Night Tide – Curtis Harrington (1961)

“Deniz suyunu damarlarımda hissediyorum. Denizin kükremesini dinliyorum, benimle bir annenin yavrusuyla konuştuğu gibi konuşuyor. Gelgit yüreğimi çekiyor. Ay’ın yüzü ruhumu garip bir hasretle dolduruyor”

Panayırda deniz kızı olarak çalışan bir genç kadına âşık olan bir denizcinin yaşadığı tuhaflıkların hikâyesi.

Curtis Harrington’ın yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Harrington’ın ilk uzun metrajlı filmi olan çalışmada denizci genç adamı ilk kez bir başrolde oynayan Dennis Hopper canlandırıyor. Yönetmenin Edgar Allan Poe’nun ünlü şiiri “Annabel Lee”den ve hayranı olduğu “Cat People” (Jacques Tourneur, 1942) filminden esinlenerek yazdığı hikâye alçak gönüllü ve ilginç bir korku ve aşk filmine dönüşürken ve finaldeki açıklama ile psikolojik bir boyut kazanırken, belirsizliğe de yer vermesi ile dikkat çekiyor. Belki de korkudan çok, bir fantezi olarak değerlendirilmesi gereken hikâye gerçekçi bir atmosferde anlatılan bir bağımsız yapım. Bir B tipi film olarak üzerinden geçen neredeyse 60 yıl sonra da ilgi toplayabilecek bir “küçük” sinema eseri.

İskelenin üzerinden, sigara içerek denizi ve dalgaları seyreden genç bir denizcinin görüntüsü ile açılıyor film. Johnny Drake (Dennis Hopper) hafta sonu iznini deniz kıyısındaki kasabada dolaşarak geçirmekte ve tek başına takılmaktadır. Saf ve sevimli bir gençtir Johnny ve tesadüfen girdiği “Blue Grotto” adındaki bir gece kulübünde Mora adında ve yalnız başına oturan bir genç kadınla arkadaş olmaya çalışır. Sohbetlerini Johnny’in anlamadığı bir dilde konuşan yaşlı bir kadın böler ve Mora telaş ve korku ile terk eder kulübü. Johnny peşine düşer onun ve gizem dolu bir aşkın da hikâyesi başlar böylece. Kapalı alandaki bir atlıkarıncanın üzerindeki bir dairede oturan Mora’nın evi okyanus manzaralıdır, sabah kahvaltısına çağırdığı genç adama balık hazırlamıştır, kendisi panayırda deniz kızı olarak çalışmaktadır ve patronu onu bir deniz yolculuğunda bulduğunu söylemektedir. Genç adamı herkes uyarır kız hakkında; atlıkarıncanın sahibi ve onun torunu, kızın panayırdaki patronu ve bir falcı. Bir başkomiser de etrafta dolaşmakta ve ölü bulunan iki genç adamla ilgili sırrı çözmeye çalışmaktadır.

Evet, bir deniz kızı hikâyesi bu, daha doğrusu deniz kızı olduğunu söyleyen bir kadına âşık olan adamın tanık olduğu tuhaflıkları, gizemli yaşlı kadını ve elbette deniz kızının sırrını anlamaya çalışmasının hikâyesi. Hikâyenin finalindeki izahat içerdiği psikolojik boyut ile öne çıkıyor ve bir yasak aşkın nelere mal olabileceğini gösteriyor seyirciye ve B tipi bir filme uygun içeriği ile göz dolduruyor. Buna karşılık yeni bir aşk iması ne hikâyeye ne de hikâyesini anlattığı karaktere yakışıyor açıkçası. Neyse ki final bir tereddüt de yaratarak ve bir belirsizlikle seyirciyi ve Johnny’i baş başa bırakarak bu yanlış seçimi unutturuyor.

