Bize Göre ve Bir Seyahatin Notları – Ahmet Hâşim

Ahmet Hâşim’in ilk kez 1928 yılında İkdam gazetesinde yayınlanan denemelerini (“Bize Göre” başlığı altında yer alan bu denemeler, gazetedeki yazılarından Hâşim tarafından seçilenleri içeriyor) ve 1928 yılında Paris’e yaptığı bir yolculuğun gezi notlarını (“Bir Seyahatin Notları” başlıklı bu bölümdeki yazılar da önce İkdam gazetesinde yayımlanmış) içeren kitabı. Nuri Sağlam ve M. Fatih Andı tarafından hazırlanan kitap “eleştirel basım” ifadesi ile basılmış ve bunun da temel nedeni yazıların gazetedeki hâlleri üzerinden Hâşim’in kitabı hazırlarken yaptığı değişiklikleri de kapsaması ve girişte Sağlam ve Andı’nın doyurucu ve eleştirel bir tanıtım yazısının yer alması.

Hâşim’in gazetedeki denemeleri oldukça kısa ve çoğunlukla ironik bir üslupla kaleme alınmış, çok farklı konulara değinen yazılar. Kitaptaki ilk yazı olan “Gazi” başlıklı denemede, 1928 Eylül’ünde Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk ile yapılan bir görüşmeyi anlatırken, ondan “alevlerden coşkun bir nehir”, “fikirler kaynağı baş” veya “o efsanevî başı yakından görmem” gibi ifadelerle bahsederek Atatürk’e olan hayranlığını anlatan Hâşim, diğer yazılarında o dönemde Türkiye’de hızla moda olan kürk alışkanlığını eleştirmekten “çalışan kadının çekiciliğini yitirmesi” üzerine ironik, hatta kara mizah tadı taşıyan satırlar yazmaya, Havana sigarası ve kahveden sonra esnemesinden ilham alarak esnemek üzerine düşünmekten eleştirmenlerin/eleştirinin gerekliliğini vurgulamaya kadar uzanan farklı alanlarda çalışmış. Tüm kudretine rağmen sakin bir denizin insana boyun eğmesini, aşk ile evliliği veya tahtakurusu ile aslanı kıyasladığı ve ilkini neden ikincisinden daha cesur ve üstün gördüğünü anlatan keyifli yazıların da yer aldığı bu derlemede diğer tüm yazıların aksine, şiirlerindeki sembolizme yakın duran ve en hoş yazılardan biri olan “Ay” gibi parçalar da var.

1928 yılının Eylül ayında İstanbul’dan vapurla çıkılan ve Napoli ve Marsilya’da geçirilen kısa sürelerden sonra Paris’teki günlerle sona eren yolculuktan izlenimler var kitabın ikinci bölümünde. “Yabancı memleketlerde seyahat eden adam, üzerinde aynı ehemmiyette üç şey taşır: Canı, kesesi ve pasaportu.” diye yazan yazar Paris’in ve Paris kadınının insanı sarhoş eden havasına bolca değindiği notlarında o dönemin sanat akımlarından (Dadaizm, Kübizm, Fütürizm ve Sürrealizm) Paris’in hızla gelişmesine ve bunun sonuçlarına (trafik problemi gibi) kadar uzanan farklı alanlardan bahsediyor okuyucuya ve bu notlarında “fevkalâde maceralar” okumayı bekleyip, bunu bulamadığı için hayal kırıklığına uğramış olabileceklere orada bir Amerikalı turist gibi gezmediğini (kendileri için hazırlanmış turistik görüntülerin peşine düştüklerini söylediiği bu turistler için şöyle diyor: “Amerikalı seyyah, gezdiği dünyanın hiçbir tarafını hakiki çehresiyle görmüyor. Yaptığı iş, kendi sadeliğini memleket memleket dolaştırmak ve âlemi kendisine kıs kıs güldürmekten ibarettir.”), bulvarlarda ve Seine nehri kıyılarında “hiçbir şey yapmadan” gerçekleştirdiği gezilerle şehri tanımayı ve oradaki yaşamı oranın yerlisi gibi anlamayı denediğini söylüyor.

