Magari – Ginevra Elkann (2019)

“Göklerin kraliçesi Aziz Meryem, Aziz Serafim, Aziz Keşiş Theofanis; bir özveride bulunup bu bir bardak sidiği içeceğim. Bu jestime karşılık, anne ve babamı tekrar bir araya getirin… Bir yudum da iş görür”

Annesi ve iki ağabeyi ile birlikte Fransa’da yaşayan sekiz yaşındaki bir kız ve kardeşlerinin annelerinden ayrılan ve bir yıldır görmedikleri babalarının yanında geçirdikleri yeni yıl tatilinin ve küçük kızın ebeveynlerinin tekrar bir araya gelmesini umut etmesinin hikâyesi.

Senaryosunu Ginevra Elkann ve Chiara Barzini’nin yazdığı ve yönetmenliğini Elkan’ın yaptığı İtalya ve Fransa ortak yapımı bir film. 2019’da Locarno Festivali’nin açılış filmi olarak seçilen ve yarışmalı bölümde de yer alan çalışma, Elkann’ın 2005’te çektiği bir kısa filmle başladığı yönetmenlik kariyerindeki ilk uzun metrajlı eser. Bir boşanma, babalarından bir yıldır ayrı olan çocukların ailenin parçalanması ile farklı şekillerde baş etmeye çalışması, tekrar aile olabilme umudunu hiç yitirmeyen küçük bir kız, onun biri on dört diğeri on bir yaşında olan iki erkek kardeşinin büyüme sıkıntıları ve kendilerine farklı hayatlar kurmaya çalışan bir erkek ve bir kadın… Ginevra Elkann tüm bunları kendi hayatından da esintiler taşıyan bir hikâye ile anlatırken ortaya samimi ve sıcak bir sonuç koyuyor. Eğlencesi de hüznü de olan hikâyeyi hafif bir sinema dili ile anlatan yönetmenin en önemli başarısı bizi anlattığının gerçekliğine ve dürüstlüğüne ikna etmesi ve bunu sesini yükseltmeden yapması. Belki çok orijinal değil hikâye ve arada bir “hatırlanan şeyler” havası da taşıyor ama seyri keyifli ve hayatın acı ve tatlı yönleri ile sürdüğünü ve sürmek zorunda kaldığını hatırlatması ile önemli.

Anne üç çocuğu ile Fransa’da yaşamaktadır ve birlikte Kanada’ya yerleşme planı yaptıkları erkek arkadaşından hamiledir. Onunla beş yıldır görüşmeyen baba ise İtalya’dadır ve pek de başarılı görünmeyen bir senaryo yazma çabası içindedir. Hikâye annenin hamileliğinin neden olduğu rahatsızlık nedeni ile çocukların yılbaşı tatili için babaların yanına Roma’ya gitmeleri ile başlıyor asıl olarak ve orada babaları ve onun asistanı / kız arkadaşı ile geçen günlerini anlatıyor. Yanında annesi ile babasının mutlu günlerinden kalan bir fotoğrafla gezen küçük kız ve iki erkek kardeşi annelerinin yönlendirmesi ile protestandırlar ve dinsel duyguları da yüksektir. Babanın ise o taraklarda hiç bezi yoktur ve çocuklarının inançlarını hem şaşkınlık hem de kızgınlıkla karşılamaktadır. Pek de iyi bir baba değildir adam ve hatta çocukları kendi babasına bırakıp asistanı ile bir haftalığına tatile gitmeyi düşünmektedir ama bu planını gerçekleştiremez. Sonrası deniz kenarındaki bir evde çocuklarla geçen, acı ve tatlı yanları olan ve hayatın da sonuçta bundan başka bir şey olmadığını herkese öğreten / hatırlatan günler olur.

