Fences – Denzel Washington (2016)

“Ben de seninle duruyordum. Tam burada, yanındaydım. Benim de bir hayatım var ve seninle aynı yerde durmak için hayatımın on sekiz yılını verdim. Ben hiç başka şeyler istemedim mi sence? Hayallerim, umutlarım yok muydu? Benim hayatım ne olacak, ben ne olacağım? Başka erkekleri tanımak benim hiç aklımdan geçmedi mi? Bir yerlerde uzanıp, sorumluluklarımı unutmak istemedim mi? Birileri beni güldürüp, mutlu etsin istemedim mi? İstekleri ve ihtiyaçları olan yalnız sen değilsin. Ama ben sana tutundum, Troy. Bütün hislerimi, isteklerimi, ihtiyaçlarımı, hayallerimi senin için içime gömdüm. İçine bir tohum ektim ve onun için dua edip, açmasını bekledim ama tohumun, toprak çok sert ve kurak olduğu için açmayacağını anlamam on sekiz yılımı almadı. Ben sana tutundum, Troy, daha da tutundum. Sen benim kocamdın. Sahip olduğum her şeyi sana borçluyum. Her bir parçamı sana verdim. Yukarıda odamızda karanlık çökerken dünyadaki en iyi erkek olmadığın şüphesini kafamdan atmak, sen nereye gidersen hep yanında olabilmek için elimden gelen her şeyi yaptım. Çünkü sen benim kocamdın, çünkü karın olarak yaşayabilmenin tek yolu buydu. Hep verdiklerinden ve vermek zorunda olmadıklarından söz ediyorsun. Ama sen de alıyorsun, Troy. Alıyorsun ve vermiyorsun. Kimin ne verdiğinden haberin bile yok”

1950’li yıllarda Pittsburgh’da, bir yandan ailesini geçindirmeye çalışırken diğer yandan kendi arzuları ve hayal kırıklıkları ile yüzleşen bir adamın hikâyesi.

August Wilson’ın aynı adlı tiyatro oyunundan yine kendisi tarafından sinemaya uyarlanan ve Denzel Washington’ın yönettiği bir Amerikan yapımı. Yazarın “The Pittsburgh Cycle” adı ile bilinen ve her biri farklı bir on yılda geçen on oyunundan beşincisi olan eser 1950’li yıllarda Pittsburgh’daki bir siyah işçi ailesini anlatıyor ve aralarında prestijli Pulitzer ve Tony’nin de bulunduğu pek çok tiyatro ödülünü kazandı. Güçlü diyalogları ile dikkat çeken oyunu sinemaya aktaran Denzel Washington 2010 yılında Broadway’de sahnelenen oyunda bu filmde de kendisi ile başrolleri paylaşan Viola Davis ile birlikte yer almış ve o çok beğendiği oyunu sinemaya taşımaya karar vermiş. Bunu yaparken de, daha ilk dakikalarda fark edileceği gibi, oyuna tamamen sadık kalmış ve özellikle bir sinema havası yaratmama tercihinde bulunmuş. Sağlam oyunculuklar ve oyunun metninden kaynaklanan gücü, filmi kesinlikle ilgiye değer kılıyor ve Washington’ın mizanseni de baştan yaptığı tercihe uygun olarak ilerleyerek şaşırtmıyor. Bu yanlarına karşılık, finalindeki mistik havanın çağrıştırdığı ve hatta altını çizdiği bir içerik problemi var ki hikâyenin mesajını savunmayı (ya da en azından anlamaya çalışmayı) hayli zor kılıyor ve açıkçası bir eleştiriyi de hak ediyor.

Hikâyenin başlarında 1950’li yılların ABD’sindeki ırk ayrımcılığının izlerini taşıyan diyaloglar sık sık çalınıyor kulağımıza ve bunların en önemli olanı da temizlik işlerinde çalışan siyahların hep çöpleri toplaması, beyazlarınsa çöp kamyonlarını sürmelerini vurgulayanı. Ailenin babası da en yakın arkadaşı ile birlikte çöpleri toplayanlardan biri ama hikâyenin bir aşamasında sürücülüğe de terfi ediyor. Belki ülkede değişmekte (veya en azından görünürde yumuşamakta olan) ayrımcılığın bir sembolü bu rol değişimi ama bir yandan da hikâyenin zaten kısıtlı olan politik yanını yumuşatıyor. Oyunun yazarı August Wilson’ın anlattığı karakterleri ve yaşadıkları hayatı çok yakından gözlediği ve çok iyi bildiğini devamlı hissettiren bu hikâyeyi sinemaya tiyatro havasını dağıtmadan ama -yeterli olduğu tartışmaya açık- bir şekilde sinema havası katarak aktarmış beyazperdeye Wilson ve Washington ikilisi. Bu tercihin en büyük artısı karakterlerin sözlerinin ve o sözlerin arkasındaki duyguların çok güçlü bir biçimde yansıması oluyor bize. Ne var ki bu artı öte yandan beraberinde iki soru getiriyor önümüze. Bu derece “büyük” konuşmalar sinemasal gerçekçilik açısından doğru mu ve bu derece “çenesi düşük” bir hikâyeyi konsantrasyonu yitirmeden takip etmek mümkün mü? Her iki sorunun da evet ve hayır yönünde taraftarları olacaktır kuşkusuz ve açıkçası bu tarafların her ikisi de haklı olacaktır verdikleri cevaplarda.

