Ben Topraktan Bir Canım – Osman F. Seden (1980)

“Her yerin kanunu aynı: Güçlü zayıfı bir lokmada yutuyor”

Ağasının isteği üzerine birisini vuran bir adamın yaşadığı vicdan azabının hikâyesi.

Erdoğan Tünaş’ın senaryosundan Osman Seden’in çektiği bir film. Başrollerinde Orhan Gencebay ve Necla Nazır’ın yer aldığı film popüler sanatçıların her bir albümlerine ve/veya şarkılarına bir film çekme günlerinden kalan bir yapım. Şarkıları kadar arabesk bir film bu ve sinemasal olarak bir değeri yok elbette. Yine de içeriğindeki oldukça önemli yanlışlık ve problemlere rağmen, Gencebay’ın bugün politik olarak bulunmayı tercih ettiği ve savunduğu konuma zıt duruşu düşünüldüğünde en azından Türkiye’nin savrulduğu yeri gösteren bir örnek olması ile ilgi çekebilir.

Gencebay’ın “Ben Topraktan Bir Canım” albümünde yer alan “Gurbet” şarkısının eşlik ettiği jenerikle başlıyor film. “Halkçı” filmlerin olmazsa olmaz karakteristik özelliklerinden biri olan doğa, köy, yoksulluk görüntüleri ve yakın plan insan yüzleri geliyor karşımıza öncelikle. İki cesede bakmaktadır bu insanlar ve jandarmanın tüm baskısına rağmen köylüler ağalarına olan koşulsuz sadakatleri nedeni ile ne cesetlerin ne de katilin kimliği konusunda tek bir söz söylemektedirler; çünkü “Ağa batarsa, köylüler de batar”. Ağa köydeki konumunu şehire de taşıyan ve yasadışı işleri ile ve rakiplerini birer birer saf dışı ederek çok güçlenen bir adamdır ve gücünü politik bağlantıları ile de artırmaktadır. Ne var ki çok dürüst ve iyi yürekli bir rakibi vardır ve onun ortadan kaldırılması gerekmektedir. Burada devreye “saf köylü” Orhan (kendi adı ile oynayan Orhan Gencebay) girecektir ve olaylar özetten kolayca tahmin edileceği gibi ilerleyerek “arabesk”e uygun bir final ile sona erecektir.

İçerikle ilgili problemlerin yanında, senaryoda -özensizlikten veya umursamamaktan- kaynaklanan ciddi sorunlar da var: Öncelikle Orhan karakteri ile kız kardeşi sanki zamanın farklı hızlarda aktığı evrenlerde yaşıyorlarmış gibi oluşan duruma işaret etmek gerekiyor. Orhan babasının ölümünden sonra büyüyerek koca bir adam olurken, kız kardeşi daha yavaş büyür ve ortaya kocasının ölümünden sonra başkasından doğum yapmış olması gereken bir anne görüntüsü çıkar. Daha sonra Orhan sadece sakalı kesilerek daha da büyürken, kız kardeş birden hızlanan bir büyüme ile ona yetişir. Daha ciddi bir problem ise cinayet ve cinayet denemeleri sahnelerinde karşımıza geliyor. Öldürmeyi planladığı adamı üstelik yanında başkaları da varken nerede ise yüz yüze denecek kadar yakından takip ediyor katil adayı ve üstelik bu durum birkaç farklı sahnede tekrarlanıyor. Orhan karakterinin saflığı ve çekingenliğinin de cezaevine girişine kadar olan bölüm boyunca zıt yönlerde değişip durması da senaryoyu yazan Tünaş’ın -ve genel olarak Yeşilçam’ın- sadece yazdığı sahneye ve orada dramatik bir etki yaratmaya odaklanıp, karakterinin ruh ve davranış tutarlılığını hiç düşünmemesinden kaynaklanıyor kuşkusuz. Katilin tereddüt sahneleri de bu bakışın ve yönetmenin özensizliğinin bir başka örneği. Bir adamı yanında çocuğunu gördüğü için öldüremeyen katilin silahını çocuk adamın kucağındayken bile hâlâ ateşlemeye çalışması da bu boş dramatik an yaratma çabasının bir diğer örneği. Katilin ağasından, akrabası olan kızı “helal süt emmiş” biri ile evlendirmesini istemesi de benzer şekilde saçma bir istek ama senaryonun bu isteğe yer vermesinin tek bir nedeni var: Bu kızın ağa yüzünden başına geleceklerle bu isteğin çelişmesinden bir “arabesk” fırsat yaratmak.

