Khrustal – Darya Zhuk (2018)

“Onu sevmek mi? Benden para çalıyor, eşyalarımı satıyor; ne sevmesinden bahsediyorsun sen? Babası gibi ayyaşın teki. DJ’lik yapıyor, biliyor muydun? İş olmamasını hadi anladım, o zaman kendine bir koca bul. Ama hayır, o da yok. Bütün pisliğini ben temizliyorum. Onun tek yaptığı uyumak”

1996, Beyaz Rusya. DJ’lik yapan bir genç kadının, en büyük hayalini gerçekleştirip ABD’ye gidebilmek için yaptığı vize başvurusundaki bir hatayı düzeltme çabalarının hikâyesi.

Darya Zhuk kısa filmlerle başladığı yönetmenlik kariyerindeki bu ilk uzun metrajlı filminin senaryosunu Helga Landauer ile birlikte yazmış. Beyaz Rusya, ABD, Almanya ve Rusya ortak yapımı olarak çekilen film Yabancı Dilde En İyi Film dalında Beyaz Rusya’nın Oscar adayı olmuş 2018’de. Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra bağımsız olan devletlerden biri olan Beyaz Rusya’nın bağımsızlığının ilk yıllarında geçen hikâye House Müzik türünün anavatanı Chicago’ya gitmeyi hayal eden, düzenli bir geliri ve birikimi olmadığından alması hayli zor olan vize için yaptığı başvuruda verdiği yanlış bilgiyi düzeltebilmek için kristal eşya üretimi ile ünlü küçük bir kasabaya gitmesi ile başına gelenleri anlatıyor. Gençlerin ülkeyi terk etmeye çalıştığı, işsizliğin ve ekonomik zorlukların başını alıp gittiği, özgürlük temalı politik gösterilerin olduğu, genç kadının annesinin sembolü olduğu eski nesilin hayal kırıklığı ile “eski güzel günler”in özlemi arasında sıkışıp kaldığı ülkede daha özgür olacağına inandığı ABD’ye gitmeye çalışan Velya’nın hikâyesini hafif mizah anlarının da olduğu, sade bir dram havasında anlatıyor Darya Zhuk. Genç oyuncu Alina Nasibullina’nın kararlı ve inatçı karakterini abartıya hiç başvurmayan, sade bir oyunculukla canlandırdığı film kendisini yaşadığı yere ait hissetmeyen bir insanın çabalarına odaklanan alçak gönüllü ve ilgiyi hak eden bir sinema eseri.

DJ’lik yaparken mavi bir peruk takan, House müzik düşkünü genç bir kadın Velya. Uyuşturucu kullananan, hiç ayık gezmeyen, Tekno müzik düşkünü bir erkek arkadaşı ve bir müzede yöneticilik yapan bir annesi var. Mavi saçı nedeni ile kendisini ucube olarak nitelendiren ve taciz eden erkeklerin ülkesinden kaçıp kendisini özgürce ifade edebileceğine inandığı ABD’ye gitmek için yaptığı vize başvurusunda, para ile satın aldığı antetli bir kağıt ve uydurduğu bir telefon numarası ile kristal eşya üreten bir fabrikada müdür olduğunu belirtir. Verdiği bilgilerin kontrol edileceğini öğrenince de, bir an önce o telefon numarasının sahibine ulaşıp telefonu kendisi cevaplamayı hedefler. Lenin heykellerinin gece kulüplerinde dekorasyon malzemesine dönüştüğü zamanlardır bunlar ve Velya ne yaşadığı başkent Minsk’te ne de gittiği kasabada kendisini mutlu edecek bir gelecek görebilmektedir. Karanlık bir hikâye bu ve sarkastik mizah anlarına rağmen bu karanlık filmin tümüne hâkim oluyor ama Darya Zhuk filmini gereksiz bir sert görünümden uzak tutmuş doğru bir tercihte bulunarak. Velya’nın başına gelen kötü bir olayı doğrudan göstermemesinin bir örneği olduğu bu tercih film bittiğinde ve seyrettiğiniz üzerine düşündüğünüzde daha net hissetmenizi sağlıyor filmin karanlığını.

