Housebound – Gerard Johnstone (2014)

“Neden seninle iletişim kurduğunu sanıyorsun? İkiniz de dünyanın size borçlu olduğunu düşünüyorsunuz ve öfkelisiniz. İkiniz de o eve mahkumsunuz. Senin cezan sekiz ay, onunki ise sonsuz. Birinin ona yardım etmesi gerek”

Karıştığı bir soygun girişimi nedeni ile ev hapsi cezasına çarptırılan bir kadının, çocukluğunun da geçtiği annesinin evinde yaşadığı tuhaf olayların hikâyesi.

Gerard Johnstone’un yazdığı ve yönettiği, Yeni Zelanda yapımı bir korku filmi. Yönetmenin ilk sinema filmi olan çalışma, korku türünün pek çok klişesinden yararlanılarak ve bu klişelerin komedi ile harmanlanmasıyla oluşturulan yapısı ile ilgiyi hak ediyor. Gizemini uzun süre koruyan ve kimi etkileyici sahneleri de olan film buna karşılık korku ile komedinin en ideal karışımını bulmuş gibi de görünmüyor pek. Öyle ki zaman zaman bu türlerden birini seçmesi daha doğru olurmuş gibi bile hissettiriyor. Yine de onca filmde kullanılmış korku öğesine yeni bir -ruh değilse bile- hava katabilmiş olması ile önemli bir çalışma bu.

Ters giden bir ATM soygunu girişimi ile açılıyor film. Soygunculardan erkek olanı balyozla ATM kasasını açmaya çalışırken kendini yaralıyor ve ikisi de yakalanıyorlar. Bu açılış sahnesi hikâyenin komedisinin her zaman güçlü olmadığının ya da yönetmenin komedinin ne kadar vurgulanacağı konusunda karar verememiş olduğunun bir örneği sanki. Soyguncu erkeğin yaşadığı talihsiz olay seyircinin algılamasını ve tadını çıkarmasına imkân vermeyecek kadar hızlı gelişiyor çünkü. Bir başka örnek de yine filmin başlarında yer alan ve kadını epey ürküten bir “arabaya arkadan çarpma” sahnesi olarak gösterilebilir bu durumun. Her nedense Johnstone tadını çıkarmıyor bu anların ve örneğin Hollywood’un altını kalın çizgilerle çizerek yaptığı hatanın tam tersini yapıyor: Üzerinde çok az duruyor.

Daha önce kayıtlara geçmiş alkol ve uyuşturucu kullanımını da göz önüne alan yargıcın annesinin evinde sekiz ay kapalı kalmaya mahkûm ettiği kadın sadece bu cezadan dolayı değil, aynı zamanda hiç geçinemediği annesi ile aynı evde kalma zorunluluğundan dolayı hayli öfkeli bir şekilde gidiyor cezasını çekeceği yere. Ardından da annesinin zaten hep “perili” olduğunu söylediği evde bir korku sineması örneğinde göreceğimiz tuhaflıklar başlıyor: Kaynağı belli olmayan sesler, kendi kendine hareket eden eşyalar ve konuşan -ve bir türlü yok edilemeyen- bir oyuncak. Üzeri çarşafla örtülü bir İsa heykelinin üzerine düştüğü kadının “Jesus” demesindeki çift anlamlılığın örneği olduğu kimi mizahî unsurlar, doğaüstü görünen bir gizemin ikna edici bir bilimsel açıklama ile çözülmesi veya başına bir çamaşır sepeti geçirilen kötü adamın saldırısı gibi hem güldüren hem korkutan yanları ile ilgi çekmeyi başarıyor film aslında. Bazı sert sahneler (kimileri hayli sert ve finaldeki yüze fışkıran kan örneğinde olduğu gibi bazıları hem sert hem komik bu sahnelerin) aracılığı ile seyirciyi ürkütmeyi de beceriyor film ve aslında bir yandan şunu da düşündürüyor: Keşke filmin özellikle yaklaşık son yarım saatine hâkim olan çılgın hava tüm hikâyeye yayılsaymış. Bu durumda komedi yanı daha ağır basacak şekilde mizah ve korku çok daha iyi kaynaşabilirmiş üstelik.

