Kollektivet – Thomas Vinterberg (2016)

“Hayır, ben patron değilim. Burada bir patron yok, bir komün var; tamam mı? Anladın mı? Burada her şeyi paylaşırız, anladın mı? Patron falan yok burada. Biz burada her şeyi paylaşıyoruz, bunu anlayabiliyor musun? Anlayabiliyor musun!”

1970’li yıllarda Danimarka’da komün hayatı yaşayan bir grubun hikâyesi.

Mogens Rukov ve Thomas Vinterberg’in aynı isimli oyunundan yola çıkarak, senaryosunu Vinterberg ve Tobias Lindholm’un yazdığı ve yönetmenliğini Vinterberg’in üstlendiği bir Danimarka, İsveç ve Hollanda ortak yapımı. Vinterberg’in yedi yaşından on dokuz yaşına kadar ailesi ile birlikte yaşadığı Kopenhag’daki bir komündeki hayatından esinlenen film altmışlı ve yetmişli yılların liberal havasının sonuçlarından biri olan bir hayat biçiminin bireysel duygular ve arzular ile çatışmasının sonuçlarını anlatan bir çalışma. Farklı bir ortak hayat deneyen bireylerin hayalleri ile gerçeklerin çelişmesini konu edinen film bir dram hikâyesini anlatırken “daha iyi bir yaşam” umudunu da elden bırakmıyor ve karakterlerini yargılamamaya özen gösteriyor. 7 yetişkin (4 erkek, 3 kadın) ve biri on dört, diğeri altı yaşında olan iki çocuğun birlikte yaşamını özenle anlatan film, tüm karakterlerini yeterince derinleştirememiş olsa da ve hikâye dramatik anlarına rağmen zaman zaman yeterince güçlü görünmese de, oyuncularının (özellikle de Berlin’de ödül alan Trine Dyrholm ve onun eşini canlandıran Ulrich Thomsen) başarısı ve serbest anlatım dili ile ilgi görebilecek bir çalışma.

Erkeğin mimarlık alanında eğitim veren bir akademisyen, kadının ise tanınmış bir haber sunucusu olduğu ve on dört yaşında bir kızları olan entelektüel bir çift kendilerine miras kalan evin büyüklüğünü konuşurken kadının önerisi ile komün yaşamını denemeye karar veriyorlar. Altı yaşında bir oğulları olan tanıdıkları bir çiftin yanısıra, iki bekâr erkek ve bir bekâr kadın daha geliyor eve ve birlikte yaşam başlıyor. Tahmin edilebileceği gibi başlarda yolunda gidiyor bu ortak yaşam ve çiftimizin -özellikle kadının şikâyetçi olduğu- monoton hayatları renkleniyor ama sonra yine beklendiği gibi sorunlar başlıyor; ama tam olarak içeriden değil, dışarıdan geliyor bu sorun.

Senaryo özellikle çifti odağına alırken, diğer karakterler daha çok bu iki kişinin ortak yaşam deneyinin parçası olarak kalıyorlar göründükleri onca sahneye rağmen ve çoğunlukla bu ortak yaşamın güzelliklerini ve zorluklarını anlatmanın aracı olmak için yer almış gibi duruyorlar hikâyede. Bu tercih de bu karakterlerin çoğunlukla iki boyutlu kalmalarına neden oluyor ve hikâyeye zarar veriyor. Örneğin evdeki yedi yetişkinden biri olan ve “yabancı” olduğu birkaç kez dile getirilen karakteri çözemiyoruz bir türlü (sık sık ağlaması, parasızlığı vs.). Evdeki diğer çiftin çocuklarının trajik durumu ise hikâyeye bir dramatik destek verse de ve etkileyici bir duygusal sahneye imkân sağlasa da bir parça gereksiz kalıyor hikâyenin asıl meselesi düşünüldüğünde. Buna karşılık diğer çocuğun sürekli etrafını sorgulayan bakışları ve bir yandan da büyüyerek kendi hayatının resmini çizmeye başlaması akıllıca bir parçası kılınmış hikâyenin filme çekicilik katacak bir başarı ile.