Vize başvuruları için sahte istihdam belgelerinin satıldığı, sıradan kıyafetlere pahalı markaların etiketlerinin yapıştırıldığı ve mülakat sorularına “uygun cevap”lar verebilmek için vize kuyruğunda provaların yapıldığı bir ortamda Velya hikâye boyunca kararlılığını koruyor amacına erişebilmek için; hiçbir zorluktan yılmıyor ve başına gelenleri de umursamıyor. Hikâye ne genç nesil ne de eski nesil için mutlu ya da en azından umut dolu bir resim çiziyor ve Darya Zhuk ülkesini eleştirmekten de hiç geri durmuyor. Kasabadaki insanlar, gelenekler ve ikiyüzlülükler onun eleştirisinden payını alırken, genç bir oğlan karakteri üzerinden hikâyesini yine de umut vaat eden bir şekilde bitiriyor yönetmen. Annenin meditasyon üzerinden “spiritüel” merakları kafa karışıklığının sembolü olurken, düğündeki sahte Amerikan dolarları veya “dezenfektasyon oyunu” gibi unsurlar üzerinden hikâyeye iyi yedirilmiş mizah anları yaratıyor Zhuk. Kapanışı gerçek protesto görüntüleri ile yapan yönetmen jeneriğe de taşıyor bu görüntülerin ses bandını ve karanlık hikâyesini bir umut duygusu ile bitiriyor.

Carolina Costa’nın özellikle Velya’nın kıyafetleri üzerinden parlak renkleri tercih ettiği filmin hikâyesinin geçtiği 1996 yılı Beyaz Rusya’da toplu eylemlerin yapılabildiği son tarih. İnsan hakları ve demokrasi açısından değerlendiridiğinde “özgür olmayanlar” sınıfında yer alan bir ülke bugün Beyaz Rusya ve otoriter bir rejimle yönetiliyor. Bu bağlamda, filme adını veren kristalin tüm göz alıcılığının yanında kırılganlığı da bir sembol olarak görülebilir kuşkusuz. Darya Zhuk bu sembolü akıllıca kullanıyor ve ne mizah ne de dram alanında zorlamalara veya yönlendirmelere başvurarak seyircini hikâyesi ile baş başa bırakıyor. Eski ile yeni, Doğu ile Batı arasında sıkışıp kalan bir neslin temsilcisi olarak görebileceğimiz Velya’nın bu hikâyesi zaman zaman yeterince güçlü görünmüyor ve daha fazlasını bekliyorsunuz açıkçası ama yine de kesinlikle ilgiyi hak eden bir film bu.

(“Crystal Swan”)

Aşktan Söz Ettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz – Raymond Carver

ABD’nin en büyük yazarlarından kabul edilen Raymond Carver’ın ilk kez 1981 yılında yayımlanan öykü derlemesi. 1988’de henüz elli yaşındayken akciğer kanseri nedeni ile hayatını kaybeden ve şiirleri ile de tanınan Carver’ın öyküleri çeşitli kısa filmlere kaynaklık ettiği gibi Amerikalı sinemacı Robert Altman 1993’te yazarın bu kitaptan iki öykünün de aralarında yer aldığı dokuz öyküsünden ve bir şiirinden yola çıkarak, Venedik’te Altın Aslan kazanan “Short Cuts” (“Sosyeteden İnsan Manzaraları”) adlı filmi çekmişti. Toplam on yedi öykünün yer aldığı kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısında çok doğru bir biçimde belirtildiği gibi “yalın ve ekonomik” biçim ve içerikleri ile dikkat çekiyor Carver’ın hikâyeleri. Genellikle çok büyük olaylar anlatmıyor Carver ya da çok trajik bir olayı konu edindiği zaman bile sadelikten ve “sıradan” bir resim çizmekten vazgeçmiyor. İlk bakışta öylesine “sıradan” görünüyor ki okuduğunuz, her an dünyanın herhangi bir yerinde yaşanabilecek türden bir ana / anlara tanık olduğunuzu düşünüyorsunuz. Carver’ın yazar olarak başarısı bu sıradanlıkların her birinin kendine özgü olduğunu ve her birinin farklı bir insanlık hâlini temsil ettiğini gerçekçi bir biçimde okuyucuya anlatabilmesi ve onun sanki kendi hayatından bir ânı seyredermiş gibi okuduğuna yakın hissetmesini sağlayabilmesi.