Filmin alçak gönüllü bütçesi (efektler yok denecek kadar az, adını muhtemelen Capri’deki “Grotta Azzurra” adındaki deniz mağarasından alan kulüpte geçen sahnede rol alanlar yönetmenin arkadaşları vs.) görsel atmosferini yeterli gizemi yaratacak bir düzeye taşımasına engel olmamış. Vilis Lapenieks’in görüntü çalışması pahalı görünmeye soyunmadan da başarılı bir sonuç ortaya çıkarılabileceğinin kanıtı olurken, film başta deniz ve dalgalar olmak üzere hikâyesi için kritik öneme sahip unsurları iyi kullanıyor. Örneğin Johnny’nin bir gece vakti kadının ıslak ayak izlerini takip ederek okyanus kenarına kadar gitmesi ve orada yaşananlara tanık olduğumuz sahne filmin atmosfer inşa etmekteki başarısının çok iyi bir temsilcisi. Kendisi ile ilgili gerçekten ve bunun sonuçlarından korkan bir kadın ile ona olan aşkı ile ne olduğunu anlamak ve sorunu çözmek arasında kalan bir erkeğin hislerini bize geçirirken bu görsel başarıdan bolca yararlanıyor film. Kuşkusuz burada başarı kelimesinin filmin iddiasızlığı ile tutarlı bir düzeyi işaret ettiğini vurgulamak gerek; tıpkı filme ilham veren Poe’nun eserleri gibi kısa ama yoğun hikâyesine yakışan, yalın ve gerçekçi bir görsellik bu ve basit kamera hareketleri ve siyah beyaz görüntü çalışması ile elde edilmiş. Yukarıda anılan sahnenin sonunda iskelenin ayakları altında erkek ve kadının karşılaştığı sahne dalgaların sesi ve görüntüsü, adamın haykırışı ve kadının çığlıkları, yankılar vs. ile elde edilen “ucuz roman” görüntüsünün parlak bir örneği.

Poe’nun tamamlayabildiği son şiiri olan Annabel Lee’nin son dört mısraı ile bitiyor film (Melih Cevdet Anday’ın çevirisi ile: “Orada gecelerim, uzanır beklerim / Sevgilim, sevgilim, hayatım, gelinim / O azgın sahildeki / Yattığın yerde seni”). Bugüne kadar pek çok edebiyat eserine, müzik ve film çalışmalarına ve hatta bir video oyununa ilham veren bu şiir türünün klasiklerinden biri ve burada şiirdekinin aksine aşk ölümden sonra devam etmiyor. Senaryonun tam da bu noktası açıkçası pek doğru bir tercih olmamış ve hatta Johnny karakterinin finale kadar çizilen iyi yürekli ve sevimli profiline de pek uymamış.

Tüplü dalış sahnesi ve tam da B tipi bir gerilim hikâyesine yakışan panayırdaki son bölüm (fırtına, yağmur, gece karanlığı, silah sesi vs.) ile seyirciyi tatmin eden filmin David Raksin imzalı müzikleri -zaman zaman bir parça fazla duyguları yönlendirici olsa da- hikâyeye yakışmış görünüyor. Yönetmenin güçlükle bulabildiği 50 bin dolarla (bugünkü değeri ile yaklaşık 500 bin dolar) çektiği film karanlık bir şiiri hatırlatan havası ile ilgiyi hak eden bir çalışma. Harrington’ın farklı türleri (korku, gerilim, romantizm, dram, gizem vs.) bir araya getirdiği filmde Dennis Hopper’ın performansı oyuncunun kariyerinin sonraki yıllarındaki daha vurgulu performanslarının aksine oldukça ekonomik ve karakterini gerçekçi kılarken, kahramanımızın filmin başlarındaki rahatlığı kadar sonlarındaki gerginliğini de aynı başarı ile yansıtıyor bize. Bir yalnızlık hikâyesi olarak da nitelendirebileceğimiz film, hiçbir arkadaşı gösterilmeyen Johnny’nin de Mora gibi, yaşadığı toplumda ayrı duran bir karakter olarak bir diğer deniz kızı olduğunu söylüyor belki ama hikâye boyunca, karşılaştığı herkesle çabuk ilişki kurabilmesi ve yüzünden neredeyse hiç eksik etmediği gülümsemesi bu söylemle bir parça çelişiyor.

