Arábia – João Dumans / Affonso Uchoa (2017)

“Herkesin bir hikâyesi vardı, en sessiz olanların bile”

İş yerinde kaza geçiren bir işçinin bulunan günlüğündeki hayat hikâyesi.

Brezilyalı sinemacılar João Dumans ve Affonso Uchoa’nın birlikte yazdıkları ve yönettikleri bir Brazilya filmi. Her iki yönetmenin de ilk uzun metrajlı ve konulu filmleri olan çalışma bağımsız sinemanın son yıllardaki önemli eserlerinden biri. “Sıradan” bir adamın bu “sıradan” hikâyesi işçi sınıfından bir bireyi getiriyor karşımıza ve sesini hiç yükseltmeden, dokunaklı bir şekilde anlatıyor derdini. Ticarî sinemanın bırakın bir hikâyenin başrolünü vermesini, bir yan karakter yapmaya bile lâyık görmeyeceği kadar “normal” bir adamın bu yüreğe dokunan varlığı herkesin anlatmaya değer bir hikâyesi olduğunu bir kez daha kanıtlıyor bize ve sinemanın gerçek insanları karşımıza getirdiğinde ne kadar anlamlı ve değerli olduğunu da söylüyor. Alçak gönüllü, yalın ve belgesele yakın dili ile gözden kaçırılmaması gereken bir çalışma bu.

Amerikalı şarkıcı Jackson C. Frank’ın hüzün barındıran 1965 tarihli folk şarkısı “Blues Run The Game” eşliğindeki bir sahne ile başlıyor film. 18 yaşında bir genç olan Andre’yi bisikletinin üzerinde görüyoruz bu sahnede; genç adam ebeveynlerinin pek yanlarında olmaması nedeni ile küçük erkek kardeşi ile birlikte yalnız yaşamakta ve bir hemşire olan teyzesi arada ziyaret ederek onlarla ilgilenmektedir. Andre’nin evi bir alüminyum fabrikasına bakmaktadır ve hikâyesine tanık olacağımız Cristiano da burada çalışmaktadır. Başlarda yer alan bir sahnede Andre odasının penceresini açar ve parmağı ile pencerinin dış pervazındaki toza dokunur. Bu “sıradan” sahne filmin dilinin ve derdinin de çok iyi bir özeti. Çıkardığı toz ile pencereyi kirleten o fabrika ve onun sembolü olduğu dünyanın insanları nasıl kirlettiğini ve ezdiğini anlatan bir film bu ve işçi sınıfının içinde yaşadığımız ekonomik ve toplumsal düzen tarafından nasıl hiçleştirildiğini ve kullanılıp bir kenara atıldığını anlatıyor seyirciye. João Dumans ve Affonso Uchoa’nın ortak senaryosu ve yönetmenlikleri o kadar sakin, dürüst ve gerçekçi bir dil ile sergiliyor ki olan biteni, kendinizi bir belgesel izliyor gibi hissedebilirsiniz. Ya amatör ya da çok az oyunculuk tecrübesi olan oyuncuların doğallığı da bu havayı etkileyici bir biçimde destekliyor.

