Sandome No Satsujin – Hirokazu Koreeda (2017)

“Bu dünyada, hiç doğmamış olması gereken insanlar var”

Çalıştığı fabrikanın patronunu öldürdüğünü itiraf eden bir adamın yargılanması sırasında yaşananların hikâyesi.

Japon yönetmen Hirokazu Koreeda’nın yazdığı, yönettiği ve kurgusunu da gerçekleştirdiği bir Japonya yapımı. Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan için yarışan film, Koreeda’nın önceki filmleri ile biçimsel ortaklıkları olan ama içerik olarak farklılaşan bir çalışma. “Sıradan insanların günlük hayatları”ndan anları tadına doyulmaz bir incelikle ve zarafeti elden hiç bırakmadan anlatan filmleri ile bilinen yaratıcı yönetmenin bu filmi, mizansen anlayışını çok fazla değiştirmese de daha sert bir hikâyeye yöneldiği ve seyirciyi sorular ile daha doğrudan karşı karşıya bıraktığı bir çalışma. Adalet, gerçek gibi kavramlar üzerinde seyirciyi kendisi ile birlikte dolaştıran film, sinemanın bu “yumuşak usta”sının yarattığı dünyayı bir kez daha sahici kıldığı ve popüler/kolay olanın değil, kalıcı olanın peşine düştğü ve bize de birey olarak sorumluluklarımızı sorgulattığı bir hikâye anlatıyor ve kesinlikle hak ediyor ilgiyi.

Ludovico Einaudi’nin klasik esintili müziğinin eşlik ettiği sert bir sahne ile açılıyor film. Yönetmenin filmografisini bilenleri şaşırtacak bu açılış sahnesinde bir adam bir diğerinin başına sert bir cisimle vurarak onu öldürüyor ve ardından da yakıyor cesedi. İşlediği cinayeti itiraf eden adamın davasına bakan avukatlar onun ifadelerindeki çelişkiler nedeni ile bir başka avukatın da katılmasını istiyorlar davaya ki bu avukat katilin otuz yıl önce işlediği bir başka cinayette onu yargılayan yargıcın da oğlu. Film bu dava üzerinden -bir kısmı mahkeme salonunda geçse de bir mahkeme salonu filmi değil bu; hikâye, katilin ve kurbanın hayatındaki karakterleri ve başta avukatların ofisi olmak üzere farklı mekanları dolaşıyor ağırlıklı olarak- bizden adalet sistemi ve gerçeğin ne demek olduğu üzerine düşünmemizi bekliyor ve bu sorulara kendisi net bir cevap vermemeye de özen gösteriyor. Tam da bu nedenle, seyrettiğimiz hikâyede katilin değişen veya çelişen ifadeleri ile gerçekte ne olup bittiği hakkında hemen her sahnede yeni bir parçayı keşfetmemiz (ya da keşfettiğimizi sanmamız) doğru bir seçim olarak görünüyor. Gerçekten hiç doğmamış olması gereken insanlar var mıdır, kimin suçlu olduğuna kim karar verir/verebilir, adalet sistemi tam olarak neye hizmet eder, gerçek nedir gibi sorular hikâye süresince karşımıza gelirken, Hirokazu Koreeda bu kez bir parça arka planda tutmuş olsa da yine sıradan bireylerin hikâyelerini anlatıyor aslında. Bu kez o hikâyeler yukarıdaki soruları sormanın aracı olma işlevi taşısalar da, yine de yönetmen karakterlerinin her birinin kendi dünyaları, arzuları, acıları, özlemleri olduğunu unutmuyor ve unutturmuyor.