“Basitlik” Carver’ın kitabındaki öykülerin tümü için rahatlıkla kullanılabilecek bir ifade; ama basitliğin bir edebiyat eserinde bu denli doğal ve etkileyici olabilmesi onun olağanüstü başarısının göstergesi kesinlikle. Yazar okuyucuyu büyük karakterler, büyük olaylar vs. ile etkilemeye çalışmıyor. Öykülerin çoğunlukla orta sınıftan insanlardan oluşan karakterleri her an sokakta karşımıza çıkabileceklerden seçilmiş ve onları popüler edebiyat eserlerinin yaptığının aksine olduklarından farklı göstermeye çalışmıyor Carver; oldukları gibi, değiştirmeden, hikâyelerini çarpıtmadan ve başlarına gelenleri büyük şeyler anlatıyormuş havası yaratmadan (büyük şeyler anlattığında bile) getiriyor okuyucunun önüne. Kitaba adını veren öykü doğrudan aşk üzerine yazılmış ama diğerleri doğrudan bu tema üzerine değil gibi görünüyor. Yine de hemen tamamı aşkın varlığı, yokluğu, kaybedilmesi vs. gibi durumların doğrudan ya da dolaylı olarak etkilediği insanları getiriyor önümüze.

Carver’ın öykülerinin sinemacılara neden cazip geldiği çok açık: Bu öykülerin bir kısmının tamamı adeta bir filmin bir sahnesi havasını yaratıyor okurken, diğerlerinin ise birkaç film sahnesinden oluştuğunu düşünmek mümkün. Sanki yazar alçak gönüllü bir yönetmen gibi kamerasını alıp, tek başına sokulmuş insanların arasına ve onların günlük hayatlarını hiç müdahale etmeden kayıt altına almış. Kitabın Türkçe baskısının Ümit Kıvanç tarafından hazırlanan kapağında Amerikalı ressam Edward Hopper’ın “High Noon” adlı resmine yer verilmiş ve kitapla aynı adı taşıyan öykünün atmosferine çok uygun bir seçim olmuş bu. Bu öyküde iki çift içlerinden birinin evinde toplanır ve aşk hakkında (aşkın tanımı, anlamı, yaşam vericiliği ve öldürücülüğü hakkında) konuşurlar; hüzünlü bir konuşmadır bu ve bir yere varmaz. Sade diyaloglar aşkın varlığının da yokluğunun da hüzün vericiliğini anlatır sürekli ve Hopper’ın resmi de bu hüznün görsel karşılığıdır sanki. Öyküdeki kadınlardan birinin bir öğle vakti -belki de bu konuşmadan sonra- evin kapısından dışarı bakışıdır bu: Tıpkı öykünün kendisi gibi sıradan bir andır burada tanık olduğumuz ama bu sıradanlık Carver gibi yalın bir dilin ustasının aracısı olmasına benzer şekilde, o anın parçası olan karakterler için çok önemli bir şeylerin varlığını da hissettirir bize.

Başlamaları ve bitirmeleri, terk etmeleri ve terk edilmeleri, kabullenmeleri ve ret edişleri, birleşmeleri ve ayrılmaları, umutları ve umutsuzlukları, yeni başlangıçları ve yıpranmaları anlatan öyküler bunlar ve “… aşktan söz ettiğimizde neden söz ettiğimizi bilirmiş gibi konuştuğumuz için utanç vermeli bize” düşüncesine sahip olan (ya da olması gereken) karakterleri sergiliyor. Sade, gücünü sıradanlığından alan, mizah içerdiği zaman bile hüznü hep koruyan öyküler içeren, okuması çok keyifli bir kitap.