“Cinayetlerin ve ölümün olduğu ama mucizelerin dinin iddiasının aksine var olmadığı bu dünyada şeytana inanmak Tanrı’ya inanmaktan çok daha kolay” diyor bir sahnede Andre’nin hasta kardeşi. Senaryo işte bu iyi olmayan dünyada bir adamın hikâyesini tarafsız ve gözlemci bir dil ile anlatırken, işçi sınıfı üzerine de epey şey söylüyor aslında. Günlüğüne “Ben de herkes gibi biriyim. Sadece hayatım biraz değişik. Anlatacak bir şey seçmek zor. Çünkü sonuçta sahip olduklarımız sadece hatırladıklarımızdır” diye yazan adamın hikâyesi grev, ödenmeyen ücretler, sendika, dayanışma ve mücadele gibi ifadelerin sıklıkla geçtiği bir senaryo tarafından anlatılıyor ama film herhangi bir anında doğrudan politik olmamayı tercih ediyor ve bu tercihi de daha gerçekçi kılıyor filmi. Brezilya’nın eski başkanı Lula’nın adının geçtiği bölümde bile film bir emek mücadelesini değil, bu mücadeleyi verecek koşulları pek olmayan, bu mücadelenin pek de bilincinde olmayan ve tek amaçları hayatta kalmak olan emekçileri anlatıyor bize. Belki finaldeki son sözler tersi bir yöne işaret ediyor gibi görünüyor ama o sözleri de bir umuttan çok, bir zorunluluk olarak yaşamaya devam etmenin işareti olarak görmek gerekiyor sanırım. Cristiano’nun geçmişi belki milyonlarca yoksul insanın geçmişi gibi: Örneğin ölümünden sonra ardından bir şeyler yazılmaya kalkılsa, kimsenin ilgisini çekecek bir şey bulunamaz belki ve geçirdiği kazadan sonra yakınlarına ulaşmak için gerekli hiçbir kayıda ulaşılamaması da doğruluyor bunu; çünkü milyonlarca yoksul ve işçi gibi o da sadece emeğini (ve hayatını) vererek bir düzenin, kendisi aleyhine işleyen bir düzenin sürmesini sağlamaya yaramaktadır sadece ve bu emeğini değerli kılmak için hiçbir şansı da yoktur. Onun günlüğüne yazdıkları ile özetlenebilecek bir hayat bu: “Hayatın ritmini öğrendim: Çok fazla ekiyoruz ama çok az biçiyoruz”.

Yönetmenler pek çok farklı işe girip çıkan, bir kadına tutkulu bir aşkla bağlanan, trajik bir kazaya neden olan ve sonunda kendi de trajik bir son ile karşılaşan adamın hikâyesini anlatırken müzikten de ilginç bir biçimde ve bolca yararlanmışlar. Şarkılar ve Francisco César imzalı orijinal müzik sık sık hikâyeye eşlik ederken, karakterlerin kendilerinin seslendirdiği şarkılar da yer alıyor filmde ve bu anların çoğu işçilerin kendi aralarındaki eğlencelerini gösteriyor bize. Şarkılar aşk üzerine olduğu kadar ve hatta ondan da çok hayat ve barındırdığı hüzün üzerine. Birinde baş karakterimizin gitarı ile bir rap şarkısını seslendirdiği gibi, João Dumans ve Affonso Uchoa ikilisi sanki gerçek bir ana kameralarını saygı ve sessizlik ile yaklaştırmış ve olan biteni olduğu gibi göstermekle yetinmişler. İki karakterin hangisini taşımanın daha zor veya daha kolay olduğunu tartışırlarken çimentodan kiremite keresteden tuza pek çok yükü karşılaştırdıkları sahnenin gerçekçi mizahı da benzer bir havaya sahip. Genellikle görsel bir oyun peşine düşmeyen yönetmenlerin sonlardaki fabrika sahnesinde yakaladıkları gerçekçi çarpıcılık bu sadelikle hoş bir zıtlık yakalıyor ve belki tam da bu yüzden hayli etkileyici karelere tanık olmamızı sağlıyor.

Başta ve sonda karşımıza çıkan genç Andre karakteri olmadan da asıl hikâye anlatılabilirmiş gibi görünüyor açıkçası ama iki farklı işleve sahip bu karakter: Burada düzenin sembolü olarak görebileceğimiz fabrikanın kurbanlarından biri olmaya adaydır o da (fabrikadan gelen kimyasal tozların ruhu ve bedeni kirletmesini hatırlayalım) ve bu bağlamda düzenin sürekliliğinin de göstergesidir. Genç adam farkında olmadığı Cristiano’nun günlüğünde mutsuzluğu ile yerini almıştır ve bu da bir yandan Cristiano’nun görünmezliğini diğer yandan da birbirimizi “görme”ye olan ihtiyacımızı hatırlatıyor bize. Hedefi olmayan bir yol hikâyesi olarak da tanımlayabileceğimiz film, dünyadaki acı ve sefalet üzerinden tanrının varlığı hakkındaki kuşkularını dile getiren iki farklı karakterinin örnekleri olduğu gibi bir yılgınlık içerse de sessizliğini güçlü bir hikâyeye dönüştürebilen çalışmalardan biri.