Hâşim’in zengin dilinin bir örneği olan ve şiirlerindeki sembolizmin yerini çoğunlukla yalın bir tarza terk ettiği bu yazıları içeren kitabın okuma serüvenini güçleştiren bir yanı var eleştirel basımı hazırlayanların ve/veya yayımevinin tercihinden kaynaklanan. Doğru bir tercih ile yazıların diline (Türkçesine) dokunulmamış ve bu da doğal olarak, günümüz dilinde hemen hiç kullanılmayan pek çok kelimeyi içeren yazılar için kitabın arkasında yer verilen “küçük sözlük”ün çok sık kullanımını gerektirmiş. Yine kitabın sonunda, eleştirel basımın gereği olarak, “Notlar” başlığı altında Hâşim’in kitabı hazırlarken yazıların orijinalinde yaptığı küçük değişiklikleri içeren bir bölüm de var. “Yazıların Bibliyografik Künyeleri” adlı bölümde ise her bir yazının İkdam gazetesinin hangi tarihli sayısında yayımlandığını gösteren bir liste yer alıyor. Böyle olunca tek bir yazıyı okurken, zaten kısa olan yazıları okumaya ayrılan süreden daha fazlasını yazı ile arkadaki tüm bu bölümler arasında gidip gelirken harcıyorsunuz. Oysa bu üç bölümden en azından ikisi dipnot olarak doğrudan yazı ile birlikte basılmış olsa okuyucu için çok daha rahat ve keyifli olurdu kitap. Ek olarak, okuyucuyu aydınlatacak kimi açıklamalara da yine dipnot olarak yer verilmeliydi diye düşünüyorum. Böylece, örneğin, “Mükeyyifat” başlıklı yazıdaki mısraların Nedim’in bir gazelinden olduğunu meraklı bir okuyucu kendisi araştırmak zorunda kalmazdı. Benzer şekilde, Hâşim’in Paris’te kurulmakta olduğundan heyecanla bahsettiği ve çok övdüğü “Darülfünûn Şehri”nin neresi olduğu (Paris’e akademik çalışmalar için gelen akademisyen ve öğrencilerin kaldığı, “Cité Internationale Universitaire de Paris” adındaki kompleks) çoğunluk için bir muamma olarak kalmazdı. Neyse ki Hâşim’in nerede ise 90 yıl önce yazılmış deneme ve gezi notlarının keyifle okunan içerikleri kitabın bu biçimsel sıkıntısının önüne geçiyor rahatlıkla.

Dolap Beygiri – Atıf Yılmaz (1982)

“Ben bakmayayım, abdestim kaçar”

Herkesin yozlaştığı bir toplumda namuslu bir adamın başına gelenlerin hikâyesi.

Suphi Tekniker ve Atıf Yılmaz’ın senaryosundan, Yılmaz’ın çektiği bir film. Türkiye sinemasının usta komedi sanatçıları İlyas Salman, Şener Şen, Ayşen Gruda ve Şevket Altuğ’a Yaprak Özdemiroğlu’nun eşlik ettiği film 1980’lerin hâlâ ilgi ile seyredilebilecek sinema eserlerinden biri. 1970’lerde politize olmuş sinemanın 12 Eylül darbesinden sonra bocaladığı yıllarda çekilen bu film, benzeri diğer filmlerle (“Talihli Amele”, “Banker Bilo” vs.) birlikte, hızla değişmekte olan toplumdaki yozlaşan insan ilişkilerini ve yitirilen değerleri konu alıyor kendisine. 12 Eylül’ün topluma dikte ettiği bireyselleşme (darbe öncesindeki örgütlülüğe sert bir darbe vurmak için elbette) ve liberal ekonomi politikalarının neden olduğu sonuçları anlatır bu filmler ve çoğu da bir komedi havası içinde egemen güçlerinin tepkisini almadan dertlerini dile getirirler. Senaryosunun yeterince güçlü olmadığı ve bir noktadan sonra tekrara da düştüğü bu film yine de ve özellikle kimi sahneleri ve diyalogları ile keyifle izlenebilecek ve oyuncularının performansı ile eğlendiren bir çalışma. Darbeyi yapan güçlerin hâlâ egemen olduğu bir ortamda yapılabilmiş kimi eleştirilerini ve bu eleştirileri topluma aktarmayı kendisine görev edinmiş sanatçılarını, günümüz komedi filmlerinin boş kelimesini bile hak etmeyen içerikleri ve kabalaşmayı marifet sanan ve bununla popüler olan yaratıcıları ile karşılaştırınca, kesinlikle saygıyı hak eden bir çalışma bu.

