Resim ve Ressamlar – Adrian Sington / Tony Ross

Adrian Sington’un yazdığı ve Tony Ross’un resimlediği kitap, resim sanatının tarihi, ünlü isimleri ve kavramları üzerine oluşturulmuş küçük ve eğlenceli bir eser. TÜBİTAK’ın “Popüler Bilim Kitapları – Resimli Cep Kitapları” dizisi kapsamında yayımlanan kitap, alçak gönüllü hacmi ile gençler (ve konuya bir giriş yapmak isteyen yetişkinler) için yazılmış bir eser görünümünde. Fransız ressam Antoine Watteau’nun “Gilles” adlı tablosundaki “üzgün palyaço”nun anlatımı ile oluşturulmuş kitap ve Sington’un kısa ama doyurucu ve eğlenceli metinleri ve Ross’un başarılı çizimleri ile okunması kesinlikle keyif veren bir eser çıkmış ortaya.

Kitapta ünlü eserlerin reprodüksiyonlarının yanısıra Tony Ross’un “büyük ressamlar tarzında” çizerek yeniden yarattığı resimler ve bu resimlerin bir yerinde de kitapta anlatıcı olan Gilles yer alıyor. Örneğin kitabın kapağındaki Bruegel tablosu “Luilekkerland”da bir ağacın altında uzanmış yatan üç karakterin arasına Gilles’i de eklemiş Ross ve onu bu ölümsüz tablonun bir parçası yapmış. Ayrıca her bir başlıkta alıntılara da yer verilmiş kitapta. Örneğin “Mağara Sanatı” bölümünde Fransız şair André Salmon’un bir şiirinden bir bölüm, “Atölyeler ve Çıraklar” bölümünde bir başka Fransız edebiyatçı Anatole France’ın bir metni ve “Renk” başlıklı bölümde Alman edebiyatçı Herman Hesse’den bir alıntı yer alıyor. Bu alıntıların zenginleştirdiği ve resim sanatının kısa bir tarihçesi olarak da görülebilecek olan kitabın hayli estetik tasarımı da resim sanatını sevdirmek, bu sanata teşvik etmek için yararlı bir araç olarak görünen bu eseri değerli kılıyor.

Bizde -orijinal İtalyancasında olduğu gibi- Caravaggio olarak bilinen ressamın kitapta “Le Caravage” adı ile yer alması, eserin Fransızcadan çevirisinin sonucu olsa gerek; ama doğru bir tercih olmamış bu elbette ve bu konuda Türkçedeki karşılığın asıl belirleyici olduğu bir yaklaşımın benimsenmesi gerekirdi. Bu kusuru bir yana, bu cep kitabı hemen okunabilecek ve çizimlerininin kalitesi nedeni ile zaman zaman dönüp yeniden keyifle gözden geçirilebilecek bir eser. Kitabın sonunda çok kısa bir tarihçe (bir tarihçe olmaktan çok, kitabın üslubuna uygun bir özet bu), yine çok kısa bir sözlük, kitaptaki reprodüksiyonları olan tabloların ve bu tabloların segilendiği müzelerin listesi ve metinlere eşlik eden alıntıların parçası olduğu şiirlerin listesi yer alıyor.

Şık tasarımı, şık resimleri ve keyifli metinleri ile resim sanatının dünyasına iyi bir giriş sağlayan, uzmanlar için ise eğlenceli bir hatırlatma aracı olarak değerlendirilebilecek bir kitap bu, özet olarak.

(“Le Livre de la Peinture et des Peintres” – “Painting and Painters”)

Europa Report – Sebastián Cordero (2013)

“Keşfedilmeyi bekleyen bilgiyi düşünürsek, hayatımızın ne önemi vardı ki?”

Dünya dışında hayat aramak için Jüpiter’in Europa uydusuna giden altı astronotun hikâyesi.

