Punch-Drunk Love – Paul Thomas Anderson (2002)

“Ondan bir psikiyatrist ismi istemedim, başkası ile karıştırmış olmalı.. ve bu pudingler de benim değil… ve bugün bu takım elbiseyi giyiyorum çünkü sabah çok önemli bir toplantım vardı… ve durduk yerde ağlama problemim yok”

Yedi kız kardeşi olan, bir promosyondaki açığı keşfederek ömür boyu yetecek kadar uçuş mili kazanmak için yüzlerce puding satın alan, bir seks hattını aradıktan sonra başı derde giren ve bu arada bir de aşık olan psikolojik sorunlu bir adamın hikâyesi.

Paul Thomas Anderson’ın yazıp yönettiği bir Amerikan yapımı. Cannes’da yönetmenine -Güney Koreli Im Kwon-Taek ile paylaşılan- ödül getiren çalışma hayli dinamik, eğlenceli ve farklı bir çalışma olarak görülmeyi hak ediyor. Yönetmenlik ödülünün hak edildiğine kesinlikle ikna olduğunuz biçimsel ve görsel başarısının yanında, hayli ilginç baş karakteri ve ona eşlik eden diğer tüm “değişik” karakterleri ile içeriği açısından da ilginç bir film bu. Adam Sandler’ın zor bir rolün altından kolaylıkla kalkabilmiş olmasında belki en az yeteneği kadar karakterinin zaten onun daha önceki rollerinde gereksiz abartıya başvurarak gittiği yerde duruyor olması ve filmin genel havasının da onun bu oyunculuğuna uygun görünmesi de etken olmuş görünüyor. Tüm tuhaflıkları (ve bunlardan ortaya çıkan ilginçlikleri) bir kenara bırakıldığında, hikâyenin aslında ortalama bir romantik komedi olduğunu ve Anderson’ın bunu bir takım çekici garipliklerle ustaca süsleyip önümüze koyduğunu düşünmeden de edemiyorsunuz ama buna rağmen ilginç bir fillm bu.

Paul Thomas Anderson sadece Adam Sandler’ı ilginç bir karakter yapmakla yetinmemiş; açılış sahnesinde, kahramanımızın çalıştığı depo benzeri bir yerin kapısının önünde meydana gelen trafik kazası (çok iyi çekilmiş bir sahne bu) ve ardından kapının önüne bir harmonyumun bırakılmasından başlayarak hikâye boyunca bizi etkileyecek efektlerin peşinde koşmuş; burada efektler ile kastettiğim sadece filmin görsel oyunları değil, aynı zamanda ses çalışması da çok ilginç filmin. Yine açılış bölümündeki aniden hızla geçen tır bölümünde hem kameranın açısı ve kullanımı hem de ses çok başarılı bir biçimde kullanılmış örneğin. Bu ani hareketleri film boyunca sıklıkla kullanmış Anderson: Kahramanımızın bir restoranda tuvaleti darmadağın etmesi, birdenbire açılıveren bir kapı, aniden parçalanıveren bir cam gibi unsurlar peş peşe karşımıza geliyorlar. Bu tercih yönetmenin bir başka tercihi ile de uyum gösteriyor; zaman zaman adeta sessiz film estetiğine bürünüyor film onca konuşmalı sahnesine rağmen. Robert Elswit’in görüntü yönetmenliğinin de ciddi bir katkı sağladığı bir estetik çalışma var önümüzde. Özenli kamera açıları ve ışık/gölge oyunları kesinlikle ek bir seyir keyfi katmış filme.