(“What We Talk About When We Talk About Love”)

Parwareshghah – Shahrbanoo Sadat (2019)

“İnsanlar bizi iki kişi sanıyor / Ama bak, tek kişiyiz işte”

Bollywood hayranı 15 yaşında Afganlı bir çocuğun, ülkesinde Sovyet yanlısı bir hükümetin işbaşında olduğu 1989 yılında karaborsa sinema bileti satarken yakalanıp gönderildiği yetimhanedeki hayatının hikâyesi.

Afgan sinemacı Shahrbanoo Sadat’ın senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini üstlendiği bir Afganistan, Danimarka, Lüksemburg, Fransa ve Almanya ortak yapımı. Yönetmenin yakın arkadaşı olan Anwar Hashimi’nin yayımlanmamış günlüklerinden yola çıkılarak planladığı beşlemesinin ilk filmi olan 2016 yapımı “Wolf and Sheep”ten sonra çektiği bu ikinci film baş karakteri Qodrat’in Bollywood sinemasına olan hayranlığı üzerinden o sinemanın müzikalitesini ve aksiyonunu eğlenceli bir biçimde kullanan; beklenenin aksine “yetimhanedeki kötü günler”e değil, bir çocuğun -tüm sıkıntılarına rağmen- “yetimhanedeki güzel günler”ine odaklanıp eğlenceli bir büyüme hikâyesi anlatmayı tercih eden, sevimli ve keyifli atmosferi içinde acıları da dile getirmeyi başaran samimi içeriği ile dikkat çekiyor. Başta başroldeki Quodratollah Qadiri olmak üzere amatör oyuncularının yalıni performansları ile de öne çıkan film, tüm iddiasızlığı içinde sıcak çocuk / genç bakışı ile görülmeyi hak eden bir çalışma.

Filmin Afganistan’da geçen bölümleri Tacikistan’da, Bollywood bölümleri Danimarka’da, Sovyetler Birliği’nde geçen sahneleri ise Almanya’da çekilmiş. Sinema endüstrisi olmayan Afganistan’dan gelen bir sinemacı olarak çekimler için gitmesi gereken bu ülkelerden vize almaktaki sıkıntılarını eğlenerek anlatan Shahrbanoo Sadat “Wolf and Sheep” ile hikâyesini anlatmaya başladığı Qodrat’i 15 yaşında Kabil’de getiriyor karşımıza beşlemenin bu ikinci filminde. Açılış sahnesinde bir arabanın arkasında yattığını gördüğümüz genç adam hayatını Kabil’in sokaklarında anahtarlık satarak ve hayranı olduğu Bollywood filmlerini seyrederek geçirmektedir. Bollywood filmleri -aksiyonları ve müzikalleri ile- oldukça popülerdir Kabil’de ve Qodrat kuyruğa girerek aldığı biletleri yüksek fiyatla satmaktadır halka. Sonunda yakalanır ve yetimhaneye gönderilir. Sovyetler’in desteklediği Mohammad Najibullah yönetimi işbaşındadır ama henüz ülkeden çekilmemiş olan Sovyet askerleri ile cihatçılar arasında çatışmalar sürmektedir ve yetimhanede de Sovyet etkisi varlığını korumaktadır, Rusça öğreten Rus öğretmenler ve çocukların Moskova gezilerinin de gösterdiği gibi.