Filmin en çok bilinen ve sevilen sahnelerinden birinde, Şener Şen’in canlandırdığı üçkağıtçı enişte karakteri ceketinin cebine görünür şekilde koyduğu Millî Gazete ile bakkala girer ve Cumhuriyet gazetesi satın alan öğretmeni arkasından aşağıladıktan sonra, bakkalın dikkatini çektiği yere, “taş gibi kadın”a şehvetle bakar ve sonra da dindar kimliğine geri dönerek “Ben bakmayayım, abdestim kaçar” der. Bu sahneyi bugün bir anaakım sinema örneğinde ve Şener Şen ününde bir oyuncu ile çekmek “otosansür”ün de gereği olarak pek mümkün olmasa gerek. Aynı Şener Şen’in oynadığı filmlerle o dönemde şiddetle eleştirdiği bir zihniyetin temsilcisinin bugün yanına oturup, mahçup bir barış konuşması yapıp ödül almaktan rahatsız olmadığını da düşünürsek, evet, çok şey değişti Türkiye’de ve sinemasında; anlı şanlı sinemacıların darbe günlerinden bugüne geçirdiği değişimi düşünmek sadece sinemanın kendisi için değil, ülke için de vahim bir durumu işaret ediyor kuşkusuz.

Hikâyede namuslu bir memuru canlandıran ve senaryonun zaafı nedeni ile sık sık nutuk atar gibi konuşmak zorunda kalan İlyas Salman’ın klasik oyununu aksamadan sergilediği filmde öne çıkan isim Şener Şen kesinlikle. Her göründüğü ana damgasını basan oyuncu, toplumdaki yozlaşmanın sembolü olan karakterini hayli eğlenceli ve dinamik bir şekilde canlandırıyor ve zaman zaman senaryonun aksadığı noktaları da performansı ile gizleyebiliyor. Şevket Altuğ ve özellikle Ayşen Gruda da benzer bir başarı içinde filme hem keyif hem güç katıyorlar. Yaprak Özdemiroğlu ise, filmin komedyen olmayan tek oyuncusu olarak, karakterine çok iyi girmiş ve usta oyuncuların arasında hiç ezilmeden oynamış rolünü.

Suphi Tekniker ve Atıf Yılmaz’ın senaryosu epey komik anlar içermesi ile dikkat çekiyor ama senaryo bir bütünsel hikâye oluşturmaktan çok, bu anların bir araya getirilmiş hâlini içeriyor daha çok. Salman’ın karakterinin defalarca aynı hatayı yaparak “dolap beygiri” konumunu koruması da bir yerden sonra tekrar hissi yaratıyor çoğunlukla. Bunun dışında, komedi kalıpları içinde bile, bir gerçekçilik sıkıntısı var senaryonun. Her ne kadar “Bir varmış Bir Yokmuş” ifadesi ile başlasa da film, seyrettiğimiz hikâye bir masal havası taşımıyor kesinlikle ve böyle olunca da gerçekçilik problemleri rahatsız ediyor. Saf birisi olarak gösterilen adamın memurluktaki ilk gününde mesai arkadaşlarına verdiği tepki ve attığı nutuk inandığı değerler ile uyumlu olsa da, saflığı ile uyumlu değil örneğin. Kahramanımızın idealistliği bir yana ama memurların mesai saatleri içinde çay içmesinin yasak olduğu bir dönem yaşandı mı pek emin değilim açıkçası. Kaldı ki bir gece önce yaşanan “mutlu anların” etkisi ile herkese çay ısmarlamak, kahramanımızın idealistliğinden taviz verdiğini gösteren bir ipucu olmadığına göre ortada, senaryonun tutarsızlığı ile açıklanabilir sadece. Aynı sahnede, elbette çay ısmarlanabilmesi için, diğer tüm memurların kahramanımızdan önce işe gelmiş olmaları da yine senaristlerin dikkatsizliğinin sonucu olsa gerek.Çalışma saatleri süresince tuvalete gitmemek ise, bir idealistlikten çok aptallık derecesindeki bir saflığın göstergesi ve kaba bir mizah yaratabiliyor sadece.

“Dolap beygiri gibi dönüp durmak” deyimi, TDK’de “Dar bir çevrede hep aynı işi yapmak” olarak açıklanmış. “Dolap beygiri” ise önüne konulan bir tutam ota erişmeye çalışırken, bağlı olduğu dolabın sürekli dönmesini sağlayarak kuyudan su çıkartmakta kullanılan beygirler için kullanıılan bir tanımlama; bu beygirler o bir tutam ota hiç erişemezler ama sahiplerinin de işini görürler sonuçta. Kahramanımız da hep aynı hatayı yapıp duruyor ve kendisinin de tıpkı bir dolap beygiri gibi sömürülmesine neden oluyor bu. Hikâyenin adamı hiç “akıllandırmaması”nı ve sık sık kıyısına kadar getirse de kalıcı bir isyanın parçası yapmamasını dönemin koşullarını da düşünerek bir toplumsal eleştiri olarak almak gerekiyor herhalde; bireysel bazda bakıldığında pek inandırıcı görünmeyen bu durum toplumsal bazda oldukça inandırıcı elbette ve ne yazık ki.