(“Araby” – “Arap”)

Amator – Krzysztof Kieslowski (1979)

“Ama ben yanlış bir şey yapmadım ki! Her şeyi olduğu gibi gösterdim, özellikle böyle yaptım”

Yeni doğan çocuğunu filme çekmek için aldığı amatör kamerası ile kendisini birden kasabanın resmî sinemacısı olarak bulan bir adamın bir “sanatçı” olarak yaşadığı sıkıntıların hikâyesi.

Krzysztof Kieslowski’nin yönettiği ve senaryosuna filmin başrolündeki Jerzy Stuhr’un da katıldığı bir Polonya yapımı. Sinemacılık kariyeri belgesellerle başlayan Kieslowski’nin bu ikinci uzun metrajlı ve konulu sinema filmi yönetmenin belgeselciliğinden de izler taşıyan ve daha da önemli olarak belgeselin sınırlarını, anlamını ve gerçekliğini sorgulayan (ve sorgulatan) bir çalışma. Stuhr’un çarpıcı bir performansla baş karakterinin tüm duygularını ve yaşadıklarını seyirciye geçirmeyi başardığı film sanatçı olmanın bedeli üzerine hafif bir el alıştırması niteliğinde. Bu hafif görünümüne karşılık -ve bir Kieslowski filmi olmasının doğal sonucu olarak- oldukça da etkileyici bir çalışma bu ve Polonya’da özgür sinema yapmanın zorlukları üzerine de düşünmesini sağlıyor seyircinin. Yönetmenin kendisi, sinema ve özel olarak da belgesel türü ile hesaplaşması bir bakıma bu film ve tüm Kieslowski filmleri gibi görülmeyi kesinlikle hak ediyor.

Kieslowski bir röportajında belgeselden uzaklaşmasının nedenleri arasında otoriter bir rejimde gerçekleri anlatmanın mümkün olduğu konusunda kuşkularının olmasını ve bunu doğrulayacak bir şekilde televizyon için çektiği bir belgeselin sansür tarafından ciddi olarak kesilmesini göstermiş. 1979 tarihli bu filminde bir amatör belgeselcinin yaşadıklarını anlatarak bir anlamda kendi başından geçenlere de bir göndermede bulunmuş yönetmen. Oldukça naif bir adam Filip ve bu naifliği hem bir birey olarak karakterinde (iş ve özel hayatında) hem de “yönetmenlik” kariyerinde gösteriyor kendisini. Filip’in, ilk çocuğunu doğumundan itibaren görüntüleyerek bir anı filmi oluşturmak düşüncesi ile aldığı amatör kamerası (8 mm.lik bir Sovyet Quartz 2 kamera bu) kasabadaki tek kameranın sahibi olmasına ve sonucunda da bir satın almacı olarak çalıştığı devlet kurumunun resmî sinemacısı olmasına neden oluyor. İsteksizce başladığı yönetmenlik kariyeri ise ona özel hayatındakiler de dahil olmak üzere önemli bedeller ödetecektir ve bu süreç yaşadığı toplumdaki özgürlük alanının kısıtlarını keşfetmesini sağlayacaktır.