Sadat’ın filmini farklı kılan kahramanının yetimhanede yaşadıklarını bir acı çekme hikâyesi olarak anlatmamayı tercih etmesi ve popüler bir Batılı bakış açısından uzak durup, Sovyet dönemini kötülüğün ve baskının egemen olduğu bir zaman olarak göstermemesi. Evet, özellikle zayıflara ve küçüklere eziyet etmeye çalışan zorba çocuklar vardır yetimhanede ama gerek çocuklarla ilgilenen kişi gerekse eğitim vs. oldukça iyidir ve bir sahnede çocukların dile getirdiği gibi “eski güzel günler”dir orada yaşadıkları. Cihatçıların Kabil’i ele geçirmesi üzerine yetimhanede Sovyet izlerini yok etme telaşı (kitapları da yakmak zorunda kalırlar) ve finaldeki eğlenceli Bollywood sahnesinde cihatçılarla mücadele hikâyenin kötüsü olarak İslamcı cihatçıların görüldüğünü gösteriyor bize. Bu tercihler filmi farklı kılan unsurlar ve kolaya kaçılmaması da takdiri gerektiriyor. Kuşkusuz filmin asıl farklı yanı Hint sineması sevgisine yer vermesi. Dört farklı sahnede tam bir Bollywood havasına bürünüyor film ve gerek müzikal sahneler gerekse aksiyon bölümleri ile bu sinemayı yeniden yaratıyor tüm unsurları (canlı renkler, danslar, karakterlerin etrafında dönen kamera, ormanda el ele koşan âşıklar, bir Cüneyt Arkın filmi seyrediyormuşsunuz havasını veren kavga sahneleri, bolca zum içeren hareketli kamera kullanımı vs.) ile birlikte. Filmin burada tam olarak başaramadığı ise kahramanın sinema sevgisini ve Bollywood biçimciliğini bu sahneler dışında hemen tamamı ile unutması ve dolayısı ile ilgili sahneleri gerçekçi bir hikâye içinde ayrıksı duran fanteziler olarak kullanması. Oysa örneğin Qodrat’ın sinema sevgisini sadece yetimhanedeki yatağının başucundaki birkaç artist fotoğrafı ile göstermekten öteye geçilebilir ve bu şekilde fantezi sahneler filmin gerçek sahneleri ile daha organik bir biçimde ilişkilendirilebilirdi.

Görüntü yönetmeni Virginie Surdej, kostümcü Anwar Hashimi ve kurgucu Alexandra Strauss’un özellikle fantezi sahnelerinde sanat yönetmenlerinin de katkısı ile ortaya koyduğu sonucun önemli kozlarından biri olduğu filmde açılışta sinema salonunda gösterilen bir Bollywood filmine alkışlar ve danslarla eşlik eden erkek seyircileri görüyoruz. Sinemanın kitleler üzerindeki büyüsünü gösteren bu eğlenceli sahne aynı zamanda finaldeki cihatçı erkeklerin görüntüsü ile birlikte düşünüldüğünde, Afganistan’ın nereden nereye geldiğini çarpıcı bir biçimde sergilemesi açısından da önem taşıyor. Yetimhanedeki kadın görevlilerin başlarını örtmelerini veya İslamcılardan sonra ülkede görmenin artık mümkün olmadığı bir şekilde modern kıyafetlerle dolaşan kadınların görüntülerini de bu değişimin diğer örnekleri olarak gösterebiliriz. Çocuklar ülkedeki bu politik ve sosyolojik değişime ve silahlı çatışmalara -final bölümü dışında- ilgisiz bir masumiyet ile yaklaşıyorlar hikâye boyunca. Örneğin bir Rus tankının cihatçılar tarafından tahrip edilmesine tanık olduklarında, bunu sadece heyecanlı bir olay olarak görüyorlar ve tankın içinde buldukları mermileri nasıl değerlendirebileceklerini konuşuyorlar. Çocukların masum bakışlarının daha çarpıcı bir örneği ise yetimhane müdürünün ülkedeki iç savaşı ve başkanın Birleşmiş Milletler ofisine sığındığını açıkladığı sahne; müdürün konuşmasından sonra çocuklardan biri arkadaşlarına “Ne dedi bu şimdi?” diye soruyor. Benzer bir biçimde, Moskova’ya geziye giden çocukları asıl ilgilendiren ziyaret ettikleri Lenin’in mozolesi değil, yaşıtları Rus kızlar ve satranç oynayan bilgisayar oluyor.