Melih Kibar’ın müziği ile renklenen, bir adı da “Ne Şehittir Ne Gazi” olan (herhalde ifadenin gerisi düşünülerek vazgeçilmiş bu isimden) ve eğlendirmeyi başaran film sadece oyuncuları nedeni ile bile izlenmeyi hak eden bir çalışma. Yukarıda da vurguladığımız gibi, bugünün etliye sütlüye karışmayan kaba komedileri ile kıyaslandığında ise, kesinlikle görülmeyi hak ediyor kuşkusuz.

Giovanni’nin Odası – James Baldwin

Amerikalı yazar James Baldwin’in “eşcinsel edebiyat”ın klasiklerinden biri olan romanı. Paris’te geçen ve bir Amerikalı ile bir İtalyan arasındaki trajik aşkı anlatan roman sade ve güçlü dili ile çok etkileyici bir kitap ve bu “imkânsız” türden olan aşkı 1950’lerin koşulları düşünüldüğünde vurucu ve açık bir biçimde anlatması ile önemli olan bir eser. İki erkek kahramanından (eşcinselden çok biseksüel tanımını hak eden doğaları var aslında her ikisinin de) biri olan Amerikalı David’in ağzından yazılan kitap, onun İtalyan Giovanni ile olan aşkını gerçekçiliğin ve dürüstlüğün egemen olduğu satırlarla anlatıyor okuyucuya. Kendisi de eşcinsel olan James Baldwin hayli “içeriden” anlatmış David’in duygularını ve trajik finalini baştan söylemesi ile tüm satırlara sinen bir hüzün duygusunu egemen kılmış romanında.

Kendisini 1950’li yıllarda A.B.D.’de içinde olunabilecek olan en kötü durumlardan birinde (eşcinsel, siyah ve komünist) bulduğunu söyleyen Baldwin’in bu kitabının zamanında şimşekleri üzerine çekmesinin nedeni sadece eşcinsel aşkı tüm açıklığı ve doğallığı ile halkın önüne getirmesi olmamış; bir siyah yazar olarak iki beyaz karakter arasındaki bir eşcinsel aşkı anlatmaya cüret etmesi de kimi çevrelerin tepkisine neden olmuş. Baldwin karakterlerinin neden siyah olmadığını, kitabın eşcinsel aşkı anlatması ile zaten yeterince “yüklü” olduğunu, bu temaya bir de etnik bir unsur katmasının ağır geleceğini söyleyerek açıklamış. Kitabın etki gücünü ve ilk satırından son satırına kadar sizi elinden hiç bırakmayan çekim gücünü düşündüğünüzde kesinlikle katılacağınız bir ifade bu ve tersi durumda (beyaz bir yazarın siyahlar arasındaki bir aşkı anlatması) yazarın tercihi hiç de cüretkâr olarak değerlendirilmeyeceği için gelen tepkilerin ayrımcı bir bakışın sonucu olduğu açık.

Baldwin kitabında odağına eşcinsel bir aşkı alıyor ama başka ayrımcılıklara veya temalara değinmekten de geri durmuyor. Örneğin İtalyan adamın başına gelenin, Fransa’da ne olursa olsun bir yabancı olmasının da sonucu olduğunu hissettiriyor ve bir anlamda “sorunu çözen” cinayette öldürülen tarafın köklü bir Fransız ailesinden olmasının normalde “yoz” olarak görünecek ve halk tarafından kabul görmeyecek yaşam tarzının önüne geçmesini de bu ayrımcılığın bir sonucu olarak ortaya koyuyor. Baldwin kitabında Avrupa ve Amerikalı karakterlerin kıyaslamasına da girişiyor ve David’in kız arkadaşı olan Hella karakterine şunları söyletiyor: “Amerikalılar asla Avrupa’ya gelmemeli, çünkü bir daha asla mutlu olamıyorlar. Mutlu olmayan bir Amerikalının ne anlamı var? Sahip olduğumuz tek şey değil mi mutluluk?” Biri elbette içinde hep bir yara olarak kalacak ama zamanla etkisi azalacak bir aşkı kaybeden, diğeri kendisi ile ne yapacağını bilemediği bir şekilde yalnız kalan iki Amerikalı acı çekiyor ama somut olarak kurban olan biri varsa, o da İtalyan oluyor. Bunu kendi mutluluk arayışında bir Avrupalının kalıcı mutsuzluğuna yol açan Amerikalı bir sembol olarak yorumlamak gerekir belki de.