A Febre – Maya Da-Rin (2019)

“En azından sen kendi ununu yapıyor ve avlanıyorsun. Burada yiyeceği satın alıyorsun. Paran yoksa yiyemiyorsun”

Bir limanda güvenlik görevlisi olarak çalışan ve kaynağı bulunamayan bir şekilde ateşi yükselen, Amazon yerlilerinden Brezilyalı bir adamın hikâyesi.

Sinemaya belgesellerle giriş yapan Brezilyalı yönetmen Maya Da-Rin’in, senaryosunu Pedro Cesarino ve Miguel Seabra Lopes ile birlikte yazdığı bir Brezilya – Almanya – Fransa ortak yapımı. Amazon yerlileri ile ilgili belgesel çekerken şekillendirmeye başladığı bu ikinci kurgu filminde Da-Rin, yaşam alanları yavaş yavaş ellerinden alınan ve geleneksel hayatları ile büyük şehirdeki zorunlu hayatları arasında sıkışıp kalan Amazon yerlilerini belgesel gerçekçiliği ve dürüstlükle ele alıyor. Hikâyenin baş kahramanı olan Justino’yu canlandıran ve Locarno Festivali’nde Erkek Oyuncu ödülünü kazanan Regis Myrupu’nun da aralarında olduğu ve çoğunluğu amatör oyunculardan oluşan kadrosunun doğal performansları ile filmin belgesele yakın duran tavrını desteklediği film, özellikle Jair Bolsonaro’nun 2018’de devlet başkanı seçilmesinden sonra hayatları iyice zorlaşan Amazon yerlilerinin günümüzde karşı karşıya kaldıkları güçlükleri gündeme getirmesi ile önemli, başarılı ses çalışması ile dikkat çeken, politik yanını -hiç vurgulamadığı halde- kuvvetli bir şekilde hissettiren ve gerçek ile düşü sadelikle bir araya getirebilmesi ile önemli bir çalışma. Yavaş -belki bazen gereğinden fazla- temposu ve olaysızlığı ile sıradan seyirci için seyri zor belki ama sinemanın toplumsal meselelere yakın olduğu ölçüde saygınlığının arttığını hatırlatan bu film ilginç bir çalışma kesinlikle.

Maya Da-Rin filme çok uygun bir giriş yapıyor: Bir ormandan gelen sesleri ile hatırlatan bir ses bandı ile açılan film karşımıza işçi kıyafeti içindeki bir yerli adamı getiriyor. Kamera yavaş yavaş ondan uzaklaşırken, adam gözlerini kapıyor. Justino önce bir fabrikada işçi olarak çalışmak üzere geldiği büyük şehirde şimdi bir limanda güvenlik görevlisi olarak görev yapmaktadır. Açılışta duyduğumuz ses, adamın kapattığı gözleri ile belki de kökenlerinin olduğu Amazon ormanlarını ve nehrini hayal ettiğini düşündürürken, onun bulunduğu yer ile hayal ettiği arasındaki fark üzerinden tek bir söz etmeden ve teknik oyunlara başvurmadan bizi etkisi altına almayı başarıyor film. Rutin bir hayatı, evli bir oğlu ve babası ile yaşayan bir kızı vardır. Eşi bir süre önce ölmüştür ve 45 yaşındaki adam ev ile iş arasında geçen sıradan bir hayat sürmektedir. İş yerinde işe yeni başlayan bir başka güvenlik görevlisinin Justino’nun yerli olmasından yola çıkan ve gittikçe dozu artan imalı sözlerini duymazlıktan gelerek karşılarken, aklı terk ettiği vatanındadır ama ama kısa süreliğine bile oraya gitmesini imkânsız kılan bir düzeni vardır. Adamın anavatan özlemini hiç altını çizmeden, dürüst bir belgeselin sadeliği ve gerçekçiliği ile anlatıyor Maya Da-Rin ve bu özlemi örneğin adamın torununa uzun uzun anlattığı bir orman hikâyesindeki gibi unsurlar üzerinden gösteriyor bize çoğunlukla.

