hikâye ki gerçekçilik adına doğru bir seçim bu. Finalin yoruma açıklığı da film adına doğru yapılan bir tercih olmuş ve adı da benzer bir isabete sahip. Türkçede “Kralım” anlamına gelen bu ad kadının âşık olduğu erkeği oturttuğu konumu gösteriyor; senaryo aslında tam da bunu eleştiriyor ve erkeğin bir sahnede söylediği gibi “öküzlerin kralı” olan bir adamı tahta oturtan bir kadın yaşayacağı travmaları getiriyor karşımıza. Sevgili olmayı çok iyi bilen ama eş (ya da hayat boyu bir partner) olmaya karakteri ve gücü yetmeyen bir erkeğe o statüde sahip olmanın olanaksızlığı üzerine bir ilişki analizi olarak özetleyebiliriz filmi bu nedenle.

İkili sahnelerde iki başrol oyuncusunun parlak peformansları ve diyalogların doğallığı sayesinde önemli bir vurucu etki yakalamayı başaran film bu sayede zaman zaman hissettirdiği klişe havayı da kırıyor bir bakıma. Tony’nin rehabilitasyon merkezindeki arkadaşları ile çıktığı araba gezisi fazlası ile tanıdık ve gereksiz bir “kahranımız mutlu artık” sahnesi ki filme genellikle damgasını vuran gerçekçiliğe de (restoranın mutfağındaki masa üzerinde seks gibi erotik bir romantik komedi sahnesi gibi anlamsızlıkları unutursak) ters düşüyor bu bölüm. Genel olarak iyi çizilmiş olsalar da tedavi merkezindeki karakterlere verilen ağırlık da anlam açısından karşılığını bulamamış görünüyor hikâyede. Özetlemek gerekirse, iki oyuncusunun filme kesinlikle çok önemli değer katan oyunculukları (Cassel’in, karakterinin gerektirdiği cinsel çekiciliğe fazlası ile sahip olması Maïwenn’in senaryoyu neden onu düşünerek yazdığını çok iyi açıklıyor), mutlu aşların imkânsızlığını -bir kez daha- hatırlatması ve mutsuz bir ilişkiyi sürdürmenin yıkıcılığını hemen hiç aksamadan anlatması ile ilgiyi hak eden bir çalışma bu.

(“My King” – “Prensim”)

Estate Violenta – Valerio Zurlini (1959)

“O zaman kızı olan otuz yaşında bir kadın gibi davran. Anlamaya çalış ve daha fazla söyletme beni. Kızı olan otuz yaşında bir kadın gibi davran!”

İtalya’nın savaşı kaybedeceğinin anlaşıldığı 1943 yaz aylarında, babası bölgenin faşist lideri olan genç bir adamla eşi savaşta hayatını kaybeden ve yaşı erkekten büyük olan bir kadının aşklarının hikâyesi.

Senaryosunu Valerio Zurlini, Suso Cecchi D’Amico ve Giorgio Prosperi’nin yazdığı, yönetmenliğini Zurlini’nin yaptığı bir İtalya – Fransa ortak yapımı. Yönetmenliğe belgesellerle başlayan ve 1982’de 56 yaşında hayatını kaybedene kadar toplam sekiz uzun metrajlı kurgu film çekebilen Zurlini’nin bu eserlerinden ikincisi olan yapıt, sinemanın bugün unutulmuş görünen yönetmeninden gelen hayli başarılı bir çalışma. Mussolini’nin parlamento ve kral tarafından görevden alındığı ve ülkenin savaşı kaybettiğinin kabullenilmeye başlandığı 1943 yaz aylarında geçen hikâyesi ile, final sahnesi hariç savaşı hep arka planda tutan ve bu fon üzerinde bir “imkânsız aşk”ı sade, güçlü ve zarif bir dil ile anlatan bu çekici film başrollerdeki Jean-Louis Trintignant ve Eleonora Rossi Drago’nun performansları ile de önemli bir çekiciliğe sahip. Genç adam karakteri üzerinden İtalyan toplumunun faşizm ile ilişkisini de dikkate değer bir biçimde ele alan çalışma, Zurlini’nin -başta 1972 yapımı “La Prima Notte di Quiete” olmak üzere- diğer filmlerinini de görme arzusu uyandıracak kadar iyi bir sinema örneği.

