Under the Shadow – Babak Anvari (2016)

“Yakın zamanda binada kulağınıza tuhaf sesler çalındı mı?”

1980’lerde, doktor kocası Irak’la olan savaş nedeni ile askerî göreve atanan ve küçük kızı ile yalnız kalan bir kadının evindeki kötü ruhlarla mücadelesinin hikâyesi.

İran asıllı Britanyalı sinemacı Babak Anvari’nin yazdığı ve yönettiği bir yapım. Hikâyesi Tahran’da geçse de çekimleri Ürdün’de gerçekleştirilen Birleşik Krallık, Ürdün, Katar ve İran ortak yapımı film aynı zamanda Birleşik Krallık’ın Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’a aday gösterdiği çalışma olmuş 2016 yılında. Irak’ın şehre sürekli olarak hava saldırıları yaptığı günlerde geçen hikâye pek çok farklı nedenle kendisini kapana kısılmış hisseden kadının yaşadıklarını iyi ve ikna edici bir korku filmi atmosferi içinde anlatan başarılı bir eser. Kazandığı pek çok ödülün ve Batılı sinema çevrelerinde gördüğü ilginin arkasında tedirginliğinin nedenleri arasında İslâm Devrimi de olan bir İranlı kadını anlatması da olsa da iyi oynanmış olmasının ve seyirciye korku, yalnızlık ve kıstırılmışlık duygusunu etkileyici bir şekilde geçirebilmesinin payı var asıl olarak. Anvari adına başarılı bir ilk çalışma bu ve sonraki filmi, 2019 yapımı “Wounds”un da korku türüne girdiğini düşünürsek yönetmenin bu türün önemli isimlerinden biri olabileceğinin de sinyalini veriyor bize.

1979 devrimi ve Irak ile İran arasındaki savaşı (1980 – 1988) kısaca hatırlatarak açılan film bu savaştan bazı gerçek görüntülere de yer veriyor başta. İlk sahnede, devrim öncesi ve sonrasında radikal sol örgütlerde faaliyet göstermesi nedeni ile atıldığı tıp fakültesine dönmek isteyen bir kadının bu talebinin yetkililer tarafından bir kez daha ve tekrar başvurmaması uyarısı ile ret edildiğine tanık oluyoruz. Kocası ise kadını zamanını “üniversitede siyasî faaliyetlerde bulunarak heba etmek”le suçluyor ve politikaya bulaşmayıp okuluna devam eden kendisini de “omurgasız olmakla suçladığını” hatırlatıyor ona. Kadının içine kısıldığı birden fazla kapan var: Bir yandan okulunu bitirip doktor olamaması ve bu nedenle annesinin hayalini de gerçekleştirememesi, bir yandan ülkedeki yönetimin yavaş yavaş halkın hayatına soktuğu yasaklar ve baskı, ve diğer yandan da sürekli çalan alarm sesleri ile kendisini hissettiren Irak füzeleri. Kadının yaşadığı ve kaynakları birbirinden farklı bunca baskının bir metaforu olarak görülebilir tanığı olduğumuz doğaüstü olaylar. Ev sahibinin eşinin cinlere inanması ve onun evine sığınmak zorunda kalan ve ebeveynleri öldüğünden beri konuşmayan bir akraba çocuğunun kadının küçük kızına kendisini cinlerden korusun diye verdiği, kedi tüylerinden yapılmış nesne veya kadından önce küçük kızının duyduğunu ve gördüğünü iddia ettiği sesler ve varlıklar gibi unsurlar yaşananların “gerçek” olduğunun kanıtlarından sadece birkaçı. Filmin başarısı sadece bunların gerçek olduklarına veya gerçek olmayıp aslında sadece kadına dehşeti yaşatan baskı kaynakları için bir metafor olduğuna odaklanmayıp her ikisini de mümkün kılan bir yaklaşımı başarı ile önümüze koyabilmesi. Hikâyeyi her iki düzeyde de seyredebilir ve aynı keyfi alabilirsiniz.