Gerçekte o tarihlerde komün hayatının o hayatın dışında olanlarca nasıl karşılandığı veya bu yaşam biçiminin genel olarak toplumsal konumu ile ilgili konulara pek girmiyor hikâye; sadece bir sahnede doktor bir hastanın ebeveynleri dışındakilere hastanın durumu ile bilgi vermeyince, komündekilerden birinin doktora “biz komünüz” diyerek tepki verdiğine tanık oluyoruz. Aslında filmin genel yaklaşımı ile ilgili bu durum. Vinterberg komünün “dış dünya” ile ilişkilerini kısıtlı tutuyor ve gösterdiğinde de bu ilişkileri, sadece komündeki bireylerin hayatlarını öne çıkararak yapıyor bunu. Dolayısı ile filmde anlatılanın bu yaşam biçimin bir incelemesi olmasa bile, irdelenmesi de değil, daha çok içindeki bireylerin kişisel yaşamları üzerindeki etkisi ile -o da hayli kısıtlı aslında- sınırlı olduğunu söylemek gerekiyor.

İnsan doğası ile toplumsal düzenlerin dikte ettiklerinin çelişmesini özellikle Trine Dyrholm’un canlandırdığı Anna karakteri üzerinden etkileyici bir şekilde anlatmayı başarmış film. Evliliğini ve belki de gururunu korumak için kabullendiği durum ve eve yeni bir katılımcının gelmesini kabul etmesinin (ve hatta önermesinin) sonuçlarını çarpıcı bir şekilde anlatıyor fillm bize ve Dyrholm da güçlü oyunu ile kadının yaşadıklarını bizim de aynen hissetmemizi sağlıyor. Vinterberg’in filmi birtakım hatıralar, fikirler vs.’nin bir araya getirildiği ama bunlarla tam olarak ne anlatılmak/yapılmak istendiği belirlenememiş bir yapısı olsa da anlattığı konu, oyuncuları ve Vinterberg’in karakterlerine belli bir mesafede dursa da onları anlamaya çalışan yaklaşımı ile ilgiye aday bir film.

(“The Commune” – “Komün”)

Ayaşlı ile Kiracıları – Memduh Şevket Esendal

Memduh Şevket Esendal’ın 1934 yılında yayımlanan ve CHP Roman Ödülü’nü de alan romanı. 1980’li yılların sonunda Tunca Yönder’in yönettiği bir TV dizisine de uyarlanan roman önce Vakit gazetesinde tefrika olarak yayımlanmış. Toplam otuz beş bölümden oluşan romanda bu bölümlerin birbirine çok yakın uzunlukları ve her birinde farklı bir “sahne”nin anlatılması, bu tefrika hâlinde yayınlanmanın da bir sonucu olsa gerek. 1930’lu yılların başında Ankara’da geçen roman, süratle değişen (değişmeye çalışan ve aynı zamanda buna direnen) bir toplumda farklı karakterler üzerinden bir mikrokozmos olarak kullanıyor “yeni yapılmış büyük bir apartmanın dokuz odalı bir bölüğü”nde oturanları. Ayaşlı İbrahim adındaki karakterin toplu olarak kiralayıp sonra her birini farklı kişilere kiraladığı dokuz odada yaşayan bireylerin ve ailelerin iç içe geçen yaşamları, yazarın “eski”den kop(a)mamış ama “yeni”deki yolunu da henüz tam anlamı ile bulamamış ve bir değerler karmaşası yaşayan bir toplumun yalın bir resmini çizmesinin aracı olmuş.

Kitapta kısa bir biyografinin yanısıra Esendal’ın kendi kaleminden çıkma ve ölümünden sonra dosyaları arasında bulunan, “kendini anlatıyor” başlıklı kısa bir otobiyografi de var. Kısa olsa da (tümü bu kadar mıdır, yoksa kitaba alınırken kısaltılmış mıdır belirtilmemiş), yazarın kendisini üçüncü bir şahsın ağzından anlatır gibi yazdığı bu satırlar kitaba ilginç bir ek olmuş.