Avukatlardan birinin katilin sürekli ifadelerini değiştirmesi karşısında birlikte çalıştığı diğer avukatlara “Doğru diye bir şey yok. Gerçeği asla öğenemeyeceğiz.” demesi gibi biz de hikâyede neyin doğru olduğundan emin olamıyoruz ve yine aynı avukatın gerçeğin belirsizliği nedeni ile dile getirdiği “O yüzden hangisi dosyamıza yarıyorsa, onu seçeceğiz” önerisinde olduğu gibi biz de inandığımız değerlere uygun olanı seçeceğiz belki de gerçeğin/doğrunun ne olduğuna karar verirken. Film sadece gerçeğin ne olduğunu değil, doğru olanın ne olduğunu da sorguluyor ve sorgulatıyor. Babasının 30 yıl önce idam cezası vermeyip 30 yıl cezaya çarptırdığı adamın şimdi yeni bir cinayet işlemesi (ya da işlediğini söylemesi) idam cezası tartışmasını da koyuyor önümüze hikâyenin yan temalarından biri olarak. Koreeda’nın senaryosu her bir sahnede gerçeğin farklı bir yönünü bize açarken buradan ufak çaplı bir gerilim de üretiyor filmi zenginleştirecek bir şekilde. Bununla da yetinmiyor sinemacı ve bir sahnedeki bir konuşmanın (avukatı ile kızı arasında geçen bir konuşma bu) aynısını bir başka sahneye (avukat ile katil arasındaki bir görüşme) taşıyarak avukatı ve bizi şaşırtan bir “metafizik” öge de yaratmaktan çekinmiyor ki bu metafizik durum katilin kimi hareketlerinin avukata geçmesi (örneğin elinin tersi ile yüzünü silmesi; bu hareketi katil cinayetten sonra yüzüne sıçrayan kanı temizlemek için yapmıştı) gibi unsurlarla da destekliyor. Ne var ki bir gerçeküstü içeriğin veya biçimselliğin peşinde değil yönetmen; önceki filmlerinde olduğu gibi yine yumuşak kamera hareketlerinin ağır bastığı bir sahneleme ile anlatıyor hikâyesini ve bu “normal görünmeyen” unsurları hikâyesinin belirsizliğini desteklemek için kullanıyor asıl olarak.

Avukat ile katil arasındaki görüşmeler (özellikle yakın plan yüzlere odaklanıldığı görüşme) ve bu görüşmelerin birinde ikilinin yüzleri iç içe geçerken birbirlerini karşılıklı sorgulamaları gibi etkileyici anları olan filmde Koreeda -kendi ifadesi ile- “bir avukat ne olduğunu gerçekten öğrenmek isteseydi ne olurdu?” sorusu üzerinden ilerletmiş hikâyesini. Vardığı noktanın belirsizliği belki de en doğru cevap bu soru için. Avukatın yöntemi ve sakin tavrının karşılığı olan bir mizansen seçmiş Koreeda ve doğal olarak hikâyesine ve kendine uygun bir biçim belirlemiş. Benzer bir örtüşmeyi de katil ile avukatın kişisel hikâyeleri üzerinde -ve yine zarifçe- üreten bu filmde oyuncuların tümünün -bir Koreeda filmine yakışacak şekilde elbette- sade oyunculukları ile göz doldurduklarını ekleyelim son olarak.

(“The Third Murder” – “Son Cinayet”)

Macellanya – Jules Verne

Fransız yazar Jules Verne’in ölümünden sonra ve oğlu Michel Verne tarafından değiştirilerek basılan romanı. Michel Verne’in “Les Naufragés du Jonathan – Jonathan Kazazedeleri” adı ile ve bir kısmını yeniden yazarak bastırdığı kitabın Jules Verne’e ait orijinal el yazmaları 1977 yılında keşfedilince, roman hak ettiği şekilde, özgün hâli ile ve Magelannia adı ile basılmış uzun yıllar sonra. TÜBİTAK’ın “Popüler Bilim Kitapları” serisi içinde basılan kitap, Jules Verne’in sosyo politik bir manifestosu olarak görülebilir ve yazarın anarşizm ve sosyalizme getirdiği sert eleştiriler açısından dikkat çekebilir. “Ne Tanrı ne efendi”ye inanan gizemli bir adamın romanın sonunda kendini önce zorunlu, sonra gönüllü olarak tam zıt bir noktada bulması, kahramanının bu dönüşümü üzerinden Verne’e fikirlerinin bir çeşit propagandasını yapma olanağı sağlamış görünüyor. Yaşamını hiçbir devlete bağlı olmayan, tamamı ile özgür topraklarda sürdürmeye kararlı ve geçmişi hakkında kimsenin bir bilgisinin bulunmadığı -ve Verne’in de hemen hiçbir ipucu vermediği- gizemli adamın hikâyesi, “coğrafya romanı” olarak tanımlanabilecek bir türde yazılmış ilginç bir kitap ve savunduğu politik düşünceler üzerinden ilginç tartışmalar da yaratabilecek bir eser kesinlikle.