Kocasının şehre düşen füzelerden korunmaları için kadını bir an önce Tahran’ı terk edip kayınpederinin evine gitmeye zorlaması, komşularının birer birer apartmandan ayrılması (en yakın komşusunun, oğlunun yaşadığı Fransa’ya gitmesini sadece savaşa değil ülkedeki egemen olan rejime de bağlamak gerekiyor yukarıda belirtilen metafor bağlamında düşünürsek), bir korku anında başı ve kolları açık olarak sokağa fırlamasından dolayı işitilen tesettür azarı ve muhafazakâr komşu ile cinlerin varlığı üzerinden yaşanan tartışma gibi ögeler kadının “gerçek” dünyada hissettiği baskının diğer nedenleri olurken, “doğaüstü” dünyadaki cinlerin baskısı da ekleniyor bunun üzerine ve sadece fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal boyutta da etkilemeyi başarıyor film seyirciyi. Bu bağlamda camdan aniden içeri giren bir elin yarattığı ile evde bir video cihazının varlığına rejimin vereceği tepkiden duyulan endişe aynı derecede önem taşıyor ve kadının hissettikleri üzerinde aynı ölçüde belirleyici oluyor. Kadın ve kızının altında mahsur kaldıkları örtünün gizemli varlığın çarşafı olması ve -daha iyi olmalıymış hissini veren- finali de bu yorumu destekleyen diğer örnekler filmdeki.

Gavin Cullen ve Will McGilivray’in doğu esintilerini de taşıyan müziklerini hazırladığı film, başrol oyuncusu Narges Rashidi’nin performansından da ciddi destek alıyor. Karakterinin farklı bağlamlardaki sıkışmışlığını çok iyi yansıtan oyunculuğu ile Rashidi hemen her karesinde göründüğü filmin önemli bir kozu oluyor. Kızını canlandıran küçük oyuncu Avin Manshadi de aksamayan ve yaşından beklenmeyecek bir olgunluk içeren oyunu ile ona sıkı bir destek sağlıyor. Oyunculuklar yanında filmin ses çalışması da hayli başarılı ve “cinlerin rüzgârlara taşındığını” düşünürsek bu başarı hayli kritik de üstelik. Görüntü yönetmeni Kit Fraser’ın gerçek ve doğaüstü olanların her birini uygun bir görsellikle yakalayan kamera çalışmasını ve kimi kritik sahnelerdeki çarpıcı kamera açılarını ve kısıtlı ama etkileyici kullanılmış efektlerini ve set tasarımlarını da takdir etmek gerekiyor filmin.

Kimi eleştirmenler tarafından şimdiden bir “korku klasiği” olarak ilan edilse de bu sıfat bir parça abartılı gibi sanki. Belki zamanla böyle bir statüye erişebilir ama filmi farklı ve önemli kılanın gerçek hayat ile doğaüstünü gösterdikleri ve ima ettikleri açısından ustalıkla birleştirebilmesi temel olarak; buna karşılık korku türünün ögeleri açısından o derecede yaratıcı değil film. Konuşmayan gizemli çocuk veya oyuncak bebek gibi unsurlar bu türün bolca kullandığı klişeler arasında örneğin ve filmin yaratmayı başardığı gerilim de her zaman çok vurucu bir güçte değil. Yine de, bir klasik ya da değil, kesinlikle çekici bir film bu ve korkuturken düşündürtmeyi ihmal etmemek gibi çok önemli bir başarısı var.

Au Poste! – Quentin Dupieux (2018)

“Anlamıyorum! Önce gelecekte olacak diyordun, şimdi de geçmişte oldu diyorsun”

Oturduğu binanın önünde bir ceset bulunca polisi arayan bir adam ve karakolda onun ifadesini alan bir komiserin hikâyesi.

Fransız sinemasının kendine has isimlerinden Quentin Dupieux’nün yazdığı ve yönettiği bir Fransız yapımı. Farklı filmleri ve mizah anlayışı ile tanınan yönetmenin bu -şimdilik- son filmi tüm bir gece süren bir ifade alma işlemini ve karakola tanık olarak gelen bir adamın zanlıya dönüşmesini anlatan ve absürte de uğrayan komedisi ile ilgi çeken bir film. Dupieux’nün en “akıllı uslu” çalışmalarından biri olsa da, hayal ile gerçeğin ve geçmiş ile geleceğin birbirine karıştığı ve bir karakterin bir diğerinin anlattığı hikâyenin içine girdiği hikâyesi ve bu türdeki ciddi filmlerin klişeleri ile hafif hafif dalga geçen içeriği ile kesinlikle ilginç bir çalışma. Kahkaha attırmaya değil, gülümsetmeye yakın olan film yönetmenin karakteristik özelliklerinden taviz vermeden daha geniş bir seyirciye hitap etmeyi denemesinin başarılı bir örneği olarak ilgiyi hak ediyor.