Açılış ve final sahneleri dışında savaşın uzaklarda yaşanan bir sorun gibi göründüğü bir dünyada geçen bir yaz hikâyesi anlatıyor film ve bir “yaz aşkı”ndan yola çıkarak, Jean-Louis Trintignant’ın çarpıcı bir performansla canlandırdığı Carlo karakteri aracılığı ile dönemin İtalyan toplumunun faşizmle ilişkisinin sinemadaki en önemli ve farklı örneklerinden birini ortaya koyuyor. Hikâye Rimini’nin Riccione adlı kıyı bölgesinde geçiyor. Güneyde Sicilya’nın müttefiklerin eline geçmek üzere olduğu 1943 yazında, kuzeyde Riccione’de yaşayan gençler tipik bir yaz hayatı sürdürüyorlar. Deniz, eğlence ve aşkla örülü bu hayat plajın üzerinden alçak uçuşla geçen bir savaş uçağı ve hemen kapatılan radyodaki savaş haberleri dışında yaza özgü aylaklıktan hiç yoksun kalmamaktadır. Babasının bağlantıları sayesinde askere gitmekten hep kaçabilmiş olan Carlo tesadüfen tanıştığı kadına yakınlık duyacak ama aşkları hem aralarındaki yaş farkı hem de faşizmin çökmesi ile ortaya çıkan duruma takılacaktır. Kadının annesi Carlo’nun babasından hoşlanmamakta (“O insanları sevmiyorum. Babası gaddar biri. Canını yaktığı bir sürü insan var. 1922’de Ferrara Faşizmi’nin lideriydi, ayrıca bir elebaşı. Sağlam ayakkabı değiller”), annesini ise Fransa Kralı 15. Louis’nin metresi Madame de Pompadour’a benzeterek aşağılamaktadır.

1982’deki ölümünden sonra dünya sinemasının unuttuğu Zurlini ancak 2000’li yıllarla birlikte hatırlandı ve filmleri DVD olarak basılmaya başlandı. Oysa işte bu filmin de sağlam bir kanıtı olduğu gibi Zurlini sinemaya parlak filmler ve unutulmaz sahneler armağan etmiş bir yönetmen. Örneğin burada, bir bölümüne “Temptation”ın (orijinali 1933’te Bing Crosby tarafından seslendirilen şarkıyı asıl adı Ferruccio Merk Ricordi olan İtalyan sanatçı Teddy Reno’dan dinliyoruz) eşlik ettiği öyle bir sahne var ki sinema okullarında ders niyetine gösterilebilecek güzellikte ve tekrar tekrar seyredilmeyi hak ediyor. İlgili sahnede Carlo genç arkadaşlarını ve âşık olduğu Roberta’yı sirkten dönüşte evine davet ediyor birlikte içmek, dans etmek ve müzik dinlemek için. Sirkte bir kıskançlık oyunu sonucu Carlo’nun yanına oturtulmayan Roberta’nın, yaşının diğerlerinden büyük olmasından da kaynaklanan gerginliği ile geldiği evde genç adama karşı ördüğü savunma duvarının çöktüğü bu sahne çok ince bir düşünce ile seçilmiş “Temptation” şarkısı, başkaları ile dans edilirken birbirine kenetlenen bakışlar, sessizlik, gökyüzündeki keşif uçağı, gece karanlığı, tedirginlik, kıskançlık, omuza koyulan bir baş, tereddütlü bir sarılma, pişmanlık, ilk öpüşme ve şaşkınlık üzerine kurulmuş ve evin içinden bahçeye çıkan, sonra tekrar eve dönen kamera tüm bunları olan bitenden habersiz diğer çiftlerin tempolu dansı ile noktalandırırken katıksız bir sinema keyfi yaratmış. Tüm bu bölüm sahip olduğu has sinema duygusu, sahnenin kurgusu, görselliğin hikâyeye nasıl ustaca hizmet edebileceğini göstermesi ile müthiş bir güzelliğe sahip.
İçlerinde Carlo’nun da bulunduğu gençler ülkeleri (daha doğrusu ülkenin faşist rejimi için) için yenilgi ile bitecek olan ve uzun süredir devam eden savaştan uzak bir hayatın içinde tam bir yaz aylaklığı içinde sürdürürler hayatlarını ta ki Mussolini görevden alınana kadar. Sonradan tutuklanacak olan faşist lideri Almanlar kaçıracak ve onu Kuzey İtalya’da kukla bir devletin başkanı yapacaklardır ama Mussolini’nin istifasının kabul edildiği gün giriyor. Sinemadaki seyircilerin gelen haberle salonu boşaltmaları ve heyecanla radyonun başına toplanmalarına ve ardından da yöredeki faşist yönetim binasını basmalarına tanık olduğumuz bu sahne dövülen faşistler, yağmalanan bina ve bu binanın cephesindeki devasa Mussolini büstünün yere düşürülerek parçalanması ile devam ediyor. Carlo’nun babası ile de ilk kez bu sahnede tanışıyoruz: Tam bir kibir abidesi olan adam vücut dili, saçsız başı ve yüzünün benzerliği ile adeta bir küçük Mussolini’dir. Bu sahnede Carlo’nun “tarafsız” görünümü finaldeki kararı ile birlikte onun karakterini çok iyi anlatıyor. O güne kadar askere gitmekten babasının (Evet, halka milliyetçiliği ve militarizmi empoze eden babanın!) gücü sayesinde kurtulmasını Roberta’ya “sınavlar, tecil vs.” ile izah eden ve bunu adeta sıradan bir erteleme olarak gören genç adamın, babasının faşistliğini ve buna bağlı tercihlerini “Çabuk inanan, ateşli biri” olması ile açıklamasını adeta İtalyan toplumunun faşizme sürüklenirken direnmemesinin sembolü olarak görmek mümkün. “Herkesin gittiği yere gittiğini (bir başka ifade ile, sürünün parçası olduğunu) ve yeterince cesur olmadığını” söyleyen Carlo bir kötülük abidesini takip eden toplumun ve faşizme karşı tek direnişi umursamamak, görmezlikten gelmek olan burjuvanın bir üyesi olarak bu tür kötülüklerin nasıl rahatça yayılabildiğini de anlatıyor bize.