Philip Gelatt’ın senaryosundan Sebastián Cordero’nun çektiği, ABD yapımı bir bilim kurgu filmi. Türün aksiyona değil, içeriğe ve özellikle de insanın bitmeyen (ve bitmeyecek olan) arayışına odaklanan örneklerinden biri olan çalışma seyirciden pek ilgi toplamazken, eleştirmenler tarafından genellikle olumlu değerlendirmelerle karşılanmıştı. “Buluntu Film” (“Found Footage”) tarzında çekilen filmde görüntülerin büyük bir kısmı astronotların kasklarındaki veya içinde yer aldıkları roketteki kameralar aracılığı ile çekilmiş gibi getirilirken karşımıza, bunun dışında bu uzay seyahatini planlayan yönetici ve bilim adamlarının görüşleri de bir belgesel havası ile çekilmişler. Bir tür sahte belgesel de diyebileceğimiz bu çalışma sadece aksiyon yokluğu (en azından ortalama bir seyircinin beklediği türden aksiyon) nedeni ile değil, belki astonotların akıbetinin baştan anlaşılmasından dolayı da seyirciden yeterince ilgi görmemiş olabilir. Ne var ki Ekvatorlu yönetmen Cordero zaten bunları amaçlamamış kesinlikle. Filmin odağında insanın ve bilimin sonsuz arayışı ve bu arayışın bir örneği olarak da “evrende yalnız mıyız” sorusu var ve bu sorunun cevabını da veriyor film bize başarılı finalinde. Kimi seyirci için yavaş ve bir parça heyecansız görünebilir film ama işte bu arayışın heyacanını duyan herkesin kesinlikle severek izleyeceği bir film bu.

Altı ay boyunca seyahatlerinin her ânı tüm dünya tarafından dikkatle takip edilen ama sonra on altı ay boyunca dünya ile iletişimi kesilen altı astronutun hikâyesini anlatıyor film. Hedefleri bir yaşam türü içerip içermediğini saptamak için Jüpiter’in uydusu Europa’da inceleme yapmak. Avrupa kıtasına da adını veren bir mitolojik karakterden adını alan uyduyu 1610 yılında Galileo keşfetmiş ve uzay araştırmalarında potansiyel bir yaşam yeri olarak görülen bu uyduya 2020’li yılarda insansız bir araç gönderilmesi de planlanıyor NASA tarafından. İşte filmimiz bu planlanan yolculuğun, üstelik insanlı olarak ve uluslararası bir mürettebatla gerçekleştirilmesini anlatıyor bize.

Film bize bir “bilim yolculuğu”nu anlatırken sinemasal bir tat içermeye de çalışıyor ve astronotların her birinin akıbeti üzerinden bir gerilim de yaratmayı deniyor. Bu gerilim atmosferi veya zaman ilerledikçe ve kritik kararlar alınması gerektiğinde altı kişi arasında oluşan çatışmalar ortalama bir seyirci için yeterli olmayacaktır muhtemelen. 21 ay süren yolculukta karşımıza gelen “aksiyon” bir ticarî/popüler bilim kurgu filminde göreceğimiz ile karşılaştırıldığında hayli az ama yukarıda da değindiğimiz gibi film zaten bunu hedeflemiyor. Aya ilk ayak basan kişi olan Neil Armstrong’un “insan için küçük, insanlık için büyük bir adım” demesi gibi film de tek tek astronotların bir insan için küçük ama insanlık için büyük adımları atmasındaki heyecana ağırlık veriyor temel olarak. Her birinin o zorlu yolculuk sırasında ve ölümle karşı karşıya geldiklerinde, bilimsel keşfin karşısında bireylerin hayatlarının önemsizliğini hissetmeleri filmin asıl “aksiyon”u. Hikâye bunu yaparken başta seyirciyi yanına çekmekte bir parça zorlanıyor gibi açıkçası ama astronotlarının birer bilim adamı (veya savaşçısı) olarak hissettiklerini siz de hissetmeye başlayınca, sizi içine almaya başlıyor film. İşte o zaman Europa üzerinde atılan o ilk adımların, bilgiye o denli yakınken vazgeçememenin ve bilimin sonsuz merak üzerine kurulduğunu hatırlamanın tadına siz de varıyorsunuz ve bu da kuşkusuz film için hayli olumlu bir puan oluyor.