Anneyi oynayan Rima Te Wata’nın performansı ile filmin baş karakterini canlandıran ve işini de iyi yapan Morgana O’Reilly’nin önüne geçtiği filmde psikolog rolündeki Cameron Rhodes klasik İngiliz komedilerinden fırlamışa benzeyen karakterini hayli eğlenceli kılarken, amatör olarak gizemi çözmeye soyunan ve kadının ev hapsinin kurallarına uyduğunu denetlemekle görevli adamı oynayan Glen-Paul Waru da filme keyif katmayı başarıyor. Görüntü yönetmeni Simon Riera büyük bir kısmı ev içinde geçen filmde klostrofobik bir hava yaratırken, evin iç tasarımının ve dekorlarının da dikkat çekici olduğunu belirtelim.

Sorumsuz ve sorunlu bir kadının “yola gelme” hikâyesi olarak da görebileceğimiz film -her ikisinde de yeterince orijinal ve güçlü olmasa da- kendisini ilgi ile seyrettirebiliyor ve zaman zaman korkutup zaman zaman güldürebiliyor da. Görmekte yarar var.

(“Ev Hapsi”)

Imperium – Daniel Ragussis (2016)

“Mitinglerde söyledikleri gibi: Sağına ve soluna bak, onlardan biri muhbirdir”

Bir neo-nazi grubuna sızarak bir terör eylemini durdurmaya çalışan bir FBI ajanının hikâyesi.

Eski bir FBI ajanı olan Michael German’ın kendi tecrübelerinden yola çıkarak yazdığı hikâyeden yola çıkarak çekilen ve Daniel Ragussis’in senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendiği bir ABD yapımı. Yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olan çalışma kısıtlı bir şekilde vizyona çıkmış ve gişede de bir başarı sağlayamamıştı. Bunun da temel nedeni ortalama bir seyircinin özeti duyduğunda bekleyeceği aksiyondan hemen tamamen uzak durması ve daha çok içeriği ile ilgi toplamaya çalışması olsa gerek. Film beyaz ırkçıların terör örgütlerinin hikâyesinden yola çıkarak seyircinin karşısına birkaç önemli soru koyuyor ama bunları da her zaman yeterince etkileyici ve altı dolu bir biçimde dillendirmediği için belki de, güçlü bir sonuç ortaya koyamıyor. Yine de konusuna hassasiyetle yaklaşması ve kolaycı yollara sapmadan bir sorgulamaya gitmesi nedeni ile ilgiyi hak eden bir çalışma bu.

Film, radikal islâmcıların bir terör girişimini durduran FBI ajanlarının görüntüleri ile başlıyor. Daniel Radcliffe’in canlandırdığı kahramanımızın teröristi sorgulama sırasında dahil olduğu bu giriş hikâyesi filmin önemli sorularından ilkini de dile getirme aracı olmuş: Teröre eğilimi olan bir kişiyi eyleme geçmeye teşvik etmek ve bunun için gerekli koşulları ve araçları sağlayarak onu tuzağa düşürmenin etik/hukuka uygun olup olmadığı. ABD’de FBI’ın zaman zaman denediği ve özellikle liberal çevrelerde sıklıkla eleştirilen bir uygulama bu. Giriş hikâyesinde, ABD’ye ülkesine yaptıklarından dolayı öfke duyan kafası karışık genç müslümanın tam da bu yöntemle teşvik edildiği eyleme geçiş sırasında yakalanmasına tanık oluyoruz ki bu durum asıl hikâyemizde de karşımıza çıkıyor. Ajanımız deşifre etmeye çalıştığı terör girişimini bir türlü açığa çıkaramamanın da verdiği öfke sonucu teşvik etme ile ortaya çıkarma arasındaki çizgiyi geçiyor zaman zaman. Önemli bir konu bu ve bu konuya olan yaklaşımı filmin yakaladığı potansiyeli ve kaçırdığı fırsatları gösteriyor bize. Aksiyonu hemen tamamen dışlaması değil sorun ve hatta bu tercihi kesinlikle doğru olmuş da görünüyor; ne var ki bu sorunun bir örneği olduğu gibi içeriğini dramatik olarak yeterince güçlü bir biçimde ele alamıyor film ve bir TV dizisinin düzeyinde ilerliyor zaman zaman.