Jon Brion imzalı müzik çalışmasının da farklılığı (ruh hali değişkenlik gösteren bir çalışma bu) ile dikkat çektiği filmde, kahramanımız dışındaki karakterler de tuhaflıkta geri kalmıyorlar. Örneğin Luis Guzmán’ın çoğunlukla diyalogsuz bir şekilde ve keyifli bir biçimde canlandırdığı iş ortağı da bu tuhaflıkların bir parçası, kahramanımızın yedi ablası da. Seks hattı çalışanları, işletmecisi ve onun şantaj için devreye soktuğu dört kardeş de aynı kategori içine alınabilir rahatlıkla. Tüm bu ayrıksı karakterler doğal olarak filme zaman zaman düzeyi hayli yüksek seyreden bir mizah da katıyor. Örneğin bir sahnede Guzmán’ın karakterinin oturduğu koltuktan beklenmedik bir şekilde düşüvermesi nerede ise doğaçlama (veya senaryoda olmayan) bir hareket gibi görünürken beklenmedikliği ile hikâyenin bazen absürt bir boyut alan mizahına iyi bir örnek oluyor.

Hawaii’de geçen sahnelerde pembe renklere ağırlık vermek gibi görsel numaralara da başvuran filmdeki aşk belki yeterince inandırıcı değil ama Anderson’ın başarılı diyalogları bu problemi örtüyor sık sık ve bu “romantik komedisi garipliklerin arkasına gizlenmiş” filmi keyifle seyretmenizi sağlıyor. Sandler ve Guzmán’ın yanısıra Emily Watson ve yönetmenin favori oyuncusu Philip Seymour Hoffman’ın da başarılı performanslar gösterdiği filmin tüm o sergiledikleri ile temelde ne anlatmak istediğini ise pek sorgulamamak gerekiyor çünkü yönetmen anlaşılan eğlenmek ve eğlendirmek istemiş sadece ve bir önceki filmi “Magnolia”nın dramatik ağırlığından uzak tutmak istemiş kendisini. Bir konuşmasında Anderson filmi “Adam Sandlerlı bir sanat filmi (ticarî sinemanın dışında kalan bir film demeli belki de)” olarak tanımlamış ama bir parça iddialı bir ifade bu. Evet, Sandler’ın filmografisinde hayli aykırı durduğu kesin bu filmin ama sonuçta toplamda bir yere varmayan bu hikâye için “farklı bir Sandler” çalışması demek daha doğru ve yeterli olur sanki. Yukarıda “sessiz film” havasından bahsettiğimiz filmin zaman zaman “şarkısız bir müzikal” havasına büründüğünü de söyleyelim ve görmekte yarar var diyelim son olarak.

(“Aşk Sarhoşu”)

Kamyonet – Peter Wahloo

İsveçli yazar Per Fredrik Wahlöö’nun (kitaplarının İngilizce baskılarındaki ve bizde bilinen adı ile Peter Wahloo) Franco döneminin İspanyası’nda geçen romanı, resim yapmak için bölgeye gelen bir Alman’ın parçası olduğu gerilimli olayları anlatan bir kitap. Gerek tek başına yazdığı romanları gerekse bir başka İsveçli yazar olan Maj Sjövall ile birlikte yazdığı ve Martin Beck adındaki hayali bir İsveçli dedektifin maceralarını anlatan polisiyeleri ile bilinen Wahlöö’nün pek çok eseri, başta Martin Beck’in maceraları olmak üzere, sinemaya ve televizyona uyarlanmış ve yazarı sanatın bu alanında da popüler kılmıştı. Bir polisiye, bir gerilim romanı ve belki en az bir o kadar da politik bir kitap bu ve elinize aldığınızda bitirmeden bırakamayacağınız türden bir eser kesinlikle. Politik ve cinsel bir gerilimi (ve şiddeti) o dönemde faşist diktatör Franco tarafından yönetilen İspanya’nın günlük hayatına mükemmel bir şekilde yediren roman, bu Marksist yazarın diğer eserlerini de hemen okuma arzusu yaratacak kadar güçlü bir çalışma.