Bir “buluntu film” olarak film çok şık görüntüler getirmiyor karşımıza doğal olarak ama tüm görüntü çalışmasının -özellikle de uzay aracı içinde geçen sahnelerdeki- “soğuk ve teknik” havası hikâyeye uygun düşüyor ve olumlu bir katkı sağlıyor. “Buluntu film” tercihi yönetmenin elini kısıtlayıcı bir yöntem ama bundan da zaman zaman çarpıcı sonuçlar yaratıyor film. Örneğin James adındaki astronutun ölüm sahnesinin son anları olabilecek en yalın ve hüzünlü bir biçimde çekilmiş. Astronotun başlığındaki kameranın yakaladığı, adamın uzay aracından gittikçe uzaklaşan ve uzayın boşluğunda yitip gidecek olan görüntüsünden etkilenmemek mümkün değil.

Richard Strauss’un “Mavi Tuna” adlı eserinden bir bölümü -Stanley Kubrick’in başyapıtı “2001: A Space Odyssey – 2001: Uzay Macerası” filmine göndermede bulunmak amacı ile- kullanan filmde Bear McCreary’in müzikleri tedirgin havası ile dikkat çerken, Enrique Chediak’ın görüntüleri yukarıda anlatılan nitelikleri ile övgüyü hak ediyor. Kısıtlı bütçesine rağmen görsel efektleri hikâyenin insanî boyutunu yitirmeyecek şekilde kullanmayı başaran filmde, Anu Schwartz’ın sanat yönetmenliği ve Eugenio Caballero’nun tasarım çalışması da hayli başarılı; gerek uzay aracının içi gerekse Europa üzerindeki görüntüler bir keşif yolculuğunun güzelliğini, zorluğunu ve gizemini başarı ile getiriyorlar önümüze. Yönetmen Cordero’nun filmin çekimleri sırasında hayatını kaybeden annesine ithaf ettiği filmde karakterler (astronotlar) yeterince derinleştirilmemiş görünüyorlar ve pek tanıyamıyoruz onları. Ne var ki bilgiye ulaşmanın, keşfetmenin güzelliğini öven ve bilime saygı gösterisi olarak nitelendirebileceğimiz ve insanlığın ortak amacı karşısında tek tek bireylerin o kadar da önemli olmadığını söyleyen filmde çok da rahatsız etmiyor bu durum. Buna karşılık filmde astronotların olduğu sahneler dışındaki bölümlerin gerekliliği tartışmaya hayli açık bir durum. Bu bölümleri yolculuğu ve orada yaşananları bir parça açıklamak için kullanmış senaryo ama şunu düşünmeden edemiyorsunuz: Sadece uzay aracına ve içindekilere konsantre olmuş bir film çok daha samimi görünebilir ve görüntülerin doğal soğukluğuna zıt bir güzellik ilave edebilirmiş filme. Yine de bu küçük film başta bilim ve bilim kurgu meraklıları için olmak üzere, ilgiyi kesinlikle hak eden bir çalışma. Senaryo onlara derinleştirme şansı vermese de oyuncuların yalın, gerçekçi ve inandırıcı performanslarını ve kronolojik olarak ilerlemeyen hikâyeye hayli uygun bir kurgu çalışması ortaya koyan Alex Kopit, Craig McKay, Livio Sanchez ve Aaron Yanes’in başarısını da ekleyelim son olarak.

(“Jüpiter Macerası”)

Mozart: Dehanın Gölgesinde – Maria Publig

Avusturyalı müzikbilimci Maria Publig’den bir Mozart biyografisi. İlk kez 1991 yılında yayımlanan kitabı henüz yirmi dokuz yaşındayken yazmış Publig ve onun müziğinden çok hayatına, iç dünyasına ve mücadelelerine odaklanmış. Başta müzik dergileri olmak üzere farklı yayınlarda yazıları yayınlanan, ses mühendisliği eğitiminin yanısıra, etnoloji ve filozofi de okuyan, Viyana’da konser salonlarında dramaturg olarak çalışan bu çok yönlü yazarın bir dedektiflik romanı da bulunuyor.