Will Bates’in tedirgin ve gizemli bir hava yaratan müziği eşliğinde anlatılan hikâyenin açılışında Hitler’e atfedilen bir söz var: “Sözcükler hiç keşfedilmemiş yerlere köprüler kurar.” Bu söz sanırım iki farklı bağlamda seçilmiş: Bunların ilki, neo-nazi örgütü yöneticilerinin taraftar toplarken sözcükleri (bolca komplo teorisi eşliğinde: “Hristiyanlığı Yahudiler yarattı, matbaayı Yahudiler buldu, İncil en çok basılan kitap; bu sana bir şey ifade ediyor mu?”) güçlü bir biçimde kullanmaları ve bu sözcüklerin sıradan insanlara daha önce hiç fark etmedikleri gerçekleri keşfettiklerini düşündürtmesi; ikincisi ise, ajanımızın -zaten çok da sahip olmadığı- fiziksel becerileri yerine düşünsel yeteneğinin aracı olan sözcükleri kullanarak işini yapması ve kendisi için çok farklı bir grup olan neo-nazi örgütüne sızması (örgütü ve üyelerini keşfetmesi). Filmin ırkçı fikirler ve bu fikirleri üreten zihinsel yapı ve düşünceler üzerine sergiledikleri -çok yeni bir şey söylenmiyor olsa da- işte yine bu sözcükler aracılığı ile geliyor perdeye.

Irkçı tüm eylemlerde ortaya çıkan, “anti-fa” olarak adlandırılan ve şiddet kullanmakla suçlanan antifaşist grubunu sinema perdesine taşıması ve finaldeki sürprizi ile dikkat çekiyor filmimiz. Bu finalin temel başarısı ırkçılığın sıradan ve/veya uygar görünümlü insanlar arasında nasıl sempati doğurabileceğini ve bu tür kötülüklerle mücadele etmenin ne kadar zor olduğunu ve süreklilik göstermesi gerektiğini kanıtlaması bize. Klasik müzik düşkünü ajanımızın göz yaşları içinde ve yanında bir ırkçı ile birlikte müzik dinlediği sahne filmin -ne yazık ki çok fazla tekrarlanmayan- başarılı anlarından biri. Buna karşılık finalde genç bir ırkçının küçük çocuklara bir okulda kendi tecrübelerini ve pişmanlığını anlatması çok inandırıcı olmadığı gibi bir parça klişe bir tercih olmuş. Bu sahnede bir ironi varsa ya da başka bir şeye işaret etmek istenmişse de seyirciye geçmiyor bu duygu açıkçası.

Üzerine yapışan Harry Potter gibi kalıcı bir karakterden sıyrılıp, seyirciyi oynadığı başka bir karaktere ikna etmek kuşkusuz çok zor bir iş. Neyse ki Daniel Radcliffe bu zor işin altından başarı ile kalkıyor ve karakterini tedirginlikleri ve değerleri ile birlikte somut kılıyor filme de ek bir çekicilik katacak şekilde. Filmin ABD’de karşılaştığı ilgisizliği teröristlerin beyaz ırkçılar olması ile ilgili açıklayanlar olmuştu ki açıkçası gerçekten de konu edilenler seyirciye kendilerini çağrıştıranlar değil de örneğin müslümanlar veya Hollywood’un favorisi Ruslar olsaydı, farklı bir seyirci ilgisi olurdu diye düşünmemek mümkün değil. Daniel Ragussis’in özellikle düz bir anlatımla karşımıza getirmeyi tercih ettiği hikâye, insanlığın en büyük belalarından biri olan ırkçılığı ve bu kötülüğe kapılanları sergilemesi ile önem taşıyan bir çalışma ve izlemekte yarar var özetle söylemek gerekirse.