Limandaki dev konteynerlerin arasında küçücük kalan Justino iş yerinin insan kaynakları tarafından son günlerde dağınık çalışması ve dalgınlığı nedeni ile uyarılır (filmin bu iddianın doğruluğu veya yanlışlığı konusunda seyirciyi belirsizlik içinde bırakması sorgulanmaya açık bir tercih) ve bir süre sonra da nedeni anlaşılamayan bir şekilde ateşi sık sık yükselmeye başlar. Kızı bir tıp fakültesine kabul edilmiş olsa da şehirdeki doktorlara gitmekten pek hoşlanmayan, onlar hakkında “Doktorların gözleri büyük ama sadece önlerinden olanı görebiliyorlar” gibi sözlerle konuşan ve kaynağı hakkında kızına “Anlatırım ama anlamazsın” diyen adamın hikâyesindeki gizem bu ateşle başlıyor. Filmin özellikle bir mistik havaya sokmaya çalışmadan karşımıza getirdiği gizem çevredeki hayvanlara saldıran gizemli yaratık, düş ile gerçek arasında bir yerde duran ormandaki köpekli sahne veya gece vakti iş yerinde yaşanan olay gibi ögelerle ve düş ile gerçeğin birbirine karışması ile gösteriyor kendisini.

Bolsonaro karşıtlığı ile bilinen yönetmen, yerlilerin Bolsonaro döneminde artan zorluklarını onların günlük hayatındaki konuşmalar (azalan av, çocukların ebeveynlerinin geleneksel hayatını sürdürmek istememeleri, Justino’nun kardeşinin babasını yanına alması için onun oğluna yaptığı önerinin ret olması üzerine söylediği “Babanla birbirinizi anlamıyorsunuz çünkü sadece beyazların dilinden konuşuyorsunuz” sözleri) ve asıl hikâye ile ilgisiz gibi görünen sahnelerle (örneğin dilini kimsenin anlamadığı yaşlı hasta kadın veya ormanın şehire dönüştüğü düş) zarif ve yalın bir şekilde hikâyesinin gündeminde tutuyor. FinaldeJustino’nun kürek çekerek geldiği ormana bir elinde çanta diğer elinde içinde sıvı olan bir bidonla girip kaybolmasını seyircinin yorumuna açık bırakan ama bir dönüşü ima eden film onun şehirde hayata kalmaya çalışan ruhunun tıpkı kendi eli ile inşa ettiği evinin çatlayan duvarını sıva ile kapatması gibi sonuçsuzluğa mahkum olduğunu da söylüyor bize.

Çeşitli festivallerde ödül kazanan ses çalışmasının da (Bruno Furtado, Emmanuel Croset ve Felippe Schultz Mussel) gizemi gerçekçiliğe zarar vermeden desteklemeyi başardığı filmin egzotizmden özenle sakınabilmesi ve göstermek yerine işittirmek üzerinden hareket etmesinin etkileyiciliği de yine bu ses çalışmasının başarısı. Sadece bir kurgu olarak değil, bir belgesel olarak da izlenmesi ve algılanması gereken bir film bu ve yönetmenin artık büyük şehirlerde yaşayan yerli kökenli Brezilyalılar ile olan konuşmalarından doğan bir çalışmanın tüm dürüstlüğü ile önemli bir sinema eseri.

(“The Fever”)

Salyut-7 – Klim Shipenko (2017)

“Birazdan Dünya’nın gölgesine gireceğiz. Çok soğuk olacak. Oyun bitti, Viktor, oyun bitti!”

Arızalanan uzay istasyonu Salyut-7’yi onararak tekrar çalışır duruma getirmek için uzaya gönderilen iki kozmonutun verdikleri mücadelenin hikâyesi.