Klasik müziğin dehalarından biri olan ve hakkında epey farklı biyografi de yazılmış bulunan Mozart için yeni bir eser üretmek epey güç olsa gerek. Kitaba yazdığı önsözde, “Bu portrelerden hiçbirinin gerçeğe uymadığını kanıtlamak, bu kitabın amaçlarından biridir.” diyerek Mozart için daha önce çizilen portrelerde neyi eksik gördüğünü açıklıyor yazar ve Mozart’ın ölümünden hemen sonra “filizlenen genel romantik atmosferin etkisi ile” onun kimi yazışmalarının yok edildiğini söylüyor. Tarafsız bir gözle yazılmış bir kitap bu ve Publig, “… büyük içtenliğin ve sorumluluk bilinciyle örülü ciddiyetin yanısıra, yoğun bir inadı, öfkeyi, bencilliği, sinikliği, kıskançlığı ve kendini beğenmişliği de sergileyen bir kişilik” olarak nitelediği bu dehayı bir insan olarak ortaya koymaya gayret etmiş. Adının bile yazılı olmadığı bir toplu mezarda sona eren bir hayatı müziği dışlamadan ama -doğal olarak- müzisyenin hayatının ayrılmaz bir parçası olarak görerek anlatan kitap, hem Mozart hem on sekizinci yüzyıl ve hem de biyografi meraklılarının ilgisini çekecek bir eser.

Eserin en temel bilgi kaynakları dönemin asıl haberleşme aracı olan mektuplar. Gerek Mozart’ın gerekse ona yazanların mektupları ciddi bir veri sağlıyor meraklıları için ve Batı’nın ünlü sanatçılarının hayatları ve kişilikleri hakkında bugün bu kadar çok şey biliyor olmamızın bu mektuplara bağlı olduğunu hatırlatıyor bize. Kendi tarihimizdeki karakterler hakkındaki bilgi azlığının yetersiz yazma alışkanlığından veya bu yazışmaları saklamak için yeterli hassasiyet gösterilmemiş olmasından kaynaklandığını da düşünüyorsunuz doğal olarak.

Biyografi, Mozart’ın çocukluğundan başlayarak -dönemin alışkanlıklarına da uygun olarak- yerini belli eden hiçbir işaret olmayan bir mezarlıkta son bulan hayatını, doğal olarak onu odağına alan ama başta babası olmak üzere hayatında yeri olan farklı kişilere de eğilerek anlatıyor. Bunu yaparken de gerek babası gerekse eşine daha önceki biyografilerde yapılan haksızlıkları eleştirerek “gerçekler”i ortaya koymaya özen gösteriyor. Örneğin oğlunu kendi hırsları için kullanmak ve ona baskıcı davranmakla suçlanan babasını “aydınlanmacı” bir sanatçı olarak tanımlıyor ve döneminin alışkanlıklarının dışında kalan eğitim anlayışının hem Mozart hem de kız kardeşi Nannerl’e sağladıklarını uzun uzun anlatıyor okuyucuya. Benzer şekilde eşi Constanze’nin de “şımarık, ahlâksız, kaprisli ve Mozart’ın maddî sıkıntı çekmesinin nedeni” olarak gösterilen önceki portrelerininin karşısına farklı bir alternatif koyuyor.

Dönemin yükselmekte olan sınıfı burjuvazi ile aristokrasi arasındaki çekişmelerin ve farklılıkların izini bıraktığı on sekizinci yüzyılı bu açıdan da ele alan ve “İnsanı soylu kılan yüreğidir” diye düşünen ama yaşamak için soyluların vereceği işe (eser siparişleri, saray kadroları) muhtaç olan Mozart’ın bu çelişki yüzünden yaşadığı sıkıntıları ve özgürlüğüne düşkünlüğü ile bu zorunlu bağlılığın çatışması altında kalmasının sonuçlarını etkileyici bir şekilde anlatıyor kitap. Yazar, -günümüzde de varlığının sürdüğünü söylediği- klasik müzik dünyası içindeki çekişmelerin (çoğunlukla saraya daha yakın olabilmek, kıskançlık, kadro kavgası vs. gibi nedenleri var bu çekişmelerin ve bunun sonucu olarak girişilen entrikaların) Mozart’a nasıl zarar verdiğini gösterirken, özellikle Viyana’da dozu hayli yüksek olan bu müzisyenler arası rekabeti kendisi gibi bir Viyanalı ve müzik dünyasının da içinde olan birinin en iyi şekilde anlatabileceğini kanıtlıyor bize.

