Mission: Impossible – Rogue Nation – Christopher McQuarrie (2015)

“Normalde senden ve ekibinden bu terörist ağına sızıp, onu dağıtmanız istenirdi ama biz bunun olmaması için gereken tüm adımları attık; çünkü ‘sendika’ biziz, Bay Hunt… ve şimdi senin kim olduğunu biliyoruz artık. Görevin, eğer kabul edersen, kaderinle yüzleşmek olacak. Peşimize düşersen yakalanacaksın, bize karşı gelirsen öldürüleceksin. Değerli başkanın da eylemlerinden haberdar olduğunu ret edecektir. İyi şanslar, Bay Hunt. Bu mesaj beş saniyede kendisini yok edecektir”

IMF ajanı Ethanı Hunt’ın, organizasyonunun CIA’nın baskısı ile kapatılması sonrasında, ‘Sendika’ adı ile bilinen ve farklı ülkelerin eski ajanlarından oluşan tehlikeli bir örgüte karşı arkadaşları ile birlikte verdiği mücadelenin hikâyesi.

ABD televizyonlarında 1966 – 1975 arasında yayınlanan aynı isimli televizyon dizisinden sinemaya uyarlanan serininin beşinci filmi. 1996’da çekilen ilk film dahil tümünde Tom Cruise’un hikâyenin ana kahramanı ajan Ethan Hunt’ı canlandırdığı filmin senaryosunu Christopher McQuarrie ve Drew Pearce’ın hikâyesinden McQuarrie yazmış ve yönetmenliği de yine o üstlenmiş. 2018 tarihli bir sonraki “Görevimiz Tehlike” filmi olan “Mission: Impossible – Fallout” (Görevimiz Tehlike 6) adlı yapımın da yönetmenliğini yapan McQuarrie hikâyenin ve ana karakterlerinin ruhunu koruyan, etkileyici aksiyonu bol, temposu yüksek, Cruise’un tehlikeli pek çok sahnede dublör kullanmadan kendisi oynayarak şovunu yaptığı ve oyunculuğunun da genellikle bununla sınırlı kaldığı, bu türden hoşlananların kayıtsız kal(a)mayacağı bir sonuç koymuş ortaya. Hollywood’un becerisine bir kez daha hayran olmak ama sadece de bununla yetinmek için görülebilecek bir sinema yapıtı bu.

Açılış sahnesinden sonra, Lalo Schifrin imzalı unutulmaz (ve herhalde tüm televizyon ve sinema tarihinin en önemlilerinden biri olan) müzik eşliğinde, seyredeceğimiz hikâyenin önemli anlarından çok kısa görüntüler hızlı bir kurgu ile gözümüzün önünden geçiyor. Açıkçası, seyredeceğimiz de işte tüm bunların uzatılmış hâli gibi; orada ne görüyorsanız onu vaat ediyor ve bu vaadini de kesinlikle karşılıyor bu film. Hareketlenen ve henüz yerde olan bir uçağın üzerine atlayan ve havalandıktan sonra da onun üzerinde kalmaya devam eden ajan Ethan Hunt’ı canlandıran Cruise’un 6 kez yaralanmasına neden olacak kadar pek çok tehlikeli sahnede dublörsüz çalıştığı film onu ve hikâyenin diğer karakterlerini tehlikeden tehlikeye atarken, bir kez daha Amerikalı ajanlarımız -bu kez bir İngiliz’in de yardımını alarak- dünyayı önemli bir tehlikeye karşı koruyorlar. Elbette geçicidir bu kurtuluş ve kötüler hep var olacak ve adı CIA, Amerikan ordusu veya işte burada olduğu gibi IMF adında bir örgüt onlarla savaşmayı sonuna kadar sürdürecektir. Burada tüm “Görevimiz Tehlike” serisinin hiç de önemsiz olmayan bir farkını vurgulamak gerekiyor elbette hakkını vermek adına: Örneğin bu filmde hem CIA eleştiriliyor hem de İngiliz istihbarat örgütü MI6’nın bir yetkilisi üzerinden devletlerin istihbarat örgütlerinin kendilerinin ne kadar tehlikeli olduğunun altı çiziliyor kalın bir şekilde. Hollywood’un aksiyonu ve kahramanlarını (bireysel ve kurumsal) kutsamak alışkanlığı burada da var kuşkusuz; burada çizildiği hâli ile IMF bir CIA değildir ama sonuçta Amerikan hükümetine bağlı bir kurumun ana amaç olarak tüm insanlığın iyiliği için çalışacağı bir ABD yoktur dünya üzerinde. IMF ve CIA’yı denetleyen Amerikan senatosunun bu filmde veya benzerlerinde adeta “ilahî” bir adalet mekanizması olarak hikâyeye yerleştirilmesi ve buna inanıp, ferahlamamızın beklenmesi de elbette saflıktan başka bir şey değildir.

