Forushande – Asghar Farhadi (2016)

“İntikam alıyorsun! Bırak gitsin”

Arthur Miller’ın “Satıcının Ölümü” oyununda rol alan karı koca iki oyuncunun taşındıkları yeni evde kadının saldırıya uğraması ile yaşadıkları gergin ve sıkıntılı günlerin hikâyesi.

İranlı sinemacı Asghar Farhadi’nin yazdığı ve yönettiği ve İran – Fransa ortak yapımı olarak çekilen bir film. Bugünlerde sekizinci sinema filmini çekmekte olan Farhadi bu yedinci filminde de önceki eserlerinde olduğu gibi hiçbir sinemaseverin kaçırmaması gereken bir iş çıkarmış kesinlikle. İlk filminden başlayarak her zaman çekici, merak uyandırıcı ve insanlara/insan ilişkilerine odaklanan hikâyeleri yalın ama etkileyici bir mizansenle anlatan yönetmen 2011 tarihli “Jodaiye Nader az Simin – Bir Ayrılık” filmi ile Berlin’de Altın Ayı’yı kazanan bir başyapıt koymuştu ortaya. Böyle mükemmel bir filmden sonra doğal olarak beklenti her zaman yüksek olacaktır bu sanatçı için ve gerek “Bir Ayrılık”tan sonraki “Le Passé – Geçmiş” gerekse işte bu filmi ile her zaman yüksek düzeylerde seyrederek bu beklentileri boşa çıkarmayacağını kanıtladı bize Farhadi. İran’da açılış haftasındaki gişe geliri açısından rekor kıran bu filmde Farhadi, Shahab Hosseini ile üçüncü, Taraneh Alidoosti ile dördüncü kez çalışırken büyük sinemacılarda örneklerini gördüğümüz şekilde “fetiş oyuncu”larını da belirlemiş görünüyor. Sansür ve maddî koşullar düşünüldüğünde herhalde ülkemiz sinemacılarından çok daha zor koşullar altında çalışan İranlı sinemacıların ortaya koyduğu eserlerin sinema değerleri açısından ortalamasının bizimkilerinkinden hayli yüksek olmasının temel nedeni bu filmin de gösterdiği gibi onların insanı odak noktası olarak alan hikâyeler anlatmaları. Çoğunlukla düzeysiz ve kaba ticarî filmlerle “sanatsal” filmler arasında sıkışıp duran ve belki de yeni Yılmaz Güney’ini bekleyen sinemamızın alacağı çok ders var bu sinemadan kesinlikle.

Sattar Oraki’nin yerel motifler kullanma kolaylığından (ve Batılı seyircinin beklentisine uyma tuzağından) uzak duran, hikâyeye çok yakışan müzikleri eşliğinde anlatılan hikâye basit ve basit olduğu kadar da başarılı. Önceki filmlerinde olduğu gibi, hiçbir yapaylığın peşine düşmeden, bir merak unsurunu da bünyesinde barındıran hikâye kadına karşı gerçekleşen saldırının çifti nasıl gerilimli bir ilişkinin içine attığını ustaca anlatırken, saldırı sonrası yaşanan travma, intikam duygusu, oyuncu olmak, bağışlamak, sanat ve gerçek hayatın örtüşmesi (veya çelişmesi) gibi temaları müthiş bir doğallıkla anlatıyor yine. Başlarda bir parça düzmüş hissini veren hikâyeyi yavaş yavaş ustaca açıyor Farhadi ve finaldeki “patlama”yı o denli gerçekçi kılıyor ki kendinizi o iki karakterle birlikte yaşayan ve tüm hissettiklerini onlarla birlikte hisseden bir karakter olarak buluyor ve en az onlar kadar etkileniyorsunuz olan bitenden. İki baş karakter başta olmak üzere, tüm karakterleri özenle oluşturmuş Farhadi ve her bir diyalog, her bir tepki veya her bir duygu gerçekçiliğin zirve noktalarında gezinen unsurlar olmuş. Çökme tehlikesi olduğu için apartmanın panik halinde boşaltıldığı sahne ile açılıyor film ve bu ilk sahneden başlayarak Farhadi bize yine insanları, onları insan kılan tüm özellikleri ile birlikte anlatacağını vaat ediyor ve hikâye tutunca tutuyor bu sözünü.