Kimi edebiyat eleştirmenlerince, hem romanda hem özel hayatında partneri olan Maj Sjövall ile birlikte “İskandinav Polisiyesi”nin yaratıcısı olarak bilinen yazarın bu romanı farklı ülkelerden insanları odağına alan bir eser: Bir Alman, Norveçli bir çift, iki İspanyol erkek kardeş bu psikolojik yanı hayli yoğun olan gerilim romanının ana karakterleri. Bunlara bir İspanyol çavuşu, olayların geçtiği bölgede yaşayan (veya bölgeyi ziyarete gelen) başka yabancıları (Finli, İngiliz vs.) ve romanın baş karakteri olan Alman’ın geçmişindeki kimi Alman karakterleri de eklemek mümkün eserin “uluslararası” karakterini göstermek adına. Roman üçüncü ağızdan yazılmış olsa da, nerede ise tüm sayfalarda yer alan Alman karakter Willi Mohr’a odaklandığı için anlatılanlar, zaman zaman adeta birinci ağızdan yazılmış bir romanı okuyor gibi hissediyorsunuz; bu duyguyu uyandıran asıl olarak yazarın bu karakteri oldukça etkileyici bir biçimde çizmesi kuşkusuz. O kadar yakın hissediyorsunuz ki bu karaktere, düşünceleri ve hisleri bir süre sonra adeta size aitmiş gibi geliyor. Burada yazarın nerede ise görsel bir dil kullanmasının da payı var; örneğin ilk iki sayfayı okuduğunuzda kahramanın kendisini, yaşadığı evi ve evin içindeki tüm canlı ve cansız nesneleri hayli zengin ve canlı bir şekilde canlandırabiliyorsunuz gözünüzde.

İspanya’da 1936 ile 1939 arasında yaşanan ve bugün de izlerini hissettiren iç savaştan sonra ülkeye egemen olan General Franco’nun diktatörlüğü altında yaşayan toplumda geçiyor hikâye. Kahramanımızı sıkı bir sorgudan geçiren (gerçekten müthiş yazılmış bu sorgu bölümleri) İspanyol çavuş, “Buranın insanları iyi, basit insanlardır. Hiçbir şey istemezler, sükûnet ve düzen içinde ekmek paralarını kazanmakla ilgilidirler sadece. Belki fakirdir çoğu ama mutludurlar ya da başlarından geçen tatsız ve sıkıntılı olayları unuttuklarında mutlu olacaklardır. Doğru olanı öğrenecekler zamanla. Bu yoldalar zaten. Onlar için gerekli olan sağlam bir inanç, düzenli bir yaşayış ve hayatta kalabilecekleri kadar iş.” İfadeleri ile tanımlıyor bu toplumu ve ülkedeki diktatörün (ve elbette tüm diktatörlerin) “ideal toplum” tanımını da çiziyor bir yandan. Yazar Wahlöö kendi politik duruşunun izlerini taşımış romanına (Alman’ın finaldeki aksiyonu başta olmak üzere) ama ustaca anlatılan bir gerilimli hikâyenin doğal bir parçası yapmış tüm politik unsurları ve romanın edebî değerine hiçbir zarar vermemiş. Grevci maden işçilerinin katliamla sonuçlanan silahlı isyanı, parlamento üyesi bir askerin kızının yörede yaptığı gezide yaşananlar, Katalan veya Basklı işçilerin yoksulluğu ya da iki İspanyol kardeşin İç Savaş’ta Cumhuriyetçiler’in safında savaşmış ve kaybedilen bir mücadelenin yılgınlığını taşıyan babaları gibi unsurlar olay örgüsüne ustalıkla yedirilmiş.