Kitabın çevirisini yapan İsmet Birkan’ın oldukça iyi yazılmış bir Jules Verne incelemesi var romanın başında. Öylesine yazılmış, derinliksiz bir tanıtım yazısı değil bu; Verne’in özgünlüğünü, türler dışı yazsa da neden bilim kurgu içinde değerlendirildiğini açıklayan bu incelemesinde şöyle yazıyor Birkan: “Jules Verne kafasını insana ya da evrene değil dünyaya takmış, demiştik…. “büyük” yazarlar gibi dolaşık olay örgüleri kurup derin karakter analizleri yaparak “insan yaratmak”la uğraşmaz. Okurun merakını diri tutacak kadar “öykü”, son derece kaba hatlarla, siluet hatta karikatür halinde çizilmiş kişilikler, gerisi bilgi…” Bu romandaki karakterler, özellikle de romanın kahramanı -yerlilerin ona taktığı ve velinimet anlamına gelen ismi ile- Kaw-djer karakteri, o denli siluet değiller belki ama Verne burada da olay örgülerinden yaratmıyor romanın gücünü; bir siyasal vasiyetname olarak nitelendirilebilecek eserinde bir koloninin kuruluşu üzerinden siyasî rejim ve özgürlük tutkusu tartışması açarak oluşturuyor eserin çekiciliğini. Birkan’ınki dışında, Fransız Jule Verne Derneği’nin başkanı Oliver Dumas’ın önsözü de yer alıyor kitapta. Yazarın oğlunun orijinal kitapta yaptığı ve ciddi içerik kaymalarına neden olan değişikliklerin de el alındığı bu önsöz, temel olarak eserin kendisine odaklanırken, Birkan’ın yazara odaklı incelemesi ile birlikte bir bütün oluşturuyor ve romana sağlam bir hazırlık sağlıyor okuyucuya.

Bir coğrafya veya bir bilimsel coğrafya romanı bu, tür açısından değerlendirirsek. Romanın geçtiği Macellanya bölgesini (gerçek olmayan bu bölge Güney Amerika’nın güney uç noktasında yer alıyor ve Şili ile Arjantin arasındaki -romanın teması ile de örtüşecek şekilde- egemenlik savaşının da konusu) doğası, jeolojik yapısı ve tüm coğrafî özellikleri ile çok iyi bir şekilde tasvir ediyor Verne ve roman boyunca meydan gelen birtakım olayları da (Jonathan gemisinin batması, kahramanın yerli dostu ve onun oğlu ile kendi küçük gemilerinde bölgedeki adacıklar arasında yaptıkları yolculuklar gibi) coğrafyayı hep aklında tutarak anlatıyor bize. Bunu o denli güçlü bir biçimde yapıyor ki sadece coğrafya meraklılarının değil, ona pek de ilgisi olmayanların bile ilgisini çekecek bölümler var kitapta. Bununla da yetinmiyor Verne ve Portekizli denizci Macellan’dan başlayarak pek çok ünlü denizci, gezgin ve kâşif üzerinden bir keşif tarihi de anlatıyor okuyucuya uzun uzun ve esere bir keşif romanı havası da katıyor böylece. Elbette bu keşif tarihi bir yandan da bir kolonileştirme tarihi ama -yerlilere karşı gösterdiği hümanist tavırdan bağımsız olarak- bu konuya pek değinmiyor Verne. Misyonerlerin bölgedeki çalışmalarını ise övmüyor belki ama bir eleştiri konusu da yapmıyor ve -en azından hedefleri açısından- başarılı ve cesur olarak nitelendiriyor onların gayretlerini.

