Beasts of the Southern Wild – Benh Zeitlin (2012)

“Tüm evren her şeyin birbirine doğru bir şekilde bağlanmış olması üzerine kuruludur. Tek bir parça yerine oturmazsa, minicik bir parça bile olsa bu, tüm evren yerinden oynar”

Yaşadığı yer yavaş yavaş su altında kalan, babası ölmek üzere olan ve yok olmuş vahşi bir sığır türünün kâbuslarına girdiği altı yaşındaki bir kızın hikâyesi.

Lucy Alibar’ın “Juicy and Delicious” adlı tiyatro oyunundan uyarlanan senaryosunu Benh Zeitlin ve Alibar’ın yazdığı, Zeitlin’in yönettiği bir A.B.D. yapımı. Alibar’ın babasının rahatsızlığı sırasında yaşadıklarından yola çıkarak yazdığı oyundan yola çıkan bu film, içinde “en iyi film”in de bulunduğu dört dalda Oscar’a aday olmuş, Cannes’da hem ilk filmlere verilen “Altın Kamera” ödülünü hem de “Belirli Bir Bakış” bölümünde FIPRESCI ödülünü kazanmıştı diğer pek çok ödülün yanısıra. Filmin baş oyuncusu ve o tarihte dokuz yaşında olan Quvenzhané Wallis’in kadın oyuncu dalında Oscar’a aday gösterilen en genç oyuncu olarak Oscar tarihine geçmesi (hoş bir tesadüf sonucu, aynı yıl Emmanuelle Riva da en yaşlı kadın oyuncu olarak aynı ödüle aday olmuştu) ile de hatırlanan film, yönetmeni Zeitlin’in ilk ve şimdilik son çalışması. “Medeniyetten uzak”ta yaşayan bir halkın, yaşam şekillerini sürdürmeye kararlı bir avuç insanın hikâyesini anlatan film genç kızın büyümesini, cesareti ve sevgiyi öğrenmesini aktarıyor bize düşsel bir dil kullanarak. Wallis’in olağanüstü oyunu değil filmi sadece ilginç ve seyre değer kılan; Zeitlin filmi ile yok olan “bir şeyler”in hüznünü ustalıkla yansıtıyor bize ve “ayakta kalmanın” öyküsünü anlatırken, farklı okumalara izin veren hikâyesi de filmi seyre değer kılıyor kesinlikle.

Hayvanlarla iç içe yaşanan, yoksul bir yaşamı getiriyor karşımıza film. Hayvanların “konuşması”nı dinleyen küçük kızın annesi bir gün “yüzüp gitmiş” uzaklara ve babası ile ilginç bir ilişkisi var çocuğun. Öğreten, destekleyen, gerektiğinde yalnız bırakan ve kızının bir birey olarak kendi kişiliğine kavuşabilmesine önem veren bir babası var kızın ve ikisi arasındaki ilişki hikâyeye gerçekten önemli bir katkı sağlıyor. “Bathtub = Küvet” adını verdikleri bir yerde yaşıyorlar ve günümüzün modern toplumundan çok farklı bir hayatları var baba ile kızının ve oradaki bir avuç insanın. Yaklaşan kasırga nedeni ile yörenin zaten sayıca az olan insanları bölgeyi terk ederken, kasırga sonrası yardıma gelen ve onları “modern hayatın içine sokan”lardan kaçan bu bir avuç insanı seyretmek gerekten tuhaf ve ilginç bir etki yaratıyor. Bu tuhaflığın nedeni sadece yönetmenin küçük kız üzerinden kimi düşsel sahnelere yer vermesi değil, yaşanan hayatın kendisi de aynı ölçüde tuhaf, daha doğrusu farklı. Zeitlin hareketli kamera kullanımı ile bu tuhaf hikâye ve karakterlere bir gerçekçilik duygusu kazandırmış ki bu, film lehine ciddi bir puan getiriyor. Örneğin o yoksul ve “ilkel” yaşamın hikâyenin tuhaflığı için bir süs olarak değil, anlatılmak istenenin kendisi olduğu için orada olduğunu hissetmenizi sağlıyor bu tercih.

