This Property Is Condemned – Sydney Pollack (1966)

“Mardi Gras, karnaval demek. Demiryolu üzerinde yürümem gerekse bile gideceğim oraya. Kendi kostümümü tasarlayacağım: Siyah, parlak pullu. Tenim o elbise içinde beyaz görünecek. Yürürken parıldayacağım, dans ederken ışıldayacağım ve maskeli onca erkek… kim olduklarını bilmeyeceğim ve onlar da benim kim olduğumu bilmeyecek. Dans edeceğim, hem de hiç durmadan dans edeceğim”

1930’lardaki büyük ekonomik kriz döneminde, küçük bir Amerikan kasabasında herkesin gözdesi olan bir kadın ve ekonomisinin can damarı olan demiryollarında çalışanların bir kısmını işten çıkarmak için kasabaya gelen bir adamın hikâyesi.

Tennessee Williams’ın 1946’da yazdığı, aynı adlı ve tek perdelik oyunundan serbest bir biçimde uyarlanan bir Amerikan yapımı. Senaryosunu Francis Ford Coppola, Edith Sommer ve Fred Coe’nun yazdığı filmi Sydney Pollack yönetmiş. Başrollerini Natalie Wood ve Robert Redford’un paylaştığı filmde Kate Reid ve Charles Bronson da diğer önemli rolleri üstlenmişler, kadının annesi ve hayranlarından biri karakterlerinde. İlginç bir tesadüf sonucu, o tarihe kadar tümünün kariyerleri televizyon ağırlıklı olan Pollack, Redford, Reid ve Bronson’un sinemaya kaymaya başladıkları dönemin başında çekilen filmin asıl yıldızı Natalie Wood ve önceki birkaç filminin düşük gişe gelirinden sonra hayli önem verdiği bir çalışma olmuş bu. Wood, Redford ve Pollack’ın çıkan sonuçtan mutlu olduğu ama Tennessee Williams’ın, isminin kullanılmasına izin vermemekle tehdit edecek kadar hoşlanmadığı bir film bu ve bugün belki kelimenin tam anlamı ile bir klasik olarak görülmese de kimi özellikleri ile ilgiyi hak eden ve hatırlanan bir çalışma. Hikâyenin ikinci yarısında yer alan ve New Orleans’ta geçen romantik bölümlerin filmin genel havasından -hem içerik hem mizansen olarak- farklı ve bu nedenle de garip durduğu çalışma, başta iki başrol oyuncusu olmak üzere tüm kadrosunun başarılı performansları ve onun en iyilerinden olmasa bile Williams’ın izini taşıyan öğeleri ile izlenmeyi hak ediyor kesinlikle.