Elkann hikâyesini kendi hayatından da esinlenerek yazmış; seyrettiğimizin ne kadarı onun kendi çocukluğundandır bilmiyoruz ama 1970’lerin sonlarında (veya 80’lerin başlarında) geçen hikâyenin her anını sahici kılmayı başarmış yönetmen. Bazı olaylar -örneğin babanın köpeği ile ilgili olan olay bir itirafa ve bunun sonucu olan bir yakınlaşmaya neden olsa da- filmin geneli içinde bir parça ayrıksı duruyor ve bazı karakterler (örneğin eşcinsel çift) -belki gerçek bir anının izdüşümü olsa da- beklenen işlevi yerine getiremiyorlar ama yine de senaryo genel olarak amaçlanan noktaya ulaşmış gibi. Babanın ortada olmaması nedeni ile küçük kardeşler için onun rolünü de üstlenmiş görünen büyük oğlanın yavaş yavaş kendisini gösteren ergenliği, diyabeti olan ortancanın 70’lerin popüler TV dizisi ve bizde de gösterilen”The Six Million Dollar Man”in kahramanı Steve Austin karakterine olan hayranlığı ve küçük kızın hiç yitirmediği ailenin tekrar birleşmesi umudu ile bu üç cocuğun büyüme hikâyesini anlattığını da söyleyebileceğimiz senaryo seyirciyi etkilemeyi başarıyor. Bu büyüme hikâyelerinde tanık olduklarımız (uyanan cinsellik, büyüklere özenme, ilk aşk vs.) çok da orijinal değil ama film yine de kendine özgü bir kimliğe sahip gibi görünüyor ki bunu sağlayan temel faktörler de Ginevra Elkann’ın doğal sineması ve bu sinemanın bize geçirdiği dürüst gerçekçilik. Karakterlerin tümüne kusurları ile birlikte ısınacağınız ve bunu yaparken zoraki bir sevimlilik görüntüsünden uzak durabilen bir sonuç koymuş ortaya yönetmen. Gökyüzünün dönüştüğü mavi fon üzerinde el yazısı ile oluşturulan kapanış jeneriği yazıları ve son sahnede küçük kızın “aile olduk” konuşmasındaki samimiyet kadar gerçek hayatın bir yansıması Elkann’ın bu ilk filmi.

Julio Iglesias’tan “Se Mi Lasci Non Vale” (Bizde Ajda Pekkan “Yeniden Başlasın” adı ile yorumlamıştı bu şarkıyı) ve Ricchi e Poveri’den “Sarà Perché Ti Amo” gibi hikâyenin geçtiği dönemin şarkılarını eğlenceli sahneler için kullanan, kapanışta ise “bir aile olmayı başaran”ların birlikte yedikleri yemeğe eşlik etmek için günümüzden bir şarkıyı (Riccardo Sinigallia’dan “Prima di Andare Via”) seçen film çoğunlukla çocukların bakış açısı ile anlatıyor hikâyesini ki yukarıda sözü edilen sıcaklığın nedenlerinden biri de bu olsa gerek. Tümü ilk kez bir sinema filminde rol alan üç küçük oyuncunun (yaş sırasına göre söylersek; Milo Roussel, Ettore Giustiniani ve Oro De Commarque) sade ve sıcak performansları ve üç tecrübeli oyuncunun (Baba rolündeki Riccardo Scamarcio, onun kız arkadaşını canlandıran ve performansı ile öne çıkan Alba Rohrwacher ve anneyi oynayan Céline Sallette) yalın oyunculukları ile görülmeyi hak eden bir ilk film bu. Hayatın küçük kızın hayalleri gibi kimi karşılanan kimi karşılanmayan beklentilerden oluştuğunu bilenler ve “iddiasız” bir hikaye izlemek isteyenler için.

(“If Only”)

Beceriksiz – Patricia Highsmith

Amerikalı yazar Patricia Highsmith’in 1954 tarihli romanı. Bugün en çok unutulmaz Ripley karakterinin baş kahramanı olduğu beş Ripley romanı ile tanınsa da toplam 22 romanı, çok sayıda öyküsü ve farklı türde eserleri olan bu başarılı yazarın ilginç polisiyelerinden biri bu. Psikolojik gerilim türündeki eser, Highsmith’in hayranlarından olan Graham Greene’in onun için kullandığı “Korkudan çok, kaygının şairidir” tanımlamasına çok uygun bir içerik ve üsluba sahip olan bir roman. Karısını öldüren bir adam, karısı intihar eden ya da öldürülen ve kendisinden şüphelenilen bir başka adam ve her ikisinin de peşine düşen; sert, hırslı ve kuraldışı çalışmaktan çekinmeyen bir polis. Bu üç karakter ve diğerleri ile kendine has bir hava kuruyor Highsmith ve polisin şüphelendiği iki adamın kahramanları olduğu bölümler ile ilerlerken onları finalde kaçınılmaz bir yüzleşme ile karşı karşıya getiriyor. Finalinin okuyucunun merak ettiği en önemli soruyu cevapsız bırakmış gibi görünmesi ile kimileri için yeterince tatminkâr olmayabilir belki ama tüm romanın bu belirsizlik üzerinden ilerlediğini düşünce doğru görünüyor yazarın tercihi.