İlk kez bir uzun metrajlı filmde çalışan Ben Richardson’ın başarılı görsel çalışmasını abartılı olmayan (belki her zaman yeterince güçlü de olmayan ama kesinlikle önemli değil bu problem) efektlerin desteklediği film, “havaya ateş ederek kasırgayla savaşan” babanın kızının -her anlamda- büyümesi için gösterdiği çabayı bu zengin görselliğin desteği ile başarılı bir şekilde anlatıyor bize. Bir sahnede kızın iç sesinden duyduğumuz “Güçlü hayvanlar kalbinizin zayıf düştüğünü hemen anlarlar. Bu, acıkmalarına ve… bu yüzden size doğru gelmelerine neden olur” ifadesi babanın kızına verdiği derslerin bir özeti adeta ve onun küçük kıza nehirden eli ile balık tutmayı öğrettiği sahne başta olmak üzere pek çok etkileyici örnekleri var bu derslerin filmde. Sadece Quvenzhané Wallis’in değil, başta babasını başarılı bir sadelikle ve doğallıkla oynayan Dwight Henry olmak üzere pek çok oyuncusunun ilk sinema tecrübesi bu ve hatta kimilerinin de en azından şimdilik tek tecrübeleri. Yönetmen bu “amatör” kadrodan belgesele yakın bir hava yaratarak çekici bir performans almayı başarmış ve bir yandan hem içeriden hem de belgesel havasına uygun bir şekilde belli bir mesafede durarak bakabilmiş karaktarlerine. Wallis’in performansının zenginliğini anlatmak hayli güç; bu kadar genç bir oyuncunun başta sessizlik anlarındaki oyunculuğu olmak üzere karakterini bu denli benimseyebilmiş olması aslında filmi tek başına bile görmeye değer kılıyor.

Benh Zeitlin’in yönetmenlik ve senaristliğin yanısıra Dan Romer ile birlikte başarılı müziklerine de imza attığı filmde hikâyesi anlatılan insanların modern hayattan bir setle ayrılan hayatlarında petrol rafinerilerinin uzaktan bile olsa perdeye yansıyan görüntüleri belki kızın kâbuslarındaki vahşi hayvanlar kadar korkutucu bir hava veriyor filme. Doğa ile barışık ve onun sınırlarına saygı duyan yaşamları olan bu insanların hayatının bir şekilde sona ereceği havasını yaratıyor bu görüntüler, tıpkı zaman zaman görüntüye gelen, eriyen buz dağı görüntüleri gibi. Bağımsız sinemanın ana akım sinemanın yaratıcılık düzeyinin düşüklüğünü hatırlatan örneklerinden biri olan bu filmin tam olarak ne anlattığı ve hatta gördüklerimizin sadece küçük kızın sınır tanımayan hayal gücünün doğurduğu bir fantezi olup olmadığı tartışmaya açık bir konu. Bir bakıma “büyülü gerçekçilik” türüne de sokulabilecek olan filmin anlattığı komün hayatı, kuşkusuz modern topluma bir eleştiri içeriyor ve yönetmenin bir röportajda söylediği üzere hikâye “… bir yerin, bir kültürün kaybına karşı nasıl ayakta kalınabileceği ve bununla nasıl mücadele edileceğini” de gösteriyor bize. Ne var ki burada filmin “ideoloji”sinin tam olarak ne olduğunu söylemek pek mümkün değil; bir dayanışma mı öneriyor film ya da daha kötümser bir yorumla, yitirilecek olana bir ağıt mı yakıyor? Çocukluğun büyüdükçe yitirdiğimiz zengin düşlerine ithaf edilmiş bir hüzünlü şiir mi bu seyrettiğimiz yoksa?

(“Düşler Diyarı”)

Under Sandet – Martin Zandvliet (2015)

“Onlar çocuk! Korkunca ya da organları havaya uçunca, anne diyerek ağlayan küçücük çocuklar!”