Çalıştığı şirketin bir bakanın da katılacağı 25. yılını kutlama törenlerini filme çekmekle işe başlar Filip ama bu ilk denemesi kendisi açısından sinemacılıkla ilgili kavramlara yakınlık sağlarken, sansür ve otoritelerin beklentileri ile de bir sanatçı olarak ilk kez karşı karşıya gelmesine neden olur. En yakın arkadaşının her şeye (eş, bebek ve ev) sahip olduğu için kıskandığını söylemesi üzerine “Bir şeyi gerçekten istersen ona sahip olursun” cevabını veren adamı karısı da “Çünkü sen iyi bir adamsın ve adalet diye bir şey var” sözleri ile yanıtlıyor. Kadının gördüğü bir kâbus ile açılan filmde adam bu kâbusun ima ettiği üzere bir yandan sinema kariyerinde ilerlerken, diğer yandan da ciddi sorunlar yaşamaya başlıyor. İki farklı alandadır bu sorunlar: Kamerasına ve film çekmeye karşı duyduğu aşırı heyecan eşi ile arasının bozulmasına neden olurken, çektiği filmler de çeşitli nedenlerle sakıncalı bulunmaya başlanıyor. Patronu çektiği ilk filmin (sessizdir bu film) üzerine görüntülerin anlam ve önemi üzerine konuşmalar ve müzik eklemesini, herhalde partinin pek tutmadığı gözlüklü bir adamın daha az gösterilmesini ve hatta filmden çıkarılmasını, kutlamaya katılan sanatçılara para ödenmesini gösteren görüntülerin kesilmesini ve asıl konu ile ilgisi olmayan güvercinlerin görüntüsünün atılmasını ister. Filip güvercinleri çekerken ilk kez gerçeğe müdahale etmiş ve onları pencere kenarına çekmek için ekmek kırıntılarını kullanmıştır. Bu sahne belgesellerin gerçekliği ile ilgili ilk ve hoş bir gönderme olarak da yer alıyor filmde, bir sansüre neden olmasının yanı sıra.

Karısının, girdiği bir amatör film yarışmasını kazanmamasını söylemesi ve bir iş arkadaşının “otuz yaşından sonra Tanrı’ya inanmaya başlayan ve sonunda rahip olan kardeş”inin akıbetini örnek göstererek dikkatli olmasını istemesi gibi uyarılarla karşılaşan ve yetimhanede büyüyen, heyecanlanınca hıçkırık tutan amatör sinemacı Filip’in gerçeği göstermek tutkusunu hafif ve dürüst bir dil ile anlatıyor Kieslowski. Baş karakterinin naif kişiliğine ve onun belgeselciliğine uygun bir dil bu; görüntüleri ile özel bir görsel çarpıcılığın peşinde koşmuyor yönetmen ve örneğin sonraki filmlerinin görsel etkileyiciliğinden uzak duruyor. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, belgesel ile kurgunun arasında bir yerlerde duruyor Kieslowski ve sinemanın kendi gücünü ima eden içerik ile yetiniyor. 25 yıldır aynı iş yerinde çalışan bir adamın kendi hayatını anlatan belgesel karşısında kapıldığı duygusallık veya bir komşunun ölmeden önce çekilmiş son görüntüleri (pencereden gülerek bakan kadının netliği tam olmayan o görüntü!) gibi unsurların yanında yeni yönetmenin kameranın görüş alanını taklit eden el hareketleri (terk eden kadının arkasından bu hareketi yaptığı sahne hem eğlenceli hem de karakterin kapıldığı ruh haline çok uygun) ve filmde kendisini oynayan ünlü Polonyalı sinemacı Krzysztof Zanussi’nin varlığı ve konuşmaları sinemanın gücü ve etki alanını hatırlatıyor seyirciye.

Krzysztof Knittel’in duygusal müziğinin eşlik ettiği hikâyenin finalinde Filip’in kamerayı kendisine çevirerek son bir yılda yaşadıklarını anlatmaya başlaması ve yaptığı seçimin hikâyesini belgelemeye başlaması sanatçının kendisini görüntülenenin yerine koyması ile sorgulayıcı ruhuna uygun bir kapanış yapılıyor. Bir zamanlar hayatında sadece huzur ve sakinlik isteyen bir adamın eline aldığı kamera ile hayatta kendisi için daha değerli şeylerin olduğunu düşünmeye başlaması özel hayatını sıkıntıya sokarken bir sanatçı olarak eylemlerinin sonuçları ile de yüzleşmesi gerekiyor. Kieslowski’nin bir anlamda kendisini de anlattığı filmde sevdiği ve takdir ettiği sinemacıları (Károly Makk, Ken Loach, Zanussi) görüntüye getirmesi de destekliyor bu durumu. Sinema tutkusunun tüm yaşattığı sorunlara rağmen, filmin bu sanata duyulan bir sevginin de sonucu olduğunu belirtmekte yarar var. Özetle, Kieslowski’nin popüler yapıtlarının genellikle gölgesinde kalan bu film onun sorgulayan ve sorgulatan çalışmalarından biri ve görülmesi gerekli önemli bir sinema eseri.