Bir bankada çalışan ve Ayaşlı’nın odalarından birinde kiracı olarak kalan baş karakterinin ağzından yazılan romanda, bu adamın yazdığından bahsediliyor ki hem kitabın birinci ağızdan anlatılmasını hem de adamın “yazar”lığını birlikte düşününce, onu yazarın (Esendal’ın) kendisi olarak da düşünebiliriz sanırım. Memduh Şevket Esendal hayli yalın bir üslupla ve çoğunlukla da kısa cümlelerle oluşturmuş romanı ve anlatıcı karakterinin hikâyeyi yazmaktan çok konuşarak dile getirdiğini düşündürecek bir tarzı tercih etmiş. Bu tercihler ve karakter sayısının çok fazla olması, edebî kriterler açısından bakıldığında, romanda bir derinlik eksikliğine ve -doğrudan bu ifade kullanılmasa da bir travesti” olarak görülebilecek eksantrik ressam karakterinde olduğu gibi- bazı karakterlerin sadece yazarın amacına uygun olarak ama hikâyeye bir şey katmadan romana girip çıkmasına neden olmuş sanki. Bir aile gibi iç içe yaşayan ve bir yandan muhafazakâr değerlerini koruyan ama bir yandan da ayrıksı hayatlar yaşayan karakterlerin her birinin farklı kökenleri ve Ankara’ya çöken imparatorluğun farklı noktalarından gelmiş olmaları, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin o dönemdeki heterojen yapısı ile ilgili etkileyici bir resmin ortaya çıkmasını sağlamış.

Klasik anlamda bir olay örgüsü içermiyor roman, bunun yerine çok sayıda karakterin birbiri ile ilişkileri ve bireysel hayatları üzerinden onların yine çok sayıdaki küçük olaylarını anlatmayı tercih ediyor. Bu bağlamda, yukarıda bahsedilen otuz beş bölümün her birinin bu farklı olaylardan birine odaklandığını söylemek bile mümkün. Sonuçta Esendal romanlara özgü büyük bir olayı anlatmaktan çok bir “memleket manzarası” çizmeyi hedeflemiş ve başarmış da bunu. Yalın ama renkli bir şekilde, bu manzaradaki her bir bireyin hikâyesini çekici, rahat ve hızlıca okunabilen ve merak ettiren bir şekilde anlatmanın üstesinden geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz romanın.

Romanın ahlâki yaklaşımında döneme özgü ama bugün o zaman olduğu kadar normal ve doğru görülemeyecek bir problem olduğu söylenebilir. Özellikle kadın karakterler aracılığı ile ortaya çıkan bu durum muhafazakâr bir ahlâk anlayışının izlerini taşıyor ve baş karakterin bir erkek olarak üstelik evli bir kadınla ilişkisi sıradan ve eğlenceli bir durum olarak resmedilirken, romandaki ana kadın karakterler içindeki nadir olumlu olanlardan birinin nikâh öncesi cinsel beraberliği istememesi özellikle -ve onun adına olumlu bir not olarak- belirtiliyor örneğin. Buna karşılık Ayaşlı’nın kendisinin ve kiracılarının hemen tümünün karıştığı yasadışı ve/veya gayri ahlâki işlerin onları özellikle yargılamaya kalkmadan ve çoğunlukla sadece dönemle ilgi bir saptama olarak sergilenmesi bu yaklaşımın tam tersi yönünde bir tercih olarak dikkat çekiyor.

Özellikle Bilgi Yayınevi için yaptığı tasarımları ile bilinen Fahri Karagözoğlu’nun romanın ruhuna çok uygun ve başarılı bir kapak tasarımına sahip olan kitap, önümüze Cumhuriyet’in ilk yıllarından bir Ankara ve Türkiye tablosu getiren ve okunmayı hak eden bir çalışma.

State and Main – David Mamet (2000)

“Papyon takan birine güven olmaz. Kravat aşağıya bakar ve cinsel organları işaret eder. Kulaklarını işaret eden bir şeyi takana neden güvenesin ki?”

Küçük bir kasabaya gelen bir film ekibi ile kasabalılar arasındaki ilişkilerin hikâyesi.

David Mamet’ın yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Senaryoları ile bugüne kadar Oscar’a iki kez aday gösterilen Mamet’ın bu komedisi çekiciliğini temel olarak onun kaleminden çıkan senaryodan ve zengin kadrosundan alıyor. Filmin aldığı ve aday gösterildiği ödüllerin de senaryo ve pek çoğuna tüm kadrosu ile aday gösterildiği oyunculuk dallarında olmasının da kanıtladığı bu durum, filmi rahatlıkla seyredilebilir ve eğlenceli kılıyor. Mamet’ın sinema dünyasındaki birikimini yansıttığı film onun bu içeriden bakışının da katkısı ile ilgiyi hak ediyor. Senaryonun ana espri kaynaklarından ve yan hikâyelerin önemlilerinden biri olan, genç kızlara (film böyle ifade etse de aslında çocuk yaştakilere) düşkün aktör karakterini herhangi bir hassasiyet göstermeden ve sadece bir komedi unsuru olarak kullanan filmin bu açıdan -belki bir Hollywood gerçeğini işaret ediyor ama- ise eleştirilmesi gerekiyor.