Çok çalışan, çok çekmiş ve temel olarak iyi bir insan olarak resmediliyor, Washington’ın kendisinin canlandırdığı baba karakteri. Biri önceki evliliğinden olan, diğeri halen evli olduğu eşinden iki erkek çocuğu kendi inançları ve değerleri doğrultusunda yetiştirmiş ve onların (özellikle küçük olanının) hayatlarını kendi istediği gibi şekillendirmekte kararlı. Onun aile “reis”liğini geleneksel olarak nitelendirmek ve anlayışla karşılamak mümkün diyor sanırım film bize ama finalde “gökyüzünden gelen mesaj” ile bunu bir adım daha ileri götürüyor ve bizi “yüce bir bağışlama”nın ortakları arasına sokmaya çalışıyor. Elbette filmin bu adamı sadece sert eleştirinin konusu yapmayı beklememeliyiz ama iki saati aşan sürenin sonunda bir parça daha fazla eleştiri görmeyi istemek de hakkımız olsa gerek. Sonuçta bir belgesel değil bu ve “gerçekler”i sadece gösterip, tarafsız bir konumda durma hakkı yok. Filme adını veren çitlerin, sembolizm anlayışının örnekleri olarak, günümüz sinemasından çok tam da hikâyenin geçtiği yılların tiyatro anlayışının izlerini taşıdığını da söylemek gerekiyor. Bu çitleri aileyi dışarıya karşı korumanın ve işte tam da bu bağlamda, onları kendi iktidarı altında tutmaya çalışan bir anlayışın sembolü olarak görebiliriz herhalde. Dolayısı ile dışarıdan gelenleri içeriye sokmamak kadar, içeridekileri dışarıya çıkarmamanın da aracı bu çitler. Annenin kendisini yıkaan bir haberden sonra evden dışarı koşarak çıktığında kendisini çitlerin önünde bulmasını ve onlara yaslanarak durmasını da (onlar tarafından dışarı çıkmasının engellenmesini bir başka ifade ile) bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor.

Çok kısa anları dışında tamamen evin içinde ve özellikle de bahçesinde geçen hikâyede konuşmaların yoğunluğunu, nadir de olsa sessiz bir ana denk geldiğinizde anlıyorsunuz; çünkü bu anlarda hem siz hem film nefes alıyor ki aynı durum kamera evden her uzaklaştığında da hissettiriyor kendisini. Anlatılan erkeğin değil, kadının hikâyesi olsaydı asıl olarak bunu da filmin sembollerinin arasına koyabilirdik belki ama hikâyenin asıl kahramanı erkek karakter. Açıkçası kadının -yeterince- anlatılmayan hikâyesi, en az erkeğin anlatılan hikâyesi kadar ilginç olabilirmiş diye düşündürten bu filmde oyunculuklara ise diyecek söz yok. Ağlayarak isyanını dile getirdiği sahnedeki performansının en iyi kanıtı olduğu oyunculuğu ile Viola Davis başta olmak üzere tüm oyuncular çok başarılı ve yoğun diyalogların ve duygusal iniş çıkışların üstesinden ustalıkla geliyorlar.

Başrolde olan Davis’in Oscar’da kazanma ihtimalini arttırmak için kendi tercihi ile yardımcı oyuncu dalında ödüle aday olmasının (bu ödülü aldığını da not edelim) ve August Wilson’ın henüz senaryoyu tamamlamadan hayatını kaybetmesi nedeni ile onun çalışmasını sürdüren Tony Kushner’ın senarist olarak değil, yapımcı olarak gösterilmesinin ve aynı çalışmaya katkı sağlayan Washington ve Spike Lee’nin adlarının ise hiç anılmamasının dikkat çektiği film, işçi sınıfından bir aileyi odağına alması açısından önem taşıyor kuşkusuz. Her ne kadar bu sınıf meselesini çok dar tutsa da ve dönemin koşulları içinde bir yere yerleştirmese de takdir etmek gerekiyor bu tercihi. Oyuna oldukça sadık kalsa da hiçbir anında durgun görünmemeyi başarması ve Washington ile görüntü yönetmeni Charlotte Bruus Christensen’in görsel tercihlerinin başarısı (ki bu tercihler filmi görüntüye alınmış bir oyun olmaktan uzak tutuyor) filmin diğer olumlu yönleri olarak gösterilebilir. Fazlası ile yoğun olsa da, bu “şiirsel gerçekçi” bir havası olan filmi görmekte yarar var. Finaldeki “bağışlayın” mesajına ise temkinli yaklaşmalı; bağışlama bazen yeniden başlamayı mümkün kılar ama bazen de bağışlanan suçu normal ve görünmez kılar çünkü.