Müzik yeteneğinden o ana kadar tek bir kez söz edilmeyen adamın hapse düşer düşmez birden “Orhan Gencebay” oluvermesi; sadece saz çalan bir adamı görürken darbukadan nefesli sazlara kadar pek çok farklı aletin sesini duymamız; dinlediğimiz (daha doğrusu dinlemek zorunda kaldığımız) şarkıların ne o sahne ne de hikâyenin kendisi ile hemen hiç ilgisinin olmaması ve her ikisinin de arabeskliği ile yetinilmesi; “Yeter ulan!”, ağa ile yüzleşme ve kurban ile yıllar sonra tekrar karşılaşma sahnelerinde Orhan Gencebay’ın vasatın epey altında seyreden hatta bazen komik olan oyunculuğu; romantik sahnelerde göz bebeklerine zum yapma kabalığı; Orhan’ın sevdiği kızı deniz kenarında, ormanda, göl kıyısında farklı bale pozları ile hayal ettiği sahnenin absürtlüğü; yasa dışı işlere bulaşmam diyen ama yasa dışı işlerle kazanılan gücü kullanmaktan çekinmeyen bir adamın dürüst olarak gösterilmesi ve daha pek çok -açıkça adını söylemek gerekirse- saçmalığı olan filmin şarkılı sahneleri ise en zayıf anları. Bu sahnelerin, sinema sanatını geçelim, görsel en ufak bir kaygı olmadan çekilmesi ve tüm şarkı boyunca bir veya birden fazla karakteri yürürken, kendi başına otururken veya konuşurken görmek zorunda kalmamız filmin değeri için oldukça kötü bir gösterge elbette. Bir baletin arebesk şarkılara ayılıp bayılmasının saçmalığının yanında, iki başrol oyuncusunun bu oynamanın zor olduğu anlamsız sahnelerde bocalamaları da dikkat çekiyor.

“Senin en büyük düşmanın cahilliğin; yoksa kula kulluk etmezdin” diyen karakteri kendi yazdığı senaryolarda da benzer “solcu” karakterler yaratan İhsan Yüce’nin canlandırmasının dikkat çektiği filmde Orhan karakteri kulla kulluk edilen bir düzeni aydınlanmasının sayesinde yıkmaya girişiyor. Ne yazık ki bu karakteri canlandıran Orhan Gencebay bu aydınlanmanın tam tersi bir noktada duruyor bugün ve bu filminin “mesaj”larının tam zıddı bir hayat sürüyor. “Katil değil o; benim gibi bir kurban, bir kurban” diyen karakterden kurbanların değil, ağaların yanında duran bir karaktere dönüşmek yapılabilecek en kötü seçim olsa gerek. Onlarca yıl şarkılarında -arabesk ve yılgın bir biçimde de olsa- bir karşı duruşu temsil etmekten bugün tam karşı cepheye, iktidarın olduğu yere transfer olmak hakkında söylenecek çok da bir şey yok aslında. Trajik finali dışında hayli vasat ve Necla Nazır’ın sıradan, Orhan Gencebay’ın ise kendi oyunculuk düzeyi açısından vasatın oldukça altında oynadığı bu “kendi adaletini kendin yarat” filminin elle tutulur tarafları -her türlü- ağalık düzenine karşıtlığı ve aydınlanmayı cahilliğin önüne geçiren yaklaşımı sadece. Bunlar yetiyorsa, görülebilir.

Edge of Tomorrow – Doug Liman (2014)

“Şimdi beni çok dikkatli dinle. Bu çok önemli bir kural ve hatta tek kural bu: Savaş alanında yaralanırsan, ölmeye baksan iyi olur”

Dünyayı ele geçirmeye çalışan uzaylılarla savaşan bir adamın aynı günü tekrar tekrar yaşamasının ve her öldüğünde günün yeniden başlamasının hikâyesi.