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, beş yıl boyunca işgal altında tuttukları Danimarka topraklarındaki mayınları temizlemekle görevlendirilen Alman askerlerinin ve onları denetleyen Danimarkalı komutanın hikâyesi.

Martin Zandvliet’in yazdığı ve yönettiği, Danimarka ve Almanya ortak yapımı bir film. Yabancı Dilde En İyi Film dalında Danimarka’nın adayı olan ve son beşe kalan film, kimi klişelerden yararlanan, savaş karşıtı mesajlığı fazlası ile açık ve hümanizmi bol bir çalışma. Tüm bunların filmi sinema sanatı açısından bir parça geriye düşürdüğü açık ama şiddetin, ötekileştirmenin ve nefretin bunca yaygın olduğu bir dünyada sanatın zaman zaman bu tür mesaj kaygılarının izinden gitmesinde pek de bir sakınca yok ve hatta kirlenen/kirletilen ruhlarımızın arada bu tür terapilere ihtiyaç duyduğu da yadsınamaz. Görsel sadeliğinin sağladığı güç, komutanı canlandıran Rolan Møller ve tüm genç oyuncuların yalın ve etkileyici performansları ve seyirciyi hikâyenin tüm kahramanlarının akıbetleri konusunda -bir kısmının başına ne gelececeğini bilseniz bile- ilgili tutmayı başarması nedeni ile ilgiyi hak eden bir çalışma bu.

1945’te savaş sona erdiğinde, yaralarını sarmaya başlayan Danimarka’nın karşısına ciddi bir sorun çıkmış: Almanların beş yıl boyunca işgal altında tuttukları ülkenin doğu kıyıları boyunca yerleştirdiği 2.2 Milyon mayının temizlenmesi. Cenevre sözleşmesindeki “savaş esirlerinin tehlikeli veya sağlığa zararlı işlerde çalışmaya zorlanamayacağı” maddesine rağmen Danimarka hükümeti yaklaşık 2.000 Alman esiri bu mayınları temizlemeye zorlamış ve -filmin sonunda verilen bilgiye göre- çoğu çocuk yaşta olan bu askerlerin yaklaşık yarısı ya hayatını kaybetmiş bu işi yaparken ya da meydana gelen patlamalar nedeni ile çok ağır yaralanmış ve organlarını kaybetmişler. Danimarka’nın işlediği bu savaş suçunu anlatmaya soyunan filmin bir Danimarka yapımı olması ve hikâyedeki kimi karakterler aracılığı ile bir yumuşatma veya hümanizme boğma çabası olsa da, sonuçta bir yüzleşmeye olanak sağlaması kuşkusuz takdiri hak ediyor. Tarihte çok daha ağır suçları olan ülkelerin bu doğrudan yüzleşmeyi bir yana bırakın, tamamı ile inkâr yolunu seçtiğini düşünürseniz film asgari bir saygıyı garantiliyor zaten.

Milyonlarca insanın ölümüne neden oldukları savaşı kaybeden Alman askerlere yapılan kötü muamele ile açılıyor film ve hikâye kaçınılmaz hümanist mesajlarını vermeye başlayana kadar ve hatta ondan sonra da bu kötü muamele -en azından kimileri tarafından- sürdürülüyor. Doğası gereği trajik olan hikâyeyi daha da trajik kılan, tehlikeli bir işe zorlanan Alman askerlerinin genç, hatta çocuk yaşta olması. Savaşın sonlarında “artan ihtiyaç” nedeni ile on sekiz yaşın altındakileri de silah altına alan Alman ordusunun bu “çocuk”ları, dehşeti yaşadıkları bir savaşın ardından bir başka dehşetin içinde buluyorlar kendilerini ve tek umutları verilen tehlikeli işi bitirmeleri karşılığında (ve sağ kalırlarsa elbette) evlerine geri dönebilmeleri. Martin Zandvliet’in senaryosu bu hikâyeyi bir parça tahmin edilen bir gelişme çizgisi içinde anlatıyor: Düşmanlık – yakınlaşma – kuşku – yakınlaşma – final diye özetleyebiliriz bu çizgiyi. Finalin umut veren ve yürekleri ısıtan içeriğini de buna eklerseniz hikâyenin gelişim çizgisi açısından pek yeni bir şey söylemediğini ifade edebiliriz rahatça. Aralarında ikiz kardeşlerin de olduğu genç Alman askerlerin başlarına gelecekleri yine de ilgi ile izlemenize engel olmuyor bu durum ama. “İyi” bir dünyada önlerinde yaşayacakları daha uzun yıllar olan ve içinde bulundukları koşullarda bile hayallerini diri tutmaya çalışan gençlerin akıbetlerini incelikle ele alıyor çoğunlukla film ve kimi -belki de kaçınılmaz- sahnelere rağmen yoğun bir duygu sömürüsüne gitmiyor çoğunlukla.