Her zaman kronolojik bir sıra ile ilerlemeyen ve arada geri dönüşlerle anlatılan romanın başarılarından biri sizi romanın baş karakterine çok yakın hissettirmesi ama gerçekleri ve onun gizemi üzerindeki perdeleri yavaş yavaş açarken sizi doğal bir şaşkınlığa uğratabilmesi. Şaşkınlığa uğruyorsunuz çünkü bu denli yakınlık hissettiğiniz karakterin sizden de gizledikleri olduğunu fark ediyorsunuz. Geldiğini tahmin ettiğiniz gelişmelerin gerilimini hep diri tutmayı başaran, pasif ve sessiz bir adamın sondaki “aksiyon”u ile etkileyen ve finali ile hüzünlendiren bu roman faşizmin (ya da faşizan eğilimlerin) görünür bir şekilde ya da üzeri örtülü olarak toplumların içinde hep bir şekilde canlı kaldığını da söylüyor bize. Yine de kötümser bir duruş değil bu; Willi Mohr gibi “tarafsızlığı” ve “pasifliği” üzerimizden atabilme potansiyeli var içimizde, sonucu ne olursa olsun üstelik…

(“Lastbilen” – “Per Fredrik Wahlöö”)

Babamın Kanatları – Kıvanç Sezer (2016)

“Evet, resim atölyesindeki abi ablalar da sordu. Bunlar, dedim; benim babamın kanatları, dedim; benim babam hep yükseklerde çalışıyor, dedim.; ama o farklı çünkü onun kanatları var, dedim”

Ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrenen bir inşaat işçisinin ve çalıştığı şantiyedeki diğer işçilerin hikâyesi.

Kıvanç Sezer’in yazdığı ve yönettiği ve sanatçının ilk filmi olan çalışma, 2016’nın beğenilen, çeşitli ödüller kazanan ve kesinlikle hak ettiği bir ilgi toplayan bir sinema eseri olmuştu. Sinemamızın Yılmaz Güney’den sonra çoğunlukla unuttuğu (ya da unutmayı tercih ettiği) türden bir hikâye anlatan filmin, sinemamızın son dönemdeki yüz akı çalışmalarından biri olarak kesinlikle görülmesi gerekiyor. Kimi kusurları (başta yan hikâyenin ağırlığı olmak üzere) var ama bu denli yaygın olup sinema sanatının ısrarla görmezden geldiği bir konuyu gündeme getirmesi ve bunu dürüst bir yalınlık içinde yapması bile filmi görmek için fazlası ile yeterli bir neden.

Yeşilçam filmlerinde bolca gördüğümüz “doktordan kötü haberi alma” sahnesi ile açılıyor film ve Menderes Samancılar’ın yorgun, hırpalanmış ve yaşlı yüzünün ön planda olduğu bu sahneden başlayarak Kıvanç Sezer’in filminin kışkırtmak değil göstermek ve düşündürtmek üzerine şekillendiğini anlıyoruz. Diğer pek çok temanın yanında temel olarak bir iş cinayet(ler)i hikâyesi bu. Hemen her zaman “iş kazası” olarak adlandırılan ölümlerden birini ön plana alarak birkaçının daha hikâyesini anlatıyor bize film ve işte adına ekonomik/sosyal/toplumsal düzen dediğimiz o unsurun bireyleri nasıl yoksulluğa, çaresizliğe ve ölüme ittiğini gösteriyor. Bir an önce çalışmayı bırakıp tedaviye başlaması gereken hastalığı nedeni ile malulen emekli olmak istiyor yaşlı işçi ama ödediği prim gün sayısı yetmiyor buna (her ne kadar filmde belirtilmemiş olsa da, bu eksikliğin nedeni sigortasız çalıştı(rıldı)ğı zamanlar olsa gerek). İstanbul’daki bu yaşlı işçinin depremzede ailesi Van’da yaşıyor ve onun göndereceği paraya çok bağımlı bir hayatları ve gelecekleri var. Film temel olarak bu adamın çıkışsızlığını anlatırken, hikâyenin büyük bir kısmının yaşandığı şantiyedeki hayatı ve oradaki ezeli ve ebedi sömürü düzenini farklı örnekleri ile gösteriyor bize. Finalinin de vurguladığı gibi bir çözüm göster(e)miyor film ve hikâye boyunca farklı örneklerini gördüğümüz bir çıkışsızlığı sergilemeyi tercih ediyor çoğunlukla.