Film, üzerine hayli büyük gelen ve sonradan ablasından kaldığını anladığımız dekolte bir elbise giyen ve rayların üzerinde yürüyen genç bir kızın hikâyesini kendi yaşlarında bir erkek çocuğuna anlatması ile başlıyor ve yine aynı gençlerin görüntüleri ile sona eriyor. Dinlediğimiz trajik bir hikâye ve Williams’ın izlerini taşıyan sahneleri ve diyalogları ile de kendisini seyrettirmeyi başarıyor. Kasabanın tüm erkeklerinin “ilgi odağı” olan ve annesinin de bu durumu ailesini ve kendisini ayakta tutmak için arsızca kullandığı kadının tüm o yapay sevgi gösterilerinden ve içine sıkışıp kaldığı küçük kasaba hayatından kurtulmak için bir fırsattır karşısına çıkan ve büyük şehirden gelen yakışıklı yabancı. Ne var ki tüm o “kirlenmişlik”ten sonra bir mutluluk düşü gerçekçi midir ve ne kadar sürebilir bir güzel düş, bunu anlatıyor bize film. Senaryo tamamen bitmeden çekimlerine başlanan film eleştirmenler ve seyirciden beklenen ilgiyi görmeyince, Wood yaklaşık üç yıl boyunca sinemadan uzaklaşmış ama bugün baktığımızda bu ilgi yetersizliğinin bir parça haksızlık olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Evet, hikâyeye kaynaklık eden oyun Williams’ın en parlak eserlerinden biri değil ve film gidebileceği (ve gitmesi gereken) yerlere bir türlü gidemiyor gibi görünüyor ama kendine özgü bir çekiciliği de var açıkçası. Klasik Hollywood’dan esintiler taşıyan ama bunu 1960’lar sinemasının özellikleri ile modern kılmış bir görünümü var öncelikle. Natalie Wood ve Robert Redford başta olmak üzere, tüm kadronun parlak oyunculukları da filme ayrı bir cazibe katıyor. Wood, Altın Küre’ye aday olan performansı ile rolüne epey asıldığını göründüğü her karede kanıtlıyor bize ve karakterinin dinamizmini, çekiciliğini, yaşam arzusunu, sevilmekten aldığı keyfi ve umutlarını ustalıkla geçiriyor seyirciye. Senaryonun Wood’un aksine daha az fırsat tanımış göründüğü Redford ise “gösterişsiz” bir rolün nasıl canlandırılabileceğinin çekici bir örneğini oluşturuyor ve vasat bir oyuncunun gölgede kalmasına engel olamayacağı bir karakteri ayaklandırıp, onu kritik önemde bir konuma yerleştiriyor. Onun bu başarısı olmasaydı, aşk hikâyesi sahip olduğu etkileyicilikten epey bir kısmını yitirebilirdi.

Filmin orijinal adında yer alan “condemned” kelimesi İngilizcede iki farklı anlamda kullanılıyor. Büyük bir suç işlediği için idama mahkum edilen insanlar için olduğu gibi, aynı zamanda içinde yaşanması tehlikeli bulunulan binalar için de kullanılıyor bu kelime. Filmin başında gördüğümüz büyük evin (Wood’un annesinin işlettiği ve kasabanın demiryollarında çalışanların kaldığı bir pansiyon burası) kapısına resmî makamların astığı ve binada oturmanın yasak olduğunu belirten yazı (filmin ismi aynı zamanda bu yazı), Wood’un canlandırdığı Alva karakterinin durumunu da anlatıyor. O da tıpkı bu ev gibi bir “mülk” ve birlikte yaşanması “imkânsız”. Hikâye bu göndermenin bir benzerini iki aşığın gittikleri bir film üzerinden de yapıyor: “One Way Passage” filmindeki kadının ölmek üzere olan bir hasta olması ve filmden çıkışta kadının (Wood’un) adama (Redford’a) filmleri -özellikle de mutsuz bitenleri- her görüşte farklı bir son bekleyerek seyrettiğinden bahsetmesi bizim seyrettiğimiz filmin sonu ile ilgili de epey ipucu veriyor seyirciye.

Bazı sahnelerinin mizanseni ve özellikle de bol diyaloglu olması ile bir oyundan uyarlandığını zaman zaman hatırlatsa da film, Sydney Pollack’ın yönetmenliği hikâyeye kesinlikle bir sinema havası katmayı başarmış ve pansiyonun dışında geçen sahnelerde olduğu gibi hem filmin nefes almasını sağlamış hem de herhangi bir zorlamadan uzak bir hava yaratmayı başarmış. Buna karşılık filmin New Orleans’taki mutluluk bölümü, sanki başka bir filmden alınıp bu filme yedirilmiş gibi bir görüntüye sahip. Bu bölüm hem senaryo hem de yönetmenlik açısından filmin en zayıf anlarına sahip olduğu gibi hikâyenin geneli ile de her açıdan farklı bir yerde duruyor ve açıkçası bir parça zayıf anlatılmış finalle birlikte filme de zarar veriyor. Neyse ki kısa tutulmuş bu bölüm ve büyük/kalıcı bir hasara neden olmuyor.