(“Köstebek”)

Günlükler – Miguel de Unamuno

Basklı İspanyol yazar ve düşünür Miguel de Unamuno’nun günlükleri. İlk kez sanatçının ölümünden sonra, 1970’te yayımlanan ve beş defterden oluşan günlükler onun Hristiyanlık inancı ve bu inancı ile ilgili düşüncelerini ve varoluşsal sorgulama denebilecek bir yöntemle ortaya koyduğu düşüncelerini içeriyor. Bildiğimiz anlamda bir günlük değil bu; Unamuno çoğunlukla herhangi bir tarih içermeyen notlarında günlük hayatında olanlara hemen hiç değinmezken, sadece ve asıl olarak imanlı bir katolik olarak kendi inancını sorguluyor ve değerlendiriyor. Bu sorgulama eleştirel hemen hiçbir boyut içermezken temel olarak anlamaya, anlamlandırmaya ve açıklamaya odaklanmış bir çalışma çıkarmış ortaya.

Günlükteki son not 15 Ocak 1902 tarihli ve yıl belirtilmemiş olsa da yazarın nadiren belirttiği tarihlerden (25 Nisan Pazar gibi) notların büyük bir kısmının 1899 yılında ve öncesinde yazıldığını anlayabiliyoruz. En ünlü romanı olarak bilinen “Abel Sánchez: Una Historia de Pasión – Abel Sánchez: Tutkulu Bir Aşk Hikâyesi”ni İncil’deki “Habil ve Kabil” hikâyesinden yola çıkarak yaratan yazarın eserleri onun dinsel inancının izlerini taşıyor sıklıkla ve işte özellikle onun eserlerine aşina olanların bu eserlerdeki temaların ve düşüncelerin kaynaklarının yazarın kişiliğindeki izlerini keşfedebileceği bir kitap bu. Günlüklerde yer alan notlarında mantık ile inancı sık sık karşı karşıya getiren yazar, bunlardan ikincisinin yanında konumlandırıyor kendisini her zaman ve “iyi/gerçek bir Hristiyan” olarak bunun nedenlerini açıklıyor; bu açıklamalarını yaparken ortaya koyduğu fikirler bir “dinsel propaganda”dan çok, samimi bir inanç sahibinin kendini açıklaması olarak görülmeli. İspanya’daki askerî yönetimle ve daha sonra da Franco’ya bağlı Falanjistlerle başı çok sık derde giren yazarın bu kitabı -doğal olarak içerdiği- dinsel terminolojiye ve Hristiyanlığın prensiplerine hâkim olanların daha rahat anlayabileceği bir eser olsa da, aslında temel olarak tüm dinsel inançlar düşünülerek de okunabilecek bir çalışma.

Günlüklerde sıklıkla geçen iki kelime var: İnayet ve izzet. Daha ilk sayfada “Kim ki Tanrı’nın inayetine nail olur ve bu sayede kurtuluşa erer, o kişi özgürdür” diye yazıyor Unamuno ve kişinin inayet ve izzetine Tanrı’nın inayeti ve izzeti aracılığı ile erişebileceğini söylüyor. Hakikatin ve kurtuluşun Tanrı’da olduğuna inanan (“Rab’da kendini tanımak kurtuluşun başlangıcıdır”) Unamuno, halkın birliğinin de ancak ve sadece dinde olduğunu yazıyor (“Ortak ruhu din verir”). Günlükteki notların pek çoğunda mantık ve inancı karşı karşıya getiriyor yazar ve “yeniden doğuş”undan önceki inanç durumu için şöyle yazıyor örneğin: “Dua ederken, Tanrı’mı kalbimle kabul ediyordum, bu Tanrı ki mantığımla yadsıyordum…” Akılcılığı ve pozitivizmi de sık sık eleştiren yazarın, “Mantık genellikle dünyaya karşı bir başka kölelik şekli ve bu kölelik genellikle ülküselleştirilir” cümlesinin bir örneği olduğu gibi kendisinin de eskiden aralarında bulunduğu ve “akılcılık” peşinde olanların düşüncelerine sert bir biçimde karşı çıkıyor. Notların bazılarından yazarın inançları açısından geçirdiği değişimin eskiden içinde bulunduğu çevre tarafından şaşkınlıkla karşılandığını ve hatta onun ruh sağlığının bozulmuş olması ile açıklandığını anlıyoruz ki tüm bu günlüğün bir bakıma bunlara cevap olduğu da düşünülebilir. Bir notunda eskiden bulunduğu yeri “Entelektüel ateizme kadar gittim, Tanrı’sız bir dünya hayal edecek kadar…” diyerek tarif eden yazarın günlüğü yazdığı sıradaki inançları düşünülünce, geçirdiği değişimin çevresi için hayli şok etkisi yaratacak bir farklılığa neden olduğu açık kuşkusuz.