Doug Liman’ın yönettiği ve ABD ile Kanada ortak yapımı olarak çekilen bir bilim kurgu ve aksiyon filmi. Japon yazar Hiroshi Sakurazaka’nın “Ōru Yū Nīdo Izu Kiru – Öldür Yeter” adlı romanından uyarlanan filmin senaryosunu Cristopher McQuarrie, John-Henry Butterworth ve Jez Butterworth yazmış ama jenerikte adı geçmese de hikâyenin ilk versiyonunu Dante Harper hazırlamış. Bugünlerde aynı yönetmen ve aynı iki başrol oyuncusu (Tom Cruise ve Emily Blunt) ile devamı da çekilen film ABD’de bütçesini karşılayan bir gişe geliri elde edemese de sonuçta bütçesinin iki katını aşan bir gelir getirmiş yapımcı firmaya. ABD’deki -bütçesine göre- düşük gelirin nedenlerinden biri en azından başlarda Tom Cruise’u hep görmeye alışık olduğumuz cesur aksiyon karakteri rolünden uzak tutması da olabilir ama sonuçta aksiyonu ile sınıfı geçen filmin zaman zaman fazlası ile yüzeysel kalmasının ve -belki tekrarların da etkisi ile- kısıtlı bir malzeme uzatılarak elde edilmiş gibi görünmesinin de payı olsa gerek bu sonuçta. Yine de tempolu, bol efektli ve heyecanlı bir aksiyon filmi arayanlar için eğlenceli olabilecek bir çalışma bu.

Bir süre önce Almanya’nın Hamburg şehrine inen ve hızla tüm Avrupa’ya yayılan uzaylı yaratıklara karşı verilen bir savaş anlatılıyor filmde. Son teknoloji ile donatılmış ve giyene bir “robocop” havası veren kıyafetlerle donatılmış askerlerin ve 70 farklı ülkenin katıldığı savaş pek de iyi gitmese de dünyalılar ilk kez bir çarpışmayı kazanırlar ama bu zaferin gerçek mahiyeti ileride anlaşılacaktır. “Full Metal Bitch” adı verilen bir kadın bu dünyalı askerlerin en cesurudur; Emily Blunt’ın canlandırdığı bu karakterin aksine Tom Cruise’un oynadığı ve Birleşik Savunma Gücü’nün basın sözcüsü olan subay ise savaştan korktuğu için bu cephe gerisi görevi seçmiştir ve savaşa girmeye hiç de niyeti yoktur. Hikâyemiz onun -pek de gerçekçi olmayan bir biçimde- savaş alanına gönderilmesi ile başlıyor ve “kahraman”ımızın ne yapacağını izliyoruz bundan sonra. Avrupa kaybedilirse sırada ABD’nin olduğu ve Birleşik Güçler’e “elbette” bir Amerikalı subayın komuta ettiği film Cruise ve Emily Blunt’ın karakterlerinin işbirliği ve Cruise’un -elbette olması gereken ve aksi düşünülemeyecek- dünüşümü üzerinden ilerliyor. Erkek kahramanın baştaki acemiliği ve korkaklığının yanında, onun savaş alanında her öldüğünde günün yeniden başlamasını ve önceki hayatında öğrendiklerinden ders alarak yeniden savaşa girmesini anlatıyor bize film ve hikâyenin orijinal ve ilginç yönleri de temel olarak bunlarla kısıtlı. Gerisi ise fena çekilmemiş bir aksiyon havasından çok da ileri gitmiyor.

Hikâyenin doğası gereği aynı sahneleri defalarca ama hem farklı kamera açıları ile hem de adamın öncekilerden aldığı dersin sonucu olarak farklı finaller ile izliyoruz. Bir yandan “eğlence” yaratıyor bu durum ama bir yandan da o kadar çok tekrarlanıyor ki bu sahneler bir yorgunluğa da neden oluyor zaman zaman. Neyse ki burada imdada Doug Liman’ın aksiyonda pek aksamaması yetişiyor. Belki çok fazla orijnallik yok filmin teknik başarısında ama yine de kendisini izletmeyi ve özellikle de türün meraklısı iseniz keyif aldırmayı başarıyor. Bilim kurgu ögelerinin aksiyonun gerisinde kalması ve özellikle de finalin bilim kurgu açısından bakıldığında yeterince vurucu (görsel ve içerik olarak) olmaması da önemli bir problem olmuş ve filmin seyir zevkini düşürmüş kesinlikle.