Oyuncunun sonraki kariyerini düşününce, Charles Bronson’un aslında oyunculuk yeteneği olduğuna şaşırarak tanık olacağınız film, belki de hikâyeyi başlatan ve kapatan genç kızın bir fantezisidir ama fantezi ya da değil, iki baş karakter arasındaki -aslında çok da gerçekçi olmayan- aşkı “elektrikli” bir şekilde anlatmayı başarıyor. Özgürlük ve cinsellik gibi temalara da değinen bu “yetişkin” filmi, Hollywood’un iki büyük ismini gencecik halleri ile karşımıza getirmesi ile bile ilgi görebilecek bir yarı-klasik; olabileceği kadar parlak değil belki ama kesinlikle çekici.

(“Lanetli Kadın”)

Şahmerdan – Sait Faik Abasıyanık

Sait Faik Abasıyanık’ın ilk kez 1940 yılında yayımlanan öykü kitabı. Dört öykü ilk kez bu kitap aracılığı ile okurla buluşurken, diğer on beşi daha önce çeşitli dergilerde yayımlanmış. Yazarın 1936 tarihli “Semaver” ve 1939 tarihli “Sarnıç”tan sonraki üçüncü kitabı olan çalışmada Sait Faik yine “küçük insan”ları (veya “alt sınıftan bireyler”i) odağına alıyor ve öykülerin bazında klasik anlayışı bir kenara bırakıp, başı sonu belli olan bir hikâye anlatmak yerine daha çok “gözlemlerin aktarılması” havasında bir içerik ve üslup ile çıkıyor karşımıza.

Kitapta yer alan öykülerde ada, deniz, balıkçılar, vapur vs. gibi ortak öğeler Sait Faik’ten bekleneceği şekilde yer alırken, yazarın insanı anlamaya çalışan ve seven yanı sıklıkla karşımıza çıkıyor. Bir insan güzellemesinden çok, insanı iyi ve kötü yanları, iyilikleri ve kötükleri ile ele alan içerikleri var bu satırların ve sıradan (ve yoksul) insanların ayakta kalma mücadelelerindeki tercihlerini yargılamaktan çok gözlemliyor ve bize aktarıyor Sait Faik. Doğrudan politik öğeleri olan ve “Bir Kadın” adını taşıyan öyküdeki karakterlerden biri olan şaire atfedilen şu satırlar yazarın insanı sevme ve anlama çabasının göstergesi olsa gerek: “Allahım, yarabbim. Ben insanları sevmek için azami gayretimi sarf ediyorum. Fakat niçin… Niçin her şey, bu yukarıda saydığım hayaletler gibi. Her şeyi iyi bulup, kapılarını bana sımsıkı kilitliyorlar?”

Kitaptaki “Çelme” isimli öyküsü ile “halkı askerlikten soğuttuğu” iddia edilerek askerî mahkemede yargılanan ve beraat eden (oldukça beklenmedik bir “isyan”ı anlatıyor bu öykü) yazarın burada yer alan on dokuz öyküsünün satır aralarında eşcinselliğinin (veya Mina Urgan’a göre biseksüelliğinin) izlerini görmek de mümkün; özellikle “Kaşıkadası’nda” adlı öyküde üzeri epeyce aralanan bir tavır var bu bağlamda ve diğer birkaç öyküde de yazarın erkek karakterleri ifade ediş şeklinde izini sürmek mümkün bunun. Doğrudan toplumsal sorunları değil, bu sorunlar karşısında alt sınıf insanlarının tavırlarını ve duygularını yansıtan öykülerin yer aldığı kitapta bu bireylerin kavgaları, öfkeleri, dostlukları, mücadeleleri ve korkuları yer alırken, zaman zaman hüzün de gösteriyor kendisini. Örneğin “Alt Kamara” isimli öykü, yaşlı bir adamın “açık pencereden uçup gitmesi”ni dokunaklı bir biçimde ele alıyor ve “Çöpçü Ahmet”te de tekrarlanan bir “geçip giden dünya” ve onu çaresizce seyretme hâlini aktarıyor bize.