Zaman zaman bir günlükten okunan anılar şeklinde ilerleyen bu eğlenceli ve samimi filmde Qodrat rolündeki Quodratollah Qadiri doğal ve sıcak oyunculuğu ile karakterinin gençliğini ve masumiyetini başarı ile canlandırıyor. Yönetmen Shahrbanoo Sadat da Hint sinemasına sıcak ve sevgi dolu bir selam gönderdiği filmini doğal bir enerji ile anlatırken Truffaut’nun ilk dönem filmlerinin tazeliğini ve sinemanın gerçek insan hikâyelerini anlatmasının önemini hatırlatıyor bize.

(“The Orphanage” – “Yetimhane”)

Teret – Ognjen Glavonic (2018)

“Beni bağlamaz. Ne verirlerse onu taşıyorum ben”

Sırp devlet güçleri ile ayrılıkçı Kosovalıların çatıştığı ve NATO’nun Sırpların askerlerini çekmesi için ülkeyi bombalamaya başladığı bir dönemde, kamyonla ne olduğunu bilmediği bir yükü Kosova’dan Belgad’a taşıyan bir adamın hikâyesi.

Sırp yönetmen Ognjen Glavonic’in yazdığı ve yönettiği bir Sırbistan, Fransa, Hırvatistan, Katar ve İran ortak yapımı. Kısa filmler, belgeseller ve bir bölümünü çektiği çok yönetmenli “Oktobar”dan sonra Ognjen Glavonic’in ilk uzun metrajlı filmi olan çalışma savaş ortamında para kazanabilmek için ne olduğu kendisine söylenmeyen ve onun da sormadığı bir yükü kamyonla taşıyan bir adamı anlatıyor. Yükün niteliği konusunda seyirciyi merak içinde tutmayı başaran film şoför Vlada karakteri üzerinden detaylara önem veren ve çok iyi gözlemler üzerine kurulmuş bir savaş ortamı hikâyesini yan karakterler ve hikâyelerle de başarılı bir biçimde zenginleştirerek getiriyor karşımıza ve Hırvat oyuncu Leon Lucev’in çarpıcı bir yalınlığı olan performansı ile görülmeyi hak eden bir sinema eseri oluyor.

Dağılan (ya da dağıtılan) Yugoslavya yeni ülkelerin doğmasına neden olurken gerek bu ayrılma süreci gerekse sonrası pek çok trajediyi de beraberlerinde getirmişlerdi. Farklılıkları ile birlikte uyumlu bir mozaik olmaktan benzerliklerine rağmen birbirlerine düşman toplumlara geçişin doğal sonucuydu bu ve bireysel ve toplumsal pek çok acının da nedeni olmuştu. Glavonic’in filmi savaş fonu önünde bireysel bir hikâye anlatırken, aslında toplumsal olanın da peşine düşüyor ve bu savaş sırasında işlenen suçların faillerini ve sessiz kalan tanıklarını hatırlatıyor bize. Alçak gönüllü bir hikâyenin dürüst bir tutumla anlatıldığında seyircisini nasıl etkileyebileceğinin başarılı örneklerinden biri bu ve hayatta kalabilmek için görmezden gelmekle risk alarak müdahale etmek arasındaki çizginin bazen ne kadar ince olabileceğini hatırlatması ile de önemli bir sinema eseri.

Tatjana Krstevski’nin savaşın karanlığını hatırlatan ve grinin egemen olduğu, neredeyse diğer tüm renklerin griye dönüştüğü başarılı görüntü yönetmenliğinin parlak bir örneğine tanık olduğumuz bir sahne ile açılıyor film. Bir gece vakti, ufukta bombalamaların zaman zaman aydınlattığı bir gökyüzü, farklı noktalardan yükselen dumanlar ve ilerleyen bir araç… Kamera içeri girdiğinde aracın camından yansıyan alevleri görüyoruz ve minibüs içindeki bir adamın içerdekilere şoförlük işi verdiğini anlıyoruz. Daha önce iki kez bu işi yapan Vlada çalıştığı fabrikanın kapanması nedeni ile işsiz kalmış, on altı yaşında bir oğlu olan evli bir adamdır ve taşıdığı yükün ne olduğunu sormaması gerektiğini bilmektedir. Yolda hiçbir şeye karışmaması ve hiç mola vermeden yükünü teslim edeceği yere gitmesi gereken bir iştir bu ve savaşın neden olduğu zor zamanlarda ailesini geçindirebilmek için de nadir fırsatlardan biridir.