Fransız yönetmen Claude Miller’in 1981 yapımı “Garde a Vue – Korkunç Şüphe” adlı başyapıtını bilenler Dupieux’nün çalışmasının o filme bir selâm gönderdiğini düşünceklerdir muhtemelen hikâyeyi seyrederken; ama bu selâm gönderme elbette Dupieux usulü olacaktır ve yönetmen daha ilk sahnede kendi izini taşıyan bir hikâye anlatacağını açık açık söylüyor bize. Üzerinde sadece ayakkabıları ve kırmızı bir külot olan bir adam açık havada çalmakta olan bir klasik müzik orkestrasını yönetmektedir. Birden bir siren sesi duyulur ve orkestra şefi kaçmaya başlarken peşinden koşan polisleri görürüz. Devam eden müzik hemen ardından gelen sahnede karakoldaki komiserin masasındaki radyoda da çalmaktadır ve bu sırada kırmızı külotlu adamın da karakola getirilir. Film önce komiseri ve sonra da ifadesini almak üzere karakola çağırdığı tanığı/zanlıyı getirir karşımıza ilk kez ve bu giriş ile de absürt ama ciddiyetle anlatılan hikâyeyi izlemeye başlarız. İki başoyuncunun (komiseri canlandıran Benoît Poelvoorde ve tanık/zanlıyı oynayan Grégoire Ludig) çok keyifli ve güçlü performansları ile zenginleşen bu hikâye Dupieux’nün kaleminden çıkan absürt ve/ama eğlenceli diyaloglardan aldığı destek sayesinde kendisini ilgi ile seyrettiriyor.

İfadesini aldığı ve bir an önce evine gitmek isteyen adamın yanında uzun uzun özel telefon konuşmaları yapan, acıktığını söyleyen bu adama masasının çekmecesindeki yarısı yenmiş çikolatayı ikram eden ve kulağındaki kulaklık nedeni ile sesini duymayan yardımcısına tel zımba fırlatan komiserin sorguladığı zanlımız aynı anda hem gerçek hem de hayli saçma görünebilen hikâyesini anlatarak kurtulmak istiyor soruşturmadan. Büyük bir kısmı ifade alma işleminin yürütüldüğü odada geçen film odanın büyüklüğü ve kameranın hep geniş görüntüler göstermeyi seçmesi ile sıkışık/dar bir ortam filmi olmaktan özenle uzak duruyor ve bu oda dışındaki sahneler de filmin bir tiyatro oyununun havasından uzak kalmasını sağlıyor. Burada tiyatro kelimesi önemli; çünkü finaldeki tiyatro sürprizi ya da bu sürprizden sonra gelen diğer sürpriz sadece zanlının değil, seyircinin de kafasını karıştırırken filmin gerçek ile oyun olanı karıştırmanın peşinde olduğunu gösteriyor bize. İfade alma işlemi boyunca zanlının bulduğunu iddia ettiği cesetle ilgili anlattığı hikâyeler ile de yetinmeyen Dupieux, komisere de bir hikâye anlattırarak filminin aynı zamanda hikâye anlatmak ve gerçek ile hayal ürünü olanın doğası üzerine de olduğunu söylüyor sanki. Burada bir adım daha ileri gidiyor film ve geçmiş ile geleceği birbirine karıştırırken, dinleyeni anlatanın hikâyesinin içine sokarak gerçeklik duygusunu bir kez daha zorluyor. Finali de göz önüne aldığımızda gerçeğe sıkı ve eğlenceli bir darbe vurduğunu söyleyebiliriz filmin.