Açılıştan başlayarak inşaat halindeki yüksek binalar sık sık geliyor karşımıza ve sadece estetik/şehircilik problemi olarak göstermekle yetinmiyor film bu görüntüleri. Bu devasa binaların ve onları pazarlayanların vaat ettiği zengin ve mutlu yaşamın kimlerin omuzları üzerinde ve kimlerin hayatları pahasına yükseldiğini gösteriyor ısrarla. Kıvanç Sezer, çalıştığı inşaatta düşerek ölen üniversite öğrencisi Ömer Çetin’in hikâyesini öğrendikten sonra başlamış senaryo üzerinde çalışmaya ve araştırmasını da gerçekten iyi yapmış görünüyor. Hikâye ilk bakışta fazla şey anlatıyor gibi görünse de bunların hemen tümünü akıllıca bir araya getirmiş Sezer ve herhangi bir fazlalık hissinin doğmamasını sağlamış. Sömürünün araçlarından biri olan taşeron düzenini, emekçilerin hep geciken ödemelerini, ölümle sonuçlanan bir “kaza”dan sonra ailelelerin “dava ile zaman kaybetmesini engellemek ve onlara jest olması” amacı ile yapılan kan parası ödemelerini, patronun adamı olanları ve sömürünün bir parçası olarak ileride sömüren olacağı bir hayata kavuşmayı hedefleyenleri veya “örgütlenerek direnmeyi” önerenlerin başlarına gelenleri gerçekçi bir şekilde ve -bir duygusallık zorlamasına girişmeden üstelik- yüreğe dokunan bir şekilde anlatıyor bize. Burada bir fazlalık yok ama filmde epey ağırlığı olan bir yan hikâyeyi bu bağlamda ele almakta yarar var. Yaşlı işçinin yeğeni olan ve onunla aynı inşaatta çalışan hırslı genç işçinin kız arkadaşı ile olan ilişkisi filmi odağından saptırıyor biraz. Genç adamın yaşlı olanın genç hâli olduğu düşünülerek doğrulanabilir belki bu ağırlık ama bu yan hikâyenin başarılı bir biçimde oluşturulmuş olması ve gereğinden fazla öne çıkması filmin geneline zarar veriyor. Evet, hayli iyi yazılmış ve ilişkinin iki tarafını canlandıran Musab Ekici ve Kübra Kip’in yalın ve gerçekçi oyunları ile çok başarılı bir yan hikâye bu. Günümüz Türkiye’sinde çok fazla örneği olan bir türden bir “alt sınıf” ilişkisi bu tezgâhtar kız ile işçi erkek arasında yaşanan ilişki. Sezer’in keşke filmin tümünde bu yüksek düzeyde olsaydı dedirten diyaloglarının doğallığı ve parlaklığı kesinlikle çok etkileyici ve zaman zaman kendinizi gerçek bir ilişkiyi seyrediyormuşsunuz gibi rahatsız edecek derecede gerçekçi üstelik.

Sinemamızın demode gördüğü için hiç el atmadığı bir sınıf hikâyesi bu bir yandan da; sadece işçi sınıfını değil, aynı zamanda bu sınıfın önemli bir parçası olan Kürtleri de ele alıyor ve sömürünün ortaklığını gösteriyor bize. Bir sınıf mücadelesi değil bize anlatılan ve bunu dile de getirmiyor aslında (bir direniş çabasının kısaca gösterilmesi ve filmin en güçlü anları arasında yer almayan kısa sahneler bir kenara bırakılırsa; bu sahnelerin birinde duvarda asılı gördüğümüz Yılmaz Güney resmi bir saygı gösterisi olarak doğru olsa da bir parça fazla kolay bir seçim olmuş açıkçası) film ama çözümün -eğer varsa- burada saklı olduğunu da bildiğini varsayıyor seyircisinin. Çok da yanlış bir tercih değil bu aslında ama işçilerin yaptıkları evlerden birini satın almak amacı ile gezen genç bir çiftin sahnesinin örneği olduğu gibi ima etmek (ya da seyirciden bu ilişkiyi kurmasını beklemek) her zaman yeterli olmayabiliyor.