Bir cinayet sahnesi ile açılan ve bir çifte cinayet ile sona eren roman bu ölümler arasında tüm Highsmith romanları gibi okuyucuyu bir an bile ilgisini yitirmeyecek şekilde hep elinde tutuyor. Eşleri öldürülen (birinin intihar etmiş olması da mümkün) iki adamın ortak tek bir yönleri var: Her ikisi de eşinden çok rahatsız ve açıkçası özellikle biri için Highsmith’in çizdiği profil kadını bir ömür törpüsü olarak nitelendirebileceğiniz kadar sert (Burada yazar için Guardian’da Natasha Walter’ın kullandığı “kadın düşmanı bir lezbiyen” ifadesini hatırlamamak elde değil!). Biri kitapçı, diğeri avukat olan iki adam arasındaki sosyal sınıf farkını bir bölümde ilki için bir öfkeye dönüşen kıskançlığın konusu yapan ama bu konunun fazla üzerine gitmeyen (Hırslı polisin avukatı sadece psikolojik olarak hırpalarken, kitapçıyı fiziksel olarak da sert yaklaşımının hedefi yaptığını (birkaç kez dövüyor kitapçıyı polis) ekleyelim ama) Highsmith her iki karakteri çok iyi analiz etmiş ve roman boyunca hissettiklerini ve geçirdikleri dönüşümleri okuyucuya sıkı bir okuma serüveni sağlayacak kadar iyi anlatmış. Özellikle Walter karakterinin (avukat) gittikçe artan kaygı ve korkuları, hayatının kontrolünü yavaş yavaş kaybetmesi gerçekten çok etkileyici bir dil ile anlatılıyor ve romanı bitene kadar elinizden bırakmak istemeyeceğiniz bir içeriğe kavuşturuyor.

Highsmith’in bu romanı iki kez sinemaya uyarlanmış: Claude Autant-Lara’nın 1963 tarihli “Le Meurtrier” ve Andy Goddard’ın 2014 yapımı “A Kind of Murder” adlı filmleri. Bunlardan ilki daha başarılı bir çalışma olurken, romanın ve karakterlerinin ruhunu çok daha iyi getirebilmişti perdeye. Bu “ruh” ifadesi çok önemli çünkü tüm Highsmith eselerinde olduğu gibi bu romanda da karakterlerin psikolojisi eylemler kadar, hatta onlardan çok daha fazla öne çıkıyor. Yazarın özellikle Walter karakteri için detaylar üzerinden oluşturduğu gerilim ve tedirginlik atmosferi ve aynı karakterin kendi hataları, yanlış seçimleri ve zayıflıklarının neden olduğu psikolojik yıkımın resmi ile dikkat çeken kitap iki şüpheliyi yıpratarak birbirlerinin düşmanı haline getiren polis karakteri ile de önemli. Burada işkenceye varan bir sertliği gösteriyor bize yazar ve ortadaki iki ölüye rağmen okuyucunun otoritenin yanında taraf tutmasına izin vermiyor.

Özetle söylemek gerekirse; kesinlikle gerilimli, keyifli ve önemli bir polisiye bu. Yazarın hayranları zaten okumuş ya da okuyacaktır ama tüm polisiyeseverlerin de okuması gereken bir eser ve Patricia Highsmith’in bu türe armağan ettiklerini hatırlamak için değerli bir araç.

(“The Blunderer”)

Hopscotch – Ronald Neame (1980)

“Adamdaki cesarete bak, benim evimde saklanıyor!”