(“Camera Buff” – “Amatör”)

Evrenin Türküsü – Genrich Altov / Valentina Zhuravlyova

Sovyet mühendis, bilim adamı ve yazar Genrich Altov (gerçek adı ile Genrich Altshuller) ve yazar eşi Valentina Zhuravlyova’nın birlikte yazdıkları bir bilim kurgu romanı. Amerikalı ve İngilizlerin egemenliğinde kalmış görünen bir edebiyat türünün bu yazarlara göre en azından 1990 başlarına kadar daha az bilinen “Doğu Bloku” sanatçılarından ikisi olan bu karı kocanın ortak eseri olan kitap Sovyet bilim kurgu edebiyatının altın çağı olarak bilinen döneminin ilk örneklerinden biri. İlk kez 1960 yılında yayımlanan roman bilim kurgu eserlerinin çoğundan teması ile ayrılıyor ve eylemlerden çok insanlığın eyleme geçmesi gereken bir durumu anlatıyor. Okuyucuyu teknik detaylarla yormayan kitapta Altov (Stalin’in komünist parti içindeki “temizlik” döneminin kurbanlarından biri olarak dört yıl boyunca çalışma kampında kalmış bu yazar) ve Zhuravlyova Sovyet ideolojisinin izlerini taşıyan bir metin yaratmışlar ve bu bağlamda da sadece heyecanı değil, hatta onlardan çok düşünsel eylemleri öne çıkaran bir içerik ortaya koymuşlar birlikte.

Kısa giriş dışında üç farklı bölüme ayrılmış kitap ve her birinin başında kitabın içeriğine ve okuyucunun karşısına çıkarılan kavramlara çok yakışan birer alıntı yer almış: İlk bölüm Rus yazar Konstantin Paustovski’den bir alıntı (“Bu öykü, insanı diri tutan değerlerle yüklü. Coşkusuz biri okuduktan sonra omzunu silkecek. Güneşi bile karartabilen sözler edecek: “Bu öyküde olağanüstü ne var?” Coşkulu insanlar dişlerini sıkıp yollarını sürdürecekler”) ile başlayan “Kara Duman”. Bu bölüm uzayda yapılan yolculukların önündeki en büyük engellerden biri olan “toz bulutları”ndan alıyor adını. İkinci bölüm Sovyet şair ve yazar Ilya Selvinski’nin bir şiirinden alıntı ile başlıyor ve Sirius yıldızının gezegenlerinden birinde karşılaşılan dünya dışı bir toplumun adını (“Gerçeğin Özüne Erenler”) taşıyor: “Dünya’ya bir tanrı mı gerek / Yalnızca çalışmaktır mucizeleri yaratan / Çalışmak hayvanı insan eyledi / Bulanık içgüdüyü ”us”a dönderdi / Doruktan doruğa tarihi güdüp / Yoksulluğun yok edildiği bir toplumun / Ulu kapısına getirdi”. İnsan ile karşılaştığı yeni toplumun düzeninin farklılığına odaklanan bu bölüme çok uygun bir alıntı bu. Son bölüm (“İnsanlar ve Yldızlar”) Rus şair Leonid Martynov’dan bir alıntı ile açılıyor: “Biz / Fırtınalar yaratır / Koca ateş püskürmelerini oynaştırırız / Güneşin üstünde / İnsanın mayasındadır / Dolayındaki her şeyi yoğurmak / Yalnız değiliz boşlukta / Bütün gök varlıkları çeker birbirini / ve biliyoruz ki Dünya / Etkiler / Güneşlerin ve göklerin yazgısını”. Yazarlar burada da insanların (Dünya’nın) yeni karşılaştığı topluma elini uzatmasını anlatıyorlar bize, alıntının da önerdiği gibi.