Renkleri, yazı karakterleri ve tarzı ile 1960’lı yılların filmlerini hatırlatan bir açılış jeneriği ile başlıyor film. Bu jeneriğe de eşlik eden ve Theodore Shapiro’nun hazırladığı müziklerin de desteklediği bu hava klasik Holywood komedilerinden ve onların bolca konuşmalı olanlarından birine hazırlıyor bizi doğru bir şekilde. Daha önce hiçbir filme mekan olamayan ve kendi halinde küçük bir kasabanın, burada ücret ödemeden çekim yapabileceklerini düşünen ve çektikleri filmin adına uygun eski bir değirmeni olduğu için burasını seçen film ekibi ile ilişkilerini anlatan filmin eğlenceli bir çalışma olduğunu ve başta yarattığı beklentiyi karşılayan keyifli bir komedi olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Hikâye ilerledikçe kasabalılarda meydana gelen değişim ve film ekibinden beklentileri, film ekibinin kendi içindeki problemler ve çatışmalar ve yaşanan çeşitli aksaklıklar (kasabayı tanıtan broşürlerde yer alan değirmenin aslında yıllar önce yanmış olması gibi) 105 dakika boyunca keyifli bir eğlencelik sunuyor bize. Bunu yaparken de Mamet’ın senaryosu sinema sektörü ile sık sık dalga geçmekten de geri kalmıyor. Kendini beğenmiş yıldızlar, filmin ruhunu kaybedecek olmasını hiç umursamadan senaryoyu eldeki gerçeklere göre değiştirmekten kaçınmayan film ekibi veya “tüm dünyanın göğüslerini ezbere çizebileceği” kadın yıldızın göğüslerinin görüneceği bir sahnede oynamama kaprisi gibi unsurlarla Mamet kendisinin de parçası olduğu dünyayı alay konusu yapıyor ve anlaşılan bundan da büyük bir keyif alıyor. Bunun yanında tüm o eleştirilerine rağmen, yönetmenin o dünyanın tarafında durduğunu ve sinemanın büyüsünü göstermekten kaçınmadığını da söylemek gerekiyor.

Muppet Show’daki locadaki iki yaşlı adamı hatırlatan iki karakteri bu şovdakine benzer biçimde kullanan Mamet’ın, sinemanın aynı zamanda bir yalan söyleme sanatı olduğunu hatırlatır bir şekilde kimi karakterlerine (başta yönetmen olmak üzere) sık sık yalan söylettiği film esprisini çoğunlukla söze dayalı esprilerden ve karakterlerinin tepkilerinden alıyor. Hayli zengin oyuncu kadrosu içinde özellikle senarist rolündeki Philip Seymour Hoffman’ın öne çıktığı filmde tüm kadro rollerinin hakkını tam anlamı ile veriyorlar ve karakterlerini komedinin önemli bir parçası haline getirmeyi başarıyorlar. Mamet’ın senaryosu her bir oyuncuya parlak replikler sunarken, onlar da bu replikleri eğlenceli bir şekilde dile getirmişler.

Senarist karakterini (ve film ekibi dışına çıkarsak, onun âşık olduğu kadını da) tüm o yalanlar, kaprisler ve üçkağıtlar ortasında hem olumlu hem de aydın bir kişi olarak çizen senaryonun bu adamın hikâyenin finalinde bulunan çözümden rahatsız olmayıp, kendi vicdanını rahatlatan bir çözümle yetinmesini eleştirmemesi ilginç açıkçası. Bundan daha olumsuz olanı ise, daha önce de on dört yaşındaki çocuklarla ilişkisi olan aktörün, yaşı belirtilmese de yasal bir sorun yaratacak yaşta olduğu açık olan kasabalı bir kızla ilişkisinin sadece bir komedi unsuru olarak kullanılması. Üstelik senaryo bu genç kızı “ayartılan değil, ayartan” olarak konumlandırıyor ve aktörün tüm o pedofili eğilimini nerede ise bir kenara koyuyor bunu yaparken. Daha da fena olanı ise genç kızın, kapıldığı kıskançlık nedeni ile yaptıkları yüzünden olumsuz bir karakter olarak da çizilmiş olması. Aktörümüz ise hem istediğini almış hem de başı hiçbir derde girmeden bu işten sıyrılmış oluyor. Sonuçta hikâye boyunca tanığı olduğumuz üzere, sinema dünyasında yaratıcılığın sınırı yok ve her soruna mutlaka bir çözüm üretilir!