Viyana Operası’nda (filmin prömiyeri de orada yapılmış) geçen etkileyici bir sahnede suikast ânının çalmakta olan müziğin (Puccini’nin Turandot operası sahnelenmektediro sırada) belli bir notasına ayarlanmasının Hitchcock’un 1956 tarihli “The Man Who Knew Too Much” (Çok Şey Bilen Adam) adlı filmden esinlenmiş olması gibi, filmin tamamı da başta daha önceki Görevimiz Tehlike filmleri olmak üzere benzer filmlerden ilham almış. James Bond’un çok tehlikeli ve güçlü terör örgütlerine karşı mücadele etmesi gibi burada da çok büyük bir organizasyon ve onun başında da çok tehlikeli bir adam var. Hikâyenin bu konudaki özgün yanı ise örgütün tüm üyelerinin daha önce farklı ülkelerin istihbarat kurumlarında çalışmış ve bugün kayıp ya da ölü olduklarına inanılan kişiler olması. Bunun arkasındaki sır hikâye ilerledikçe belli olacak ki filmin önemli yanlarından biri bu, getirdiği uyarı üzerinden de ayrıca değerli olan.

Hikâye Beyaz Rusya, Avusturya, ABD, İngiltere, Fas, Küba, Fransa ve Malezya’da geçiyor ama çekimler Beyaz Rusya, ABD, Fransa ve Küba’ya uğranmadan gerçekleştirilmiş. Ajanımız Ethan Hunt da Malezya, Küba ve ABD hariç diğer tüm mekânlardan tam bir insanüstü kahraman gibi geçiyor ve arkadaşlarının desteği ile çökertiyor koca bir örgütü. Bekleneceği gibi sahnelerin bir kısmı pek gerçekçi değil ama zaten bu tür filmleri yapanlar ve keyifle seyredenler için belli bir noktaya kadar çok da önemi yok bunun. Sadece aksiyonların değil, Benji karakterinin pek çok sahnesinin de örnek gösterilebileceği bu duruma takılmadan izlemek gerekiyor bu tür filmleri ve örneğin “Bir hedefe ayrı ayrı ateş etmekte olan iki suikastçiye karşı sizin silahınızda tek kurşun var. Ne yapmalısınız?” sorusuna ajan Hunt’ın bulduğu akıllı çözüm gibi oyunlar, beceri ile çekilmiş aksiyon sahneleri, sağlam bir tempo ve ajanlarımızın birer birer aştığı engeller gibi heyecanlı anlar, hangi tarafta olduğundan kuşkulanılanlar ve kimlik bilgilerinin kayıtlı olduğu diskin bir diğeri ile karışması ve hangisinin gerçek olduğuna karar verme ânı gibi gerilimli bölümlerden keyif almakla yetinmek gerekiyor.

Tom Cruise’un oyunculuk açısından kendi doğal sınırına takılıp kaldığı filmde öne çıkan isimler Benji rolündeki Simon Pegg ve kimliği şüpheli ajanı oynayan Rebecca Ferguson. Cruise’un açığını onlar kapatıyor ve hikâyeye hem eğlenceli ve gerilimli bir ek hava katıyorlar hem de oyunculukları ile karakterlerini çekici kılıyorlar. Yine de Cruise’un hakkını teslim etmek gerek: Yapımcılarından biri olduğu bu serinin kahramanına tüm fiziksel becerisini ve inancını veriyor oyuncu ve bu adanmışlığı ile gerek bu gerek diğer Görevimiz Tehlike filmlerine büyük bir çekicilik katıyor. Özetle, serinin bu beşinci filmi de belli bir düzeyin üzerinde kalmayı başarıyor ve meraklılarının ilgisini hak ediyor. Ama eğer derdiniz gerçek “rogue nation”lar hakkında bir hikâye izlemek ise, ABD’nin CIA ve benzerî kurumları ile tarihi boyunca dünya üzerindeki pek çok farklı ülkede işlediği insanlık suçlarını anlatan bir filmin peşine düşmek olmalı diyelim son olarak.