Romanını 1949 yılında, kendisi 24 yaşındayken aşık olduğu ve o tarihte henüz 17 yaşında olan İsviçreli Lucien Happersberger’e ithaf eden James Baldwin üç yıl süren arkadaşlıklarının Happersberger’in evlenmesi üzerine sona ermesi nedeni ile bunalıma girmişti. Romanında da benzer bir gelişme var ve Baldwin’in de kahramanı David gibi bir süre Paris’te yaşamış olması romanın bu kadar içeriden yapılmış bir gözlemle yazılabilmiş olmasını açıklıyor. Eşcinsel barları ve oraların müdavimlerini, başka (bir diğer ifade ile söylersek, “normal”) bir hayat kurmalarına imkân vermeyen bir toplum düzeninde giderek sefih bir hayata sürüklenen ve genç oğlanların peşinde koşan yaşlı eşcinselleri ve tüm bu karakterlerin korkularını, zavallılıklarını ve yaşama tutunmaya çalışmalarını etkileyici bir resimle anlatıyor Baldwin. Merak uyandıran; aşk, cinayet, terk etme/edilme, şüphe ve korkularla dolu çekici satırlarla açılan kitap, özgür olamayan ve olamayacak olan karakterinin “… belki de bizi perişan eden bu oldu, çünkü alabildiğince yaşandığında özgürlük kadar dayanılması güç bir şey yoktur” cümlesinin de bir parçası olduğu şekilde, özgür olmak ve/veya kendin olabilmek temasını barındırıyor bünyesinde acılı bir şekilde.

David’in ilk cinsel uyanışının, ilk cinsel ilişkisinin ve sonrasında yaşadığı korku ve dehşetin anlatıldığı bölüm; tanık olunmayan bir giyotinle idam sürecinin hayal edilmesi; iki aşıktan birinin diğerine “… karşı içimde sevgim kadar güçlü ama yine aynı köklerden beslenen bir nefret uyandı.” cümlesi ile ifade ettiği hislerinin uyanmasını anlatan satırlar ve terk edilenin terk edene hesap sorduğu, yalvardığı ve sonunda pes ettiği bölüm Baldwin’in sade bir üslup içinde yakaladığı gücün pek çok örneğinden sadece üçü. “İçimden her zerrem Hayır! diye haykırmasına rağmen, gerçek benliğim Evet diyordu” cümlesi ile duygularını ifade eden adamın kendisine “haset ve şehvet”le bakan denizci ile olan kısa karşılaşma ânı ve yine aynı adamın sevgisilini terk ettikten sonra içine düştüğü kaos sırasında bir başka denizcinin peşine düşmesi ve onunla yaşadıkları da benzer şekilde Baldwin’in başarısını gösteren diğer örnekler olarak verilebilir.

Sembollere de şık bir şekilde başvurmuş Baldwin. Bir karakterin yazdığı ve onun hapishane günlerini anlatan kitap üzerinden aşıklardan birinin kendisini içinde hissettiği hapishaneye gönderme yapması veya kitabın sonunda Amerikalı’nın kurtulmak istediği bir kağıdın parçalarının rüzgâr yüzünden kendisine geri gelmesi ile belki de kişinin kendisinden kaçabilmesinin imkânsızlığının hatırlatılması gibi unsurlar var kitapta. Baldwin’in bu romanının hüzünlü yanı sadece iki genç adamın yaşadıkları değil; onlardan birinin geleceği ile ilgili korku duymasına ve diğerini terk etmesine neden olan örnekler de aynı zamanda. Toplumun onaylamadığı bir aşkın trajik tarafları olan insanlar bu örnekler ve onlarda kendi geleceğini görüyor Amerikalı David. Onlardan iğreniyor (özellikle de henüz kendisini tanımadığı ve/veya kabullenmediği günlerde hayli somut olan bir duygu bu) ve aşağılıyor onları. Bu yaşlı eşcinsellerden biri olan Jacques karakterinin şu cümleleri gerçekten çok çarpıcı hem David’in kendisi ile yüzleşmesi açısından hem de sevgisi ayıplanan tüm insanlar için bir çığlık oluşturuyorlar adeta: “… Ancak asıl aşağılanması gereken, asıl adilik başkalarının ıstırabını küçümsemektir. Karşındaki insanın bir zamanlar genç, hatta senin şu anda olduğundan da daha genç olduğu, farkına bile varmadan adım adım küçük adımlarla bu hale gelmiş olabileceği hiç aklına gelmedi mi?” Gizlenmek zorunda olan, duygularını sürekli bastırması ve hep tetikte olması gereken, aşağılanan ya da “daha iyi” bir ihtimalle acınan insanların nasıl birer “çirkinlik ve kötülük” örneğine dönüşebileceğini ve yine de “zavallı” olmaktan kurtulamayacaklarını o denli yürek burkan bir şekilde ve sert olmaktan kaçınmayarak anlatıyor ki Baldwin, sadece bu bile kitabı kesinlikle okunması gerekenler arasına koyuyor.