Kaw-djer’in yerlilerle arası iyi ve bu yerli kabilelerden biri de otuz kadar aileden oluşan “iktidarsız” bir toplum. Romandaki olayların başlangıcından “en fazla 5-6 yıl önce” oraya gelmiş Kaw-djer ve hiçbir ülkenin egemenliği altında olmadığı için yerleşmiş oraya. Bağımsızlık ve özgürlük fikrinin kendisi için her şeyden önemli olduğu ve hakkında kimsenin bir şey bilmediği bu adam, din kurumunu ve Tanrı’yı da işte bu kavramların karşı ucunda gördüğü için reddediyor. Onun, Oliver Dumas’nın “pratik olmaktan çok kuramsal” olarak nitelendirdiği dönüşümü romanın ana temalarından biri olarak çıkıyor ortaya. “Ne Tanrı ne efendi” diyen bir adamın kazazedelere yardım ederken tanıştığı insanlardan (özellikle de dinlerine bağlı bir aile öne çıkıyor burada) ve onlara yardım ederken soyunmak zorunda kaldığı rolden de etkilenerek geçirdiği bu dönüşüm okuyucunun ciddiyetle üzerinde durması gereken bir konu. Belki onlar gibi dindar bir havaya bürünmüyor romanın sonunda ama Tanrı kelimesi kendi günlük diline de giriyor ve Verne’in adeta ideal bir aile olarak onun ve elbette okuyucunun önüne koyduğu Amerikalı aile Kaw-djer’in “toplumsal hayata aykırı” düşüncelerinden -doğrudan dile getirmese de- birer birer vazgeçmesine neden oluyor. Bu ailenin iki çocuğuna çok bağlanması bile Verne’in ona ve bize verdiği bir ders niteliği taşıyor sanki. Özetle, Verne tüm toplumsal düzenlere ve hiyerarşilere karşıt olan ve “anarşist” olarak nitelediği Kaw-djer’i bu düzenlerin gönüllü bir parçasına çeviriyor. Bu açıdan bakınca ve kitaptaki başka öğelerle de desteklendiği gibi, eser Verne’in sosyal ve politik düşüncelerinin hayli açık bir uzantısı olarak değerlendirilmeli.

Kazazedelerin kurduğu koloninin oluşumu sırasında da bu bakışının doğrultusunda ilerliyor Verne ve İrlandalı ve Alman anarşistleri tüm acımaszılıkları, şiddetleri ve saldırganlıkları ile hayli kaba birer kötü karakter olarak çizerken, onların karşısına makul ve dindar kazazedeleri yerleştiriyor; bu karşılaştırmadan bir ders çıkarmamızı istediğini göstermekten de hiç çekinmiyor. Öyle ki sosyalizm eleştirisini yaparken, sadece romanın kurgu karakterleri ve kurgu olaylarından yararlanmıyor; sosyalist düşüncenin tarihteki önemli isimlerinden ve onların cümlelerinden (örneğin Pierre-Joseph Proudhon’un “mülkiyet hırsızlıktır” görüşü) yola çıkarak bu ideolojiye kendisinin yazar olarak karşı çıkışlarını da bir mutlak doğru olarak yerleştiriyor romana şu bölümde olduğu gibi: “… toplum düzeninin gerekleriyle mutlak çelişki halindeki bu tür fikirlerin yanlışlığını ve aynı zamanda tehlikelerini kavramasını; toplumun ancak toplumsal eşitsizlikler üzerine kurulabileceğini;… mutlak eşitlik ve adaletin bu dünyada mevcut olmasa da hiç değilse ötekinde mevcut olduğunu anlamasını…” Bu ifadeler romandaki bir karaktere değil, anlatıcıya (Verne’e) ait ve yazarın sosyalizm eleştirisinin de açık bir özeti.

Nerede ise mistik bir yaklaşımı da var Verne’in romanda. Örneğin Kaw-djer’in tam da özgür yaşadığı toprakların Şili’ye bağlandığını öğrendiğinde aldığı trajik kararı uygulamaya geçirmek isterken kaza geçiren gemiyi görmesi adeta ona iletilen “kutsal” bir mesaj ve bir görevin hatırlatıcısı. Kazazedelerden birinin onu kazazedelerin karşılarına çıkaranın Tanrı olduğunu söylemesi ve onun da bir parça şaşırarak ama itiraz da etmeden bunu dinlemesi de bu dinsel yaklaşımın bir uzantısı elbette. Benzer şekilde, kolonide kurulan toplumsal düzen için büyük bir tehlike oluşturan altın yataklarının da “iyi insanları yoldan çıkaran şeytan”ın yerine geçtiğini söyleyebiliriz rahatlıkla.