1985 yılında yaşanan gerçek bir hikâyeyi anlatan film kozmonotlardan biri olan Viktor Petrovich Savinykh’in günlüklerinden yola çıkılarak çekilen, senaryosunu Aleksey Chupov, Klim Shipenko, Natalya Merkulova ve Aleksey Samolyotov’un yazdığı ve yönetmenliğini Klim Shipenko’nun üstlendiği bir Rusya yapımı. Parçalanmaya doğru giden Sovyetler Birliği’nin son uluslararası gurur nedenlerinden biri olan mücadele, bozulan istasyonu onarmak, bu mümkün olmazsa onu okyanusa düşürerek veya havada parçalayarak Amerikalıların eline geçmesine engel olmaya çalışan Sovyetler Birliği’nin iki kozmonotunun insanüstü hikâyesini anlatan bir çalışma ile geliyor karşımıza. Hikâye gerçek olsa da, dramatik etkiyi artırmak için başta yangın ve bunun neden olduğu fedakârlık / dayanışma gibi çok önemli sahnelerin de olduğu eklemelerle oluşturulan film benzer konulu bir Amerikan yapımından daha ucuza mâl olmasına rağmen yakaladığı görsel başarı ve seyirciyi hep heyecan içinde tutabilmesi ile dikkat çekiyor öncelikle. Putin’in filmi seyrettikten sonra film ekibi ile görüşmek istemesi ve tebrik etmesinden de anlaşılabileceği gibi bir milliyetçi havası da olan film sondaki anlamsız “Challenger” ile karşılaşma ve göz yaşı döken ekip klişeleri gibi problemleri olsa da kendisini ilgi ile izletmeyi başaran bir aksiyon ve drama.

Uzay boşluğunda kaynak yapan, biri kadın biri erkek iki kozmonotun görüntüsü ile açılıyor film. Küçük ama ölümcül bir aksaklık ve bunun sonucunda yaşananları etkileyici bir şekilde anlatan bu sahne aslında filmin daha sonra anlatacağı uzun hikâyenin çok kısa bir versiyonu gibi. Bu açılış sahnesinde yakalanan atmosferi ve abartılı efektlere başvurulmadan elde edilen görselliği tüm süresi boyunca koruyor film ve bir “uzay hikâyesi”ni seyri keyif verici bir biçimde anlatıyor. Viktor Petrovich Savinykh ve Vladimir Aleksandrovich Dzhanibekov adlarındaki iki kozmonotun kapanış jeneriği ile birlikte gösterilen görüntülerinin de altını çizdiği gerçekliği iyi kullanılıyor ve finalde çok büyük bir zarar verse de bu havasına gerçek bir kahramanlığı izlediğinizi bilerek tadını çıkarıyorsunuz filmin.

Uzay istasyonundaki arıza tüm dünyanın dilindedir ve nereye düşeceği medyanın ana konusu olurken, Sovyetler’in bir başka endişesi daha vardır: İstasyonun ve onu inşa ederken kullanılan teknolojinin Amerikalıların eline geçmesi. Hatta ABD’nin o sıralarda uzaya göndermek için çalışmalarını sürdürdüğü uzay mekiği Challenger’ın kargo bölümünün boş olduğu ve Rusların istasyonunu alarak Dünya’ya döneceği gibi komplo teorileri de Sovyet üst yönetiminde konuşulmaktadır. Açılış sahnesindeki kozmonotlardan biri olan Vladimir ve ilk kez uzayda yürüyecek olan Viktor’a verilen görev istasyondaki problemi gidermek, bu başarılamazsa onu dünyaya indirmektir. Yalın bir hikâye bu ve gereksiz teknik detaylardan da ustaca sıyrılmış olan senaryo bu hikâyeyi gerilimi hep diri tutacak ve konsanstrasyonu hemen hep koruyacak şekilde anlatıyor. İki kozmonot uzayda bir mücadele içindeyken, dünya üzerindeki merkezde bilim adamları ile politikacılar arasında yaşanan çekişme, eşlerden birinin verdiği yün şapkalar veya hamile eş gibi oldukça tanıdık gelecek klişelere veya zorlama usnurlara sahip olmasına rağmen, senaryo temelde beklenen işlevini yerine getiriyor ve ilgimizi iki adam üzerinde canlı tutmayı başarıyor. Finalde Challenger ile karşılaşma saçmalığı ise, kim ve neden eklemiş bilinmez ama, bu senaryoya hiç yakışmıyor kesinlikle.