Romanın girişinde Amerikalı şair Walt Whitman’ın bir dizesine yer vermiş Baldwin: “O adam benim; acı çektim, oradaydım”. Şairin “Leaves of Grass” adlı kitabında yer alan bu dize işte bir kısa alıntının bile nasıl şıklıkla seçilmesi gerektiğini ve romana nasıl katkı sağlayabileceğini gösteriyor bize. “O adam benim” (“I am the man”) diyor şair ve romandaki “erkek olmak” üzerine olan düşüncelere bir gönderme oluyor bu. “Acı çektim” (“I suffered”) diyor tıpkı kitaptaki karakterler gibi ki acıya yazgılı tüm bu karakterler doğaları gereği ve “Oradaydım” diyor (“I was there”) tıpkı romanın kahramanı David’in ben oradaydım ve yaşadıklarım bunlardı yaklaşımı ile olanları anlatttığı gibi. Whitman’ın kitabının da tıpkı Baldwin’in kitabı gibi “ahlâksızlığı” nedeni ile şimşekleri üzerine çektiğini belirtelim alıntının yerindeliğinin bir başka kanıtı olarak.

Baldwin 1980 yılındaki bir röportajda, Paris’e geldiğinde karşılaştığı ve kendisine içki ısmarlayan bir Fransızın fotoğrafını birkaç gün sonra bir gazetede gördüğünü ve adamın tutuklandığını okuduğunu söylemiş. Daha sonra tıpkı romanındaki gibi giyotinle idam edilmek olmuş adamın sonu ve Baldwin o sıralarda üzerinde çalışmakta olduğu romanında hiç tanımadığı bu adam hakkında yazmakta olduğunu fark ettiğini söylemiş aynı röportajda. Hayat ile sanatın birbirini taklit etmesine bir örnek diyebiliriz buna herhalde. Kahramanlarından David’in ağzından yazılmış bir çeşit “itirafname” olarak da değerlendirilebilecek romanın, bu özelliği açısından Oscar Wilde’on “De Profundis” adlı mektubu (ya da monologu) ile akrabalığı olduğunu da ekleyelim son olarak ve kitabı mutlaka okunması gerekenler arasına koyalım.

(“Giovanni’s Room”)

Suddenly, Last Summer – Joseph L. Mankiewicz (1959)

“Oğlum Sebastian ve ben günlerimizi inşa ederdik. Her bir günü bir heykel yapar gibi oyardık, günlerin izini arkamızda bir heykel galerisi gibi bırakarak… ta ki geçen yaz birdenbire…”

Tek çocuğu tatilde ölen zengin bir dul kadın, ölüm sırasında tatilde onun yanında olan ve tanık oldukları nedeni ile travma geçiren kuzeni genç kadın ve onu beyin ameliyatı yaparak iyileştirmesi için çağrılan doktorun hikâyesi.