Zaman zaman eğlenceli bir tiyatro oyunundan uyarlanmış havası veren ve açıkçası tiyatroya da kolayca uyarlanabilecek olan film, Hoffman’ın yanısıra William H. Macy, Alec Baldwin, Sarah Jessica Parker, David Paymer, Rebecca Pidgeon, Julia Stiles, Clark Gregg ve bugün ikisi de hayata olmayan Charles Durning ile Michael Higgins’in de içinde olduğu başarılı kadrosu ile eğlendiren bir film ve keyifli bir zaman geçirmek isteyenlere ve özellikle de sinema dünyasının içinde olanları merak edenlere rahatlıkla tavsiye edilebilir.

(“Film Gibi Kasaba”)

Un Beau Soleil Intérieur – Claire Denis (2017)

“Aşkı bulmak istiyorum ben, gerçek aşkı! Neden bir kez bile olmadı? Neden, neden, neden? Anlamıyorum”

Boşanmış ve bir çocuğu olan Parisli bir kadının gerçek aşkı aramasının hikâyesi.

Fransız yazar Roland Barthes’in 1977 tarihli “Fragments d’un Discours Amoureux – Bir Aşk Söyleminden Parçalar” adlı kitabından esinlenen, senaryosunu Claire Denis ve Christine Angot’nun yazdığı ve yönetmenliğini Claire Denis’nin üstlendiği, Fransa ve Belçika ortak yapımı bir film. Juliette Binoche’un canlandırdığı kadının gerçek aşkı ve onun getireceği mutluluğu arayışını anlatan, başlarda bir parça fazla “Fransız” görünen ve seyirciyi yanında tutmakta biraz sıkıntılı olan çalışması, hikâye ilerledikçe açılıyor ve muhteşem finali ile seyirciyi avucunun içine almayı başarıyor bir daha bırakmamacasına.

Bir sevişme sahnesi ile açılıyor film ve Claire Denis’nin yakın planları ve kamera açıları ile bu sahne filmin hikâyesinin de özeti oluyor bir bakıma: Kendisinin ve yanındakinin mutluluğu için hassasiyet, bir uyuşmazlık, bir arayış ve tatminsizlik hikâyesi bu seyredeceğimiz. Film bu hikâyeyi anlatırken zaman zaman bir romantik komedi havasına da -ama kendi özgün tavrı ile elbette- bürünüyor ve önümüze “Parizyen” bir sanatçı kadınının hikâyesini koyuyor. Kadının evli bir bankacı, bir tiyatro oyuncusu, “farklı sınıf”tan taşralı bir adam, kendisi gibi sanatçı bir adam ve eski kocası ile olan ilişkileri onun arayışındaki uğrak noktaları olurken, film özellikle ilk yarısında çekiciliğini çoğunlukla Binoche’un varlığından ve onun yalın/gerçekçi performansından alıyor. Başarılı bir sanatçı ve zekî bir kadın olduğunu sürekli hissettiğimiz ve beraber olduğu erkeklerin zayıflıklarının ortaya çıkmasına neden olacak kadar güçlü bir kişiliğe sahip olan kadının bu arayışının sizi ne kadar ilgilendireceği filmden alacağınız keyfi de o derecede belirleyecektir. Bir romantik komedinin kalıplarına sıkı sıkıya bağlı kalmaması ve sık sık ağlasa da güçlü ve özgür olduğunu bildiğimiz bir kadını ana karakteri yapması hikâyeye bir güç getiriyor şüphesiz ama zaman zaman senaryo onun bu arayışını “fazlası ile kişisel” ve hatta bir parça “şımarıklık” olarak göstermenin kıyısına kadar geliyor. Neyse ki hem Binoche’un oyunculuğu hem de Claire Denis’nin sade ve özenli mizansen anlayışı kurtarıyor bu anları. Belki de bu anlardaki temel sıkıntı kadının “mükemmel” olanın peşine düştüğünü hissetmeniz ve bunun da kendinizi onun yanında konumlandırmanızı zorlaştırması.