(“Görevimiz Tehlike 5”)

Paper Moon – Peter Bogdanovich (1973)

“İncil satabiliriz. Dullarla çalışırız. Buralarda bir sürü kasaba vardır. 20’lik bozdurur, cüzdan yürütürüz; farkına bile varmadan yine zengin oluruz. Eminim kısa sürede yeni bir araba alırız… ama sen yine de beni Billie Teyze’me götüreceksin, değil mi?”

Eskiden arkadaşlık ettiği kadının ölmesi üzerine onun küçük kızını teyzesine götürmek üzere yanına almak zorunda kalan ve hayatını küçük dolandırıcılıklarla kazanan bir adam ve dokuz yaşındaki çocuğun hikâyesi.

ABD’li yazar Joe David Brown’un son romanı olan, 1971 tarihli “Addie Pray”den uyarlanan senaryosunu Alvin Sargent’ın yazdığı, yönetmenliğini Peter Bogdanovich’in yaptığı bir ABD yapımı. Ryan O’Neal ve gerçek hayatta kızı olan Tatum O’Neal’in başrolleri paylaştığı film, bugün özellikle bu oyunculardan ikincisinin henüz on yaşındayken Yardımcı Oyuncu dalında Oscar kazanması ve bu ödüle yarışmalı kategorilerde sahip olan en genç oyuncu olması ile hatırlanan bir çalışma. Küçük oyuncunun aslında bir başrolde yer aldığı halde -herhalde Oscar alma ihtimalini yükseltmek için- yardımcı dalda aday gösterilmiş olması tuhaflığı bir yana bırakılırsa, sevimli kelimesini fazlası ile hak eden, iki oyuncunun olağanüstü uyumu ile dikkat çeken ve hikâye boyunca tanık olduğumuz dolandırıcılıkları karakterleri anlatmak için doğru şekilde kullanması ile ilgiyi hak eden bir sinema yapıtı bu.

Ses, uyarlama senaryo ve Madeline Kahn ile yine Yardımcı Kadın Oyuncu dalında olmak üzere üç de Oscar adaylığı bulunan filmin adını “It’s Only a Paper Moon” adlı şarkıdan esinlenerek koymuş filmin yapımcısı da olan Peter Bogdanovich ve bu ismi stüdyoya kabul ettirmek için de küçük kızın bir panayırda kağıttan bir ay üzerine oturarak çektirdiği fotoğrafı kullanmış. Bu fotoğraf için yazılan sahnenin hikâyeye ustalıkla yedirilmesinin de gösterdiği gibi senarist Sargent ile birlikte iyi planlanmış ve bu planın akıllıca gerçekleştirildiği bir yapıt çıkarmışlar ortaya. Hikâye hakkında hiçbir fikri olmayan ortalama bir seyirci bile filmin mezarlıkta geçen açılış sahnesini gördükten sonra ne seyredeceğini ve bu hikâyenin nasıl sonuçlanacağını kolaylıkla tahmin edebilir bu filmde ama belki de filmin başarılı olmasının temel nedeni bu tahmin edilebilirliği bir avantaja dönüştürerek, seyirciyi kendisini aşina hissedeceği bir hikâyenin sevimliliği ile baş başa bırakabilmesi. Genç adam (Ryan O’Neal) ve istemeden yanına almak zorunda kaldığı küçük kızın (Tatum O’Neal), oyuncuların müthiş bir uyumu olan ikili oluşturabilmeleri sayesinde eğlenceli ve çekici kıldığı bir hikâye bu ve Bogdanovich’in aksamayan ve hikâyenin eğlenceli sevimliğine uygun yönetmenlik çalışması ile kendisini ilgi ile seyrettiriyor.