Tıpkı işçi ve tezgâhtar ilişkisinde olduğu gibi filmin gösterdiği ve gereğinden uzun tutulmuş sokakta halay sahnesinin -tüm gerçekçiliğine rağmen- gereksiz göründüğü filmin Bajar imzalı müziklerinin kendisi başarılı, kullanım şekli ise hem zayıf hem güçlü bir öğesi olmuş hikâyenin. Açılış sahnesinde, enstrümanların seslerinin şantiyedeki seslere bağlanması çok etkileyici örneğin ama bir başka sahnede aynı deneme o kadar parlak bir sonuç vermemiş. Zaman zaman sahnenin altını belirgin bir şekilde çizmek için kullanılması da müziğin, doğru olmamış açıkçası; yine de genel olarak müziğin kendisinin etkileyici olduğunu söylemek gerekiyor.

Başkaları için evler inşa eden ama kendi evleri olmayan (ve muhtemelen hiç olmayacak olan) insanları anlatan, yaşlı işçinin benzetmesi ile “içlerinden biri öldüğünde de çalışmaya devam eden, kimsenin farkında olmadığı karıncalar” gibi olan bu insanları anlatan filmin başrolündeki ve tam kırk üç yıldır oyunculuk yapan Menderes Samancılar Antalya ve Adana’da aldığı ödüllerin haklılığını kanıtlayan bir performans gösteriyor ve sinemamızın acısını hep çektiği “bakın, şimdi şu duyguyu anlatıyorum” gösterişine kapılmayan sade oyunculuğu ile filmin en önemli değerlerinden biri oluyor. Senaryonun Samancılar’ın karakterinin içine düştüğü durumu, örneğin yeğeni ile kız arkadaşının ilişkisi kadar, iyi anlatamamış olmasına rağmen üstelik. Kübra Kip ve Musab Çekici’nin de eşlik ettiği bu başarıya katılan bir diğer isim de hayli iyi çizilmiş bir karakteri (şantiyenin kalfası ve kendi taşeron şirketini kurarak sınıf atlamaya hazırlanan Resul) canlandıran Tansel Öngel. Bu üç genç ismin, özellikle de Çekici’nin performansının zaman zaman Samancılar’ın önüne geçecek kadar başarılı olduğunu da belirtelim bu arada.

Şantiyedeki çalışma koşullarına (“kaza”lar dışında) değinmemesini bir eksiklik olarak gösterebileceğimiz film, sermayenin ve onun hizmetindeki beyaz yakalıların ikiyüzlülüğüne bizi tanık ettiği kan parası pazarlığı sahnesi gibi pek çok etkileyici bölüme sahip ve “çalışırken yaşamını kaybedenlere” adanması ile durduğu yeri net olarak ifade eden önemli bir çalışma. Özbek işçiler ile başlayıp Kürtlere ve oradan Türklere uzan bir “hiyerarşi”nin varlığını da ortaya koyan bu film kesinlikle görülmeli!

Casino Royale – Martin Campbell (2006)

“Egon yüzünden kaybettin, aynı egon yüzünden de bunu kaldıramıyorsun”

“Öldürme yetkisi”ni alan James Bond’un ilk görevinde, teröristlerin bankerliğini yapan bir adamın peşine düşmesinin hikâyesi.