Mozart ile ilgi gravürler ve mektupların fotoğrafların da yer aldığı kitabın hemen her bölümünde öne çıkan konu, baba ile oğul Mozart arasındaki ilişki. Sevgi ve saygının hep var olduğu ama sık sık küsmeler ve didişmelerin eşlik ettiği bir ilişki bu ve yazar bu ilişkinin Mozart’ın hayatını nasıl şekillendirdiğini ikna edici bir biçimde anlatıyor kitabında. Dehasının farkında olan ve herkesin de farkında olmasını isteyen müzisyenin, o dönemin büyük şehirlerine (Salzburg, Viyana, Paris, Münih, Frankfurt, Prag, Berlin vs.) yaptığı yolculuklar -tamamı müzik odaklı hedeflerle yapılan yolculuklar bunlar- üzerinden de ilerlediği söylenebilecek bu biyografi, ölümsüz bir müzisyeni ve onun muhteşem eserlerini hangi koşular altında yarattığını anlatırken hakındaki mitleri de yıkmaya çalışıyor ve örneğin Salieri’nin Mozart’ı zehirlediği yönündeki -çağdaş dönemde Peter Shaffer’in “Amadeus” adlı oyunu ile tekrar popüler olan- komplo teorisine de cevap üretiyor.

(“Mozart: Ein Unbeirrbares Leben”)

Reyhan – Metin Erksan (1969)

“Senin gibiler şoförlerle evlenmezler, zengin koca bulup şoförleri ile sevişirler”

Plakçıda çalışan bir kadın ve araba alabilmek için gerekli parayı kazanmak üzere Almanya’ya işçi olarak gitmeyi planlayan bir şoförün kadının şarkıcı olması ile bozulan ilişkilerinin hikâyesi.

Bülent Oran ve Muzaffer Arslan’ın senaryosundan (diyalogların -jenerikte belirtilmeseydi bile- Oran’a ait olduğunu hemen anlayabileceğiniz) Metin Erksan’ın çektiği bir Yeşilçam yapımı. Yönetmenin bu çalışması uzak durduğu bir sinema anlayışı için çekmek zorunda kaldığı filmlerden biri olarak filmografisine bir şey katmazken (ve elbette ona hiç uymazken), klasik Yeşilçamseverlerin ne beklerlerse bulacakları bir film. Fakir ve zengin dünyalar, sevenlerin arasına giren kötü adam, büyümüş de küçülmüş bir çocuk, yanlış anlamalar, büyük bir aşk, ihtiras, bol bol şarkı, yoldan çıkan kadın, kadın üzerinden üretilen namus ve ahlâk anlayışı ve daha niceleri Oran ve Arslan’ın senaryosunda karşınıza gelirken, Yeşilçam’ın tüm klişeleri üzerine boşaltılmış gibi hissedebilirsiniz. Gençlik ve güzelliklerinin doruğundaki Filiz Akın ve Kartal Tibet’in başrolleri paylaştığı filmde onların yanısıra zengin bir yardımcı oyuncu kadrosu da var ve sadece bu oyuncuların yaratacağı nostalji duygusu bile çekici olabilir kimileri için.