Performansı ile Oscar’a aday olan Madeline Kahn’ın da vurguladığı gibi Tatum O’Neal’in üstlendiği, yardımcı bir rol değil kesinlikle; onun yerine yetişkin bir oyuncu yer alsaydı bu rolde ana oyuncu kategorisinde aday olurdu. Ödülü almasında “ikincil” bir ketegoride aday olmasının katkısı olmuştur elbette ama yine de performansının kesinlikle çok başarılı olduğunu söylemek gerekiyor. Kurgunun da katkısı ile kısa çekimlerle bir performansın kusurları örtülebilir ama Tatum O’Neal kesintisiz tek planla çekilen uzun sahnelerde de hayli başarılı ve oyunculuğu sadece çocuk sevimliliği avantajının onu taşıyacağı noktadan çok daha yukarılarda. O aday olmasaydı, ödülü alır mıydı bilinmez ama Madeline Kahn da kendi planları olan ve üçkağıtçı adamı elinde oynatan kadın rolünde kayda değer bir başarı gösteriyor ve önemli bir katkı sağlıyor hikâyeye. Ryan O’Neal da benzer bir başarı gösteriyor ve hikâyenin üzerine kurulu olduğu küçük oyunlarını oynarken seyirciyi eğlendiriyor ve “sevimli dolandırıcı” karakterini inandırıcı kılıyor.

Paul Whiteman Orkestrası eşliğinde Peggy Healy’nin seslendirdiği ve müzik tarihi boyunca pek çok farklı isim tarafından da yorumlanan 1933 tarihli “It’s Only a Paper Moon” şarkısı başta olmak üzere özellikle 1930’lu yılların şarkılarını dinlediğimiz soundtrack’in de çekici kıldığı filmde adamın küçük kızın gerçekten babası olup olmadığı tıpkı romanda olduğu gibi belirsiz bırakılmış. Doğru bir seçim bu; çünkü -her ne kadar tıpkı final gibi beklenen zaten o olsa da- ikili arasında gelişen ilişki böylece daha sağlam ve anlamlı oluyor. Çocuğun “Vicdan ne demek bilmiyorum ama eğer sende varsa kesinlikle başkasına aittir” sözleri ile eleştirerek daha “ahlaklı üçkağıtlar” (yoksul aileye İncil oyunu yapmamak gibi) yapmaya yönlendirdiği adamı büyük bedeninde bir çocuk, küçük kızı ise çocuk bedeninde bir büyük olarak tanımlamak mümkün ve bu nedenle çok ideal bir ikili oluşturuyorlar hikâye boyunca; birbirlerine öğretirken, bir yandan da birlikte büyüyorlar sanki.

ABD’de 1929 ile 1939 arasında süren ekonomik bunalım döneminde geçiyor hikâye ama iki sahnede yol boyunca gördüğümüz birer yoksul aile dışında bu konuya hiç girmiyor film. Belki Bogdanovich’in filmin sevimliliğini bozmamak için yaptığı bir tercih bu ama hikâyeyi o dönemde geçirip, yoksulluğu sadece ve özellikle silik bir dekor görünümünde tutmak doğru bir seçim değil kesinlikle. Aksi olsaydı, adamın oyunlarından ve örneğin “İncil satışı” için kapısını çaldığı evlerde karşılaştığı manzaralardan çok daha etkileyici ve dürüst resimler çıkarılabilirmiş seyircinin karşısına. Bundan kaçınıyor hikâyesinin içeriğinde film ama usta görüntü yönetmeni László Kovács’ın siyah-beyaz görüntüleri, dış çekimlerde hissettirilen ıssızlık duygusu ve alan derinliğinin kullanımı ile yoksulluğu değil ama yoksunluğu ve yalnızlığı geçirmeyi başarıyor bize yine de. Büyük sinemacı Orson Welles’in Bogdanovich’e siyah-beyaz çekmeyi önerdiği ve kırmızı filtre kullanılarak kontrastın yükseltilmesini önerdiği söyleniyor ki ortaya çıkan sonuç Welles’in sinema gözünün ne denli çarpıcı olduğunun da bir kanıtı oluyor.

Sonuç olarak çok eğlenceli, biraz hüzünlü ve epeyce de duygusal bir film bu ve açıkçası bu malzemeyi de ustaca bir araya getirmiş Bogdanovich ve bol konuşmalı filmini kesinlikle çekici kılmış. İki Oscarlı senarist Alvin Sargent’ın özellikle, ustaca yazılmış diyalogları ile önemli bir katkı sağladığı film 1970’lerin ABD sinemasının önemli ve kaliteli eğlenceliklerinden biri olarak görülmeyi hak eden bir sinema yapıtı.