Hikâyenin içeriği ile ilgili olarak kimilerinin hissedebileceği bu sıkıntıyı özenli anlatımı ile sık sık örtüyor Denis. Örneğin başlarda yer alan ve kadın ve evli sevgilisini bir barda gösteren sahne filmin doruk anlarından biri bu bakımdan. İki karakter ve onlara hizmet eden barmene odaklanan kamera özellikle ilk ikisi arasında yavaş kaydırmalarla hareket ederken, büyük bir kısmı tek planda çekilen bu sahne ile seyirciye tam bir sinema tadı sunuyor Denis. Sahne, içeriği ile adamın karakterini de bize çarpıcı ve eğlenceli bir şekilde anlatırken kadının sonradan dökeceği göz yaşının ve umutsuzluğunun da ikna edici bir açıklamasını sağlıyor. Gerek bu sahnede gerekse diğer birkaçında (örneğin baş karakter olan kadın ile çalışacağı galerici kadın arasındaki yine tek çekimle gerçekleştirilen sahne) oyuncuların doğaçlama yaptığı havasını da yaratmış film ki bu da lehine olmuş. Örneğin bu galeri sahnesinde özellikle Binoche o denli sahici bir tereddüt içinde canlandırıyor ki karakterini bir filmi seyretmekte olduğunuzu unutabilir ve kendinizi iki kadın arasındaki samimi bir konuşmanın gizli tanığı olarak bulabilirsiniz.

Görüntü yönetmeni Agnès Godard’ın parlak çalışması da filmin önemli kozlarından biri. Birkaç sahnede güneşin sarı rengini ustalıkta kullanmış (ya da yaratmış) sanatçı ve filmin adında dile getirilen “içimizdeki (veya içerideki) güneş”e göndermede bulunmuş. Kadının bunca ağladığı ve hayal kırıklığı yaşadığı bir hikâyenin -elbette asıl olarak o muhteşem finalinin katkısı ile- umutlu bir hava yaratmasına da olanak sağlamış onun bu görüntü çalışması. Daha önce de Claire Denis filmlerine katkı sağlamış olan Tindersticks grubundan Stuart A. Staples’ın caz esintili, saf müziğinin yanısıra iki şarkının daha (Etta James’in “At Last” ve Acid Arab ikilisine vokalde Cem Yıldız’ın eşlik ettiği “Stil” adlı şarkılar bunlar) zenginleştirdiği filmde, bu şarkıların ilkindeki dans sahnesini de sembolik anlamı üzerinden başarı ile kullanmış yönetmen. Kadının yalnız başına dans etmeye başlaması ama kısa sürede bir yabancının ona -üstelik samimi bir şekilde- eşlik etmesine izin vermesi kadının karakteri ve arayışı için hayli ipucu sağlıyor bize.

Ve final: Gérard Depardieu’nun sürpriz bir şekilde bir falcı/medyum olarak yer aldığı bu sahne özellikle uzun tutulmuş (bir süre sonra kapanış jeneriğindeki yazılar da eşlik ediyor sahneye) ve Godard’ın hafif aralık kalın perdeden içeri giren güneşin sarı rengini egemen kıldığı bu bölüm -Binoche’un umudu ve yaşam sevincini elle tutulur kılan muhteşem dokunaklı gülümsemesinin sağladığı olağanüstü destek ile- o denli etkileyici ki kadının hikâye boyunca mutsuzluktan döktüğü göz yaşlarını bu kez siz mutluluktan dökebilirsiniz. Böylesine sade bir filmin böylesine çarpıcı bir final ile seyircisine veda etmesi ve bunu bu kadar doğal kılabilmesi pek rastlanan bir durum olmasa gerek sinema tarihinde. Sadece bu sahne bile tek başına Claire Denis’in “sinema duygusu” denilen o yeteneğe ne kadar çok sahip olduğunu kanıtlıyor ve filmi izlenmeye değer kılıyor. Artık aşkı hiç tadamayacağından korkan ve yaşlanmaya doğru ilerleyen bir kadının kahramanı olduğu bu filmden özellikle Fransız sineması hayranlarının tat alacağını da belirtelim son olarak.

(“Let the Sunshine In” – “İçimdeki Güneş”)