Verne’in sosyal ve politik düşüncelerinin epey izini taşıyan romanda eleştirilebilecek başka noktalar da var: Şili ile Arjantin’in bölgeyi paylaşma kavgalarında orada yaşayan yerlilerin fikirlerinin sorulmaması hiç eleştiri konusu olmadığı gibi böyle bir “hassasiyet” dile bile getirilmezken, kazazedelerin kurduğu kolonideki beyazların kendi bağımsız (özerk demek daha doğru) düzen talepleri öne çıkarılıyor sürekli olarak. Kolonideki bu insanların kazadan önceki asıl hedefleri olan Afrika’da Portekiz hükümetinin onlara tahsis ettiği toprakların Afrika’nın yerlilerine ait olduğundan ve kolonizmin bir sömürü düzeni olduğundan da hiç bahsedilmiyor romanda. Adı belirtilerek ve sürekli olarak eleştirilen “kollektivizm”in karşısına koyulan kolonideki toplumsal düzenin övgüsünün bir kapitalist düşünce övgüsü olduğu da açık kuşkusuz. “Ne Tanrı ne efendi” söyleminden kendisi bir efendi olmaya doğru ilerleyen ve Tanrı’yı da -en azından- ret etmeyen bir zihiniyete kavuşan Kaw-djer’e şunu sormak gerekli belki de: Şili’nin egemenliğini ret eden bu koloni her geçen gün büyürken kendisi de ileride bir Şili’ye dönüşmeyecek mi? Şili’den bağımsız ama onun toplumsal düzeninden farklı bir düzeni olmayan bu koloniyi ondan farklı kılan ne? Koloninin sahip olduğu özerkliğin tam olarak nasıl bir çekiciliği var?

Verne’in romandaki toplumsal düşünceleri yukarıdakinden çok daha farklı örneklerle ve daha derin karşıt düşüncelerle eleştirilebilir ve eleştirilmeli de. Ne var ki romanı belki de çekici kılan yanlarından biri de bu: Verne işte bu “bilimsel coğrafya romanı”nda okuyucuyu -fikirlerini savunacak olanları da eleştirecekleri de- bu tartışmaya kışkırtıyor bir bakıma. Bu politik içerik bir kenara koyulduğunda ise, iyi yazılmış, çekici bir eser bu ve yazarın edebî büyüklüğünü ve önemini ortaya koyan örneklerden de biri olarak okunmayı hak ediyor bu keyifli roman. Gizemli kahramanı Kaw-djer ise Jules Verne külliyatının içindeki önemli karakterlerden biri olarak esere ek bir çekicilik katıyor.

(“En Magellanie”)

The Lookout – Scott Frank (2007)

“Babam bana hep derdi ki, herhalde uzlaştığımız tek şey de budur, para kimdeyse güç de ondadır. Bunu defterine not almak isteyebilirsin; ileride hatırlaman gerekecek bir şey bu”

Bir trafik kazası nedeni ile hayatı altüst olan ve tekrar normal bir yaşamı hedefleyen genç bir adamın, çalıştığı bankayı soymayı planlayan bir çetenin parçası olmasının hikâyesi.

Sinemaya senarist olarak başlayan ve aralarında “Little Man Tate – Küçük Adam”, “Dead Again – Yeniden Ölmek”, “Out of Sight – Aşk ve Para” ve “Minority Report – Azınlık Raporu”nun da olduğu ve bazıları gişede de başarılı olmuş filmlerin senaryolarını yazan Scott Frank’ın ilk yönetmenlik çalışması. ABD yapımı olan film gişede yeterince başarılı olamasa da eleştirmenlerin beğendiği bir çalışma olmuştu ve Frank’ın bir suç filmini gerilimi de çekici bir biçimde kullanarak anlatması ilgi toplamıştı. Frank’in bu filminin belki de en başarılı olduğu yönü, bir suç hikâyesini özellikle baş karakterinin psikolojik durumunu hiç ihmal etmeden ve hikâyenin önemli bir parçası yaparak anlatabilmesi. Geçirdiği beyin travmasının etkileri ile yaşayan ve normal bir yaşamı özleyen genç adamın zayıflıklarını kullanan çetenin onu sürüklediği noktada ve sonrasında yaşananları -önemli bir nokta hariç olmak üzere- inandırıcı ve sürükleyici bir şekilde anlatan film, başroldeki Joseph Gordon-Levitt ile yardımcı rollerdeki Jeff Daniels ve Matthew Goode’un performanslarından da güçlü bir destek alıyor.