(“Çitler”)

3000 Layla – Mai Masri (2015)

“Onu bu dört duvar arasında tutmaya hakkım var mı bilmiyorum”

İsrail’in, bir teröriste yardım ettiği gerekçesi ile hapis cezasına çarptırdığı Filistinli bir öğretmenin cezaevindeyken hamile olduğunu öğrenmesi ve doğacak çocuğu ile ilgili yaşadığı endişelerin hikâyesi.

Filistinli yönetmen Mai Masri’nin yazdığı ve yönettiği, Filistin, Ürdün, Lübnan, Fransa, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri ortak yapımı bir film. Toprakları İsrail işgali altındaki Filistin halkının acıları üzerine çektiği belgesellerle sinemaya giren yönetmenin bu ilk konulu filmi Ürdün’ün Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’a aday gösterdiği çalışma olmuştu. Yönetmenin Lübnanlı bir sinemacı olan eşi Jean Khalil Chamoun ve iki kızına ithaf ettiği filmin açılış ve kapanıştaki kısa sahneler dışında hikâyesinin hemen tamamı cezaevinde geçiyor ve bir anlamda Masri’nin ülkesinin durumu için bir metafor olarak kullanılıyor bu ortam. Hikâyesinin içeriğinin sağladığı duygusal ve politik etkileyicilikten yararlanmayı bilen filmin sinema estetiği (veya daha doğru bir ifade ile söylersek, sinema dili) açısından yeterince güçlü olmaması dikkat çekiyor. Karakterlerin şablonlar düşünülerek çizilmiş olması hissinin de bir parça zayıflattığı film, öte yandan yönetmenin belgesel tecrübesinden taşıdığı izler ve hikâyesinin benzerlerinin pek çok yerde yaşandığını (ve yaşanmakta olduğunu) bilmenin de katkı sağladığı gerçekçiliği ile ilgi çekebilir.

Kapanış jeneriğinden önce görüntüye birtakım istatistikler getiriyor yönetmen Masri: 1948’den beri 700 Bin Filistinlinin İsrail hapishanelerine atıldığını ve filmin çekildiği tarihte 6 Bin Filistinlinin (erkek, kadın ve çocuk) hapiste olduğunu öğreniyoruz. Seyrettiğimiz hikâyede erkek mahkumları ve asker, doktor gibi diğer erkek karakterleri görsek de temel olarak bir “kadın filmi” bu, baş karakter olan Layal’ın karakteri üzerinden çizilen bir kadın filmi. Kendisini ceza almaktan kurtaracak bir yalanı söylemeyi (yardım ettiği Filistinli çocuğu (18 yaşından küçük bir erkek bu) arabasına bıçakla tehdit edildiği için aldığını iddia etmeyi) kocasının ısrarına rağmen kabul etmeyerek gösterdiği dürüstlük ve “analık” duygusu (çocuğun daha fazla ceza almasını engellemiş oluyor böylece), hikâyenin ana teması olan “cezaevinde büyüyen bir çocuğa annelik etmek” ve kadın mahkumlar arasındaki ilişkileri birlikte düşündüğümüzde filmin, kendisi de bir kadın olan yönetmenin anlattığı bir kadın hikâyesi olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. Kendisini yalnız bırakan kocasından destek alamayan kadının yaşadığı tüm zorluklara rağmen bir yandan -politik açıdan- bilinçlenirken bir yandan da çocuğunu ve kendisini ayakta tutmaya çalışmasını da bir kadının direnişi olarak görmek mümkün.

Anneleri ile birlikte cezaevlerinde kalmak zorunda olan çocuklar gibi trajik bir durumu ele alıyor film; ülkemizde de pek çok örneği olan bu trajedinin üzerine bir de kadının (ve çocuğun) Filistinli, cezaevinin de İsrail’de olduğunu ekleyince, tanık olduğumuz hikâyenin hayli acı olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Bu acıyı hemen hiç sömürmeden anlatıyor bize Masri ama -özellikle sinema sanatı açısından- daha parlak olabilecek bir sonuca ulaşmasını engelleyen kimi problemlerden kaçınamadan. Hikâyenin kötü karakterleri olan İsrailli baş gardiyan ve cezaevi müdürü olan iki kadın hayli kaba çizgilerle çizilmiş örneğin. Kötülüklerinin “yüzlerine yansıması”na da özellikle dikkat edilmiş bir çirkinlik içinde gösteriliyorlar bize sürekli olarak. Bu ve kimi gelişmeler hikâyenin bir parça formüller ve kalıplar üzerinden ilerlediği havasını doğuruyor ki sinema değeri açısından zarar veriyor filme bu durum. Hikâyedeki “denge”yi sağlayan İsrailli barışsever kadın avukat veya çocuğunu görme iznini alabilmek için koğuş arkadaşlarını ihbar eden Filistinli kadın karakterlerin ise işte tam da bu dengeyi sağlamak için karşımıza çıkarıldığını düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz. Belki de hikâyenin atmosferinin yeterince güçlü kılınamadığının en iyi göstergesi, filmin sonunda kısaca gösterilen gerçek görüntüler. Filistinlilerin İsrail askerleri ile olan anlarını yansıtan bu görüntüler çok daha etkileyici hikâyenin kendisinden.