Ahtapota benzeyen, oldukça güçlü olan ve çok hızlı hareket eden yaratıkların tasararımının başarılı olduğu, onları yöneten “merkezî beyin” Omega’nın ise görsel tasarım açısından bir parça zayıf göründüğü filmde güçlü sahneler çekmeyi başarmış Liman. Defalarca gördüğümüz ve hep sağlam bir etkileyiciliğe sahip olan uçaktan atlama sahnesinden kahramanımızın ilk ölüm sahnesine film aksiyon meraklısı olmayanları da etkileyecek kimi bölümlere sahip ve bu avantajını da kullanıyor sık sık. İçerik açısından da benzer bir çekicilik, defalarca tekrarlanan bir sahnede karşımıza çıkıyor: Kahramanımızın uçaktan atladığı kumsaldaki yaratıklardan kendisini kurtarması ve düşmanın beynine ulaşması gerekmektedir. İşte bu kumsaldaki çarpışma anını defalarca yaşar adam ve her birinden aldığı dersle bir sonrakinde bir parça daha uzaklaşmayı başarır oradan; bunun için her bir saniyeyi planlaması gerekmektedir önceki denemesindeki başarısızlığından aldığı dersle. Samuel Beckett’ın “Worstward Ho” adlı eserinde geçen “Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil” veya Rus Çarı Deli Petro’ya atfedilen “Yenile yenile, yenmesini öğreneceğim” sözlerini hatırlatan teması ile dikkat çeken hikâyenin bu sözlere uygun bu sahnesi filme kayda değer bir çekicilik kazandırıyor kesinlikle.

Filme kaynaklık eden romanın yazarı Sakurazaka’nın eserini yazarken video oyunlarında kazandıracak stratejiyi bulana kadar oyunun başa alınmasından ilham aldığı söylenmiş ve burada seyrettiğimiz tam da o. Açıkçası kahramanımızın ölse bile yeniden canlanacak ve tekrar şansını deneme şansı bulacak olmasının ona uzaylılara karşı önemli bir avantaj sağladığı filmde pek de cesur olmayan bir adamın kahraman bir lidere dönüşümünü izliyoruz ve John Newman’ın filmin hikâyesine yakışan “Love Me Again” şarkısının eşlik ettiği “teknolojik” kapanış jeneriği ile sona eren filmde bir Amerikalının bir kez daha dünyayı kurtarmasına tanık oluyoruz. Tekrar tekrar yaşanan bir günün hikâyesini CGI efektler ve aksiyon olmadan izlemek isteyenler için daha iyi bir seçenek olarak Harold Ramis’in 1993 tarihli “Groundhog Day – Bugün Aslında Dündü” filmini önererek, Doug Liman’ın bu filminin de görülebileceğini belirtelim son olarak.

(“Yarının Sınırında”)

San Xia Hao Ren – Zhangke Jia (2006)

“Üç Boğaz Barajı sayesinde bugün tüm dünyanın gözü bir kez daha bu bölgenin üzerinde. Baraj birkaç nesil boyunca liderlerimizin en büyük hayali olmuştu. Bölgenin insanları bu baraj için büyük fedakârlıklarda bulundular”

İnşa edilmekte olan baraj nedeni ile hayatları değişen bölge insanları ve ilişkileri bu bölgede akıbetlerine kavuşan iki çiftin hikâyesi.

Çinli yönetmen Zhangke Jia’nın senaryosunu Na Guan ve Jiamin Sun ile birlikte yazdığı bir Çin yapımı. Yangtze nehiri üzerine kurulan ve dünyanın en büyük hidroelektrik santrali olan Üç Boğaz Barajı’nın hayatlarını kökten değiştirdiği ve evlerinden ettiği insanların fonu önünde iki ayrı ilişkiyi anlatıyor Zhangke Jia. Orijinal adı “Üç Boğaz’ın İyi İnsanları” olan film festivallerde “Still Life” (“Durgun Yaşam”) adı ile gösterilmiş. Her iki ismin de yakıştığı bu “durgun” film bir yandan çağdaş Çin’den biraz karanlık bir resim çıkarırken ortaya, aynı anda bu resmin parçası olan bir çifti de getiriyor önümüze. Amatör oyuncuların da yer aldığı kadro yönetmenin bu filmden önceki ve sonraki kariyerindeki belgesel filmlerin de izlerini taşıyan ve sakin dili ile gerçekçi ve dürüst bir resim çizen önemli bir çalışma. Venedik’te Altın Aslan’ı kazanan film birkaç sahnede karşımıza getirdiği fantastik ögeleri gerçekçi ve sakina atmsoferi içine öylesine ustalıkla yerleştirmiş ki şaşırıyor ama yadırgamıyorsunuz.