Vlada’nın bilmediğini biz de bilmiyoruz ve tıpkı onun gibi zaman zaman kamyonun arkasından gelen sesler, teslim ettiği yerdeki Sırp askerleri ve yolda kendisini çeviren bir polisin belgelerini gördüğünde “Özür dilerim, haberim yoktu” demesi bizi de meraklandırıyor ve kuşkulandırıyor. Bir camın arkasından tanık olduğu karanlık bir görüntü ile artan kuşkusu parçası olduğu işin kötülüğünü anlamasına yardımcı olurken, eyleminin de sonuçları ile yüzleşmeye götürüyor onu. Vlada’nın kimliğinde savaş suçu işlemeyen ama bu suçları işleyenlere -gözlerini kapatarak ya da sorgulamayarak- yardımcı olanları işaret ediyor hikâye ve kötülüğün egemen olduğu bir ortamda ona doğrudan karşı çıkmak dışında her eylemin ya da eylemsizliğin bu kötülüğün sürmesine yardımcı olduğunu hatırlatıyor.

Ognjen Glavonic ana hikâyesini anlatırken yan karakterleri ve yan hikâyeleri ustalıkla katıyor kahramanımızın yaşadıklarına ve günlük hayatın savaş boyunca da sürdüğünü / sürmek zorunda olduğunu vurguluyor. Yolda tanık olunan bir düğün, bu düğünde üç çocuğun çaldıkları deodorantla eğlenme şekli, gençlerin otları yakarak eğlenmesi veya bir sevilenin sağlığından endişe edilmesi gibi örnekleri olan bu “günlük hayat devam ediyor” gerçeği, insanın her ortamda ayakta kalma güdüsüne ve umuda sarılma ihtiyacına işaret ediyor. Vlada’nın yolda arabasına aldığı bir genç ile kendi oğlunun ortak hayalleri (bir müzik grubu kurmak) ve sonlarda baba ile oğulun sohbeti bu karamsar havalı filme bu bağlamda bir umut atmosferi katıyor. Eski Yugoslavya’ya duyulan özlem de (filmin doğrudan böyle bir taraf tutması yok ama bu özlemi hissedenler ve inancını hep koruyanların varlığını duyuruyor hikâye) yine bir “güzel günler” nostaljisinin sembolü olurken, çocukluğunda ismini kazdığı bir salıncağa gidip ağlayan genç adam da yine bu eskinin umarsızca peşine düşüşü gösteriyor. Güvenin önemini de atlamıyor hikâye; çarpıcı bir sahnede Vlada kamyonuna aldığı gencin hırsız olmasından şüpheleniyor haksız bir şekilde örneğin ve bu sahne üzerinden, Yugoslavya parçalanırken komşuların nasıl birbirlerine güvenlerini yitirdiğine ve bunun da ülkenin sonunu hızlandırdığına göndermede bulunuyor sanki.

Oldukça iddiasız bir biçimde ve tam da bu tercihin katkısı ile önemli bir gerilim de inşa etmeyi başaran hikâyenin sertliği hiç göstermeden sert olabilmek gibi takdiri hak eden bir başarısı da var. Bu başarıya önemli bir ilaveyi de Leon Lucev sağlıyor. Hırvat oyuncu ekonomik ve güçlü bir performansla, konuşmadığı zaman bile bize çok şey söylemeyi başarıyor ve filmin gerçekçiliğini artırıyor. Ognjen Glavonic 2016 tarihli belgeseli “Dubina Dva”da 2001 yılında Belgrad’ın dış mahallelerinde bulunan bir toplu mezarın hikâyesini anlatmıştı; burada ise o gerçek mezarın arkasındaki bir kurgu hikâyeyi anlatmayı düşünmüş belki de ve alçak gönüllü bir sinema dili ile oldukça etkileyici bir sonuç elde etmeyi başarmış.

(The Load”)