Komiserin tek gözü olmayan yardımcısının ifadenin alındığı odada başına gelenin hikâyesinin en komik anlarından birini oluşturduğu film özellikle iki ana karakter arasındaki söz yarışı ve oyunları ile de bir eğlence yaratmayı başarır ve benzer konulu ciddi filmlerin sorgulayan ve sorgulatan rolleri ile dalgasını geçerken, yardımcının gözünü üzerinden ayırmama uyarısı ile kendisine emanet edilen zanlıya ne kadar zekî olduğunu kanıtlama çabası da (özellikle kendisinin sonunu getiren gönye ile ilgili sözleri) yine bir klişenin komedisi olarak yerini alıyor hikâyede. Diyalogların absürtlüğü (örneğin oğlunun komisere söylediği şu sözler: “Bir sıkıntı yok. Geçen hafta canım intihar etmek istedi ama son anda korkup vazgeçtim. Neredeyse pencereden atlayacaktım ama vazgeçip onun yerine televizyon seyrettim; bu da intihardan uzaklaştırdı beni. Şimdi yaşamak istiyorum”) ve karakterlerin bu absürtlüğü normal gören tepkileri (oğlunun bu sözlerine sandöviçini yemeye devam ederek herhangi bir tepki vermeyen baba) ile eğlendiren film daha doğrudan absürtlüklerle de dikkat çekmeyi başarıyor. Komiserin sigara içerken göğsündeki delik nedeni ile vücudundan dışarı duman çıkması; komiserin “o sırada saat kaçtı” sorusunu geçmişi hatırlayarak cevap vermeye çalışan zanlının hayal ettiği geçmişte saatlerin sürekli olarak ve çılgınca bir süratle değişen göstergeleri; bir karakterin anlattığı hikâyeyi diğeri “görürken”, onun anlattığını da ötekinin ”duyabilmesi”nin örnek gösterilebileceği bu absürtlükler Dupieux’ye yakışan tuhaflıklar olmuş kesinlikle.

Quentin Dupieux’nün yönetmen ve senaristliğin yanısıra, görüntü yönetmenliği ve kurgusunu da üstlendiği filmin David Sztanke imzalı ve kapanış jeneriğinde tamamını dinleme şansı bulduğumuz müziği de hoş melodileri ile filme renk katıyor. Yaşamın içindeki küçük saçmalıkları ve sinemanın kimi klişeleri hikâyesi içinde eğlenceli bir biçimde değerlendiren ve komedisini vurgulamadan, sakin bir dil kullanarak ve nerede ise “kayıtsız” bir tavır takınarak yaratan bu film, 73 dakilkalık süresini verimli bir biçimde kullananan ve gelişmelerinin zamanlaması ve hataların, tesadüflerin ve dış gelişmelerin (soruşturma sırasında odaya giren çıkanların varlığı gibi) akıllıca kullanılması ile de dikkat çeken bir çalışma.

(“Keep an Eye Out” – “Karakol”)

Shadows – John Cassavetes (1958)

“Neden hep bunu yapıyoruz, etrafta dolaşıp kadınları ayartmaya çalışıyoruz?”

1950’lerin New York’unda Afrikalı Amerikalı biri kadın ikisi erkek üç kardeşin hikâyesi.

John Cassavetes’in yazıp yönettiği, ABD yapımı bir film. Çekimleri 1957 yılında gerçekleştirilen, 1958’de gösterime giren ve 1959’da yeni eklenen çekimlerle son halini alan, Amerikan bağımsız sinemasının tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilen film “Beat Kuşağı” olarak adlandırılan yıllarda geçen ve doğaçlama yöntemi ile çekilen bir çalışma. 40 Bin Dolar olduğu söylenen çok kısıtlı bütçesi Cassavetes’in arkadaşlarından ve halktan topladığı bağışlarla bir araya getirilen film kurgusu, çekim koşulları, doğaçlama ile oluşturulan diyalogları ve teknik kadrosu ve oyuncularının büyük bir bölümünün Cassavetes’in tanıdıkları olması nedeni ile tam anlamı ile bağımsız bir çalışma. İlişkiler ve ırk farklılıkları üzerine bir “hikâye” anlatan film iki erkek kardeşin müzisyen olması nedeni ile bir caz filmi de aynı zamanda. Sinemanın kendine has yönetmeninin bu ilk yönetmenlik çalışması sinemaya yeni bir soluk getiren, elbette belki de herkese göre olmayan, belgesel yaklaşımı ile kurguyu bir araya getiren çok farklı bir sinema eseri.