(“Ay Beyazdır”)

Le Beau Mariage – Éric Rohmer (1982)

“Bir dahaki sefer biraz sevecenlik göstermezse ağır konuşacağım, gösterirse de kollarına atılacağım”

Evli erkeklerle ilişkilerinin neden olduğu mutsuzluklardan sıkılan genç bir kadının henüz ortada bir aday yokken evlenmeye karar vermesinin hikâyesi.

Éric Rohmer’in yazdığı ve yönettiği bir Fransız yapımı. Usta sinemacının altı filmden oluşan “Comedies et Proverbes” (Komediler ve Atasözleri) serisinin ikincisi olan çalışma sanat tarihinde yüksek lisans yapan ve bu arada da bir antikacıda çalışan genç bir kadının evli erkeklerle olan sonuçsuz ilişkilerinden sıkılarak yakın bir arkadaşının tanıştırdığı bir erkekle evlenmeye karar vermesini ve adamın ne böyle bir niyeti ne de plandan haberdar olması yüzünden yaşananları anlatıyor. Tipik bir Rohmer çalışması olarak yalın bir hikâyesi ve sinema dili olan, “basit” görünümünün arkasında gerçek insanların gerçekliğini anlatması ile önemli, ahlâk dersi vermeye soyunmadan bizi ahlâk üzerine düşünmeye de davet eden ve Venedik’te ödül alan Béatrice Romand ile ona eşlik eden André Dussollier’in eğlenceli performansları ile sevimli tanımlamasını da hak eden keyifli bir eser.

La Fontaine’in “Sütçü Kız ve Süt Güğümü” adındaki masalından bir cümle ile açılıyor film: “Hangimiz uzak durabilir hayal kurmaktan, İspanya’da bir kale inşa etmekten?”. Masal; sütü satarak yumurtaya, onları da sırası ile civciv, kuzu, dana ve ineğe çevirerek zengin olmayı hayal eden bir kızın ayağının taşa takılması ve güğümdeki tüm sütün dökülmesi ile yaşadığı hayal kırıklığını anlatır. Rohmer’in hikâyesinin kahramanı olan genç kadının (Béatrice Romand) hayali ise yakın arkadaşının (Arielle Dombasle) kuzeni olan ve ilk görüşte evlenmeye karar verdiği avukatla (André Dussollier) evlenmektir. Ne var ki adam bekârlığından memnundur ve kesinlikle böyle bir niyeti yoktur. Hikâyenin önemli bir kısmında Rohmer bize kadının umut, gayret, hayal ve öfke arasında gidip gelen ruh hâlini ve evlenebilmek için yaptıklarını anlatıyor. Tıpkı referans alınan masaldaki gibi boş bir hayaldir bu ve gerçekleşmesi de pek gerçekçi görünmemektedir. Oldukça basit bir içeriği var gibi görünüyor bu hikâyenin ve Rohmer’in pek çok filmi için söylendiği gibi benzer bir içeriğe sahip gibi duruyor diğer yapıtları ile. Ne var ki Rohmer’e aşina olanların çok iyi bileceği gibi tüm bu basitlik ve benzerlik içinde Rohmer yine orijinal ve çekici kılmayı başarıyor filmini.

Çalıştığı ve yaşadığı Le Mans ile okuduğu Paris arasında trenle gidip gelen kadının evli sevgilisi ile yaşadığı hayatın zorluklardan (“Bunu anlamam biraz zaman aldı ama geç olsun güç olmasın. Evli erkeklerden gına geldi artık. Eşleri olsun çocukları olsun, hepsi büyük engel”) kurtulup, kendisini evliliğin huzurlu ve güvenli kollarına atmak isteyen kahramanımız tam anlamı ile “saf” bir kadındır. Terk ettiği evli erkeğe “bol bol metres” dileyecek kadar iyi yüreklidir ve tüm güçlü görünümüne karşın bir yandan da zayıftır aslında. Aklına eseni yapan, düşünmeden hareket eden genç kadının kafası da karışıktır bir parça. İşini kıskandığını söylediği arkadaşının onun da denemesi önerisini “Yeteneğim yok”, yardımcısı olması önerisini “Buyruk almayı sevmem” ve ortaklık teklifini de “Başıma buyruk biriyimdir” sözleri ile ret eder. “Ben aramayacağım, ilgilendiyse o arasın” der ama hemen ardından telefona sarılmayı da ihmal etmez aramak için. Buna karşılık inatçıdır, açık yüreklidir ve dürüsttür; yalan söylediğinde ise o derece sempatiktir ki ayıplayamazsınız onu. Rohmer işte bu karakteri öyle gerçekçi ve samimi bir dil ile çiziyor ve Béatrice Romand öylesine içtenlikle ve dürüstlükle canlandırıyor ki onu, kadının tüm duygularını aynen paylaşıyor, örneğin avukatın ofisindeki sahnede veya doğum günü partisinde olduğu gibi onun adına mahcubiyet duyuyor, yıkılıyor ve Rohmer’in çok doğru belirlediği finalde onunla birlikte umutlanıyorsunuz tekrar. Kadının kendisini anlattığı ve adama uygunluğunu ima ettiği (Onun zayıf kadınlardan hoşlandığını bildiği için “Ben hiç kilo almam” dediği eğlenceli konuşma örneğin) bölümler üzerinden belki bir parça hüzün de barındıran eğlenceli sahneler yaratmış Rohmer ve müstakbel kocanın evlilik planına direnişi üzerinden özellikle ikinci yarıda bizi bu eğlencenin içine katmayı başarmış.