Sırların çözüldüğü ve insanların uzayın her noktasına yolculuk edebildiği yıllarda geçiyor roman (ya da uzun hikâye). Dünyalıların “Birleşik İnsanlık” adı altında artık bir arada yaşadığı bu dönemin tarihinin -özellikle belirtilmese de- 2052 olduğu anlaşılıyor ipuçlarından. Bilim ve sanatın zıtlığı ve benzerliği bu eserin temalarından biri. Uzay gemilerini tasarlayanların Rönesans döneminin büyük sanatçılarına benzetildiği, mühendislerin eserlerinin nesnel ölçütlerle ve hemen değerlendirilebildiği ama sanatçıların eserlerine sadece zamanın kesin bir değer biçebildiğinin vurgulandığı ve hilkâyenin ana karakterlerinden birinin bilim adamı diğerinin sanatçı (bir heykeltraş) olduğu eser bu iki farklı/benzer dünyanın kavramlarını karşılaştırarak okuyucunun da bunların üzerine düşünmesini istiyor sık sık ve iş birliğinin gerekliliğini gösteriyor: “Gerçek şiir ve en yüksek bilim aslında tek ve aynı şeydir. Bilgide şiir var, şiirde bilgi. Bilginin de ozan gibi düş gücüne gereksinmesi var. İkisi de aynı şey düşünür: Yaşamın evrensel yasalarını” ve “Geleceğin insanı ozan ve bilgin olacak… geleceğin insanı bu iki kavramın bileşimi olan değerle yüklü olacak” ifadeleri sadece karakterlerin değil, onları yaratan yazarların da görüşleri kuşkusuz.

Hikâyede üzerinde durulan konulardan biri de dünya dışı varlıklara nasıl yaklaşılması gerektiği: Bu varlıkları ilk keşfeden karakterin -doğal ama kurtulmaya çalıştığı bir refleksle- onları dünyalıların değerleri ve kriterleri üzerinden tanımlamaya kalkışması ve dünyalılardan üstün mü yoksa geri mi olduklarını anlamaya çalışmasını kaçınılması gereken bir yaklaşım olarak gösteriyor yazarlar. Onların bu savını dünya üzerindeki her tür farklılığın yargılanması, eleştirilmesi ve aşağılanmasına bir cevap olarak da görmek gerekiyor. Bizim için doğru ve normal olanın bizim dışımızdakileri değerlendirmek için kullanılamayacağını güçlü bir biçimde vurguluyor Altov ve Zhuravlyova. Dünya dışındaki gezegenlerde daha önce bitki ve hayvanlarla karşılaşılmış olan ama “insan”larla ilk kez karşılaşılan bu hikâyenin ana teması bu dünyaların farklı bir gelişim ve evrim çizgileri izlemiş olması ve bunun sonuçları. Yeni dünya doğanın onlara sağladığı sonsuz olanaklar sayesinde hep “çocuk kalmış” ve ilerlemek ve gelişmek için hiçbir çaba içinde olmamış. Herhangi bir toplumsal düzene ihtiyaç da duymayan bu varlıklar yaşadıkları gezegenin sonunu getirecek tehlike karşısında da çaresizdirler bu nedenle. Kitap bu olgu üzerinden çalışmaya ve ilerlemeye övgü olarak yazılmış bir bakıma. “Çünkü her insanın yazgısı diğerlerinden ayrı ama insanlığın yazgısı bir: İlerlemek ve yenmek” denilen kitapta insanın keşfetmek ve hep daha ileriye gitmek çabası övülüyor ve doğal bir gereklilik olarak sunuluyor. Yazarlara göre insanı insan yapan da bu ve şimdi insan ulaştığı birikimi yeni “kardeşler”i için kullanacaktır. İnsanın geçirdiği evrim (biyolojik, düşünsel ve bilimsel) kitabın heyecanla savunduğu bir husus ve hatta yazarlar evrenin “mükemmel olmaması”na karşı çözümün de bu evrim olduğuna inanan bir insanlık sunuyor bize. Dünyalılar keşfettikleri gezegenlerin atmosferini değiştirmek veya onlara bir güneş armağan etmek gibi yöntemlerle evreni mükemmelleştirmek yolunda çalışmaktadırlar. Tanrı’nın kurduğu düzenin mükemmeliği bakışına zıt bir noktada duran ve Sovyet ideolojisinin de uzanatısı olan bir yaklaşım bu elbette.