Sadece inanç kavramını değil, bu inancın parçaları olan öğeleri de (İsa, Meryem, kilise vs.) içine alan notlar Unamuno’nun İsa ve Meryem aşkının “göz yaşartacak” samimiyetinin izlerini taşıyor. Bir Dominiken manastırında inzivaya çekilmişliği de olan yazar protestanlığı da eleştirisinin kapsamına alırken, insanı “hayvanların üstüne çıkaran”ın iman bilgeliği olduğunu belirtiyor. Gerek bu son yargısı gerekse günlükteki diğer benzer yargı ve iddialar, katıksız bir dindar profili çizerken, kitabı okuyacak olanlar için de bir “uyarı” olmalı bu durum. İnanmak kavramı kadar ölüm kavramı üzerine de epey düşünmüş ve fikir üretmiş yazar ve “hiçlik” kelimesini sıkça kullanarak kendi inancını açıklamaya girişmiş ve zaman zaman özeleştirisini de yapmış: “Mezar-ötesi yazgımla, ölümün ötesiyle ilgili bu sabit meşguliyet, kendi hiçliğimle ilgili bu saplantı, saf bencillik değil mi?” Yaklaşık iki sayfa boyunca ölüm üzerine “edebî” satırlar da yer almış günlükte ki Unamuno’nun kitabını bir “ilahiyat” kitabı olmanın dışına çıkaran da onun -her ne kadar sıkça eleştirisinin konusu yapmış olsa da- bu entelektüel ve edebî becerisi. Benzer şekilde “iyi insan” olmak da hayli meşgul etmiş Unamuno’yu ve bunun tarifini de yine inanmakla ilişki kurarak yapmış: “… iyi insanlardaki iman incelendiği takdirde, inandıkları için iyi olduklarını değil , iyi oldukları için inandıklarını, ebedi izzete imanlarının onları iyi kılmadığını ama bu iyiliğin onlar için bu izzeti yarattığını…”

Günlüklerin yazarın ölümünden üstelik de hayli uzun bir süre sonra yayımlanmış olması buradaki yazıların belki de asıl olarak başkaları ile paylaşılmak üzere değil, Unamuno için bir içsel hesaplaşmanın aracı olarak kaleme alındığını gösteriyor bize. Bu içsel hesaplaşmasında kendi inanç dünyasına uzak bir yerde duran bazı isimler için de sert ifadeler kullanmış yazar. Örneğin Oscar Wilde ve D’Annunzio’yu “rezil estetikçiliği üretmek”le suçlarken, Chateaubriand için “hüzünlü ve uğursuz şahsiyet” demiş.

Unamuno’nun günlükteki yazıları kaleme aldığı yıllar onun yedi yaşında ölen oğlu Raimundin’in hidrosefali rahatsızlığı nedeni ile çok sıkıntılı günler yaşadığı bir dönem aynı zamanda. Kitaptaki bir dipnotta belirtildiği gibi yazarın “dinî krizinde belirleyici bir rol oynamış olabilir” bu durum. Dipnot demişken kitabın bu açıdan kısa açıklamalarla doyurucu bilgiler içerdiğini de söyleyelim. Kitapta ismi geçen ve okuyucunun tanıma ihtimali düşük olan kişiler için olanlar başta olmak üzere kısa bilgiler yer alıyor bu dipnotlarda ve okuma deneyimine yardımcı oluyor.

(“Diario Intimo”)

Sevmek ve Ölmek Zamanı – Halit Refiğ (1971)

“Sen göz kamaştıran bir hayata özendiğin için yuvarlandın bu batağa. Seni uçuruma iten ihtirasın oldu, ben değil”

Birbirlerine aşık iki yoksul genç, kadına aşık zengin bir genç, yanlış anlamalar ve çekilen acıların hikâyesi.