Film 1958 yılında gösterime girdiğinde sinema seyircisinden aldığı olumsuz tepkiler nedeni ile Cassavetes 1959’da hem yeni sahneler çekmiş hem de yeniden kurgulamış mevcut çekimleri ve yeni sahneler için Robert Alan Aurthur da katkı sağlamış senaryoya. Doğaçlama o denli yoğun ki filmde jenerikte oyuncuların adı “yazarlar” olarak geçiyor ve bu tarza alışık olmayan seyircilerin dikkat çeken bir kısmı ilk gösterime girdiğinde sonunu beklemeden salonu terk etmişler. Sıkı bir prova yapmış oyuncular çekimler öncesi doğaçlamalar için ve filmi bugün farklı ve önemli kılan unsurlarından biri olmasını sağlamışlar bu yöntemin. Örneğin filmin başlarında üç erkek arkadaşın bir cafede oturan kadınlarla arkadaşlık kurmaya ve onları “ayartmaya” çalıştığı sahne kesinlikle “gerçek” yaşamdan bir bölüm gibi görünüyor ve el kamerası sık sık yakın planlarla yüzlere odaklandığı halde bu gerçeklik duygusu hep korunuyor. Filmin kapanışında “Seyrettiğiniz film bir emprovizasyondur” diyecek kadar yöntemini vurgulamış Cassavetes ve ortaya bu yaklaşımın en parlak örneklerinden birini koymuş. 16 mm’lik bir el kamerası ile çekilen filmde dış sahneler de bu emprovizasyonun mizansen karşılığı ile oluşturulmuş adeta. Yetkililerden herhangi bir izin alınmadan çekilmiş dış sahneler ve hem bu nedenle hem de kullanılan teknik teçhizatların kapasitesi ile özellikle seste kimi sıkıntılar da yaşanmış. Ne var ki tam da bütün bunlar filme sıkı bir çekicilik kazandırmışlar ve ortaya kesinlikle kayda değer bir sonuç çıkmış.

Herhalde sinema tarihinin en “bağımsız” filmlerinden biri bu; sadece yukarıda belirtilen durumlar değil, tüm bir mizansen anlayışı da destekliyor bu yargıyı. Sık sık yakın planlara başvuran Cassavetes “serbest” bir sinema dili aklınıza ne getiriyorsa tam da onu tercih etmiş görünüyor. Tüm karakterlerin kendilerini canlandıran oyuncularla aynı adları taşıdığı filmde kamera oldukça serbest hareket ediyor örneğin. Açılış sahnesinde çılgın tempolu bir caz müziği eşliğinde bir kulüpte eğlenenleri gösteren kamera, ortamın yarattığı sıkışıklığı o derece iyi yakalıyor ki kameranın temsil ettiği seyirci olarak biz de o ortamın karmaşasını aynen hissediyoruz içimizde. Metropolitan müzesinin dışında üç arkadaşın tartışmalarına tanık olduğumuz sahne de benzer bir şekilde, doğaçlama diyalogların da katkısı ile yönetmenin adeta hiç müdahale etmeden kamera ile oyuncuların arasına karıştığı bir serbest mizansenin örneği olarak çıkıyor önümüze. Özellikle bu sahne, serbestlik ifadesinin dağınıklık kelimesi de eklenerek açıklanabileceğini kanıtlıyor ama olumsuz anlamda bir dağınıklık değil burada söz konusu olan; aksine gerçeklik duygusunu ve doğallığı ortaya çıkaran olumlu bir anlamı var dağınıklığın burada. Aynı şekilde serbestliğin yanına uçarılığı da koymak gerekiyor. Kadının iki erkekle birlikte parka gittiği sahne örneğin, bir Fransız Yeni Dalga filminin uçarılığını çağrıştırıyor bize ve Truffaut’nun 1962 yapımı “Jules et Jim – Unutulmayan Sevgili” filminde görseniz hiç yadırgamayacağınız kadar bu sinema anlayışının öncü izlerini taşıyor.