Hikâye, kahramanının kendisinin de nedeni olduğu trajik kazanın dört yıl sonrasında başlıyor. Kazada iki arkadaşı ölmüş, kız arkadaşı ise sakat kalmıştır. Popüler bir buz hokeyi sporcusu olan genç adam şimdi sürekli olarak ilaç kullanmak zorunda, ağlama krizlerine kapılıyor, unutkanlıkların hâkim olduğu ve sosyal ilişkilerinde ihtiyaç duyduğu filtrelerden yoksun (örneğin aklından geçeni aynen söylüyor karşısındakini hiç düşünmeden) bir hayat sürüyor ve kendi başına ayakta kalabileceğine güvenmeyen zengin babasının kısıtlı bir hayat sürmesine yetecek kadar verdiği para ile yaşamaya çalışıyor. Geceleri küçük bir kasabadaki bir bankada bekçi olarak kalan ve temizlik işlerini yapan genç adam veznede çalışmayı hedefliyor ama travmasının neden olduğu problemleri nedeni ile banka müdürünü ikna edemiyor buna. İşte bu güvensiz hayatın ortasında karşısına çıkan bir çete lideri genç adamın zayıflıklarını, öfkesini ve kendini kanıtlama arzusunu kullanarak, onu kendi planlarının parçası yapıyor.

Scott Frank, Joseph Gordon-Levitt’in gerçekçi performansından aldığı destekle karakterinin hikâyesini inandırıcı, çekici, gerilimli ve heyecanlı kılmayı başarmış görünüyor. İnandırıcılık konusunda temel bir sıkıntısı var yine de: Kahramanımızın tüm travmalarına, sıkıntılarına ve öfkesine ve hatta Matthew Goode’un başarı ile canlandırdığı çete liderinin “ikna kabiliyeti”ne rağmen, böyle tehlikeli bir suçun parçası olmayı kabullenmesi bir parça zor görünüyor. Üstelik aynı evi paylaştığı ve kendisine sonsuz bir desteği olan görme engelli bir arkadaşın varlığını da dikkate alırsak, önemli bir problem bu film için kuşkusuz ama neyse ki Gordon-Levitt’in oyunculuğu ile Frank’ın senaryo becerisi ve hikâyesini gerilimi diri tutarak anlatabilmesi bu sıkıntının üzerini önemli ölçüde örtüyor. Deneyimli besteci -sekiz Oscar ve dört Altın Küre adaylığı bulunan- James Newton Howard’ın hikâyenin içeriği ve temposu ile hayli iyi örtüşen müziğinin de katkısı ile ama asıl olarak Scott Frank’ın yönetmenlik becerisi sayesinde hikâyenin kahramanının akıbetini merak ediyor ve olan bitenleri ilgi ile izliyorsunuz. İyi çekilmiş ve iyi oynanmış küçük bir film ortaya çıkarmış Frank ve bu ilk yönetmenlik denemesinin altından başarı ile kalkmış.

Görüntü yönetmeni Alar Kivilo’nun ışık ve gölgeyi başarılı bir şekilde kullandığı ve kameranın karakterleri hep odağında tutarak gerek iç gerek dış çekimlerde bir yakınlık ve yoğunluk hissi yarattığı film, açılıştaki kaza sahnesinden başlayarak tüm hikâye boyunca teknik unsurlar açısından da hep vasatın üzerinde ilerliyor. Bir teknik gösterinin peşine düşmeden yakalanan etkileyicilik açısından da Scott Frank’ı takdir etmek ve hikâyesini seyirciyi de kendisini hep parçasıymış gibi hisssettirecek şekilde anlatabildiği için övmek gerekiyor. Kahramanının duygusal iniş çıkışları ve trajedisi bir parça daha etkili olarak anlatılabilirmiş gibi görünse de ve özellikle kadın karakterler bir parça sıradan ve fazlası ile tanıdık olsa da, bir “kara film” olarak niteleyebileceğimiz bu çalışma kesinlikle görülmeyi hak ediyor. Joseph Gordon-Levitt’in karakterinin içine giren ama onu bir şova soyunmadan, aksine sadelikle canlandırdığı çarpıcı performansı bile filmi izlemek için yeterli bir neden.