Yönetmen koltuğunda Halit Refiğ’in oturduğu tipik bir Yeşilçam filmi. Senaryosunu Bülent Oran ve Muzaffer Arslan’ın birlikte yazdığı film, bu sinemanın ne kadar klişesi varsa hepsinin kullanıldığı bir çalışma ve aynı hikâyenin hiçbir rahatsızlık duymadan tekrar tekrar nasıl anlatıldığının da çarpıcı bir örneği. Türkan Şoray’ın güzelliği ve şıklığı ile çoğunluğu onun gazino/gece kulübü sahnelerinde olmak üzere Semiramis Pekkan’ın sesinden dinlediğimiz şarkılar bugün bu filmi görmek için geçerli nedenler olabilir ancak.

Ulusal Sinema akımının teorisyeni Halit Refiğ’in kendisi gibi bu sinemanın içine yerleştirdiği Metin Erksan’ın 1969 yılında, bu filmden iki yıl önce, çektiği “Reyhan” ile alıştığımız Yeşilçam tekrarlarının bile açıklayamayacağı oldukça benzer bir yanı var hikâyenin. Her iki filmin de senaryosunun Oran ve Arslan’a ait olduğunu ve ilk filmi yöneten Arslan’ın bu filmde yapımcılık rolünü üstlendiğini düşününce daha da tuhaflaşıyor durum. Tuhaflaşıyor çünkü bu yakından benzerlik ne “bir siyah beyaz filmin renkli olarak yeniden çekilmesi” veya “eski bir filmin yeni ve popüler oyuncularla yeniden çekilmesi” gibi Yeşilçam alışkanlıkları ile izah edilebilir bir durum. Üstelik yönetmen değişikliğinin, bir başka ifade ile söylersek Refiğ’in yönetmen koltuğunda oturmasının da bir fark yaratmadığı bir çalışma bu; çünkü Refiğ’in yönetmen olarak yarattığı tek farklılık bir iki sahnede Yeşilçam’ın yapmayacağı bir şekilde fazlası ile yakın planlar kullanmak olmuş. Hikâyedeki benzerlik yoksul gençlerin aşkını araya giren bir zengin adamın bozması, kadının namusunun -elbette- hikâyenin odağında olması, yoksul adamın hapse düştükten sonra zengin olup intikamını alması, yanlış anlamalar, “oturup iki dakikada çözülebilecek” bir anlaşmazlığın (ve/veya yanlış anlamanın) bir trajediye neden olması gibi hususlar değil sadece. Filmlerin ilkinde erkek dolmuş kullanan bir şoförken burada erkek karakter motosiklet kullanan bir panayır/lunapark cambazı, ilk filmde olduğu gibi ikincisinde de zengin adamın kadın karaktere dokun(a)maması, iki filmde de kadının annesinin kızını zengin adamla birlikteliğe kendi sonunu göstererek teşvik etmesi, çekişme konusu ile hiç ilgisi olmayan bir genç kızın intikam oyununun aleti yapılması veya erkek kahramanın yakın arkadaşının çok daha aklı başında bir karakter olması gibi hayli ince detaylar da aynen tekrarlanmış ilginç (ya da ilginç olmayan!) bir şekilde.

Trajik bir hayat sürmekte olan kadının şen şakrak seslendirdiği şarkılar filmin en önemli kozu olsa gerek. Refiğ’in bu şarkı söyleme sahnelerini bir romantik filmde veya bir komedide nasıl çekilecekse öyle çekmesi sinemaya bir parça saygısı olanlar için bir hakaret ama bu konulara hiç girmeyelim, yoksa içinden çıkmak mümkün olmayabilir! Açılış jeneriğinden başlayarak dönemin popüler şarkıları Seramis Pekkan’ın sesi ve Türkan Şoray’ın güzelliği ile sık sık karşımıza geliyor filmde. “Sen Ne Dersin de Olmaz”, “Artık Sevmeyeceğim”, “O Karanlık Gecelerde” ve “Gülelim Sevelim” şarkıları bazıları bir defadan fazla olmak üzere karşımıza çıkıyor ve itiraf etmeli ki Türkan Şoray da şık kıyafetleri ve tüm güzelliği ile bu sahneleri epey keyifli kılıyor. Örneğin “Gülelim Sevelim” şarkısındaki dans performansı çok başarılı ve filme kesinlikle sıkı bir çekicilik katıyor. “Sensiz Yıllarda” şarkısının da enstrümantal olarak yer aldığı filmde kimi yabancı filmlerden aşırılmış müzikler de kullanılmış elbette.