Mario Nascimbene’nin dramatik yanı ile etkileyici müziğinin güçlü bir destek sağladığı film finale kadar uzak durduğu savaşın korkunçluğunu çok etkileyici bir bombardıman sahnesi ile göstererek seyirciyi “ödüllendiriyor” adeta ve bir savaş romantizmi olarak ortaya koyduğu hikâyesi ile aslında hayli derin konulara el attığını kanıtlıyor. Deniz kenarındaki bir yaz zamanının tüm o boş ve aylak günleri ile başlayıp savaşın korkunç dehşeti ile biten hikâye romantizm görüntüsü altında çok daha farklı şeyleri de kapsamına alarak başından sonuna kadar seyirciyi etkisi altında tutuyor. Film daha fazla olduğunu ima etse de aralarında sadece 5 yaş fark olan iki oyuncunun çok güçlü oyunculukları bu problemi önemsiz kılarak hikâyenin anlamını zenginleştiriyorlar. Eleonora Rossi Drago çocuklu bir dul kadın olarak, annesinin baskısı ve savaşın sıkıntıları içinde yakaladığı aşk fırsatına başta tereddütle de olsa sıkıca sarılan kadını hüznü ve kırılganlığı hep hissettiren bir oyunculukla canlandırıyor ve karakterinin ikilemlerini elle tutulacak kadar somutlaştırıyor. Jean-Louis Trintignant da onun başarısını yakalıyor ve oldukça sade bir oyunculukla çekici, iyi yürekli, kibar ama iradesiz karakterini filmin en önemli kozu yapıyor. Oyuncunun kariyerindeki en sağlam örneklerden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz performansını bu kadar doğal ve yalın bir oyunculukla yaratabilmesi Trintignant’ın sonradan sinemanın en büyük yıldızlarından biri olmasını sağlayan yaratıcılığının da kanıtı aynı zamanda.