Annenin bile artık insanların önce uzun süre beraber yaşayıp sonra evlendiğini söylediği kadının eski usul bir evlilik yolu izlemeye kararlı hâlini gerçekçi kılan kuşkusuz ki Béatrice Romand’ın performansı. Rohmer’in başka filmlerinde de yer alan oyuncunun başarısına avukat rolündeki André Dussollier’in çekici bir sevimliliği olan performansını da eklemek gerekiyor. Adamın yüzünde hep bir gülümsemesi ile, içine düştüğü rahatsız edici durumu yönetme çabası hayli eğlenceli anlar yaratırken, Rohmer’in o basit görünüm içinde bu derece çekici olabilmesinin de sırrını açıklıyor bir bakıma: İster biraz acıyın, kızın ya da yaptıklarını yanlış bulun ama sevmekten kendinizi alamayacağınız karakterler yaratıyor Rohmer ve burada da bu becerisinin çarpıcı örneklerinden birkaçını veriyor bize. Onun filmlerinin ilk bakışta benzer görünen havaları içinde yakından bakanların kolayca yakalayabileceği farklılığın da temel nedeni bu. Başka filmlerinde de görüldüğü ve ahlâkçı olarak tanımlanması kesinlikle yanlış olacak bir şekilde evlilik, aşk gibi konular üzerinden bu çekici karakterlerin ahlâk anlayışını burada da hafif ve önde gelen temsilcilerinden biri olduğu Fransız Yeni Dalga akımının ironik anlatımının izlerini taşıyan bir dil ile çekici kılıyor Rohmer.

Benzerlik yerine tutarlılık kelimesinin kuşkusuz daha uygun olacağı bir bütünselliği olan filmografisi içinde en “büyük” filmlerinden biri değil bu çalışma ama kesinlikle eğlenceli ve önemli bir yapıt. İnsanın sadece isteyerek aşkı yaratabilme becerisi ve bunun mümkün olma olasılığı üzerine Rohmer’in bu yalın ve ana karakterler kadar yardımcı karakterleri de özenle yarattığı film herkesin İspanya’da bir kale kurmayı hayal etmeye hakkı olduğunu da hatırlatıyor bize!

(“A Good Marriage” – “Güzel Evlilik”)

Wind River – Taylor Sheridan (2017)

“Söyledikleri mi yoksa söyleme şekli mi beni etkiledi bilmiyorum. Dedi ki “Sana iyi ve kötü haberlerim var: Kötü Haber, bir daha asla eskisi gibi olmayacaksın. Hep bir yanın eksik kalacak, her zaman. Kızını kaybettin ve onun yerini hiçbir şey dolduramaz. İyi haber şu ki bunu kabullendiğin ve acı çekmeye boyun eğdiğin anda, zihninde onu yaşatmayı başarabilirsin; verdiği tüm sevgiyi, yaşadığı tüm mutluluğu hatırlayabilirsin. Acıdan kaçamazsın, kaçarsan onunla ilgili tüm anıları da almış olursun kendinden. İlk adımlarından son gülümsemesine kadar hepsini öldürürsün bu anıların.” Acıyı kabul et, Martin. Duyuyor musun beni, kabul et. Onu yanında tutabilmenin tek yolu bu”

Bir avcı ve bir FBI ajanının ABD’de yerlilere ayrılan rezervasyon alanında işlenen bir kadın cinayetini çözmeye çalışmalarının hikâyesi.