Bir kısa hikâye tadında bir havası var filmin; büyük bir kısmı tek mekanda (gerçek olayların yaşandığı sahilde ve oradaki bir kulübe içinde geçiyor hikâye) geçen ve tek bir olayı anlatan hikâyesi ile gerilimini bu sıkışmışlık havasından da yararlanarak arttırıyor. Camilla Hjelm’in çoğuk açık havada çekilen görüntüleri karakterlerin içinde bulundukları tehlikeli bölge nedeni ile “hayat”tan izole edilmiş olmalarını da iyi aktarıyor bize. Mavi ve yeşilin soğuk tonlarının hâkim olduğu görüntülerin başarısına Sune Martin’in müzikleri de eşlik ediyor ve geldiğini hissettiğiniz patlama sahnelerinde bile (ki bazılarında hazırlıksız yakalanıyorsunuz gerçekten) etkilemeyi başarıyor film.

Her ne kadar etkileyici olsa da ve daha da etkileyici bir şekilde sonuçlansa da, “mayınlı bölgede oynayan çocuk” sahnesi filmin hümanizm dozunu abartması ve duygularınızı zorlaması nedeni ile gereksiz görünüyor. Gereksiz çünkü hikâyenin Danimarkalı komutan ile askerler (özellikle de biri) arasında gelişmeye başlayan ve bir baba oğul ilişkisini andıran içeriği yeterince etkileyici ve anlamlı. Nefret, acıma, kuşku, güven ve sevgi arasında gidip gelen bu ilişki yeterince güçlü ve filme ısınmanız için tek başına yeterli nerede ise. Üstelik Zandvliet bir şeyi daha ustaca başarıyor: Film sessizlikten akıllıca yararlanıyor ve karakterlerin içinde bulundukları ruh hallerine bizim de girmemizi, en azından onların hislerini anlamamızı sağlıyor. Ölen her bir gençle/çocukla birlikte artan bir sessizlik bu sanki ve savaşın kötülüğünü, her ölen gençle birlikte umudun da öldüğünü hatırlatıyor bize.

Filmin hümanizm dozunun yanısıra eleştirilecek bir yanı daha var; Alman gençlerin savaşla, ülkelerinin savaşta neden oldukları veya en azından Nazizm ile ilgili tek bir fikrini, konuşmasını dahi duymuyoruz filmde. Evet, onların içine atıldıkları bir kötülüğün hesabını vermeleri beklenemez ve zaten film de temel olarak intikamın yanlışlığı üzerinden ilerliyor ama ne olursa olsun ellerine verilen silahlarla öldürmüş ya da öldürülmüş olan bu gençlerin yaşadıklarını (ve nedenlerini) en azından arada bir sorgulamaları gerekirdi. Burada bir kötü niyeti yok filmin kuşkusuz ama bunun pek de önemsiz bir eksiklik olmadığını söylemek gerekiyor.

Savaşın neden olduğu ve pek konuşulmayan önemli bir trajediye değinen ve zarif görselliği ile önemli olan film, sizi pek şaşırtamasa da ve duygusal klişelerden -maalesef- yeterince kaçınamamış olsa da görülmeyi hak ediyor.