İleride seyredeceğimiz sahnelerden alınmış bazı karelere eşlik eden ve film ile aynı adı taşıyan şarkı ile açılıyor film. Filiz Akın’ın söyler gibi yaptığı (çoğunlukla bir senkronizasyon sorunu yaşanmamasını artı puan olarak yazalım ), aslında Kâmuran Akkor’un seslendirdiği şarkılar, filmin 82 dakikalık süresinin oldukça önemli bir bölümünde kulağımıza çalınır ve sık sık da Akın’ın şarkıcılık görüntüleri ile görsel olarak karşımıza çıkarken, sinemasal anlamda olmasa da bir cazibe yaratıyorlar film için. “Dağlar Kızı Reyhan”, “Aşkım Bahardı”, “Laleler”, “Mazideki Aşk” ve “Gizli Aşk” şarkıları kesintisiz bir şekilde çalınırken ve söylenirken, bununla da yetinmiyor film ve “Artık Sevmeyeceğim” şarkısının bir bölümünü enstrümantal olarak kullanmaktan çeşitli yabancı müzik eserlerini (aralarında Stravinsky’nin “Bahar Ayini” de var) -bir Yeşilçam alışkanlığı gereği herhangi bir telifi dert etmeden- hikâyenin çeşitli bölümlerine yerleştirmeye kadar uzanan uygulamalarla müzik açıdan epey “zengin” bir liste sunuyor bize. Müzikten söz etmişken, filme adını veren, daha doğrusu filmin adını aldığı şarkının hikaye ile ilgisizliğini de söylemek gerek. Şarkıdaki kadının adını hikâyesinin kadın kahramanının adı yapmakla yetinmiş film hiç de “dağlar kızı” gibi bir görüntüsü olmayan karakteri ile şarkının sözleri arasındaki uyumsuzluğu hiç dert etmemiş. O dönem hayli popüler olan bu Azerî şarkısının ününü arkasına almak amacını taşıyan ve Yeşilçam kriterleri açısından hayli normal bir uygulama bu elbette.

Açılış jeneriğine eşlik eden görüntüler aslında seyredeceğimiz filmin hikâyesi ile ilgili olarak epey ipucu veriyor bize. Örneğin anlıyoruz ki Kartal Tibet Filiz Akın’a âşık olacak ve evine onun oldukça büyük boy bir fotoğrafını asacak kadar tutkulu bir aşk olacak bu, sonra bir şeyler ters gidecek (o fotoğraf yırtılıyor çünkü), Tibet kötü adamlarla kapışacak, hikâyenin sevimli bir çocuk karakteri olacak vs. Filmin ilk 10 dakikasından sonra final hariç ne izleyeceğinizi tamamen anlıyorsunuz ve geriye sadece sonun mutlu mu yoksa mutsuz mu olacağı kalıyor ki bu sona (sonun farklılığını, daha doğrusu kötü adamın akıbet şeklini bir olumlu puan olarak değerlendirmek gerekiyor) kadar Akın’ın görüntüleri ve Kâmuran Akkor’un sesi ile dinleyeceğiniz şarkılar size yetiyorsa filmi izlemekten keyif de alabilirsiniz.

Hikâyenin -elbette- kadını odağına alan bir namus ve ahlâk anlayışı ile ilgili çatışma üzerinden ilerlemesi üzerinde biraz durmakta yarar var. Adamın araba almak için Almanya’ya gitmesine kadın kaşı çıkıyor ve “Anlatamıyorum korkumu. Garip bir his var içimde” sözleri ile kendisi için yoksulluğun önemi olmadığını söylüyor sevgilisine. Erksan’ın belki de yönetmen olarak tek özen gösterdiği sahne olan bu bölümün hemen tamamı tek bir çekimle gerçekleştirilmiş ve kadının -olması gerektiği gibi!- fedakâr ve anlayışlı karakterine tanık oluyoruz burada. Aslında hiç istemediği gazino şarkıcısı olma teklifini de sırf bu nedenle kabul ediyor ama erkeğin -filmin dile getirmediği ama ne kadar eleştiri konusu yaptığı da tartışmaya açık olan- kıskançlığı yüzünden işler ters gidiyor. Zaten dünya kadınların tek başına ayakta kalamayacağı bir dünyadır ve onu yoldan çıkartmaktan başka dertleri olmayan erkeklerle doludur. “Satın alınmayacak namus yoktur. Bütün mesele fiyatını bilmektir” zihniyetindeki gazino patronu da onlardan biridir sadece. Senaryo, “azla yetinmeyen” kadınları net biçimde eleştirmesinin sembolü olarak kadının annesini kullanıyor. Filiz Akın ve onun dört kardeşine tek başına bakan kadın “Güzelsin, zengin biri ile evlen. Ben de yaptım aynı hatayı.” diyor kızına ve “eskiden güzelken, bak şimdi çöktüm” diye söyleniyor. Ne var ki bu şikâyetleri dile getiren karakteri oynayan kişi Muhterem Nur ve hiç de çökmüş görünmüyor açıkçası!