Nehir üzerinde giden bir teknenin kalabalık yolcularını tarayarak başlıyor film. Geleneksel Çin müziğinin eşlik ettiği bu sahne kameranın teknedekilerden birine geldiğinde durması ile sona eriyor. Söz konusu bu karakter on altı yıl önce kızlarını da alarak kendisini terk eden karısını ve kızını görmeye gelen bir adam. Bölgenin altüst olan coğrafyası ve herkesin yer değiştirmesini aradan geçen on altı yıla ekleyince yoksul adamın ailesini bulması pek de kolay değil kuşkusuz ve o da bu uzun süreyi bulduğu işlerde çalışarak geçiriyor. Adamın bu işi hikâyesini Üç Boğaz Barajı ile bağlıyor; çünkü yaptığı işi baraj nedeni ile ortadan kaybolacak evlerin yıkım işidir çoğunlukla. Adamın birkaç sahnede nehire, baraja ve nehir üzerindeki köprüye baktığı anlar dışında çevresinde olan bitenler sadece kendi arayışını olumsuz olarak etkilediği için bir önem taşıyor. Filmin ikinci hikâyesi ise iki yıldır evine gelmeyen kocasını arayan bir kadını anlatıyor. Kocası baraj ve etrafındaki inşaatlarda çalışan bir yönetici ve kadın ne olduğunu öğrenmeye ve ona önemli bir kararını bildirmeye gelmiştir bölgeye. Film bu iki karakteri ve arayışlarını hiç çakıştırmadan anlatıyor; sadece bir sahnede birinin baktığı nehirden o sırada diğerinin bindiği teknenin geçtiğini görüyoruz, o kadar.

Zhangke Jia filmi farklı nesnelerin adını taşıyan bölümlere ayırmış: Sigaralar, Alkol, Çay ve Şekerlemeler. Bu nesnelerin aslında doğrudan bir önemi yok hikâye içinde; örneğin Çay adını taşıyan bölümde kilitli bir dolap açıldığında, aranan kocanın geride bıraktığı çay paketini görüyoruz. Sadece o an için bir anlamı olan nesnelerin adını bölümlere vererek filminin “sıradan”lığını ve belgeselci tavrını desteklemiş yönetmen. Yine de belki ek olarak şu yorumu yapabiliriz: Bu dört nesne de yaşamsal olmayan yiyecek ve içecekler; bunları öne çıkararak Çin’in tüm o kapitalistleşme sürecinde doğal olan uzaklaşmasını anlatmak istemiş de olabilir yönetmen. Buna karşılık yine hemen hiçbir zaman altını çizmeden, yönetmen bir başka temayı hep gündemde tutuyor ve hikâyenin arka planının güçlü bir unsuru olarak kullanıyor. Oldukça çirkin bir şehir görüntüsü sunuyor bize film. Yeşilliğin nerede ise hiç ortada olmadığı, tüm alanların yapılan ya da yıkılmakta olan çirkin binalarla dolu olduğu bir bölge burası. Öyle ki tüm bu görüntüler ortaya hayli soğuk bir atmosfer çıkarıyor ve çiftlerin kişisel hikâyelerini olduğundan daha da karanlık kılıyor. Filmin Çin’de sansüre uğramadan gösterilmesinin de gösterdiği gibi doğrudan bir eleştiriye girmiyor yönetmen ama evlerinden edilenlerin Mao, Lenin ve Marx gibi komünizmin sembol isimlerinin portrelerinin altında bürokratları yolsuzluk ve adam kayırmakla suçladığı sahneleri birkaç kez göstermekten veya madencilerin çalışırken ölmelerinden bahsetmekten de geri durmuyor.