(“Gözcü”)

Relatos Salvajes – Damián Szifron (2014)

“Fare zehirinin son kullanma tarihi geçerse, daha mı az zehirli olur?”

Öfke ve intikam tutkusunun çığrından çıkardığı insanları anlatan altı hikâye.

Arjantinli sinemacı Damián Szifron’un yazdığı ve yönettiği, Arjantin ve İspanya ortak yapımı olarak çekilen bir film. Szifron’un -Germán Servidio’nun da katkıda bulunduğu- senaryosu altı farklı hikâye anlatırken bize, komediden drama gerilimden kara mizaha farklı duraklara uğruyor ve her biri farklı çekicilikleri olan içerikleri ile seyirciye “nedir bu insanların derdi?” sorusunu sordurmayı başarıyor. Ortak temaları dışında birbirilerinden tamamen bağımsız olan hikâyelerin her biri, öfkeli karakterlerinin bir şekilde bu öfkelerinin sona ermesine veya yatışmasına neden olacak şekilde sonlanırken, intikamın bazen soğuk yenen bir yemek olduğunu ama bazen de sıcağı sıcağına eyleme geçmeyi gerektiren bir durumun sonucu olduğunu anlatıyor. Hikâyelerin tümü kesinlikle iyi yazılmış -kuşkusuz öne çıkanlar var- ve başarılı kısa hikâyelerin o çekici vuruculuklarına sahip. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan, 2015 yılında Oscar’a Yabancı Dilde En İyi Film dalında aday olan (ve son beşe kalan) ve pek çok festival ve yıl sonu değerlendirmelerinden ödülle dönen film, bir yandan eğlendirirken bir yandan da insanoğlunun hırsları, tutkuları, öfkeleri ve arzuları ile aslında nasıl zavallı olduğunu da gösteriyor bize.

Oyuncu kadroları da farklı olan altı ayrı hikâye anlatıyor film; aslında senaryonun ilk hâlinde yedinci bir hikâye daha varmış ama nedense çekilmemiş bu bölüm. Doğrudan ilk hikâye ile başlıyor film ve ardından eğlenceli bir müzik ve National Geographics dergisinde gördüğümüz türden hayvan fotoğrafları eşliğindeki açılış jeneriği ile devam ediyor. Yönetmen bu jenerikteki hayvanların her birinin hikâyelerin ana karakterlerinden birini temsil ettiğini söylemiş bir röportajında ve yönetmen olarak kendisinin sembolünün de tilki olduğunu belirtmiş.

“Tilki bakışı” ile anlatılan hikâyelere gelince: “Pasternak” adını taşıyan birincisinde tüm ömrü boyunca kendisine kötü davranan ve hayatını karartan herkesten toplu olarak intikam almayı planlayan bir adamın hikâyesini izliyoruz. Tesadüf sanılan gelişmelerin aslında bir planın parçası olduğunu karakterlerle birlikte bizim de yavaş yavaş farkettiğimiz filme eğlenceli ve çılgın bir giriş sağlarken diğer hikâyelerin bir parça gölgesinde kalıyor yine de bu ilk bölüm. “Fareler” adını taşıyan ikinci hikâyede yıllar önce kendisinin ve ailesinin hayatını mahveden bir gangsterle, çalıştığı restoranda tesadüfen karşılaşan bir garson kadının aşçının da teşviki ile giriştiği intikama tanık oluyoruz. Hayli sert bir kara mizahı olan bu bölüm iyi anlatılmış bir kısa hikâyenin nasıl etkileyici olabileceğini de gösteriyor bize ve ilk hikâyedeki gibi kahramanı için “mutlu” bir sonla biterken, o hikâyenin aksine kadının bu mutluluğunu daha uzun süre hissedeceğini de görüyoruz.