Şimdilik son Bond olan Daniel Craig’in bu rolde ilk kez karşımıza çıktığı film Ian Fleming’in aynı adı taşıyan ve ajanımızı anlatan ilk romanından uyarlanmış sinemaya. Neal Purvis, Robert Wade ve Paul Haggis tarafından yazılan senaryoyu beyazperdeye taşıyan isimse 1995 tarihli “GoldenEye – AltınGöz”den sonra ikinci ve şimdilik son kez bir Bond filminin yönetmenliğini üstlenen Martin Campbell. Fleming’in aynı romanı hayli serbest bir biçimde ve üstelik bir komedi olarak 1967 yılında da filme çekilmiş ve Bond rolünde David Niven yer almıştı. Sadece Craig’in ilk Bond filmi olarak değil, aynı zamanda seriyi yeniden çok popüler kılan çalışma olarak da bilinen eser, ustalıkla çekilmiş sahneleri, romantizmin çok iyi oturtulamadığı havasına rağmen hikâyesi ve Bond’u insan olarak da ele alması ile ilgiyi hak ediyor. Kimi sinemaseverler için serideki en iyi örneklerden biri olan filmde Craig’in oyunculuk performansı da ayrıca dikkat çekiyor.

Prag’da geçen bir siyah-beyaz sahne ile açılıyor film ve Bond’un “00” ajanları arasına alınmasını sağlayan “iki infaz gerçekleştirme” koşulunu karşılamasını anlatıyor bize. Bond filmlerinden alıştığımızdan daha sert bir sahne bu ve Craig’in karakterine nerede ise “hayvanî” bir sertlik kattığının da ilk göstergesi oluyor. Bu sahnenin bağlandığı, klasik “bir silah namlusunun içinden çekilen ve görüntüye sağdan giren Bond’un birden dönerek kameraya doğru ateş etmesi” sahnesinin modernleştirilmiş havası bize yeni bir Bond ile karşı karşıya olduğumuzu söylüyor sanki. Kimi görsel değişikliklerin yanısıra, belki de bu sahnedeki en önemli değişiklik bu kez Bond’u sırtından görürken birden dönüp bize ateş etmesi. Ardından Bond filmlerinde her zaman önemli bir unsur olan jenerik geliyor ve tasarımı üstlenen Daniel Kleinman çok başarılı çalışması ile bir yandan eskilere saygıyı ihmal etmeyen, bir yandan da yüksek estetiği ile göz dolduran modern bir sonuç koyuyor önümüze. “Bond’un aşık olmasını da anlatan hikâyenin ruhuna uymadığı için” jenerikte çıplak kadın siluetleri kullanma geleneğine uymayan Kleinman, ağırlığı Bond’a ve hikâyenin önemli bir unsuru olan kumar oyununa veriyor. Çok şık ve zarif bir jenerik çalışması bu ve yine siluetler eşliğinde rulet masası ve tabancanın namlusundan çıkan oyun kağıtları gibi animasyonlarla epey keyif sağlıyor seyircisine. Jeneriğe eşlik eden Chris Cornell şarkısı ise kendi başına çekici olmakla birlikte bir Bond şarkısı sınıfına sokulabilecek düzeyde gerilim ve güç içermiyor açıkçası.

Çekimleri Çek Cumuriyeti, Bahamalar, İngiltere ve İtalya’da gerçekleştirilen, hikâyesi ise Çek Cumhuriyeti, Uganda, Madagaskar, İngiltere, İtalya ve Karadağ’da geçen bu Bond Filmi de diğerleri gibi hayli iyi kotarılmış pek çok heyecanlı sahneye sahip. Örneğin başlarda yer alan Madagaskar bölümünde hayvanların dövüştürüldüğü bir açık alanda başlayıp bir elçilik binasının avlusunda sona eren ve arada bir binanın içinde ve bir inşaat alanında devam eden sahne özellikle inşaat vinçlerinin tepesinde geçen anları ile hayli başarılı teknik açıdan. Bond’un onlarca silahlı insanı atlattığı, hem zekâsını hem bedenini etkileyici biçimde kullandığı ve adeta bir Rambo filminden alınmışa benzeyen (ve bu bağlamda bir parça fazla ileri gidilmiş gibi görünen) bu bölüm dinamizmi ile göz alırken, Bond’un filmdeki aksiyon kahramanı özelliğinin de altını çiziyor. Tıpkı burada olduğu gibi bir parça uzatılmış (anlaşılan filmi yapanlar hem kendilerinin hem de seyircinin tadını çıkarmasını istemişler buradaki teknik becerinin) görünen havaalanındaki aksiyon sahnesi de göz kamaştırıyor. Tüm bu aksiyonun tam karşı tarafında ise hikâyenin “romantizm”i duruyor. Bond’un aşkının objesi olan kadınla birlikte olduğu sahneler bir yandan hikâyenin gücüne katkı sağlarken diğer yandan bir parça zorlama (veya ucuz) görünüyor. Örneğin diyaloglar iki karakterin ilk kez karşılaştıkları ve trende geçen sahnede hayli parlak yazılmış (sözler üzerinden karşılıklı güç gösterisi kesinlikle etkileyici ve Bond’un karşısına onunla eş düzeyde bir kadın karakteri koyması ile de önemli ayrıca; elbette bu eşitlik bir yere kadar geçerli, sonraki bir sahnede kadın Bond’a sığınmak durumunda kalıyor çünkü!); buna karşılık ikilinin hikâyenin ilerleyen anlarındaki diyalogları bu düzeyin oldukça altında kalıyor ilginç bir şekilde.