Senaryosunu Tennessee Williams’ın aynı adlı oyunundan Williams ve Gore Vidal’ın yazdığı, Joseph L. Mankiewicz’in yönettiği bir klasik. Sadece yönetmen ve senarist koltuklarında değil, oyuncu kadrosunda da güçlü isimler var bu filmin: Zengin dulu oynayan Katharine Hepburn, doktor rolündeki Montgomery Clift ve genç kadını oynayan Elizabeth Taylor. Hepburn ve Taylor’ın Oscar’a aday olduğu film, sanat yönetmenliği dalında da aynı ödüle aday gösterilmişti. İlginç bir şekilde Williams, Vidal ve Mankiewicz’in üçü de ortaya çıkan film ve/veya kaynağı olan oyunla ilgili ciddi serzenişlerde bulunmuşlar ve çekimler de sorunlu geçmiş. Sonuç ise kesinlikle ilginç, tuhaf (hem iyi hem kötü anlamda), Hollywood kalıpları içinde kalan ama o kalıpların epey dışında bir şeyler anlatan ve ilgiye kesinlikle değen bir yapım. Senaryonun verdiği imkânları bolca kullanan Taylor ve Hepburn’ün birer oyunculuk gösterisi sergilediği film, orijinal oyunun içeriğinden epey farklılıklar taşısa da ve genellikle “uzun ve az sayıda sahne” ile çekilmiş olması nedeni ile yeterince sinema havasına bürünemese de hikâyenin “gücü” ve oyuncuların performansı bunu unutturuyor çoğunlukla.

İki baş kadın oyuncusunun (ve onlarla birlikte, genç kadının annesini oynayan Mercedes McCambridge’in de) döktürdüğü bir film bu. Tutku ile bağlı olduğu oğlunu yitirmiş olmanın trajik acısını taşıyan ve onun ölümü ile ilgili tuhaf bir hikâye anlatan genç kadının delirdiği için “tedavi edilmesini” isteyen dul kadın rolünde Katharine Hepburn ve anlattığı hikâyeyi hatırlamak istemeyecek kadar travmatik bir olayın tanığı olan genç kadın rolündeki Elizabeth Taylor klasik Hollywood oyunculuğunun güçlü izlerini getiriyorlar karşımıza hikâye boyunca. Senaryonun -adeta onların oyunculuk gösterisine imkân verecek şekilde düşünülmüş- kurgusu da çok yardımcı oluyor iki oyuncuya: Tennessee Williams’ın, adının jenerikte sadece kaynak oyunun yazarı olarak değil, senaristlerden biri olarak da geçmesine rağmen herhangi bir katkısının olmadığını söylediği hikâyede uzun tutulmuş sahneler yer alıyor ve oyuncuların, bazıları uzun süreli tek çekimle gerçekleştirilmiş bu sahnelerde sıkı bir performans göstermeleri gerekiyor ve bu gereklilik doğal olarak güçlü oyuncular için de bir fırsat oluyor. İşte bu fırsatı iki oyuncu da çok iyi değerlendirmişler. Örneğin Taylor final sahnesinde hikâyeyi herkese anlatırken adeta Oscar ödülü için bağırıyor! Sahnenin sonunda gözyaşlarına boğulan oyuncu bu performansı sırasında -kendi ifadesine göre- bir süre önce kaybettiği eşinin acısını düşünerek oynamış ve ortaya gerçekten de “Oscarlık” bir performans çıkmış. Sinema tarihinin en güçlü oyuncularından biri olan Hepburn de benzer bir başarı gösteriyor filmde ve içinde fırtınalar kopan “güçlü” kadının davranışlarını ve duygularını vücut diline ve mimiklerine de yansıttığı, olağanüstü detaylı bir şekilde getiriyor karşımıza.

Taylor ve Hepburn’e eşlik eden Montgomery Clift ise ikilinin gölgesinde kalıyor bir parça. Bunun bir nedeni elbette senaryo; çünkü senaryo, onca sahnesine rağmen doktor karakterini daha çok gerçeklerin ve diğer karakterlerin duygularının ortaya çıkması için aracı olarak (bir çeşit katalizör de diyebiliriz) kullanıyor. Buna ek olarak, Clift’in o dönemdeki alkol ve uyuşturucu sorununun neden olduğu rahatsızlığı ve bunun sonucu olarak oyununa da yansıyan bitkinliği de var dikkat çeken bir şekilde. Belki onun her zamanki kırılgan (çekici bir kırılganlık olmuştur bu her zaman) performansı ile birleştiğinde bu yorgunluğun bir avantaja dönüştüğü bile söylenebilir ama adeta yaylanarak yürüyen oyuncu sonuç olarak iki kadın oyuncunun gerisinde kalıyor rolünde. Clift filmdeki rolünü Elizabeth Taylor’ın yapımcılara ısrarı ve diretmesi üzerine alabilmiş ve çekimler sırasında yapımcı Sam Spiegel ve yönetmen Mankiewicz oyuncuya o denli kötü davranmış ki bundan çok rahatsız olan Hepburn son çekilen sahnesinden sonra Mankiewicz’in yüzüne tükürerek seti terk etmiş!