Aşıkların -doğal olarak- ağaçların arasında birbirlerini kovaladığı, şarkıcının eline tutuşturulan bir kağıda sadece bir kez göz atarak daha önce hiç duymadığı bir şarkıyı baştan sona üstelik dansı ile de eşlik ederek söyleyebilmesi, 18 yıl ceza alan bir adam dışarı çıktığında hiç kimsede en ufak bir değişiklik bile olmaması, sadece gitarın çalındığı bir sahnede nerede ise bir orkestradan çıkacak sesler duymamız vs. gibi bolca Yeşilçam absürtlüğünün yer aldığı filmde kadının konumlandırılması yine epey tehlikeli yanlışlar içeriyor maalesef. Filmin adında da kendisini gösteren ve kadının ağzından duyduğumuz “Sevmek ve ölmek zamanı birdir” cümlesi ile de altı çizilen bir şekilde, sevmek ve ölmek tehlikeli bir biçimde ilişkilendiriliyor sürekli olarak. Erkek karakterin adının da -adeta iktidarın sahibinin kim olduğunu vurgularcasına- Kudret olduğu filmde erkeğin elinde ölüme bile razı bir kadın getiriliyor karşımıza. Bu kendini vermenin aşkın hali, kadının “namusunu kaybetmiş” olması gibi bir gerekçe ile de ilişkilendirilmiyor her zaman üstelik. Annesinin “Seni her gün itip kaksa, dövse bile mi?” sorusuna “Öldürse bile” diye cevap veriyor kadın. Bir başka kadın karakterin bir görüşte gücüne ve erkekliğine hayran olduğu Kudret’e “Hep böyle senin gibi kudretli bir erkek hayal ederdim” demesindeki trajikomiklik, namusunun lekelendiğini düşünen kadının intihara teşebbüsü (film tehlikeli bir şekilde burada intihar girişiminin saçmalığını öne çıkarmıyor; öne çıkardığı gerekçenin aslında bir yanlış anlamanın sonucu olduğu sadece), çılgın davranışların açıklamasının aşkın büyüklüğü olarak gösterilmesi veya o sahne için yapılması gereken o olsa bile erkeğin kadını sertçe tokatlamasının sembolikliği kadına bu toplumda yüklenilen rol ile ilgili ne çok şey söylüyor bize! Tüm kadın karakterlerin ya olumsuz ya da zayıf olduğu filmde “Senin elinden ölmek ölümlerin en güzeli olurdu” cümlesini bile duyabileceğimizi söyleyelim, elbette bir kadının ağzından bir erkeğe söylenmiş olarak.

Kadının bekâretinin tüm tepkilierin odağında olduğu ve intikam oyununun kuklası olmasının eleştiri konusu bile edilmediği film, günümüzde her geçen gün artan kadın cinayetlerinin faili olan erkeklerin “çok seviyordum”, “kıskandım”, “erkekliğime lâf etti” gibi gerekçelerinin arkasında yatan toplumsal zihniyet ile ilgili ip uçları verdiği gibi bu zihniyeti besleyenlerden birinin de işte burada olduğu gibi bu tür hikâyeleri yazan erkekler olduğunu da hatırlatıyor bize.

Bülent Oran’ın aklına gelen tüm klişeleri doldurduğu ve anlaşılan kimsenin de kendisine dur demediği film intiharlar, cinayetler, intikamlar, hafıza kayıpları ile ilerlerken hikâyesine Türkan Şoray’ın zarif göbek dansının eşlik ettiği bir çalışma. Sinemamızın bu önemli oyuncusunun zayıf hikâyelerle nasıl harcandığının da iyi bir örneği olan film en onun hatırına izlenebilecek bir çalışma.