Kameranın karakterlerini bir belgesel gerçekçiliği içinde izlediği filmde tüm oyuncuların oldukça yalın ve adeta kendi sıradan hayatlarını yaşıyorlarmış gibi bir havada oynamaları filmin önemli kozlarından biri. Kelimenin hem soyut hem somut anlamı ile pek çoğu yoksul hayatlar yaşayan bireylerin bu hikâyesini kötümser olarak adlandırabileceğimiz bir içerikle anlatan filmin buna rağmen onların hayatlarını ilgiye değer kılabilmesinde oyunculukların önemli bir payı var kesinlikle. Filmin içine yerleştirilen birkaç tuhaf sahnenin (yıkım işinde üzerleri çıplak olarak çalışan işçilerin hemen ötesinde radyasyon taraması yapan ve bu nedenle koruyucu kıyafetler giyen adamların çalışması; gökyüzünde kayan ve sonra gözden kaybolan bir “UFO”; müthiş bir dağ görüntüsünün ortasında karşımıza çıkan ve adeta legolardan yapılmış gibi duran, inşaatı yarım bırakılmış gibi görünen bir binanın birdenbire uzaya fırlatılan bir füze gibi tabanından alevler fışkırtarak gökyüzüne yükselmesi; yıkılmakta olan iki bina arasında gerili bir ip üzerinde yürüyen bir adam) anlamı yoruma açık olsa da burada önemli olan karakterlerin hiçbirinin bunları fark etmiyor olması ya da fark etseler bile umursamıyor olmaları. Bu gerçeküstü öğelerin, belki de karakterlerin kendi yaşam ortamlarındaki tuhaflıklardan ve doğal olmayan yaşamlarındaki diğer nesnelerden bir farkı olmadığını söylüyor yönetmen ve çizdiği resmin kötümserliğini vurgulamış oluyor.

Diyalogların sadelikleri ve gereksiz sözlerin yer almadığı içerikleri ile dikkat çektiği filmde müziği de ilginç bir şekilde kullanmış yönetmen. Görüntülerin sefilliğine zıt düşen bir şekilde sık sık şarkılar çalınıyor kulağımıza ve bir çocuğun ağzından, bir telefon melodisi olarak, sokakta kaynağı bilinmeyen bir yerden gelen dış ses olarak ya da bir partideki dansa eşlik ederek bu şarkılar hep bir aşkı anlatıyor. Müziğin ortamla uyuşmayan bir biçimde kullanılmasının iki örneği daha var filmde: Hard rock yapan bir grup karşısında onları gülerek dinleyen ve bu tür müzikle ilk kez karşılaştıklarını utangaç bir şekilde gülmelerinden anladığımız insanlar ve yıkım sırasında balyozları ile adeta bir ritim tutturan işçiler. Tüm bunları özwl bir yabancılaştırma aracı olarak kullanmıyor yönetmen ve sadece göstermekle yetiniyor.

Bir milyondan insanı yerinden ettiği söylenen ve bölgenin tüm bir tarihini yok eden barajın yol açtığı sonuçlar hakkında hiç de iyimser bir resim çizmeyen filmde karakterlerden biri diğerine nostaljiye düşkün olduğunu söylediğinde şu cevabı alıyor: “Kim olduğumuzu unutamayız”. Zhangke Jia da filminde işte bunu söylemeye çalışıyor ama pek de umut vaat etmiyor. Ülkemizin de benzer bir haşin süreçten geçtiğini ve hızla betonlaşan şehirlerde insanları yaşadıkları mekanlarla ilişkilendiren anıların yok edildiğini düşünürsek, bu umutsuzluğa kapılmamak pek de mümkün değil açıkçası. Hızlı bir “kalkınma” çabasının doğal ve insanî olanı yok ettiği bir düzenin resmi bu ve mutlaka görülmeli. Yönetmenin stili ve hikâyesinin temaları ile İtalyan usta Antonioni’ye hayranlığının da izlerini taşıyan önemli bir film bu.

(“Still Life” – “Durgun Yaşam”)

Sapık Sevgi (Corydon) – André Gide

Fransız yazar André Gide’in 1911 ile 1920 arasında ayrı ayrı bölümler halinde ve sadece yazarın çevresine dağıtılmak üzere basılan ve toplu halde ilk basımı 1924 yılında gerçekleştirilen kitabı. Sokrates’in eserleri tarzında ve “konuşmalar” formatında oluşturulan kitapta yazarın birinci ve ikinci basımlar için yazdığı önsözler ve söz konusu dört konuşmanın yanı sıra, ekler bölümünde de mektuplar yer alıyor. Kitabın orijinal adı olan Corydon, antik Yunan şiirlerinde ve özellikle Romalı şair Virgil’in eserlerinde yer alan bir eşcinsel karakterden geliyor. Kitabın Türkçede Sapık Sevgi adı ile basılması, her ne kadar arka kapakta sapık kelimesi tırnak içinde kullanılsa da Gide’in eserinin ruhuna aykırı kuşkusuz. Kendisi de bir eşcinsel olan Gide homoseksüelliği ve özellikle genç erkeklere duyulan aşkı çok farklı alanlardaki referanslara başvurarak bilimsel bir bakışla savunuyor bu eserinde. Gide’in eserdeki mantık yürütmesi oldukça etkileyici ve önyargısız bir bakışın da çürütemeyeceği bir içeriğe sahip.