Belgeselin gerçekçi tavrına sadık kalmış yönetmen çoğunlukla (uyuyan çocuğun elindeki tahtadan kuşun gerçek bir kuşa dönüştüğü sahnenin etkileyici olmasına rağmen doğruluğu tartışmalı, bu gerçekçiliğin dışında kaldığı için) ve tam da bu nedenle filmin bazı sahneleri bu denli başarılı olabilmiş. Örneğin açlık grevine giden mahkumlara askerlerin müdahale ettiği sahne (bizdeki “Hayata Dönüş” “operasyon”unu hatırlatıyor içinizi burkacak bir şekilde), kadın mahkumlar arasında çıkan bir kavgaya nerede ise öylesine ateş eden bir İsrailli askerin işlediği cinayet veya kadının elleri yatağın başına kelepçelenerek gerçekleştirilen doğum gibi bölümler yüreğe dokunuyor gerçekten. 1980’li yılarda geçen hikâye, Lübnan’daki Sabra ve Şatilla kamplarında Falanjistlerin Filistinli mültecileri katletmesini de gündeme getirirken, anne ve oğlunun atıldıkları hücrenin duvarında yarattıkları dünya, görüntü yönetmeni Gilles Porte’un özellikle dar ve kapalı mekanlardaki çalışması, başrol oyuncusu Maisa Abd Elhadi’nin -senaryonun karakterini yeterince derinleştirememesine rağmen- performansı ve hem Filistin’e özgü hem de evrensel bir trajediyi gündeme getirmesi ile seyre değer olmayı hak ediyor yeterince güçlü ya da özel bir sinema dili olmasa da.

(“3000 Nights” – “3000 Gece”)

Jason Bourne – Paul Greengrass (2016)

“Gerçekten kim olduğunu kabul edene kadar asla huzur bulamayacaksın”

Geçmişini ve gerçekte kim olduğunu aramaya devam eden CIA ajanı Jason Bourne’un bu arada teşkilatın başka kirli sırlarını daha öğrenmesinin hikâyesi.

Robert Ludlum’un romanından yola çıkılarak çekilen Jason Bourne filmlerinin beşincisi. 2002 yılında “The Bourne Identity” ile başlayan ve ardından “The Bourne Supremacy” (2004) ve “The Bourne Ultimatum” (2007) ile devam eden serinin ilk üç filminde, bu “arayış içindeki” ajanı Matt Damon oynamıştı. İkinci ve üçüncü filmleri yöneten Paul Greengrass’ın olmayacağını öğrenince Matt Damon yeni bir Bourne filminde oynamak istememiş ve her ne kadar Bourne’un adını taşısa da (“The Bourne Legacy”) onu değil, Jeremy Renner’in oynadığı bir başka ajanı anlatan film ile devam edilmişti seriye. Serinin şimdilik bu son filminde ise Matt Damon arzu ettiği gibi Paul Greengrass ile çalışmış ve ortaya aksiyonu çok sıkı, hikâyesi pek o kadar sıkı olmayan bir sonuç çıkmış. İlk filmden beri, unuttuğu geçmişini ve nasıl çok tehlikeli ve rahatça öldürebilen bir CIA ajanı olduğunu hatırlamaya çalışan ve hayatının sırlarını birer birer çözmeye çalışan ajanın “kimlik arayış”ı seriyi pek çok aksiyon filmden ayıran en önemli öğeydi kuşkusuz. Doğrudan ajanın adını taşıyarak bu kimlik meselesini daha da derinleştireceğini ima eden film, evet bu sorgulamasını devam ediyor ve yeni birtakım gerçekleri onunla birlikte biz de öğreniyoruz ve açıkçası filmi hâlâ orijinal gösteren tek unsur da bu. Aksiyonunun çok görkemli ve göz alıcı olduğu tartışılmaz bir gerçek ve meraklılarını epey keyiflendirecektir bu teknik başarısı ile.