Filmin görüntü yönetmenliğini üstlenen Sergey Astakhov ve Ivan Burlakov ile görsel efektlere emek verenlerin muhteşem bir iş çıkardığı bir film bu. Yaklaşık 7 milyon dolarlık bir bütçe ile çekildiği söylenen filmin ulaştığı görsel düzey, örneğin Amerikan sinemasının çok daha yüksek bütçelerle erişebildiği bir başarıya sahip. Bu başarıyı sağlayan temel unsur ise efektlerin doğallığı, hikâyenin ve karakterlerin bu efektlerin altında ezilmemesi ve istasyon içinde havada yüzen su damlaları örneğinde olduğu gibi basit ve güçlü olmaları. Astakhov ve Burlakov ikilisi bu başarılı efektlerin katkısı, doğru kamera açıları ve bizi hep olayın içinde tutan yaklaşımları ile filmi görsel açıdan zenginleştiriyorlar.

Filmin hikâyenin kahramanları zor durumdayken dünyadaki endişeli eşlere geçiş yapması ve “onların da içine doğmuş” hissini yaratmaya çalışması veya bir Amerikan filminde zor anların “rahatlatıcı” konusu beyzbolu burada futbolla tekrarlaması gibi bir ticarî filmden bekleyeceğiz pek çok sıradanlığı var kuşkusuz. Ayrıca bir Putin dönemi Rus filminden bekleneceği gibi milliyetçilik duygularını okşamayı ihmal etmediğini ve Ivan Burlyaev imzalı müziğin bize düzenli olarak, ne hissetmemiz gerektiğini vurgulayacak şekilde kullanıldığını da belirtmek gerekiyor. Yine de ABD’nin uzay tarihinden bir sayfa olsaydı defalarca izleyeceğimiz, en azından mutlaka haberdar olacağımız ama Sovyetler’e ait olunca bize empoze edilen kültürün görmezden geldiği bir teknolojik kahramanlık hikâyesini anlatan bu film vaat ettiği eğlenceyi vermeyi başaran bir çalışma olarak, görülmeyi hak ediyor.

Las Niñas Bien – Alejandra Márquez Abella (2018)

“Gümüş sofra takımı, Grand Marnier kadehleri, beyaz şarap kadehleri. Şu gelin çiçeklerinden pek anlamıyorum, onları lalelerle değiştireceğim. Mari’den ahtapotu 60 defa dövmesini istiyorum, öbür türlü çiğnemesi zor oluyor. Oturma odasının duvarında büyük bir gece kelebeği var. Bahçıvan, kelebeğin kendiliğinden gitmesi gerektiğini, gitmezse bunun kötü şans anlamına geldiğini söylüyor. Bu benim doğum günü partim. New York’dan aldığım fildişi rengi elbiseyi giyiyorum. Ev çok güzel, insanlarla dolu. Herkesin gözü üzerimde. Misafirlerden biri Julio Iglesias. Beni sevdiğini söylemek için yanıma gelip, elimi tutuyor. Beni İspanya’ya götürüyor ve Corte Inglés’de yaşıyoruz”

Lüks hayat yaşayan bir kadının, kocasının işlerinin Meksika’daki 1982 ekonomik krizi nedeni ile bozulmasının sonucunda yaşadıklarının hikâyesi.