Bond’un bu kez poker ve içki konusundaki ustalığına (doğaçlama olarak ve bir anda tarif ettirip yaptırdığı bir kokteyl müthiş beğeni topluyor) tanık olduğumuz hikâyenin yukarıda da belirttiğimiz gibi sertliği dikkat çekici. Örneğin otelin merdivenlerindeki oldukça uzun süren dövüş sahnesi hayli sert ve vahşi bir Bond karakteri çiziyor. İçki ile zehirlenen Bond’un kalp krizi geçirdiği sahne de benzer bir sertliğe sahip görünürken, Venedik’teki çöken bina sahnesi başarılı CGI efektleri ile ilgi topluyor. Kuşkusuz sertlikten söz ettiğimizde, Bond’un kötü adamların eline geçtiğinde (bu da bir Bond geleneği kuşkusuz; bir şekilde en az bir kez kahramanımız ellerine düşer kötü adamların) uğradığı işkenceden bahsetmemek olmaz. Bu kötü muamelede ajanımıza oldukça “hassas” bir yerinden işkence yapılırken, kameranın gösterdiği kadarı bile etkiliyor seyredeni sertliği ile.

İlginç bir şekilde Bond’un hemen tüm görevlerinde başarısızlığa uğradığı bir hikâye anlatan film serinin önceki filmlerinde olduğu gibi Fleming’in farklı romanlarından (veya hikâyelerinden) parçaları bir araya getiriyor yine. Örneğin Bond’un pokerde yendiği rakibinden kazandığı Aston Martin’in anahtarını alması sahnesi bu filme kaynak olan “Casino Royale” romanında değil, “Goldfinger”da yer alıyor. Craig’in kendi Bond’unu yaratabilecek yetenekte olduğunu kanıtladığı filmde, Judi Dench, Vera Green, Mads Mikkelsen ve Giancarlo Giannini de rollerinin içini çok iyi dolduruyorlar ve bir Bond filminin olmazsa olmazı olan “Bond Kızı”, “kötü adam” ve “M”yi keyifle canlandırıyorlar hikâye boyunca. Elli yılı aşkın bir süredir sinema perdelerinde görünen bir kahramana nasıl yeni bir ruh verilebileceğinin ve bir serinin nasıl tazelenebileceğinin parlak bir örneği olarak bile görülmesi gerekli bir çalışma bu aslında. Sébastien Foucan’ın Madagaskar’da geçen bölümdeki “freerunning – serbest koşu” olarak bilinen “spor”un örneklerini sergilediği müthiş becerisi ve hayal kırıklığına uğradığı bir sahnede kendisine martinisini “çalkalanmış mı karıştırılmış mı” istediğini soran barmene “umurumda mı sence” demesi gibi büyüleyici anları ise filmin seyir zevkini arttıran “bonus”ları olarak görülmeli.