Tıpkı iki karakterinin caz müzisyeni olması gibi filmin mizanseni de bir caz melodisi havası taşıyor ve oyuncuların doğaçlama diyaloglarını bu bağlamda müzisyenlerin sololarına benzetmek de mümkün; ama burada bu sololar bir yetenek gösterisinin değil, karakterlerin kendi bireysel varlıklarının dışavurumunun örnekleri oluyorlar daha çok. Kendine özgü küçük mizah anlarının da yaratıldığı filmde oyuncular da cazın yaratıcı serbestliğinin izlerini sürmüşler. Üç Afrikalı Amerikalı kardeşi canlandıran Ben Carruthers, Hugh Hurd ve Lelia Goldoni üçlüsünden özellikle Carruthers bu serbestliği en çarpıcı ve çekici şekilde sergileyen isim olmuş görünüyor ama diğer iki oyuncu da onun kadar katkı sağlıyorlar filme kesinlikle. Onlara, kadına aşık olan karakterlerden birini canlandıran ve yönetmen Nicholas Ray’in oğlu olan Anthony Ray’i de eklemek gerekiyor; oyuncu özellikle yakın planlarda yüzünü karakterinin hizmetine o denli etkileyici bir şekilde veriyor ki ağzından çıkan her söz, her mimik kendinizi gerçek hayatın içinde hissetmenizi sağlayacak kadar bir sahicilik duygusu yaratıyor.

Venedik Film Festivali’nde Eleştirmenler Ödülü’nü kazanan ve Cassavetes’in yönetmen, senarist ve – Maurice McEndree ile birlikte- kurgucu olarak çalıştığı gibi küçük bir sahnede aktörlük de yaptığı filmde üç kardeşi canlandıran oyunculardan sadece birinin gerçekte siyah olmasını da yönetmenin “kuralsızlık” yaklaşımının bir sonucu olarak görebiliriz rahatlıkla. Evet, kuralsızlık; çünkü Cassavetes bu film ile yönetmenlik kariyerini başlatırken Hollywood sinemasının tüm kurallarından (ve kalıplarından) uzak duruyor ve yeni bir dil, yeni bir soluk getiriyor sinemaya. Dolayısı ile ne oyuncuların deri rengi önemli oluyor gerçekten ne de dış çekimlerde sokaktaki halkın filmin karakterlerinden birine bazen tanık olduğumuz bakışı rahatsız ediyor onu. Kardeşlerden birinin müzisyenlik hayatındaki mücadeleleri veya kız kardeşin üç ayrı ilişkisi bir araya geldiğinde Hollywood’un kurallarına uygun bir hikâye de oluşturmuyor bu nedenle ve zaten amaçlanmıyor da bu. Bu film o döneme, o şehire ve o karakterlere ait kimi anları gösterirken bize, başarısını özgür bakışından, sahiciliğinden, doğallığından ve tazeliğinden alıyor, hikâyesindeki dramatik öğelerden değil. Oysa dramatik öğeler hiç yok da değil filmde: örneğin Anthony Ray ile Lelia Goldoni arasındaki ilişki doğuşu, gelişmesi ve bitişi ile sıkı dramatik anlara kaynaklık eden bir içsel gerilim içeriyor. Ne var ki bunu o denli doğal ve sahici kılıyor ki Cassavetes bir sinemasal dram değil, bir gerçek hayat dramı olarak izliyoruz olan biteni.

Zaman zaman parçalı (yeterince bütünleşmemiş) gibi görünen ve kaotik olarak da nitelendirilebilecek film “yeterince olgun bir dil”i olmaması ve “amatörlüğü” ile de eleştirilebilir belki ama tüm bunların filme ek bir boyut sağladığını da atlamamak gerekiyor. Erich Kollmar’ın görüntü yönetmenliğinin de serbest havasını desteklediği bu film sinema tarihinin önemli çalışmalarından biri ve farklılığı ile de görülmeyi hak ediyor kesinlikle.