(“Unter dem Sand” – “Land of Mine” – “Mayın Ülkesi”)

Boşluk Bakışımın Biçimini Alıyor – Hubert Reeves

Kanadalı astrofizikçi Hubert Reeves’in, TÜBİTAK’ın “Popüler Bilim Kitapları” serisinden yayımlanan kitabı adını Fransız şair Paul Éluard’ın “Ne Plus Partager” adlı şiirindeki bir dizeden almış. Hoş bir tasarımı olan ve Reeves’in tuttuğu günlüğündeki “doğaya ve insanoğlunun doğayla ilişkisine dair gözlemlerini içeren” notlardan oluşan kitapta siyah beyaz ve fotoğrafik özelliklerinden/ “güzelliklerinden” dolayı değil, notlarla ilgili olmaları açısından seçilmiş ve Jacques Very’e ait olan fotoğraflar da var. Arka kapaktaki yazıda “bir çeşit kozmik dua” ifadesi ile tanıtılan kitapta yer alan notlarda bir bilim adamının elinden çıktığını gösteren kimi ifadeler var ama kitaba asıl kaynaklık eden, bu bilim adamının evreni gözlemesi, düşünmesi ve sorgulamasının sonucu olan izlenimleri. Lirik bir dil kullanmış Reeves ve kimileri sadece tek bir cümleden oluşan notlarında evrenin, yaşamın ve var olmanın üzerine kalem oynatmış. Bir astroide adı verilmiş, Fransa ve Kanada devletlerinden nişanlar almış ve bu yıl adına, Fransızca basılan popüler bilim kitaplarına verilmek üzere bir ödül başlatılmış olan saygın bir bilim adamının ilginç bir kitabı bu.

Dört bölüme ayrılmış kitap: “Geçen Zaman”, “Mezarlıkta”, “Doğa Üzerine” ve “Duyuların Arayışı”. İlk bölümde, “Yaşam anların art arda gelişidir” diye yazan Reeves işte bu anları anlatıyor. Adeta doğaya adanmış birer dize olan bu notlarda yazar doğanın içindeyken hissettiklerini, gözlemlerini ve duyu organlarından bize yansıyanları getiriyor önümüze. İkinci bölüm ise ölüm, varoluş ve her bir bireyin insanlık zincirinin bir halkasını oluşturması gibi temalar üzerinde gezinirken şunları söylüyor: “Ölümle ilişkimiz temelde ikilidir. Onu olabildiğince uzun süre geciktirmek, ama bir yandan da yaşamın normal parçası olarak kabul etmek. Yaşam güçlerinin kazanmaya çalışması gerekir, ama yenilmeleri de gerekir”

Üçüncü bölümünde doğa, evren ve insanın bunların içindeki yeri ve anlam arayışına değiniliyor kitabın. “Güzellik insanın bakışından kaynaklanır. Ne ki insanın bakışı da doğadan kaynaklanır” diyor Reeves ve kitabın adına da bir göndermede bulunuyor bir bakıma. “Fizik, kimya ve biyoloji atomlarımızın, moleküllerimizin ve hücrelerimizin kendiliğinden “bildiklerini” (bedenin doğuştan bildikleri demek bu, yazara göre), düşüncemizin “yeniden keşfetmeye” çalıştığını söylüyor ve insanın gerçeği bulma (bir başka ifade ile söylersek, kendi anlamını bulma) çabasının hep devam edeceğini vurguluyor. Her bir notun bir denemenin konusu olabilecek bir içeriğe sahip olduğu kitabın son bölümünde gerçekliğin peşindeki insanoğluna değiniyor Reeves ve inanç (ya da bir anlamlandırma aracı olarak inanç), zekâ ve bilincin farkı gibi konular üzerindeki düşüncelerine eşlik etmemizi sağlıyor. Zekâ ve bilinç üzerine yazdıkları bugünlerde hayli gündemde olan yapay zekâ ve robotların bir gün kendi bağımsız kararları ile hareket edip edemeyecekleri ve ettikleri durumda ne olacağı konusundaki tartışmaya da katkıda bulunuyor. Bilincin “varlıkların buluşmasını” ve “ötekinin öteki olarak tanınmasını sağladığını” söylüyor, “birbirine bağlanmış bilgisayarlar karşılıklı duygular besleyebilirler mi birbirine” diye soruyor ve insanın yaşadığı ana değer katanın “varoluşun geçiciliğinin bilinci” olduğunu yazıyor.