Meksikalı yazar Guadalupe Loaeza ‘nın aynı isimli, 1985 tarihli romanından uyarlanan bir Meksika yapımı. Senaristliğini ve yönetmenliğini Alejandra Márquez Abella’nın üstlendiği film uluslararası rezervlerinde büyük bir düşüş yaşayan ve yerel para birimini devalüe edince de çoğunlukla Amerikan bankalarına olan dolar borçlarını ödeyemez duruma düşen Meksika’da refah içinde bir hayat süren kadının ayrıcalıklı hayatını yavaş yavaş yitirmesi sırasında yaşadıklarını anlatıyor. Sık sık seyirciye de duyurulan hayalleri, lüks hayatı ve Julio Iglesias’la ilgili fanteziler ile sınırlı olan kadının göz bebeği olduğu sosyetedeki arkadaşlarını da katarak bir sınıf hikâyesi anlatmaya girişmiş Alejandra Márquez Abella ve ortaya zarif bir yozlaşma hikâyesi çıkarmış. Başroldeki Ilse Salas’ın karakteri ile birlikte fiziksel olarak da değişen çarpıcı performansı, Dariela Ludlow’ın şık ve zarif ama bir yandan da soğuk olmayı başaran görüntüleri ve politik görünmeden politik olan hikâyesi ile önemli bir çalışma bu.

Doğum günü partisine hazırlanan ve kuaförde saçını yıkatan bir kadının görüntüsü ve sesi ile açılıyor film. Yazının girişindeki sözler kadının sık sık kurduğu hayallerden biri ve yaşadığı lüks hayatı da çok iyi özetliyor. Aynada kendi şıklığını hayranlıkla seyreden kadının imajını birden fazla aynayı yan yana getirerek çoğaltıyor yönetmen Abella ve sanki kadının dünyasının kendisi ile dolu olduğunu söylüyor bize. Kadının adı Sofia’dır ve film aslında sadece onu değil, onunkine benzer hayatlar süren tüm kadınları anlatmaktadır. Sert bir ekonomik krizin hemen öncesindeki doğum günü partisinin sembolü olduğu hayatlardır bunlar. Şık ama yapay, nasıl görüldüğü ve algılanıldığının çok önemli olduğu, şıklık ve zenginlik üzerinden insanların kendilerini diğerlerine sundukları bu hayatları gösterirken doğrudan bir eleştiri yapmaya soyunmuyor film ve hatta baş karakterlerini özellikle kötü göstermeye de çalışmıyor; aksine onların da inançlarının ve değerlerinin kurbanları olarak görüldüğünü bile düşünebilirsiniz hikâye boyunca. Bir davete çağrılmanın ya da çağrılmamanın en önemli konulardan biri olduğu, “kulübe katılmanın” hayatî derecede önem taşıyan bir prestiji işaret ettiği yaşamlar aslında doğrudan bir sınıf hikâyesi anlatmak için iyi bir fırsat ama film birkaç diyalog veya sahne ile sınırlı tutuyor bu üst sınıfın hikâyesini sınıfsal bir dil ile anlatmayı. Çocuklarını kampa gönderen Sofia’nın onları “Meksikalılarla takılmayın” (İspanyol kökenli ve beyaz olmayanları kastederek) diye uyarması, aile finansal açıdan zor duruma girdikten sonra gittikleri bir partide maruz kaldıkları sözler üzerine çocuklardan birinin “Anne, biz yoksul muyuz?” diye sorması, kadının hayallerinin beyaz İspanyolları temsil eden Julio Iglesias ve İspanya kralları ile dolu olması veya maaşının ödenmediğini kibarca hatırlatan şoförün “Bana karşılık verdi” sözleri ile kovulması gibi örneklerle yetiniyor hikâye. Bu örneklerin sonuncusunun kadının kendini tekrar güçlü hissettiği bir ânda yaşandığını düşünürsek, bu sınıfın yaşamlarının paranın varlığı üzerine kurulu olduğunu ve parası olmayanlar üzerindeki tahakkümlerini ima ettiğini de söyleyebiliriz rahatlıkla hikâyenin.