(“Gölgeler”)

Limanlar – James Barlow

Henüz 51 yaşındayken hayatını kaybeden Britanyalı yazar James Barlow’dan bir macera romanı. Özellikle 1960 tarihli romanı “The Patriots”, aynı isimle sinemaya da uyarlanan 1961 tarihli “Term of Trial” ve “Villain” adı ile sinemaya uyarlanan 1968 tarihli “The Burden of Proof” romanları ile tanınan yazarın bu eseri ilk kez 1970 yılında yayımlanmış. 1971 tarihinde “Villain” adlı romanının yayımlanmasından sonra hayatını kaybeden yazarın orijinal adı “Liner” olan kitabının Türkçede “Limanlar” adı ile basılması tuhaf bir seçim olmuş; çünkü bir olay dışında, romanda geminin seyahati boyunca uğradığı limanlarda yaşananlar veya limanlar anlatılmıyor. Romanın orijinal adının da vurguladığı gibi geminin kendisi eserde öne çıkan ve hatta romanın da en önemli karakterlerinden biri geminin kendisi.

Çok karakterli, hacimli macera romanlarından biri bu. Sunday Telegraph gazetesindeki bir eleştiride Arthur Hailey’nin aynı dönemin çoksatar romanları “Hotel – Otel” ve “Airport – Havaalanı”na benzetilen eser onlar kadar popüler olmamış hiçbir zaman ama yine de hafif ve popüler bir roman arayanların ilgi gösterdiği bir eser olmuş. Avustralya’dan yolcularını alarak San Fransisco’ya doğru yola çıkan ve arada Bali, Singapur, Hong Kong ve Guam gibi limanlara uğrayan gemide 550 yolcu ve 452 mürettebat seyahat ediyor ve tek tek hikâyeleri anlatılan ve kimilerinin hikâyeleri başkalarınınki ile birleşen farklı milletlerden (İngiliz, Yunan, Avustralyalı, İrlandalı, İtalyan, Amerikalı vs.) bu yolcuların her birine nerede ise eşit ölçüde yer veriliyor romanda. Kitabı karakter açısından zenginleştiren bu durum bir yandan da karakterlerin gemide yaşadıklarının hayli geç başlaması ve romanın uzun bir süre karakterlerin tanıtımı havasında sürmesine neden oluyor. James Barlow’un her birini özenle anlattığı karakterlerin ilginçliği bu durumun önemli bir sorun olmasına engel oluyor neyse ki.

Areopagus adını taşıyor gemi. Atina’da Akropolis’e yakın ünlü bir kaya çıkıntısı olan ve Türkçesi Ares Tepesi olan bu yerin adının gemiye isim olarak koyulmasının sembolik bir anlamı olsa gerek; çünkü antik Yunan döneminde burası bir çeşit mahkeme yeri olarak kullanılmış ve Barlow da karakterlerinin yazgılarını vicdanî ve (hatta belki de ilahî denebilecek) bir yargılama ile bu gemi ve onun başına gelenlerle belirliyor. Geminin kendisi romanın ana karakterlerinden de biri ve Barlow giriş yazısında teşekkür ettiği pek çok kurum ve kişiden sağladığı teknik bilgilerle epey detaylı bir şekilde anlatıyor bize bu eskimekte olan ve görkemli günlerini geride bırakan gemiyi. Tüm ana karakterlerin bir “suç”u var ve final tüm bu suçların karşılığını bir şekilde veriyor sanki onlara. Bu anlamda belki bir muhafazakâr bakıştan bile söz edilebilir ve özellikle kitaptaki tanıtım bölümünde belirtildiği gibi yazarın o tarihlerde yaşadığı ve hayatını da kaybettiği yer olan İrlanda’yı “Hristiyanlığın son kalesi” olarak tanımladığını düşünürsek, bu yorum daha bir gerçeklik kazanıyor.

Bir kasırganın yol açtığı kaza ve sonrasını etkileyici bir dil ile anlatan Barlow karakterlerin hırslarını, umutlarını, korkularını ve cinsel gerilimlerini popüler bir roman tarzında okuyucunun karşısına çıkarırken farklı milletlerin karakteristik özelliklerini de romanının ana temalarından biri yapıyor. Tüm yolcuların bir şekilde etkilenerek yaşadığı yolculuğun hikâyesi bu tür romanlardan hoşlananların keyifle okuyacağı eser, türünün en parlak örneklerinden biri olmasa da meraklısını tatmin edebilecek bir kitap.

(“Liner”)