Zurlini bir yazısında “Her zaman, kalıcı olanın samimiyet, sadelik ve dürüstlükle yapılan işler olduğuna inanıyorum” diye yazmış. İşte bu parlak film de tam bu tanıma uyan, bir klasik olmayı kesinlikle hak eden bir yapıt. Zurlini’nin kimseyi yargılamadan anlatmış olması ile daha da değerlenen hikâyede duyguların diyaloglardan çok eylemler (ya da eylemsizlikler) ve haraketlerle ifade edilmesi ve Tino Santoni’nin parlak siyah-beyaz çalışması (başta yukarıda anılan o olağanüstü güzellikteki bölümde olmak üzere ışığın kullanımı oldukça etkileyici) kesinlikle çok değerli başarılar. “Ben herkes gibiyim, asla isyan etmem” diye konuşuyor kritik bir sahnede Carlo. Zurlini filmi ile işte bunu, isyan etmemenin ve direnmemenin hikâyesini zarif bir melankoli ile anlatarak sinemanın bugün pek hatırlanmayan önemli yapıtlarından birini sunuyor bize. Görmeli ve tadına varmalı kesinlikle!

(“Violent Summer”)

Tini Zabutykh Predkiv – Sergei Parajanov (1965)

“Aşk insanı ne hallere düşürüyor!”

Babasını öldüren adamın kızına âşık olan bir genç adamın trajik hikâyesi.

Ukraynalı yazar Mykhailo Kotsiubynsky’nin aynı adlı romanından uyarlanan bir Sovyetler Birliği yapımı. Senaryosunu Sergei Parajanov ve Ivan Chendej’in yazdığı ve yönetmenliğini Parajanov’un üstlendiği film Kotsiubynsky’nin doğumunun yüzüncü yılı şerefine çekilmiş ve Ukrayna ile Romanya’ya yayılmış bir bölgede yaşan Hutsuls adındaki bir etnik grubun kültürünü sinemaya çarpıcı bir şekilde getirmiş bir çalışma. Ana oyuncular dışında, Karpatlar’da yaşayan yerel halktan isimlerle çalışan Parajanov bir masal havasını taşıyan hikâyeyi bu etnik kültüre saygıyı hiç elden bırakmayarak, zaman zaman serbest stil denebilecek bir kamera çalışması ve hikâyenin ruhuna uygun yönetmenliği ile anlatırken, başroldeki Ivan Mikolaychuk’un sağlam performansı ile film kendisini ilgi ile seyrettirecek bir güzellikte. Renklerin kullanımı ile ek bir cazibe kazanan film etnik unsurların sömürmeden hikâyenin hizmetine nasıl sunulabileceğinin parlak örneklerinden ve 1960’ların klasiklerinden biri.

“Bu film Ivan ile Mariçka’nın büyük aşkları üzerine şiirsel bir dramdır. Film bize Karpatlar’ın eski halk efsanelerinin dünyasını getiriyor” yazısı ile açılıyor film. İlk sahne filmin biçimsel üslubu ile çok iyi bir fikir veriyor: Kar altındaki bir ormanda elinde pideye benzer bir yiyecekle, bir erkeğin adını yüksek sesle bağırarak yürüyen bir çocuk görüyoruz önce. Bu görüntüye eşlik eden ağaç kesme sesinin uğursuzca habercisi olduğu olay gerçekleşiyor ve kesilen ağaç kendisine yemek getiren kardeşini korumaya çalışan genç bir adamın üzerine düşerek ölümüne neden oluyor. Çocuğun adı Ivan’dır ve kaderindeki trajedilerden bir diğeri de kısa bir süre sonra gerçekleşir ve babası kilisede başlayan bir kavgada öldürülür; talihsiz Ivan işte babasını öldüren bu adamın kızına âşık olacak, çocuklukta başlayan aşk gençlik yıllarına taşınacak ve genç Ivan kendisini bekleyen yeni trajedileri yaşamak zorunda kalacaktır.

Yerel şarkıların eşlik ettiği çarpıcı bir ses tasarımı, birkaç sahnede “çılgın gibi” hareket eden kamera, kostümlerin ve renklerin önemli bir çekiciliğin kaynağı olduğu bir biçimsel havada anlatıyor bu “masal”ı Parajanov. Kilisenin hemen dışında gerçekleşen cinayet sahnesinde balta ile öldürülen adamdan çıkan kanın şahlanan atlara dönüşmesi gibi basit ama çarpıcı efektlerin filtre kullanımı ve kameranın zaman zaman alışılagelenin dışına çıktığı açılarla desteklendiği film, naif sanatçıların halk resimlerini hatırlatan görselliği ile anlattığı hikâyeye çok uygun bir biçim yakalamış. Filmin bugün klasiklerin arasına girmesinin en temel nedeni de Parajanov’un görüntü yönetmenleri Yuri Ilyenko ve Viktor Bestayev ile birlikte yakaladığı görsel düzeyin olağanüstü güzelliği ve bu görsellikle anlatılanın, biçim ile içeriğin bir diğer deyimle, mükemmel uyumu. Öyle doğal görünüyor ki sonuç, bu hikâyenin bu görüntülerle ve bu sinema dili ile anlatılmasının dışında bir seçeneğin olmadığına ve tek doğrunun bu olduğuna sizi ikna ediyor olağanüstü bir doğallıkla Parajanov.