Hikâyesi Yunanistan, İzlanda, ABD, İtalya, Almanya ve İngiltere’de geçen filmin çekimleri de Yunanistan hariç yine bu ülkelerde gerçekleştirilirken, Yunanistan’da geçen sahneler İspanya’da çekilmiş. Tüm bu ülkelerde dolaşan film, bazıları epey kalabalık bir figüran kadrosunun boy gösterdiği hayli görkemli ve pahalı sahnelerle seyircinin gözünü alıyor sürekli olarak. Örneğin Las Vegas’ta geçen arabalı takip sahnesi tam beş haftada çekilmiş ve 170 araba hurdaya çıkacak şekilde parçalanmış bu çekimler sırasında. Karşılığı alınmış mı diye sorarsanız tüm bu çabanın, aksiyon açısından bunun cevabı kesinlikle evet. Nefes alınmadan izlenecek türden bu sahnelerin çoğu ve kesinlikle heyecanlandırıyor, tempo asla düşmüyor ve tehlike/gerilim havası hep canlılığını koruyor. Dolayısı ile eğer aksiyonla sevgi dolu bir ilişki içinde değilseniz, bir parça yorabilir sizi film. Önceki Bourne filmlerinin izlenip izlenmediğine bağlı olarak, Bourne’un arayış hikâyesi -özellikle aksiyonun çok meraklısı olmayanlar için- filmi ya yeterince ilginç kılacak ya da yeterli gelmeyecektir. Bunun nedeni bu arayışın aslında hayli ilginç olması ve karakterini de ilgi çekici kılması ama önceki filmlerde gördüğümüze yeni öğeler katılmış olsa da bir parça tekrar hissinin de kendisini göstermesi. Mükemmel bir ajan (mükemmel bir katil aynı zamanda) olan bir adamın unuttuğu geçmişinden her filmde birtakım parçalar hatırlaması ve nasıl böyle bir adam olduğunu anlamaya çalışması kesinlikle farklı bir tema elbette ve karakterinin tüm o gücünün arkasındaki kırılgan hüznünü ve gizemini hissetmek de hayli keyifli bir tecrübe ama, sonuçta tekrar vurgulayalım ki bu özellikle önceki filmleri görmemiş olanlar için böyle.

Bourne karakteri tüm film boyunca sadece 288 kelime konuşuyormuş söylenene göre ve bu tercihin filme kesinlikle yakıştığını söylemek gerek; çünkü hem sıkı bir aksiyon filmine yakışan bir durum bu, hem Tarantino filmlerindeki gibi “bakın ne güzel diyaloglar yazdım” yapaylığından uzak durulmuş olunuyor hem de bu “sessizlik” karakterine gerçekten yakışıyor. Kimseye güven(e)meyen bir karakterin konuşmaktan kendini sakınması doğru bir tercih de zaten hikâyenin gerçekçiliği açısından. İlk Bourne filminde oynadığında 32 yaşında olan Matt Damon’ın bu film çekilirken 46 yaşında olduğunu düşünürsek, sanatçının -fiziksel olarak- hayli zor bir rolün altından rahatlıkla kalktığını ve hikâyenin bu gerçekçiliğine zarar vermediğini söylemek mümkün. Aksiyon dışındaki sahnelerde duygularını belli etmeyen sessiz bir karakteri tekrara düşmeden (ve sıkmadan) canlandırmak belli bir ustalık gerektiriyor ve Damon bu ustalığa sahip olduğunu gösteriyor bize.

Senaryosunu Paul Greengrass ve Christopher Rouse’un yazdığı bu filmin ve önceki Bourne hikâyelerinin “politik” duruşları üzerinde de bir parça düşünmekte yarar var. Teşkilatın (CIA) en tepe isminden başlayarak kimi elemanlarını hayli kirli oyunların içinde gösteriyor açıkçası hikâye ama bu kirliliğin kurumun doğasından kaynaklandığını bir türlü tam olarak söylemiyor. Burada da bu kirliliğin kişiler değişince ortadan kalkıp kalkmayacağı konusunu özellikle ortada ve yoruma açık bırakıyor sanki. Bir başka ifade ile söylersek, ikircikli bir tutumu var filmin eleştirisinde. Kahramanımızın peşine düşen ve tam bir “doğal katil” olan bir başka ajanın onunla olan kişisel bağlantısının niteliği de önemli burada. Bourne yüzünden yakalanınca Suriye’de iki yıl işkence görmüş bir ajan bu ve CIA elemanı olduğuna göre de işkencenin failinin ya IŞİD ya da Esad’a bağlı güçler olması gerekiyor ama bu da doğrudan söylenmiyor ve elbette adamın Suriye’de ne aradığı da konuşulmuyor.

Bourne’un teşkilata dönüp dönmeyeceği konusu hikâyenin üzerinde durduklarından biri. CIA içindeyken yapılan bir karakter analizi onun başka bir hayata uyum sağlayamayacağını ve doğasının bu iş için çok uygun olduğunu “ortaya çıkarmış” ama rahatlıkla kan dökebilen bir karakter olabilmeyi benimsemek hiç de kolay bir durum değil kesinlikle ve ajanımızın “trajedi”si de bundan kaynaklanıyor zaten temel olarak. “Nasıl bu kadar rahat kan dökebiliyorum” cevaplanması zor bir soru çünkü ve bir varoluşsal sorgulamaya da götürür soranı. Ne var ki sonuçta tüm “liberal” öğelerine rağmen bir Amerikan filmi bu ve artık 1970’lerdeki sola eğilimli liberal düşüncelerin yeri yok bu sinemada. Dolayısı ile Bourne’un bir gün teşkilata dönüp “iyi bir ajan” olarak ülkesini ve dünyayı kötülerden temizlediğini görürsek çok da şaşırmamalı.