Operasyonlardan çekilerek masabaşı göreve atanan bir CIA ajanının, örgütü mahcup edecek hatıralarını yayımlama tehdidi üzerine peşine düşenlerden kaçmasının hikâyesi.

Brian Garfield’ın 1975 tarihli ve aynı adı taşıyan romanından uyarlanan bir ABD yapımı. Senaryosunu Garfield ve Bryan Forbes’un yazdığı ve yönetmenliğini Ronald Neame’in üstlendiği bu casusluk komedisinin başrolünde sağlam bir kadro var: Hikâyenin kahramanı Miles Kendig’i canlandıran Walter Matthau, kendisi de eski bir ajan olan kız arkadaşı rolünde Glenda Jackson, peşine düşen CIA görevlilerini oynayan Ned Beatty ile Sam Waterston ve Rus ajan rolünde seyrettiğimiz Herbert Lom. Garfield’ın kara komedi olarak sınıflanabilecek romanından bir komedi çıkartabilmesi ve üstelik bunu romanın içeriğinden fazla sapmadan yapabilmesi ile dikkat çeken filmde başta Matthau olmak üzere tüm kadronun sağlam ve eğlenceli performansları önemli katkılar sağlamışlar hikâyeye. Eğlenceli hikâyesi, Kendig’in zekice hazırlanmış planı ve Neame’ın hikâyenin gerektirdiği şekilde su gibi akan mizanseni ile başarılı bir komedi.

Brian Garfield’ın Edgar Allan Poe anısına verilen Edgar Ödülü’nü kazanan romanının ve ondan kaynaklanan filmin adının Türkçe anlamı bir çocuk oyunu olan seksek. Burada oyunu büyükler oynuyor ama kurallar aynı; bir kareden diğerine belli bir hedef doğrultusunda ilerlerken sürekli olarak dikkatli ve dengeli olmak zorundadır oyuncular. Kendig de hamle sırasını karşısındakilere hiç bırakmadan tüm eylemlerin başlatıcısı oluyor ve peşindekilerle kedinin fare ile oynaması gibi oynarken bizi de eğlenceli bir hikâyenin içine sürüklüyor. Önemli olan onun hep inisiyatifi elinde bulundurması, çok dikkatli bir şekilde ilerleyerek dengesini hiç yitirmemesi ve konsantrasyonunu hep korumasıdır ve o da öyle yapıyor finale kadar…

Almanya’da başlayan, İngiltere, Avusturya, İsviçre, Fransa, Bahamalar ve İngiltere’ye de uğrayarak ABD’de sona eren film bu açıdan tıpkı bir James Bond filmi gibi ilerliyor ve seyirciyi farklı mekânlarda keyifle ve heyacanlı bir şekilde dolaştırıyor. Ne var ki Kendig Bond’dan çok farklı ve onun çevik ve güçlü görünümünün aksine hantal ve yavaş görünüyor; ama Bond kadar zekidir ve ustaca yapmaktadır planını ve peşine düşenleri çok iyi tanımasından kaynaklanan avantajını da çok iyi kullanmaktadır. Rusların Almanya’daki bir operasyonunu başarı ile durduran ama eskiden beri tanıdığı ve birbirlerine karşılıklı saygı besledikleri Rus ajanını (Yaskov rolünde Herbert Lom var) serbest bırakan Kendig’in bu hareketi amirini (Myerson rolünde Ned Beatty) çok kızdırır ve ajanımızın “yeni bir Rus ajanının daha büyük bir risk olacağı, oysa Raskov’u çok iyi tanıdığı için tüm hamlelerini tahmin edebildiği” açıklamasından tatmin olmadığı için onu masabaşı göreve atar. Kendig’in tepkisi ise istifa etmek, kendisi de eskiden CIA’de çalışan eski kız arkadaşının (Glenda Jackson) aldığı destekle anılarını yazarak bunları parçalar halinde farklı ülkelerdeki istihbarat örgütlerine göndermek olur. Amacı daha sonra bu anıları bir kitap olarak yayımlamak ve bu örgütlerin beceriksizliklerini ve aptallıklarını kamuoyuna duyurmaktır ve bu arada amirinin peşine taktığı ve kendisinin yetiştirdiği bir ajandan da (Joe Cutter rolünde Sam Waterston var) kurtulması gerekmektedir.