Dünyanın seslerini duymadığı ama içlerinde koca ve özel dünyalar taşıyan sıradan insanları anlatan bu öyküler tüm Sait Faik öyküleri gibi okunması gerekli ve keyifli çalışmalar. Büyük olaylar veya gösterişli dünyalar yok bu öykülerde (hatta kimilerinde bir olay da yok) ama hayatın ta kendisi var.

Slava – Kristina Grozeva / Petar Valchanov (2016)

“Sen insanların dinleyeceği bir kahramansın. Sana ben inandıysam, herkes inanır. Eğer sen söylersen, büyük etki yaratır”

Rayların bakımını yaparken bulduğu yüklü miktardaki parayı polise teslim edince, kendisini ulaştırma bakanlığının halkla ilişkiler faaliyetinin aleti olarak bulan bir işçinin hikâyesi.

Bulgar yönetmenler Kristina Grozeva ve Petar Valchanov’un birlikte yönettikleri ve Bulgaristan / Yunanistan ortak yapımı olarak çekilen bir film. Senaryoyu Decho Taralezhkov ile birlikte yazan Grozeva ve Valchanov ikilisi, önceki uzun metrajlı filmleri (2010 tarihli “Avariyno Katzane” ve 2014 tarihli “Urok – Ders”) gibi, şimdilik son eserleri olan bu çalışmayı da birlikte yönetirken “gazete kupürleri” adını verdikleri üçlemelerinin de ikinci filmini çekmişler. Bu üçleme kapsamında, iki yönetmen gazetelerde yayınlanan gerçek hikâyelerden esinlenerek yazıyorlar senaryolarını ve burada da hem filmdekine çok benzer bir hikâyeden hem de senaryoya kattıkları ikinci bir gerçek olaydan yola çıkmışlar. Bulgaristan’ın Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’a aday gösterdiği film, adını Sovyetler Birliği’nde 1924 yılında kurulan bir fabrikada üretimine başlanan kol saatinden alıyor. Hikâyenin kahramanına babasının armağan ettiği ve filmde önemli bir yeri olan saati üreten fabrika artık kapalı ve klasik ünü nedeni ile de sahteleri üretilmeye devam ediliyor günümüzde. Film politikacıların ve onların emrindeki bürokratların, sıradan insanları kendi amaçlarına nasıl alet ettiklerini mizahı da içine alan bir dil ile anlatırken sosyal gerçekçi diye tanımlanabilecek atmosferi ile ilgiyi hak ediyor.

Son dönem Romanya sinemasının toplumsal bir eleştirisi olan filmlerini çağrıştıran havası ile Balkanların ortak unsurlarını hatırlatan çalışmada, yönetmenlerin önceki filmlerinde de rol alan Stefan Denolyubov (demiryolu işçisini) ve Margita Gosheva (işçinin dürüstlüğünü bakanlığının yolsuzluklar nedeni ile sarsılan imajını düzeltmek için fırsat olarak gören hırslı halkla ilişkiler yöneticisi) tekrar karşımıza çıkıyorlar ama bu kez bir öncekindeki rollerini birbirleri ile değişiyorlar. Önceki filmde adam verdiği borç nedeni ile kadına eziyet edip onu kullanırken, burada kadın adamı kullanıyor. Bu ortak öğeyi üçlemenin bir hoşluğu olarak değerlendirip, filmin kendisine geçersek ilk söylenmesi gereken herhalde filmin mesajına hiçbir zarar vermeden ve onu yumuşatmadan bir mizah duygusunu da barındırabilmesi olmalı. Gayet ciddi bir şekilde yapılan bir “kara mizah” bu ve hikâyenin gücünü de arttırıyor. Pek çok farklı festivalde ödül kazanan senaryo filmin en büyük kozu belki de; üstelik bir “yan hikâyenin” filmdeki ağırlığı konusunda bizi tam olarak ikna edememek gibi bir sıkıntısı olmasına rağmen yakalanan bir başarı bu. Kırkına gelmiş kadının kocasını arzusuna rağmen sürekli olarak çocuk sahibi olmayı ertelemesi ve doğumu ileride yapmak üzere embriyoları dondurmak için geçirilen tıbbi operasyon kimi “eğlenceli” anlara kaynaklık etse de ve belki de kadının işindeki hırsının bir sembolü olarak kullanılsa da asıl hikâyeden gereğinden fazla rol çalmış gibi görünüyor. Yine de bu hikâyenin kendi başına bir çekici yanı olmasından dolayı belki de, çok da önemli görünmüyor bu problem.