Önsözde yazar kitabı neden yazdığını açıklıyor, aldığı risklerden bahsediyor ve dostlarının “… bu küçük kitabın bana kötülüğü dokunacağını söyleyip duruyorlar.” sözleri ile açıkladığı uyarılarından söz ediyor. Şüphesiz 1920’li yılların başında ve popüler bir yazar için hayli riskli olan bir kitap bu. Kitapta yer alan dört konuşma iki kişi arasında geçiyor; taraflardan biri yazar, diğeri ise Corydon adlı bir doktor. Liseden arkadaş olan bu iki kişi uzun süredir görüşmemişler ve yazar eski arkadaşı hakkında duyduğu “korkunç” şeylerden dolayı gerçekleştirmek istemiş bu buluşmayı. Yazar ikna olmuyor Corydon’un söylediklerinden ama savlarını da çürütemiyor. Burada yazarın değil, Corydon’un Gide’i temsil ettiği açık ve Gide bu karakter üzerinden kendi inançlarını oldukça açık ve güçlü bir biçimde dile getiriyor.

Gide bilimden sanatın pek çok farklı alanına uzanan referanslarla savunuyor görüşlerini ve oldukça zengin bir referans listesi var kitapta. Walt Whitman’dan Platon’a, Schopenhauer’den Lester Ward’a, Remy de Gourmont’tan Aristo’ya ve Goethe’ye pek çok farklı ismin eserleri ve sözlerini kullanıyor Gide kitabı boyunca. Corydon (ve Gide) bu alıntıları bazen kendi görüşünü desteklemek için kullanırken, bazen de bu kişilerin görüşlerine karşı çıkıyor. Resimden heykele ve edebiyata farklı sanat dallarındaki eserler ve bu eserlerdeki gizli (veya gizlenmek zorunda kalınmış) veya açık söylemler de Gide tarafından düşüncelerinin aracı olarak değer kazanıyorlar. Kitaptaki dört konuşmada Corydon karakteri doğabilimci; tarih, edebiyat ve güzel sanatlarda bilgili biri; toplumbilimci ve ahlâkçı olarak yapıyor değerlendirmelerini. Corydon yazar ile konuşmalarını hazırlamakta olduğu kitap üzerinden yapıyor ve hem kitabı yazma nedenini hem de eserinin yaklaşımını ve içeriğini anlatıyor bir bakıma.

Kitabın sonunda Gide’in Fransız yazar ve edebiyat eleştirmeni François Porche’a ve onun da Gide’e yazdığı mektuplara yer verilmiş. Gide, Porche’un “L’Amour Qui N’Ose Pas Dire Son Nom – Adını Söylemeye Cesaret Edemeyen Aşk” adlı eserini ve bu eserinde kendi çalışmaları ile ilgili yaptığı değerlendirmeleri yanıtlıyor. Kitabında aralarında Marcel Proust, Paul Verlaine, Oscar Wilde, Walt Whitman, Arthur Rimbaud ve André Gide’in de yer aldığı yazarların eserlerinde “sapkın” sevginin yerini ele alan Porche’un Gide’e yazdığı cevap da yerini almış ek bölümünde. Porche mektubuna “İtalya’dan bir okur mektubu” olarak tanımladığı bir başka mektubu eklemiş. Bu ek mektubun yazarı olan Belçikalı müzisyen ve yazar Léon Kochnitzky ise Dante’nin “İlahi Komedya”sındaki “Kendi cinsine dönüklükle” ilgili görüşlerini yorumluyor.

Ekleri ile de zenginleşen ve “sapkın” sevginin sadece doğallığını ve değerini değil gereklililiğini de savunan kitap sadece konuyla ilgilenenlerin değil, güçlü bir kalemden çıkan bir konuşmayı okumaktan keyif alanların da ilgisini hak eden bir çalışma.

(“Corydon”)