Kocasının işlerinin çok iyi olması sayesinde onların arasına karışmaya çalışan yeni zengin bir kadını Sofia ve arkadaşlarının sürekli küçümsemeleri (bu kadının konuşurken kullandığı halk ağzını Sofia’nın yüzünü buruşturarak karşıladığı önemli bir sahne var filmde) ve arkasından konuşmaları üzerinden de önemli bir değinmesi var filmin. Aynı kadın durumu kötüleşen ama bunu belli etmemek için hâlâ kendisine küstahlıkla davranan Sofia’ya artık onun da arkasından konuştuklarını hatırlatıyor ve üstünlüğü, değer ve önemi asıl olarak paranın belirlediği bir dünyada olduklarını yüzüne çarpıyor. Evet, belki doğrudan değil ama varlığını hep koruyarak dolaylı bir politik dil ile anlatıyor karakterlerin dünyasını bize film. Sofia’yı canlandıran Ilse Salas’ın, hayatı yavaş yavaş elinden kayan kadını seyri büyük bir keyif veren performansla canlandırması ve hikâyenin yergici dilini başarı ile desteklemesi (bir doğum günü partisinde arkadaşının çocuğu ile yaptığı şekerleme kavgası örneğin, bu yergici anlayışı çok etkileyici bir şekilde anlatıyor) ile ayrıca değerlenen filmde erkek ve kadın karakterler üzerinden dikkat çekici bir farklılığa gidilmiş. Örneğin Sofia ne kadar mücadeleci ise kocası o derece pasif ve yenilgiyi o denli çabuk kabul ediyor. Adamı birkaç kez kumandalı oyuncak arabası ile oynarken görüyoruz ki onun zayıflığı ve çocuk kalması ile açıklanabilir herhalde bu sahneler. Diğer erkek karakterler de bir çatışmanın tarafı olmazlarken, zorluklar karşısında intihar eden bir diğer karakterin de erkek olması da yine erkeklerin zayıflığı ile ilişkilendirilmiş olsa gerek.

Sonlardaki, doğum günü partisine hazırlanma ve orada yaşananlar gibi başarılı sahneleri olan filmin kapanışı da hayli ilginç: Sofia kocası ve bir başka çift ile lüks bir restoranda yemek yemektedir. O sırada devlet başkanı da gelir restorana ve daha önce gittiği başka yerlerde de karşılaştığı üzere yuhalanarak, daha doğrusu kendisine doğru havlanarak protesto edilir. Sofia da katılır bu protestoya (kocası ise şaşkınlıkla izlemektedir onu) ve o zamana kadarki soğuk ve kibirli imajını bir kenara koyarak kahkahalar atar. Devlet başkanının halka “Peso’yu bir köpek gibi koruyacağım” sözüne ve bu sözünü tutamamasına bir göndermedir bu protesto şekli ve Sofia’nın da kendini yeniden güçlü hissettiğini dışarıya göstermesinin aracı olur.

Film boyunca adı geçen, fantezi ve kıskançlıkların konusu olan Julio Iglesias’ın “Me Olvide de Vivir” adlı şarkısının da (orijinalini Fransız şarkıcı Johnny Hallyday’in J’Ai Oublié De Vivre” adı ile seslendirdiği parça) yer aldığı soundtrack’i ve Tomás Barreiro imzalı ilginç orijinal müzikleri ile de dikkat çeken filmin seyirciye gerektiği kadar güçlü ve sarsıcı bir yumruk atamamak ve bir parça gereğinden fazla yavaş akmak gibi sorunları var ama anlattığı sınıfın boş ve anlamsız hayatlarını bu boşluğun üzerini örten şıklıkla birlikte anlatan film yakından bakanlar için o sınıfın aslında ne kadar kolayca yıkılabileceğini ve yıkılması gerektiğini de hatırlatan önemli bir çalışma.

(“The Good Girls”)