Kitaptaki son fotoğraf İsviçreli heykeltraş ve ressam Alberto Giacometti’nin 1934’te yaptığı “Görülmeyen Nesne (Boşluğu Tutan Eller)” adlı heykeline ait. Sanatçının bu eseri tıpkı kitaba adını veren dizenin ait olduğu şiir gibi sürrealist sanatın bir örneği. Bir bakıma “gerçeğin” ne olduğu ya da onu aramanın gerekliliği/gereksizliği üzerine notların yer aldığı bir kitap için ilginç ve doğru bir seçim. Kitaptaki notlar da adeta yazarın boşluğa bakıp, onun bakışlarının biçimini alan boşlukta gördüklerini aktarıyor bize. Aynı boşluğa bir başka bakış, o boşluğun bu yeni bakışın biçimini alması nedeni ile farklı bir imgenin (ve duygunun) biçimine bürünecektir elbette ve Reeves bu lirik notlarında bunun ve “an”ların değerini gösteriyor bize.

(“L’Espace Prend La Forme De Mon Regard”)

Camille Redouble – Noémie Lvovsky (2012)

“Eğer olacak her şeyi önceden bilseydin, kendinin ve tanıdıklarının başına gelecekleri bilseydin, seni bekleyen tüm hayatı bilseydin, ne yapardın?”

Kocasının genç bir kadına bir aşık olduğu için kendisini terk etmesi ile hayatı dağılan kırk yaşlarındaki bir kadının çok içtiği bir partide bayıldıktan sonra, uyandığında kendisini tekrar on altı yaşında bulmasının hikâyesi.

Fransız sinemacı Noémie Lvovsky’nin yönettiği ve başrolünde oynadığı bir Fransız filmi. Lvovsky’nin, senaryosunu Maud Ameline, Pierre-Olivier Mattei ve Florence Seyvos ile birlikte yazdığı film bir “şimdiki aklım olsaydı” veya “ikinci bir şansım olsaydı” hikâyesi anlatıyor bize ve kadının kaderinden kaçıp/kaçamayacağını veya geçmişi değiştirmenin mümkün (ve gerekli) olup olmadığını soruyor hayli hafif ve eğlenceli bir şekilde. Bir zamanda yolculuk hikâyesi bu sonuçta bu ve bu açıdan değerlendirince de bir fantezi filmi seyrettiğimiz ama Lvosky’i ilgilendiren, hikâyenin fantezi ya da bilim kurgu yanı değil; sanatçı daha çok bize ve kendisine sorduğu bir “eğer…” sorusunun cevabını arıyor eğlenceli bir şekilde. Lvosky’in keyifli performansı ve 1980’lerden şarkılarla örülü çekici müzik bandı ile dikkat çeken film, hikâyesinde ve sorduğu soru / bulduğu cevapta belki pek yeni bir şey söylemiyor ama yine de benzer temalı filmlerden kimi incelikleri ile ayrılmayı başarıyor.