Snowden’ın birkaç kez adının anıldığı filmde CIA’in gücünün dehşetine de tanık oluyoruz sık sık. Yunanistan’daki hükümet karşıtı bir gösteride geçen sahnede hem bu ülkede rahatça at oynatan CIA ajanlarının yaptıklarını seyrediyoruz hem de Amerika’da bir odada oturanların binlerce protestocunun olduğu bir ortamda tek tek yüzleri tanımlayabildiğini ve o kaosun ortasında iki kişinin peşine düşebildiklerini görüyoruz. Dakikalar süren, gerçekten etkileyici bir teknik ve görsellikle çekilen ve kaos anlarındaki kurgusu ile dikkat çeken bu bölümde Amerikalıların gösterinin gerçekleştiği meydandan atılan tüm sosyal medya mesajlarını takip altına almasını ve Yunan polisinin kamera görüntülerine sızmasını seyrediyoruz. Ücretsiz kullandığımız sosyal medya uygulamalarının ve haberleşme programlarının bu bedavalılığının sadece reklam gelirleri ile izah edilemeyeceğini de hatırlatıyor bize film açık bir şekilde. “Herkesi ve her an takip altına alacak” bir programı tasarlayan bir teşkilatı işaret ediyor film bize bu hikâyede.

Başta özellikle kalabalık sahnelerindeki aksiyonu olmak üzere gösterişli havasını hiç yitirmeyen film günümüzün pek çok aksiyon filminin zaman zaman yaşadığı sıkıntılardan izler de taşıyor. İki temel problem var burada: Süresi gittikçe daha uzayan ve ihtişamı gittikçe artan bu aksiyon sahneleri bir kendine hayranlığın göstergesine dönüşüyor adeta ve “ne olduğunu” değil sadece “nasıl olduğunu” önemsememizi istiyor sanki bu filmlerin yaratıcıları ki pek çok aksiyonseverin bunu hiç dert etmeyeceğini söylemek -maalesef- mümkün kuşkusuz.

Hikâyeye uygun ve özenli bir jenerik ile kapanan filimde Alicia Vikander ve Vincent Cassel’in performanslarının da dikkat çektiğini belirtelim ve Yunanistan halkının inatla devam eden ve dünyanın ekonomik ve toplumsal düzeninin sonucu olan protestolarının -gerekçelerinden hiç bahsedilmeden- aksiyon sahnelerine fon olmasının çirkinliğini de unutmayalım. İşte tam da bu sahnelerde zaman zaman protestocuların elinde gördüğümüz kızıl bayraklara, o bayrakları inatla ellerinden bırakmayıp daha iyi ve adil bir dünyayı düşlemeye devam edenlere ve “Bir gün mutlaka” diyenlere selam göndererek, umudun “iyi ajanlar”ın değil onların ellerinde olduğunu söyleyelim son olarak.

I Skoni Tou Hronou – Theodoros Angelopoulos (2008)

“Her şeyin üzerine düşen zamanın tozuna!”

Ailesini anlatan bir film çeken Yunan kökenli Amerikalı bir yönetmen, onun trajik olaylar yaşayan annesi ve yirminci yüzyıla damgasını vuran olayların hikâyesi.

Yunan yönetmen Theodoros Angelopoulos’un 2012 yılında ölümü üzerine yarım kalan ve modern Yunanistan’ın tarihini anlatan üçlemesinin ikinci filmi. Tonino Guerra ve Petros Markaris’in “hikâye danışmanlığı” ile katkıda bulunduğu senaryoyu da yazan Angelopoulos’un üçlemesinin ilk filmi 2004 tarihli “To Livadi Pou Dakryzei” – “Ağlayan Çayır” olmuştu. Yönetmen üçlemenin son filminin çekimleri sırasında geçirdiği bir kaza sonucu (karşıdan karşıya geçerken kendisine bir motosiklet çarpmıştı) hayatını kaybetmiş ve ülkesinin tarihini anlatma teşebbüsü yarım kalmıştı. Yönetmenin kendi deyişi ile “karakterlerin bir düşteymiş gibi hareket ettiği ve zamanın tozunun anıları bulanıklaştırdığı” bir hikâyeyi anlatıyor bize film temel olarak. Bir yandan Amerikalı yönetmen “A” karakteri üzerinden günümüzde geçen hikâye, diğer yandan bu yönetmenin annesi, babası ve annesinin Sibirya’daki sürgünde yakınlaştığı bir erkek üzerinden de geçmişi getiriyor karşımıza. Kırılgan, hüzünlü ve düşsel bir film bu ve Angelopoulos’un sıklıkla birlikte çalıştığı Eleni Karaindrou’nun müzik (filmin çoğunlukla klasik müzik bestecilerinin eserlerinden seçilen müzikleri ile birlikte) ve Andres Sinanos’un görüntü çalışmasının da desteklediği bu hava, filmin en büyük artısı. Üçlemenin önceki filmi (ve aslında yönetmenin filmografisindeki diğerleri) kadar güçlü değil (hem hikâye hem sinema dili olarak) bu çalışma ve zaman zaman yorgun bir havaya da bürünüyor açıkçası ama ne olursa olsun sonuçta bir Angelopoulos filmi olarak kesinlikle görülmesi ve yaşattığı “kaybetme/yenilme” duygusunun hakkının verilmesi gerekiyor.