Film Matthau üzerinden eski usul casuslara bir övgü olarak görülebilir. Tarafların birbirlerini tanıdığı ve yetkinliklerine karşılıklı saygı duyduğu, işlerin adeta bir amatörün sevgisi ile yapıldığı günlerin yerini Myserson’ın sembolü olduğu hırs ve düşmanlık almıştır. Senaryonun altını çizmeden zarif bir biçimde dile getirdiği bu durumun doğal sonucu olarak da hikâyenin başından sonuna kadar seyirci kendisini Kendig’in tarafında buluyor ve onun başarılı olmasını umut ve arzu ediyor; bu kahramanla özdeşleşme durumu filmin lehine oluyor elbette. Kendig’in tıkır tıkır işleyen planı hem eğlenceli hem heyecanlı sahnelerle baş başa bırakıyor seyirciyi. Özel bir güldürme çabası olmadan güldüren, zorlamalara başvurmadan heyecenlandıran içerik Ronald Neame’ın Hollywood zanaatkârlığı ile birleşince de ortaya keyifle izlenen bir film çıkıyor doğal olarak. Matthau ile Jackson’ın karakterlerinin ilk ikili sahnelerinden tüm kaçış bölümlerine eğlencesi ve küçük sürprizleri (finaldeki dahil olmak üzere!) ile bu keyif hiç eksilmiyor.

Hikâyenin bir bölümünün geçtiği Salzburg’dan esinlenerek olsa gerek, Kendig karakterinin hayranı olduğu (Matthau da çok severmiş bu ölümsüz besteciyi) Mozart’ın müziklerinden de bolca yararlanıyor film. Seçilen melodiler hikâyenin ruhuna ilginç bir şekilde çok uygun ve bu klasik müzik tercihi kahramanımızın sembolü olduğu eski dünyaya da bir gönderme oluyor böylece. Hikâyenin Kendig’e olduğu kadar, Mozart’a da ait olduğunu söyleyebileceğimiz kadar çok kullanılan bu müzikler intikam oyununun keyfini artırken sık sık bu melodilere ıslığı veya vokali ile eşlik eden Kendig’in oynadığı oyundan kendisinin de çok keyif aldığını gösteriyor bize. Deniz uçağının pilotu rolünde gerçek hayattaki kızının (Lucy Saroyan) ve peşine düşen ajanlardan biri olan Leonard Ross karakterinde de oğlunun (David Mathau) oynamasının da katkısı ile birlikte belki de Mattahau karakterini sevmekten kendinizi alamayacağınız bir sevimlilikle getiriyor karşımıza ve hikâyeye çok önemli bir katkı sağlıyor. Beatty, Lom, Waterston ve senaryo tarafından yeterince değerlendirilmemiş görünmesine rağmen Jackson da onun bu başarısına eş düzeyde performanslarla eşlik ediyorlar ve ortaya sağlam bir takım performansı çıkıyor.

Kahkaha attırmaktan çok yüzünüzde bir gülücüğü hep canlı tutmayı hedefleyen ve bunu kesinlikle başaran film eğlenceli bir intikam hikâyesi. Onca aksiyonu ve oyunu içerip bu kadar hafif olabilmesini de önemli başarılarından biri olarak gösterebileceğimiz filmin kahramanı Kendig de John Le Carre’nin karakterlerinin hafif bir versiyonu gibi. İyi yazılmış diyalogları ve onlar üzerinden üretilen esprileri, oyuncuların bu diyalogları konuşurkenki doğal ve sıcak oyunları ile görülmesi gerekli bir çalışma bu. Ronald Neame ve Brian Garfield’ın Kendig karakterini biraz da Matthau’nun “The Odd Couple” (Gene Saks – 1968) filmindeki Oscar Madison karakterinden esinlenerek çizdiklerini söyledikleri film yavaş başlayan ama sonra süratle sizi telim alacak bir sinema eseri.