İçkiye epey düşkün, kocası kendisini genç bir kadın için terk etmiş ve filmlerdealdığı pek de önemli olmayan rollerle hayatını idare eden bir kadın var karşımızda. Dağılmakta olan hayatını yeni baştan ve on altı yaşından itibaren yeniden kurma fırsatını yakaladığında, daha önce yaptığını düşündüğü hataları tekrar yapmamaya ve beklenmedik bir şekilde hayatını kaybeden annesini bu kez daha uzun hayatta tutmaya çalışır. Film bize bunları eğlenceli ve dinamik bir şekilde anlatırken, kadere müdahale edilebilir mi, zamanda yolculuk yapılarak geçmiş ve dolayısı ile gelecek değiştirilebilir mi sorusunu soruyor ve kahramanı ile birlikte biz de cevabını öğreniyoruz bu sorunun: Cevap, sorunun yanlış olduğu, doğru sorunun bunun baştan gerekli olup olmadığı belki de. Filmdeki kimi objeleri içeren hoş bir jenerik ile açılan filmde Lvosky dinamik oyunu ve mizanseni ile hikâyeyi sürükleyen isim; her sahnesinde göründüğü filmde üzerine aldığı yükü keyifle sırtlanmış görünüyor ve seyircisini de kimi zaman hüznü de içerecek şekilde eğlendiriyor çoğunlukla.

Erkek karakterleri olsa da temel olarak bir kadın hikâyesi bu ve erkekler çoğunlukla kadın karakterlerle olan ilişkileri nedeni ile varlar hikâyede. Bununla bağlantılı olarak filmin sadece bir romantizm hikâyesi değil, aynı zamanda bir arkadaşlık ve aile hikâyesi anlattığını da söylemek mümkün. Lvosky’nin başarısı tüm bunları gereksiz duygusallıklarla başvurmadan ve “sıcak”lığı abartmadan anlatabilmesi. Bunu başarabildiği için de tüm o aynı erkeğe tekrar aşık olmaktan kaçınma, dans veya aile sahneleri doğal görünüyor seyirciye. Filmin aksadığı yerler usta oyuncu Jean-Pierre Léaud’un pek iyi yazılmamış diyaloglarda harcandığı saatçi karakteri ve bir başka tecrübeli oyuncu olan Denis Podalydès’in canlandırdığı öğretmen karakterleri ile olan sahneler; filmin doğal ritmini bozan ve bir parça yüzeysel kalan anlar bunlar. Açıkçası Léaud buradakinden daha parlak sahneleri hak eden bir usta isim ve iyi değerlendirilememiş. Tam on üç dalda César ödülüne aday olan (ama hiçbirini kazanamayan) filmin bu adaylıklarının yedisi oyunculuk dallarında olmuş ve açıkçası tüm kadro gerçekten de filmin keyifli havasına uygun, kabalaşmadan eğlendiren performansları ile başarılı olmuşlar. Bu adaylardan biri olan ve kadının evlendiği (ve ikinci hayatında tekrar evlenmekten kaçındığı) adamı canlandıran Samir Guesmi’nin performansının yirmi beş yaş önceki hâlini canlandırdığı sahnelerde zaman zaman bir sit-com oyuncusu havasını uyandırarak diğerlerinden farklı bir yerde durduğunu da söylemek gerekiyor.

Lisedeki oyunun yönetmeni gibi klişe bir karaktere neden gerek duyduğu anlaşılmayan filmin tekrar yaşanan ilk seksten sonraki mutluluk veya anne ve babaya hiç ölmeme sözü verdirilmesi gibi etkileyici sahneleri hikâyeye duygusal bir çekicilik katmış. Hikâyesinin Coppola’nın 1986 yapımı “Peggy Sue Got Married” filminki ile kimi örtüşmeleri olan bu çalışmada olayların gelişimi ve finali genellikle bekleneni takip etse de ve nedense yeterince derinleşmemeyi tercih etse de, eğlendiren ve ilgiyi hak eden bir film bu. Karakterlerinin hem bugünkü hallerini hem 25 yıl önceki hallerini aynı oyunculara oynatması ile bir risk almış gibi görünse de bunu çekici kılmayı başarmış olan filmde, tam da bu başarı nedeni ile kadının ergenlik çağındaki bir gençle olan yatak sahnesi de saçma değil, komik oluyor ve güldürüyor kesinlikle.

(“Camille Rewinds” – “Baştan Al”)