Aşık Veysel’in “Ayrılık günleri geldi dayandı” türküsünün de adının geçtiği ve karşılaşılan varlıklara Sovyet Devrimi romanlarından biri olan Nikolai Ostrovsky’nin “Ve Çeliğe Su Verildi” kitabının verildiği roman sadece bir bilim kurgu olarak değil, bir fikir kitabı olarak da etkileyici olan ve yazarların yalın dili sayesinde rahat ve ilgi ile okunabilen ilginç bir edebiyat eseri bu.

(“Ballada o Zvozdakh”)

Hobson’s Choice – David Lean (1954)

“O çifte kumrulara en fazla 3 ay veriyorum; sonunda kapıma gelip yalvaracaklar utanç içinde”

Üç kızı olan dul bir ayakkabıcının, kızlarından en büyüğünün evlenmesine kendi rahatını düşünerek izin vermemesinin hikâyesi.

İngiliz yazar Harold Brighouse’un aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlanan bir Birleşik Krallık yapımı. Senaryosunu David Lean, Norman Spencer ve Wynyard Browne’un yazdığı, yönetmenliğini ise Lean’in üstlendiği film güçlü kadın karakteri ile feminist tanımlamasını da hak edebilecek eğlenceli bir romantik komedi. Daha önce tiyatro sahnesinde ve oldukça genç bir yaştayken de babayı canlandıran Charles Laughton’ın döktürdüğü ve kendisine büyük kızı rolünde Brenda de Banzie ve dükkanında çalışan usta rolündeki John Mills’in de keyifli bir biçimde eşlik ettiği film temel olarak “babayı (bir erkeği) yola getiren kızı (bir kadın)” hikâyesi ve hedefine ulaşarak hem eğlendiriyor hem de düşündürüyor. Bir tiyatro oyununu sinemalaştırmanın güçlüklerinin üstesinden dinamik anlatımı ve oyuncularının sayesinde çoğunlukla gelen film bir parça “eski” görünebilir belki bugün ama hikâyenin eğlencesini bozan bir problem değil bu.

Harold Brighouse’un oyunu daha önce 2 kez daha sinemaya uyarlanmış: Percy Nash’in 1920 tarihli sessiz filmi ve Thomas Bentley’in 1931 tarihli çalışması. Müzikal ve bale uyarlamaları da olan oyun adını İngilizcedeki bir deyimden alıyor: “Hobson’s choice” (Hobson’ın seçimi) kişiye tek bir teklifin yapıldığı ve bu teklifi kabul etmek dışında bir seçenek bırakılmadığı (“ya bunu al ya da hiçbir şey”) durumlar için kullanılan bir ifade. Oyunun ve filmin finali de bu ifadeye uygun olarak biçimlendirilmiş. 1880 yılında geçen hikâyenin en önemli kozlarından biri baş kadın karakteri: Brenda de Banzie’nin hem yumuşak hem güçlü yanlarını sağlam ve eğlenceli bir oyunla canlandırdığı kadın karakter tüm hikâyeyi baştan sona yönlendiren kişi olması ile dikkat çekiyor. Babasının tüm tehdit ve restlerine rağmen doğru bildiği yoldan giden ve planını ustaca uygulayan bu akıllı kadın hikâyenin geçtiği dönemin ortalamasına göre hayli güçlü ve sağlam iradeli bir kadın bireyi getiriyor karşımıza. Yola getirdiği sadece kendi babası da değil üstelik; onun dışında müstakbel kocasını ve tam da dönemlerinin kadını olan iki kız kardeşini de peşinden sürüklemeyi başarıyor ve pasif bu karakterleri ya ayağa kaldırıyor ya da en azından boyun eğmemelerini sağlıyor. Tüm bunları düşündüğümüzde ve küçük kız kardeşlerin “kadın” rollerinin içinde gönüllü olarak sıkışıp kalmalarını filmin eleştirmesini de ekleyince, Lean’in bu romantik komedisini rahatlıkla sinema tarihindeki feminist filmlerin arasına koyabiliriz.

Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı’yı kazanan (o yıl ödüller profesyonel bir jüri tarafından değil, halk tarafından belirlenmişti) film açılış jeneriğine eşlik eden Malcolm Arnold’un eğlenceli müziği ve giriş sahnesi (gece vakti sarhoş bir şekilde dükkâna dönen baba ve onu karşılayan büyük kızı) ile hikâyesinin havasını baştan duyuruyor seyirciye ve bu havasını da tüm hikâye boyunca koruyor. Kızlarından ikisini kocalarını kendisinin seçmesi koşulu ile evlendirmeyi kabul eden baba, yaşı otuzu bulan (ve artık “evde kalmış” sıfatını hak eden) büyük kızına ise kendi bakımını düşünerek kesinlikle evlenme izni vermemektedir. Hikâye babanın koyduğu bu engeli büyük kızın nasıl aşmaya çalıştığını anlatıyor bize eğlenceli bir şekilde ve bunu yaparken de kadının gücünü ve zekâsını öne çıkarıyor her karesinde. Oyunun kendisine sunduğu eğlenceli malzemeyi çekici bir biçimde değerlendiriyor senaryo ve David Lean’ın yönetmenliği. Kadının müstakbel kocası ile “evleneceğiz” konuşmasının geçtiği bölüm diyalogları ile, evlilik gecesi sahnesi ise John Mills’in komedi yeteneği ile hayli eğlenceli örneğin. Hikâye bir sınıf ayrımı eleştirisi de yapıyor kendi yumuşak tarzı içinde; kadının seçtiği kocayı kız kardeşler ve onların sevgilileri küçümsüyor ve ailelerine yakıştıramıyorlar örneğin ve kadın bir mücadeleyi de bu sınıf ayrımına karşı veriyor. Bu mücadelede “beyin” ile “eller”in birleşmesini ve bu dayanışmaya herkesin kendi yetkinliği ile katılmasını da yine bir “toplumsal” mesaj olarak görebiliriz rahatlıkla.

Sarhoş olduğu bir sahnenin gereksiz uzatılması ve kendisinin de o sahnedeki fazla vurgulu oyunu bir yana bırakılırsa, Charles Laughton hikâyenin ana karakterlerinden biri olarak üzerine düşeni fazlası ile yerine getiriyor ve sık sık eğlencenin ana kaynağı oluyor. Buna karşılık filmin komedi anlamındaki asıl yıldızı John Mills kesinlikle. Karakterinin dönüşümünü çarpıcı bir performansla canlandıran oyuncu yukarıda anılan gerdek gecesi sahnesi başta olmak üzere seyirciyi performansı ile kendisine bağlıyor göründüğü her sahnede. Büyük Britanya’nın Victoria dönemi olarak adlandırılan yıllarının (1837’den 1901’e kadar olan dönem) geleneklerini ve davranış şekillerini alaya alan film temposu, yine bir David Lean filmi olan “The Bridge on the River Kwai – Kwai Köprüsü” ile ileride Oscar kazanacak olan Jack Hildyard’ın çok başarılı siyah-beyaz görüntüleri (ıslak kaldırım taşları, yağan yağmur, rüzgârda sallanan tabela ve çizme ile açılıştaki gece sahnesi bu başarının bir örneği) ve eski görünümüne rağmen Lean’in becerisi sayesinde taze bir bakışı ve sinema dilini de muhafaza etmeyi başaran eğlenceli bir film bu.