(“Bir Casusun Hatıraları”)

Black Sunday – John Frankenheimer (1977)

“Biliyorsun; 30 yıldır cinayet işliyorum, katlediyorum. Başardığım ne? Aynı dünya, aynı savaşlar, aynı düşmanlar, aynı arkadaşlar ve aynı kurbanlar”

ABD başkanının da katılacağı bir spor müsabakasına zeplinle saldırmayı planlayan Kara Eylül örgütü üyelerinin ve onların eylemini durdurmaya çalışan Amerikalı ve İsrailli güvenlik güçlerinin hikâyesi.

Asıl olarak Hannibal Lecter serisi ile tanınan Thomas Harris’in ilk romanı olan, 1975 tarihli “Black Sunday” adlı kitaptan uyarlanan bir ABD yapımı. Senaryosunu Ernest Lehman, Kenneth Ross ve Ivan Moffat’ın yazdığı ve yönetmenliğini John Frankenheimer’ın üstlendiği film 1970’lerde epey moda olan “felaket filmleri” türüne de göz kırpsa da, temel olarak gerilimli ve politik bir macera anlatıyor seyirciye. Harris’in, Kara Eylül Örgütü’nün 1972 Münih Olimpiyatları sırasında İsrail kafilesine karşı düzenlediği ve sonuçta toplam 17 kişinin (İsrail kafilesinden 5’i sporcu olan 11 kişi, 1 Alman güvenlik görevlisi ve Kara Eylül’ün 5 üyesi) ölümü ile sonuçlanan eylemi televizyonda izledikten sonra yazmaya başladığı romanın bu uyarlaması Amerikan sinemasının geleneği olan test gösterimlerinde çok beğenilmiş ama gişede beklenen patlamayı yapamamıştı. Özellikle son bölümlerinde heyecan ve gerilim dozu oldukça yüksek olan hikâye ilk yarısında (hatta ilk 40 dakikada seyrettiğimiz baskın, patlama ve denizde takip sahnelerine rağmen) sıkı bir gerilim atmosferini yeterince yaratamamasının doğurduğu problemi yaşıyor ve bu nedenle hedeflediği noktaya ulaşamıyor. Karakterlerin seyirciyi hikâyeye bağlayacak kadar derinleştirilmemesi gibi bir problemi de olan film buna karşılık, eski usul aksiyonlardan ve gerilim hikâyelerinden hoşlananlar için -politik içeriği sorunlu olsa da- çekici olabilecek bir çalışma.

12 Kasım’da Beyrut’ta başlayıp, 8 Ocak’ta Miami’de Superbowl maçı (ABD’de düzenlenen ve Amerikan Futbol Ligi şampiyonunun belirlendiği maç) sırasında sona eriyor hikâye. ABD’de çok ses getirecek bir eylem yaparak Amerikan halkının ilgisini Filistin davasına ve halkına yapılanlara çekmeyi hedefleyen Kara Eylül örgütünün üyeleri ile tanışıyoruz öncelikle. Onaların eylemine bir de eski bir Amerikalı subay katılacaktır. Vietnam’da savaşırken esir düşen ve altı yıl boyunca çok küçük bir hücrede tutulan bu askerin ne politika ne de Filistin ile bir ilgisi vardır; aklî dengesini yitirmiş olan adamın tek amacı kendisini askerî mahkemede yargılayan ve evliliğinin bitmesine neden olduğuna inandığı ABD’den kişisel intikamını almak için intihar ederken yanında mümkün olduğunca çok Amerikan vatandaşını götürmektir. Söz konusu intihar eylemi için Superbowl finali seçilmiştir ve Amerikan başkanı da maçı seyretmek için orada olacaktır. Onların bu eylemini durdurmak içinse Amerikan güvenlik örgütü İsraillilerle iş birliği yapacaktır.