Taylor Sheridan’ın yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. 2017’de Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde En İyi Yönetmen ödülünü kazanan film Sheridan’ın senarist olarak çalıştığı “Sicario” (Denis Villeneuve, 2015) ve “Hell or High Water” (İki Eli Kanda; David Mackenzie, 2017) adlı yapıtlardan sonra bu kez yönetmenliğini kendisinin üstlendiği ve “American Frontier” adını verdiği üçlemesinin son parçası. ABD’nin katliamlarının kurbanı olan yerlilere ayırdıkları bölgelerde (Indian Reservations) onları yoksulluk ve suçla örülü bir dünyaya mahkûm etmelerinin sonucu olan hikâyelerden biri filmde anlatılan. Kapanış jeneriğinden hemen önce ABD’de kayıp insanlarla ilgili istatistiklerin tüm demografik gruplar (yaş, cinsiyet, etnik grup vs.) mevcutken, yerli kadınlar için hiçbir istatistiğin yer almadığını belirten film ABD’nin üzerine inşa edildiği katliamı şimdi bir başka şekilde sürdürdüğünü söylemesi ile dikkat çeken, çekimlerin yapıldığı Wyoming bölgesinin sert doğasından güçlü bir görsellikle yararlanan ve gitmesi gereken noktaların epey uzağında kalsa da sonuçta önemli bir konuya değinmesi ile ilgiyi hak eden bir çalışma. Buna karşılık filmin hikâyesi için çekingen bir söyleminin olduğunu ve özellikle ikinci yarısında ana anakım sinemaya fazlası ile yakın durduğunu da söylemek gerekiyor.

Gerçek olaylardan esinlendiği söylenen filmin açılışında gecenin dolunay tarafından bastırılan karanlığında çıplak ayakla kar üzerinde ağlayarak koşan bir kadını görüyoruz ve ne olduğunu daha sonra anlayacağımız bir “edebî metni” dinliyoruz bu kadının sesinden. Amerikan yerlilerinden olan Nathalie tecavüzcülerinden kaçan yerli bir kadındır ve onun ölümüne neden olanları bulmak için iki insan iş birliği yapar: Genç bir kadın FBI ajanı ve ABD Balık ve Vahşi Yaşam Hizmetleri’nde görevli ve yöreyi çok iyi tanıyan, eskiden bir yerli kadınla evli olan ve iz sürme ve avcılık yetenekleri yüksek bir adam. Adamın filmin başında koyun sürüsünün etrafında konumlanan kurtları avlaması bir anlamda, izleyeceğimiz hikâyenin de özeti sanki. Jeremy Renner’ın sağlam bir performansla canlandırdığı adam, kendi ailesindeki travmatik bir olayla içerik olarak çok yakından bir ilişkisi olan bu olayı çözmek için, Elizabeth Olsen’in oynadığı ajanla çok yakın bir iş birliğine girecek ve bir bakıma kendi kaybının da intikamını alacaktır.

Nick Cave ve Warren Ellis ‘in birlikte hazırladıkları ve hikâyenin ruhunu ve sinemasını çok iyi yansıtan müziğin eşlik ettiği filmde Wind River bölgesi adındaki yerli rezervasyonunda yaşanan bir cinayetin çözülmesini anlatıyor bize Sheridan ve ABD’nin yerlilere reva gördüğü hayatı, kaybolan kadınlar ve onların “değersizliği” üzerinden anlatıyor. Bölgedeki yerel polis gücünün sayı olarak yetersizliği, gönderilen genç ajanın tecrübesizliği ve orada çalışan beyazların öldürülen yerli kadın için “çayır zencisi” ifadesini kullanarak gösterdiği ırkçılık bu bölgelerde yaşayanların durumu ile ilgili bir bilgi edinmemizi sağlıyor ama ABD’nin yok ettiği ırk, kültür ve o kültürden artakalanları yaşamaya zorunlu kıldığı yoksulluk ve sefalet için yeterli değil bunlar. Eğer kapanışta karşımıza konulan ve yerli kadın kayıplarının istatiksel olarak bile değersiz olduğu söylemi filmin ana teması ise, daha dolu ve yürekli olmalıydı Sheridan’ın anlatımı. Film bunu yapmadığı gibi, Hollywoodvari kolaylıklara da sapıyor ve örneğin avcının yoldan çıkmış ve uyuşturucu dahil her türlü serseriliğe bulaşmış genç adama yaptığının yanlışlığını “okumak veya orduya katılmak gibi alternatifler varken” gibi cümleler üzerinden ifade etmesini sağlıyor. Genç adamın bu ordu tarafından kendi soydaşlarına yaşatılan katliama, hatta soykırıma ve onun beyaz ırktan akranları karşısında hayata büyük dezavantajlarla başlayacağı gerçeğine hiç değinmeden böyle bir seçeneği hatırlatmak tipik bir liberal “ikiyüzlülüğü” elbette. Sheridan rezervasyonlardaki koşulları da -belki zaten bilindiği varsayımı ile- hikâyesinin dışında tutuyor ve temel olarak bütün resmin görülmesine olanak vermiyor. Yine de hakkını yememek gerek filmin; yerli babanın öldürülen kızının yasını tutmak için yüzüne sürdüğü mavi boya ile oturduğu sahnede boyayı kastederek söylediği “Doğrusunu öğretecek kimse olmadığı için ben uydurdum” cümlesi oldukça etkileyici bir içeriğe sahip örneğin ve daha da önemlisi, Amerikan sinemasının fazlası ile ihmal ettiği insanların hikâyesini beyazperdeye getirmesi filmi değerli kılıyor.