Yunanistan, İtalya, Almanya ve Rusya ortak yapımı olan filmin çekimleri Rusya, Kazakistan, Almanya, Kanada, ABD, İtalya ve Yunanistan’da gerçekleştirilmiş. Bunca farklı ülkeyi gezen filmin hikâyesi de uzun bir zamana,elli yıla yayılıyor. Filmin iki saati aşan süresi Angelopoulos standartlarına göre pek uzun sayılmaz yönetmenin filmlerine aşina olanların bileceği gibi. Benzer şekilde yönetmenin tipik uzun planlarının da burada bir parça kısalmış olması (anaakım sinema ile kıyaslandığında yine de hayli uzun bu planlar elbette) dikkati çekiyor. Genellikle Karaindrou ezgilerinin eşlik ettiği yumuşak ve kesintisiz kamera hareketlerinin sayısı da yönetmenin kişisel ortalaması ile kıyaslandığında oldukça az görünüyor. Belki de tüm bunların sembolü olduğu şekilde film de Angelopoulos’un başyapıtlarının gerisinde kalıyor açıkçası ve henüz olgunlaştırılmayı bekleyen bir taslak gibi görünüyor zaman zaman. Geçmiş ile bugünün karşılaştırılması da (filmdeki yönetmenin sona ermiş evliliği ve sorunlu/mutsuz küçük kızı ile aynı adamın anne ve babasının “mutlak aşk”ını karşılaştırmakta olduğu gibi) bir parça yetersiz görünüyor. Evet, tüm Angelopoulos filmleri gibi sadece izlenmesi değil, ondan da önemli olarak tecrübe edilmesi gereken bir film bu çalışma da ama bu “tecrübe etme” deneyimi için yeterince güçlü malzeme sağlamıyor her zaman bize yönetmen.

Belki bir parça yorgun bir Angelopoulos tarafından çekilmiş bir film bu ve yukarıda sıralanan kimi eksikliklerin açıklaması da bu olabilir. Evet, bir parça “soluk renkli” bir film olarak kalmış neticede ama yine de hayli çekici öğeleri var ve bunlar sadece yönetmenin sadık hayranlarının değil, diğer sinemaseverlerin de filmi ilgi ile izlemesini sağlamaya yetecek boyutta kesinlikle. Öncelikle güçlü bir kadrosu var filmin: Sırası ile yönetmen A’yı, annesini, babasını ve annesinin Sibirya’dan arkadaşını canlandıran Willem Dafoe, Iréne Jacob, Michel Piccoli ve Bruno Ganz isimleri kadronun gücünü anlatıyor olmalı her sinemasevere. Senaryonun yapısı ve mizansen tercihleri nedeni ile, oyuncunun gücünü ortaya koymayı özellikle hedeflememesi filmin, işlerini zorlaştırıyor oyuncuların ama tümünün ustalıklı tecrübeleri karakterlerini elle tutulur ve anlaşılır hâle getiriyor. Özellikle Bruno Ganz’ın performansı öne çıkıyor burada ve hem idealleri yıkılmış hem aşkını bırakmaya mecbur kalmış adamı tecrübe dolu bir oyunculuğun muhteşem sonuçlarından biri ile getiriyor karşımıza.