Film bize bir yozlaşma eleştirisi sergilerken sadece politikacıları değil, sıradan insanları da (toplumu, bir başka şekilde söylersek) unutmuyor. Bulduğu parayı polise teslim etmesi yüzünden iş arkadaşları onunla dalga geçerken, diğer demiryolu işçileri yaptıkları hırsızlıkları ihbar ettiği için kahramanımızı bir güzel dövüyorlar örneğin. Filmin bu açıdan toplumun iki farklı kesimini başarı ile bir araya getirip hikâyelerini doğal bir şekilde örtüştürdüğünü söylemek mümkün. Çarpıcı ve soru işareti ile biten finalinde adamı ve kadını buluşturan filmin, bu finali ile sadece bir öfke patlamasını mı işaret ettiği yoksa dürüst (ve âdil) insanların isyanını mı anlattığı izleyicinin yorumuna kalmış ama Kristina Grozeva ve Petar Valchanov ikilisinin düzene yumuşak bir görüntü altında açık bir saldırı yaptığı kesin. Kadının işi bittikten sonra adamı başından atabilmek için polislerden aldığı yardımın da düzenin bozukluğunun bir başka örneği olarak gösterilebileceğini de belirtmek gerekir burada.

Ödül töreni için pantolon değiştirme ve bu değişikliği zorunlu kılan “kaza” sahnesi gibi anları ve bakanla fotoğraf çektirme sahnesi ile kendine özgü mizahının eğlenceli örneklerini veren film, bir tarafa tavşanlarına büyük bir sevgi ile yaklaşan bir adamı diğer tarafa ise soğuk, planlı ve çıkarcı insanları yerleştirerek tarafını net bir şekilde ortaya koyuyor; bir çözüm önermiyor (eğer finalde ima edilen, bir öneri değilse!) ama en azından -eğlenceli türünden- bir saptamada bulunuyor. Adamın ödül töreni sırasında ortadan kaybolan ve babasının ona armağanı olan Slava marka saatinin yerine devletin kendisine modern ama kişiliksiz bir görünümü olan bir saat vermesinin de, “eski”nin yerini alan “yeni”nin onun ihtişamından çok uzakta olduğunu anlatmak için kullanılan bir sembol olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Krum Rodriguez’in hikâyenin doğallığına yakışan gerçekçi görüntüleri ve iki baş oyuncusunun karakterlerine çok iyi uyan oyunları (adamın sessiz sadeliği ile kadının gürültülü yapaylığı) ile de değer kazanan film görülmeyi hak eden bir film kesinlikle.

(“Glory” – “Kol Saati”)