Hutsuls halkını tüm gelenekleri ile anlatan ve bunu yaparken, geleneksel ögelerden zorlama bir egzotizm yaratmaktan özenle uzak duran Parajanov, Miroslav Skorik’in imzasını taşıyan müzikten de çarpıcı bir şekilde yararlanıyor. Halk türküleri ile dönüşümlü olarak kullanılan bu müzikler bizde Cunhuriyet’in ilk dönemlerinde Anadolu motiflerinden beslenen klasik müzik eserlerini (örneğin Adnan Saygun’un eserlerini) hatırlatan ve yerellikten beslenen etkileyici melodilere sahip. Böylece bu müzik çalışması filmin tüm ses bandı ile birlikte yine o biçim ve içerik uyumunun bir diğer başarılı unsuru oluyor. Farklı sahnelerde karşımıza çıkan danslar da işitsel yanının görsel karşılığı olarak katkı sağlıyorlar hikâyeye.

Babanın katilinin kızına âşık olmanın beraberinde getirdiği imkânsızlığa karşı söylenen “Ne derlerse desinler, sen benim olacaksın. Duyuyor musun Mariçkam, duyuyor musun beni?” sözlerinden “İnsanlar onu kederden öldü sandı. Kızlar onların aşklarına şarkılar yazdı”ya ve oradan da “Ah! Asla beraber olamayacağız” ifadesine uzanan hikâyeyi hak ettiği duyarlılıkla anlatıyor bize Parajanov. Filmi ara başlıklarla bölen ve hatta zaman zaman sessiz sinemanın ara yazıları gibi araçlara da başvuran yönetmen insanlar, doğa ve nesnelerin ayrıntıları üzerinde de özenle duruyor ve seyirciyi belgeseli hatırlatan bu kareler ile, kendisi gibi görüntüyü adeta analiz etmeye yönlendiriyor. Bir kültürü müzikleri, kostümleri ve gelenekleri ile çekici ve saygılı bir biçimde sergileyen yönetmen görüntüleri üst üste bindirmek ve renkliden siyah-beyaza gidip gelmek gibi tercihlerin yarattığı dinamizm ile seyircinin ilgisini hep canlı tutmayı da başarıyor.

Bu filmin kazandığı uluslararası başarı Parajanov’un ülkesi SSCB’de başını da derde sokmuş bir bakıma. Dönemin rejiminin teşvik ettiği “sosyalist gerçekçilik”ten uzak duran (yerel kimlikleri ise “gereğinden fazla” öne çıkaran) bu film resmî bakışın dışına düşmüş ve Parajanov aralarında tecavüz, rüşvet ve eşcinsellik de olan çeşitli suçlamalarla dört yıl kadar cezaevinde tutulmuş sonuç olarak. Büyülü bir güzelliğin örneği olan kareler (örneğin pencereden evin içine bakan sekiz küçük çocuğun görüntüsü) rejimin propaganda için kullanabileceği türden bir hikâye ve sinema dili yerine, şiirsel bir hüzün ve trajedinin aracı oluyor ve sonuç da 1960’lar sinemasının en kayda değer örneklerinden birine dönüşüyor. Ivan’ı canlandıran ve çok genç bir yaşta (46) hayatını kaybeden Ukraynalı oyuncu Ivan Mikolaychuk’un aşkın bir insanı nasıl güzelleştirebileceğini ve bu aşkı kaybetmenin nasıl yıkıcı bir etki yaratabileceğini çok güçlü bir şekilde gösteren performansından da bolca yararlanan yönetmen, kendisi de karakterleri kadar canlı olan bir kameranın ve etkileyici bir ses tasarımının parlak bir kombinasyonunu getiriyor karşımıza bu filmde.

(“Shadows of Forgotten Ancestors”)