Film karakterlerin etnik kökeninden ve hikâyenin yaşandığı bölgenin özelliklerinden bağımsız olarak da değerlendirilebilecek farklı temaları da barındırıyor. Çocuğunu kaybetmek acısı ve bu acı ile tüm bir ömür boyunca yüzleşmek zorunda kalınacağı bu kaybı yaşayan iki baba arasındaki etkileyici sahneler ve iyi yazılmış diyaloglarla aktarılıyor seyirciye. Hikâyenin filmin bir neo-western olarak sınıflanabilmesini doğru kılacak içeriği (bu bağlamda avcının iz sürücülük yeteneği atlanmamalı), western türünün bazı önemli temalarını (intikam, kendi adaletini sağlama vs.) barındırması ve yine bu türe özgü kanlı bir aksiyonu sergilemesi de dikkat çekiyor örneğin. Bu “kan gölü”nün “çalınan kapı ile o geceye dönüş” ânının etkileyiciliğini zedelediğini ve filmi gereksiz bir şekilde bir aksiyon hikâyesine dönüştürdüğünü de eklemek gerekiyor.

Çekimler sırasında seti ziyaret eden yerli liderler Taylor Sheridan’a yaklaşık 6 bin kişilik rezervasyonda çözülmemiş 12 kadın cinayeti olduğunu söylemiş ve sadece bu korkunç sayı bile Amerikan yerlilerinin yaşadıkları koşulları anlatmak için yeterli olsa gerek. Filmin bu konuyu gündeme taşıması ise kuşkusuz ki çok değerli. Beyaz adamların “beyaz cehennem” olarak tanımladıkları ve “sessizlik ve hiçlik” dışında hiçbir şey olmamasından şikâyet ettikleri rezervasyon yerlilerin elinde kalan tek şeydir ve yerlilere yapılan kötülüğün de çarpıcı sembollerinden biri olur bu tanım. Taylor Sheridan görüntü yönetmeni Ben Richardson’ın başarılı çalışması sayesinde karlı ve çıplak geniş arazileri bu insanların hikâyesindeki “sessiz çığlığı” (sessiz çünkü yönetenlerin duymadığı, kulağını kapadığı çığlıklardır bunlar) anlatmak için etkileyici bir şekilde kullanıyor.

Herkesin birbirine silah doğrulttuğu aksiyon bölümünün filmin sert hüznüne zarar verip, hikâyeye anlamsız bir ticarî hava katmasının ve karakterlerin Sheridan’ın vermek istediği mesajlara uygun olarak yaratıldığının açık olmasının bir parça rahatsız ettiği filmde sondaki intikamın doğrulanmış gibi görünmesi de kesinlikle yanlış. Keşke yerlilerin ızdırabını anlatan film hikâyenin gerisinde yer alan sosyal, poliitik ve tarihsel gerçeklere de değinebilse ve asıl karakterler olması gereken yerliler ikinci planda kalmasaymış. Yine de tüm bunlar ve diğer önemli kusurlarına rağmen, Sheridan’ın yapıtı ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“Kardaki İzler”)