Çavlanın İçinde Sessizce – Nezihe Meriç

Nezihe Meriç’in 1996 – 2003 yılları arasında Varlık dergisinde yayımlanan anıları. İlk baskısı 2004 yılında yapılan kitabın giriş yazısında “… İkinci cilt için biraz telaş var içimde. Hemen başlayayım, hemen uçlansın istiyorum. Erteleme zamanımız geçti diyorum.” diye yazsa da Nezihe Meriç, anıların devamını yayımlayamamış ve 2009 yılında vefat etmiş. Dünya Kitap’ın “Yılın Telif Kitabı” ödülünü kazanan kitabı adeta bir sohbet havasında (kendi ifadesi ile, “konuştuğum gibi”) oluşturmuş yazar ve düz bir kronoloji takip etmek yerine, anıları kaleme aldığı günün izlenimlerinin ve içinde bulunduğu ruh halinin doğurduğu çağrışımlarla geçmişe uzanmış ve keyifle okunacak bir eser koymuş ortaya. Sayısı çok fazla olmasa da yazarın hayatının çeşitli dönemlerinden fotoğraflar da yer alıyor kitapta ve çoğunlukla, sanatçının dostu olan başka sanatçılarla birlikte görüyoruz onu bu fotoğraflarda.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın yazarlarından biri olan Nezihe Meriç’in (yakınlarının onu çağırdığı adı ile Nezim) günümüz Türkiyesi’nde -ne yazık ki- artık adları pek anılmayan ve izleri yavaş yavaş silinen cumhuriyet kadınlarından (ve insanlarından) biri olduğunu her satırında hissedeceğiniz bir anı kitabı bu. Dünya ve Türkiye meselelerine, kimi toplumsal ve siyasî olaylara bakışın yansıdığı her bölüm bunun bir kanıtı ve “Yeni Türkiye”nin aslında neleri yitirmek demek olduğunu da hatırlatıyor bize.

Öykülerinde olduğu gibi burada da sade ve sıcak bir dille anlatıyor kendisini Nezihe Meriç. “Ben anılarımı yazayım dedim durup dururken” cümlesi ile başlıyor kitap ve hemen her bölümde anı yazmak ve kendisinin neden yazdığı üzerine düşüncelerini paylaşıyor bizimle. Anıları “… bizim yaşamımızın, yaşadığımız çağa nasıl baktığımızın, nasıl katıldığımızın aynası” olarak niteliyor ve Bodrum’daki bahçenin ortasında verdiği anılarını yazma kararının gerekçesini şu şekilde izah ediyor: “Ölürsem, ben ölünce, ölüverince ne olacak bunlar? Bu, yıllardır yaşadığım, yaptığım, yoktan var ettiğim ev içi güzellikleri, bu bahçe, bu kokular, doğanın topraktan fışkıran rengi, bereketi, kokusu, canı -ki burada, ben varken benimle birlikte, ben bakarken, ben severken, ben güzellerken bana göre var olan bunlar- ne olacak?” Evinden ve bahçesinden yola çıkıp, tüm bir ömrün ve o ömüre sığdırılan “dostlukların, arkadaşlıkların, sevgilerin, acıların ve anıların” yitmemesi için yazdığını söylüyor ve iyi ki de yazıyor; hem onu daha yakından tanımanın hem de öykülerini besleyen hayatının ve pek çok sanatçı ile olan paylaşımlarının tanığı yapıyor bizi böylece. Birkaç farklı yazısında, ileride bu anıları okuyacak meraklı gençleri hayal ediyor yazar ve işte bu hayal de yine o yitip yok olmama arzusunun bir aracı olarak çıkıyor ortaya.

Nezihe Meriç’in kitapta sık sık karikatürist Semih Poroy’a doğrudan seslenmesinin (“Yaa Semih Poroy işte böyle böyle. Bir düşün bu işi”, “Ya Semih Poroy, yazmak da zor, çizmek de bazan” vs.) nedeni, anılar Varlık’ta yayınlandığında, yazılara Poroy’un çizgilerinin eşlik etmesiymiş ve bu kitapta da bu çizimler yer alabilseymiş diye düşünüyorsunuz. Bir cumhuriyet yazarının anılarını (zaman zaman günlük veya deneme biçimini de alan anılar bunlar) okumak günümüz Türkiyesi’nde ayrıca önem taşıyan bir eylem ve kitap da tüm sıcaklığı ile bu eylemi keyifli bir şekilde destekliyor.