“En güçlü” adı verilen üçüncü hikâye, bir yol vermeme eyleminin neden olduğu hayli kanlı ve sert bir mücadeleyi ve daha da kanlı sonunu anlatıyor. “Çıldırmak” kelimesi ile açıklanabilecek bir çatışmaya girişiyor iki adam ve kimin daha güçlü olduğunu kanıtlamak isterlerken birbirlerine, yönetmenin hiç çekinmeden sergilediği sert görüntülerle, trajikomik bir “çığrından çıkma” olayının kahramanları oluyorlar. Hikâyenin sonunda, polis memurunun gördüğü manzaranın bir “tutku suçu”nun sonucu olduğunu tahmin etmesi bizi güldürürken, bir yandan az önce tanık olduğumuz vahşet nedeni ile bu gülme hissinden dolayı mahçup hissetmemize de neden oluyor. Gustavo Santaolalla’nın orijinal müziğinin yanısıra pop şarkılarının da kullanıldığı filmin bu hikâyesine Joe Esposito’nun 1983 tarihli “Lady, Lady, Lady” şarkısı eşlik ediyor. Dördüncü hikâye olan “Küçük Bomba” eski binaları dinamitle yıkma işinde uzman olan bir mühendisin arabasının yasak yere park edildiği gerekçesi ile çekilmesi ile başlayan ve dozu gittikçe artan öfkesini ve yasakla ilgili hiçbir uyarı olmamasını geçerli bir mazeret olarak görmeyen bürokrasinin onu çıldırtmasını anlatıyor. Finali kendisi kadar çarpıcı olmasa da prensip sahibi bir insanın modern dünyanın kuralları içinde nasıl çıldırabileceğini etkileyici bir şekilde anlatıyor bu hikâye bize ve kahramanını “mutlu” bir sona kavuşturuyor.

“Teklif” adındaki beşinci hikâyede hamile bir kadına çarparak ölümüne neden olan bir zengin aile çocuğunun babasının parası ve gücü sayesinde kurtarılmasını ve bu kurtarma operasyonunun parçası olan avukat, savcı ve bahçıvanın pazarlıklarının gittikçe çirkinleşmesine ailenin zengin reisinin tepki duyarak teklifini geri çekmesi ile ortalığın karışmasını anlatıyor. Toplumun tüm kesimlerine sert bir eleştiri içeren hikâye başroldeki Oscar Martinez’in oyunu ile de dikkat çekiyor. Yeri gelmişken, filmin altı hikâyesinde yer alan tüm kadronun hayli keyifli oyunculuklar gösterdiğini ve kadrodaki pek çok oyuncunun Arjantin Sinema Akademisi tarafından ödüllendirildiğini veya ödüle aday gösterildiğini de belirtelim bu filmdeki performansları ile. “Ölüm Bizi Ayırana Kadar” adını taşıyan son hikâye ise gerçek zamanlı olarak bir düğünde yaşananları anlatıyor ve damadın ihanetini öğrenen gelinin anlık intikam kararının neden olduğu kaosu ve komediyi sergiliyor. Beklenmeyen bir “mutlu” finalle biten hikâye filmin en çılgın sahnelerine de sahiplik ediyor.

Yukarıda kısaca anlatılan altı hikâyenin toplamı karanlık ve komik bir film olmuş kesinlikle. Arjantin sinemasının ünlü pek çok isminin filmin eğlencesine ve çılgınlığına uyum sağlamış performansları, Gustavo Santaolalla’nın parlak müzikleri ve görüntü yönetmeni Javier Julia’nın başarılı görüntü çalışması ile çekiciliğini artıran film sınırları zorlanan ve kontrollerini kaybeden insanların gidecekleri uç noktaları ve belki de en ilkel dürtülerimizin neden olabileceklerini eğlencesine kayıtsız kalamayacağınız bir şekilde anlatıyor. Modern dünyanın bizi insanlıktan çıkardığını gösteren filmin atmosferinde Pedro Almodovar’ın havasını sezeceklere, bu sinemacının filmin yapımcıları arasında yer aldığını belirtelim ve Damián Szifron’un hınzırca yazdığı hikâyelerine uygun dinamik ve eğlenceli mizanseninin başarısını da vurgulamış olalım. Kaçırılmaması gereken bir “eğlencelik” olarak, görmekte yarar var bu filmi.

(“Wild Tales” – “Asabiyim Ben”)