İdealler, yıkılan hayaller, dünyanın daha iyi bir yer olması için kurulan düşler… Tüm bunların kaybının hikâyesine sızdığı bir Angelopoulos filmi bu. “Farklı bir dünya hayal etmiştik. Hepsi nasıl da kayboldu! Her şey ne kadar farklı başlamıştı!… Bazıları gökyüzünü kuşattığımıza inanıyordu” diyor bir sahnede Bruno Ganz’ın karakteri metronun merdivenlerinden inerken ve hemen arkasından yıllardır sevdiği ama yine çok uzun bir süre sonra kavuştuğu ve mutlak bir aşkla sevdiği kocasına kavuşunca onu bırakan kadınla dans ediyor. Ganz, Piccoli ve Jacob’lı bu sahne filmin etkileyici anlarından birini oluşturuyor. “Yıkılan sosyalizm hayali”nin trajik bir acıya mahkum ettiği karakterler bu üç kişi ve elli yıla yayılan hikâyelerinde Avrupa tarihinin kimi önemli olaylarına tanık olan bu üç kişiden diğer erkeği oynayan Piccoli, Ganz’ın sözlerine “Tarih tarafından kovulduk” diye cevap veriyor. İdeolojik kayıplara özel hayatlardaki diğerleri de eşlik ediyor: Ganz’ın Jacob karakterinin Iréne Jacob’un Eleni karakterine duyduğu aşk, Dafoe’nun yönetmen karakterinin evliliği veya yine onun sorunlu küçük kızı ile olan ilişkisini örnek gösterebiliriz bu kayıplara. Angelopolous’un hikâyesi gerçek dünya ile hayal edilen arasındaki zıtlıkları ve ikincisinin yenilmesini bu ikinciyi bir ütopya olarak da niteleyerek anlatıyor bize. Meleklerin üçüncü kanadının olması gibi bir ütopya(ymış) bu diyor ve bu ütopya ile birlikte son filmi olan bu çalışma ile kendi “bitiş”ini de dile getiriyor bir bakıma. Hikâyenin önemli bir kısmının 31 Aralık 1999 gibi bir dönemin bitişini simgeleyen bir tarihte geçiyor olmasını da bu bağlamda ele almak gerek kuşkusuz.

Bach, Çaykovski ve Beethoven’dan seçilen klasik müziklerin yanısıra Karaindrou’nun hayli dokunaklı orijinal melodileri de yerini almış filmde. Angelopolous’un filmleri için hazırladığı ve her biri olağanüstü ezgilerle bezeli bu müzikleri için besteciye sadece müzikseverler değil sinemaseverler de büyük bir minnettarlık duymalı. Her bir notası büyülü ezgiler bunlar ve sanatın insanın hayatındaki önemini ve gücünü, onu yüceltmesini kanıtlıyorlar her dinlenişlerinde. Andres Sinanos’un görüntüleri, özellikle “farklı” kareleri sergilediği anlarda hayli üst düzeyde geziniyor. Sibirya’daki kampta adeta göğe yükselen bir merdiveni tırmanan sürgünler (Zülfü Livaneli’nin “Yalnız insan merdivendir / Hiçbir yere ulaşmayan / Sürülür yabancı diye / Dayandığı kapılardan” sözlerini hatırlatan bir görüntü bu), henüz üç yaşındaki çocuğunu trene bindirerek göndermek zorunda kalan annenin havada asılı kalan eli, “modern” toplumun resmini ortaya koyan ve yalın ve doğrudan mizanseni ile motosikletli çetelerin bıçaklı kavgası (ve aynı bağlamda görülmesi gereken, havaalanındaki, insanı çıplak gösteren vücut tarayıcılar), Stalin’in ölüm haberinin anonsu için bir küçük meydanda toplanan kasabalılar (sessizliği ile etkileyici bir sahne bu) veya döneminin bitmesi ile ortadan kaldırılıveren Stalin büstlerinin görüntüleri gibi anlar filmin yüksek görselliğinin örnekleri olarak gösterilebilir.

1995 tarihli “To Vlemma Tou Odyssea – Ulis’in Bakışı” filminde Harvey Keitel’in canlandırdığı sinemacının da adı “A” idi, tıpkı buradaki yönetmenin adı gibi. Bu A karakterini Angelopoulos’un kendisi olarak değerlendirebiliriz herhalde ve işte o karakterin söylediği “Hiçbir şey sona ermez” cümlesini hatırlatan bir sahne ile sona eriyor film: Yönetmenin babası torunu ile bir gece vakti Berlin’deki Brandenburg Kapısı’nın önünde el ele koşarken sona eriyor film ve yakında sona erecek bir hayatın kendi hikâyesini sonlandırmadığını, sadece önünde uzun yıllar olan bir başka hayata aktardığını ifade ediyor sanki.

Mizanseni günümüzden çok 1970’lerin “sanat filmleri”ni hatırlatan, oyunculukların kimi sahnelerde özellikle teatral bir biçim aldığı filmin süresi, anlattığı “büyük” hikâyesi için bir parça kısa kalmış görünüyor ve karakterlerin iki saati aşan süreye rağmen yeterince derinleştirilemesi ile sonuçlanmış bu da. Bir başyapıt değil kesinlikle ve Angelopoulos’tan çok daha iyisini -haklı olarak- bekleyenleri tamin etmeyecektir de yeterince. Ne var ki bir Angelopoulos filmi sonuçta ve tüm kırgın (ve kötümser) havası ile bir tarih, aşk ve ütopya hikâyesi anlatıyor bize ve görülmeyi kesinlikle hak ediyor. Kesintisiz çekilen tek bir sahnede bizi tarihin üç ayrı dönemine götüren (ama bunu bir Hollywood gösterişinden çok uzak bir anlayışla yapan) sinemanın usta isminin hatırası için bile, sadece bunun için bile, görülmeli bu “son film”.

(“The Dust of Time” – “Zamanın Tozu”)