Williams’ın senaryonun oyundan “midesini bulandıracak kadar uzaklaşması”ndan rahatsızlığını ifade ettiği, Mankiewicz’in filme kaynak olan oyunun kötü kurgusundan şikayet ettiği ve Vidal’ın da finali değiştirmesi nedeni ile Mankiewicz’e öfkelendiği filmden rahatsız olan bir isim daha var: Filmin müziğini yapan Malcolm Arnold. Besteci hikâyeyi o denli rahatsız edici bulmuş ki ana temayı besteledikten sonra filmden çekilmiş ve yerini bir başka besteci, Buxton Orr almış. Peki nedir hikâyedeki bu rahatsız edici öğeler diye sorarsak, ilk cevap filmde hiç yüzü görünmeyen, trajik sonuna tanık olduğumuz sahnede sadece sırtından görebildiğimiz ama hikâyenin odağında yer alan Sebastian karakterinin eşçinsel olması ve buna “yamyamlık” temasını eklememiz gerekiyor ardından. Dönemin sansür kuralları nedeni ile Sebastian’ın eşcinselliği adı ile hiç söylenmiyor ama çok açık bir durum bu ve filmin senaryosunun sansürden geçebilmesinin nedeni de temel olarak filmin eşcinselliğin “sefilliğini ve olumsuz sonucunu” göstermesi olmuş söylenene göre. İspanya’daki sahnelerde Sebastian’ın “arkadaş” edinebilmek ve genç erkeklere yaklaşabilmek için yaptıklarını yönetmen Mankiewicz etkileyici bir şekilde anlatmış, filmin pek çok bölümünde aynı katkıyı göstermemiş olsa da. Hikâyenin gerilimine ciddi bir katkı sağlayan bu bölümlere ek olarak, senaryodaki (ve aslında oyundaki) kimi diyaloglar da tedirgin havanın sürekli olarak canlı kalmasını sağlıyor. Örneğin Hepburn’ün, yumurtalarından çıkıp denize ulaşmaya çalışan yavru kaplumbağaların ve onların peşindeki vahşi kuşların hikâyesini anlattığı anlar oyuncunun da müthiş performansı ile adeta bir korku filmi sahnesini andırıyor. Taylor’ın akıl hastanesinde yanlışlıkla girdiği erkekler koğuşunda yaşadıkları ve elbette Sebastian’ın sonuna tanık olduğumuz “yamyamlık” sahnesi de yine bu gerilim/korku havasını destekliyor filmin.

Senaryonun gerçeklerin adını malum nedenlerle koyamamasından kaynaklanan ciddi problemleri olan film (örneğin İspanya’da olan şeyin sadece genç erkeklerin ve çocukların “açlığı” ile izah edilemeyeceği açık), zaman zaman tüm o klasik Hollywood kalıpları içinde kalmaya çalışması nedeni ile absürt bir görüntü de veriyor. Bu, beraberinde doğal olarak, bir zıtlık da yaratıyor kendisini özellikle oyuncuların performansı ve filmin mizanseni üzerinden gösteren. Bu nedenle arada şu hisse kapılıyorsunuz: “Bir B Filmi için yola çıkılmış ama ana akım sinemanın kuralları ile ilerlenmiş.” Kimileri epey başarılı yazılmış, oldukça bol diyaloglu bu filme zaman zaman yakışan zaman zamansa sırıtan bir ucuzluk havası katmış bu çelişki ama belki de filmin özellikle de zamanında eleştirmenler nezdinde pek tutulmamasına neden olmuş. Başta Sebastian’ın bahçesi olmak üzere set tasarımlarının dikkat çektiği film, odağındaki bu karakter üzerinden özellikle eşcinsel ağırlıklı bir okumayı da hak ediyor. Michael D. Klemm’in 2008 tarihli yazısı (http://www.cinemaqueer.com/review%20pages%202/suddenlylastsummer.html) başta lobotomi olmak üzere, filmin pek çok unsurunu Clift, Williams ve Vidal’ın eşcinselliğini de dikkate alan bir şekilde ilgi çekici bir biçimde inceliyor. Başta oyunculukları olmak üzere her öğesi ile yoğun, tuhaf bir film bu ve sesli çekilmiş bir sessiz film gibi olması ile de ilgiyi hak ediyor kesinlikle. Görülmeli!

(“Bir Yaz Tatili”)