Beyrut’ta geçen bazı dış sahnelerde (aslında Fas’ın Tanca şehrinde çekilmiş bu sahneler) kameraya bakan meraklılar gibi -anlaşılan kurguda halledilememiş- bir problemi olan ve John Williams’ın müziklerinden sağlam bir destek alan filmin hikâyesi politik açıdan bakıldığında, sorunlu bir içeriğe sahip. Nefretin ve öldürmenin sadece karşı tarafın da aynı tepkiyi vermesine neden olacağını ve bunun da sonsuza kadar sürecek bir savaş demek olduğunu vurgulayan hikâye bu bakımdan barışçı bir mesaja sahip ama bu mesajı hikâyenin baş kahramanlarından biri olan İsrailli bir duyarlı güvenlik görevlisi söylüyor. Hatta arkadaşının “Sorun şu ki sorunun iki tarafını da görmeye başladın. Bu hiç iyi değil” sözleri ile uyardığı adam sonuçta İsrailli bir istihbaratçı ve kariyerini “teröristler”in peşinden giderek onları öldürmek üzerine kurmuş. Hikâyenin başlarında onun “vurması gerekirken”, bir kadını öldürmemesi hiç gerçekçi değil elbette ama sonuçta barışçıl bir mesajın sahibini İsrailli yapma çabasının sonucu bu. Senaryonun Filistinlilerin acısına hiç değinmeden, savaşın “anlamsızlığı” iddiası ile yetinmeyip, tek barış mesajını İsrailli karakter üzerinden vermesi ana akım bir Amerikan filmi için beklenir bir durum olsa da, eleştirilmeye engel değil bu yaklaşım. İsraillinin örgüt üyeleri hakkında bilgi almak için Mısırlı diplomatı köşeye sıkıştırma becerisini de yine aynı bağlamda değerlendirmek gerekiyor şüphesiz.

Beyrut ile Miami arasında Los Angeles, Washington ve Long Beach’e de uğrayan filmde ABD ve İsrail iş birliğini de “terörizme karşı ortak savaş”tan çok, ABD’nin Filistin meselesinde her zaman İsrail’in yanında taraf tutması ile açıklamak gerekiyor. Kaldı ki senaryonun İsrailli resmî görevlilerin ABD toprakları içinde bize gösterildiği kadar rahat cirit atıp operasyon yapabilmesini -Kara Eylül İsraillilere karşı eylem yapsa da, burada durdurulmaya çalışılan saldırı ABD topraklarında ve Amerikalılara karşı- oldukça normal bir durum olarak göstermesi de bu açıklamayı destekliyor. Hikâyenin İsrail yanlısı tutumuna son bir örnek olarak, Kara Eylül’ün öldürdüğü bir İsraillinin tabutunun batan güneş fonunda hüzünlü karelerle gösterilmesini ekleyebilir ve tüm bunların terörist kadının “geçmişteki acılar”ına değinilmesi ile dengelenemeyeceğini söyleyebiliriz.

Good Year’ın bolca reklamının yapıldığı film yukarıda sıralanan problemlerine rağmen John Frankenheimer’ın becerisi sayesinde özellikle ikinci yarısında kendisini ilgi ile izletmeyi başarıyor. Miami caddelerindeki sahnede kalabalığın zaman zaman olan biteni film izler gibi izlemesi ve Kara Eylülcüler sivilleri rahatça katlederken İsrailli adamın rehin alınan bir sivili çatışmanın göbeğinde teselli etmeye zaman ayırması gibi problemlere rağmen kesinlikle seyirciyi heyecanlandırmayı ve elinde tutmayı başarıyor Frankenheimer. Stadyumda geçen tüm final de kesinlikle etkileyici,; gerçek görüntülerle hikâye çok iyi kaynaştırılmış bu bölümde ve 80 bin kişilik figüran kadrosu çok iyi değerlendirilmiş. Saldırı aracının bir zeplin olması hikâyeye orijinal bir boyut kazandırdığı gibi yönetmen de bu avantajı ustalıkla kullanmış ve keyifli sahnelere imza atmış sık sık. Başrol oyuncularından Robert Shaw ve Bruce Dern’in kendilerinden bekleneni karşıladığı ve karakterlerini inandırıcı kıldığı, Marthe Keller’ın ise kendisine hiç uymayan bir rolde zorlanmış göründüğü film 1970’lerin politik boyutu olan gerilim ve aksiyon hikâyelerinin en parlak örneklerinden biri değil ama özellikle teknik açıdan elde edilen başarı ile ilgi çekiyor.

(“Kara Pazar”)