Senaryonun yine Yeşilçam’a özgü arsız bir çelişkisi var. Tibet’in kadına -gazino şarkıcısı olma kararı nedeni ile- verdiği tepkinin yanında mı duruyor film yoksa karşısında mı anlayamıyorsunuz bir türlü. Kadının şarkıcı olması namus açısından kötü bir şey mi, finali düşünürseniz pek de öyle düşünmüyor film; ama hikâyenin kendisini değerlendirirseniz sanki zaman zaman öyle düşünüyor senaryoyu yazanlar. Her ne kadar sürekli olarak gazino olarak anılsa da daha çok bir gece kulübü olan bir yerde çalışmayı namus kavramı ile yan yana düşünmekte oldukça zorlanıyor film özet olarak. Kaldı ki hikâyede asıl büyük bir ahlâksızlık var ki bunun üzerinde hiç durmuyor senaryo: Kartal Tibet’in intikam planına hiçbir suçu olmayan genç bir kadını alet etmesi tüm olan bitenler içindeki en ahlâksız eylemlerden biri kuşkusuz ama senaryo bunu en ufak bir eleştiri konusu bile yapmıyor; herhalde genç kadının filmin kötü adamının kızı olmasının bir sonucu olarak normal görmüş bunu senaryonun sahipleri Bülent Oran ve Muzaffer Arslan.

Filmin renkli çekilmiş olmasının “hakkını veren” hayli parlak renkli eşyaların ve kıyafetlerin kullanıldığı, müzikle hiçbir ilgisi olmayan Tibet’in evinde koca bir piyanonun olduğu, hikâyenin ikinci bölümünün on yıl sonra geçmesine rağmen karakterlerin hiçbirinde en ufak bir fiziksel değişiklik olmadığı, çocuk karakteri oynayan Ömercik’in yüzündeki yaranın bir görünüp bir kaybolduğu, Tibet’in arkadaşını oynayan Sami Hazinses’in hikâyenin akışındaki doğallık hiç dert edilmeden filme bir girip bir çıktığı bu eserin en önemli problemlerinden biri Ömercik’in karakteri olsa gerek. “Birden öyle çok sevdim ki sizi. Buramda bir şey oldu sanki.”veya “Allah neden onun gibi bir baba vermedi bana?” gibi yapış yapış klişeleri dile getirip duran bu karakter göründüğü her sahneyi -sinema sanatı açısından- mahvediyor. Annesinin boynundaki kolyenin -içine resim konan türden olduğu açık olan bir kolye bu- içinde ne olduğunu yıllarca merak etmemiş bu çocuk karaktere “sokaklarda peydahlamak” gibi yaşına hiç uygun olmayan ifadeleri kullandırtan senaristlerin zihniyetini sorgulamak gerekiyor ciddi bir şekilde.

Yanlış anlama, önyargı, karşısındakini dinlememe ve öfke ile hareket etme hikâyesi olarak da tanımlayabileceğiz film, üzerine kurulduğu bu kavramların derdinde değil elbette. Tek amaçlanan, Akın’ın görüntülerinin ve hiç değişmeyen dans hareketlerinineşlik ettiği şarkılarının fon oluşturduğu romantik dramını dönemin gözde isimleri Akın ve Kartal Tibet’i kullanarak anlatmak ve Ömercik’in “kitch masumiyeti”nden yararlanmak.

(“Dağlar Kızı Reyhan”)