Filmdeki her bir sahne üzerinde özenle düşünülerek ve bir müthiş resimin ayrılmaz bir parçası olacak şekilde oluşturulmuş. Aynı zamanda öğretmenlik yapan adamın genç erkek öğrencileri ile olan diyalogları veya bir taksi dolmuşta yanında oturan kadının yer değiştirmek istemesi ile duyduğu rahatsızlık örneğin, hikâyenin tamamında yaşananlarla çok ilişkili. Hikâyede sık sık adı geçen ama kendisi hiç görünmeyen eski kiracı karakterinin kullanımı da bir sinema filminin sadece görünenlerle değil, görünmeyenler ile de anlatılabileceğini ustaca gösteriyor bize. Hiçbir şiddet veya cinsellik içeren sahnenin yer almadığı (alması da mümkün değil elbette) bir filmin bu alanların her ikisinde de başını alıp giden ticarî filmler ile kıyaslandığında, göstermeden nasıl çarpıcı olunabileceği konusunda bir ders veriyor kesinlikle.

Kuşku, belirsizlik, tereddüt gibi kavramların başarı ile kullanıldığı filmde iki baş oyuncu da güçlü oyunculuklar ile karakterlerini elle tutulabilir hissi verecek kadar gerçek kılarken, özellikle Shahab Hosseini Cannes’da aldığı oyuncu ödülünün hak edilmiş olduğunu kanıtlıyor göründüğü her sahnede. Zaman zaman sıkı bir “soruşturma filmi” havasına bürünen filmin bir saldırı hikâyesini ustaca başka alanlara kaydırarak gerçek insanları anlatmayı başarması da takdiri hak eden bir unsur. “Ayrılık” ve “Geçmiş”te olduğu gibi bir olayı/durumu aile kurumunun dinamiklerini analiz etmekte araç olarak kullanan Farhadi’nin Miller’ın oyununu hikâyesi ile açık bir biçimde ilişkilendirmemiş ya da seyirciye bu ilişkiyi yeterince hissettirememiş olmasını ise bir problem olarak görmek gerekir mi emin değilim. “Satıcının Ölümü” oyunun temalarından biri olan “gerçek ve illüzyon”un burada yerini karakterlerin yaşadıkları hayat (gerçek) ile sahnede sergiledikleri hayata (illüzyon) bıraktığını söylemek mümkün belki ve buna bir başka bakış da eklenebilir: Farhadi burada, sanat tarihine pek çok başarılı örnek bırakan klasik Amerikan tiyatrosunun kurgusundan ve karakterlerini ve birbirleri ile olan ilişkilerini içinde bulundukları ortamda ustaca hareket ettirebilmesinden esinlenmiş görünüyor sanki. Final sahnesinde kameranın karakterlar arasında ustaca kayması, yine bu sahnede hikâyenin bu tiyatronun örneklerini hatırlatır bir şekilde çözülmesini de eklemeli buna. Bir başka bakışla, Miller’ın oyunundaki baş karaktere hâkim olan duygu, ailesine gerekli şeyleri sağlayamayan bir adamın hissedeceği türdendi; burada ise bir adamın ailesini dışarıdan gelen bir saldırıya karşı koruyamamış olmasının verdiği öfke hâkim hikâyeye.

Hossein Jafarian’ın kamerasının kimi kritik sahnelerde oyuncuları bizi o anın içine sokacak kadar başarı ile takip ettiği filmin sonlarında boş evde geçen “çözüm” sahnesi çok etkileyici. Farid Sajjadi Hosseini’nin de yaşlı adam rolünde çarpıcı bir performans verdiği bu sahne sinema derslerine konu olacak güzellikte; gerilimini ve belirsizliğini adım adım artıran filme çok yakışan bir sahne bu ve intikam teması üzerine sinemanın yarattığı en hümanist anlardan birini içererek tek başına bile Farhadi’nin sinemadaki ustalığının kanıtı olabiliyor. Bu türden bir hikâyeye bir komedi anını (adamın sınıfta öğrencilerle film seyrederken uyuya kaldığı sahne) en ufak bir rahatsızlık duygusuna neden olmayacak şekilde yerleştirebilmiş olması da Farhadi’nin becerisinin bir diğer göstergesi olarak değerlendirilebilir rahatlıkla. Ustaca anlatılmış ve içi dolu bir hikâye, sağlam oyunculuklar ve gerçekçiliği kadar sade etkileyiciliği ile de dikkat çeken bu film kesinlikle görülmeli.

Adamın okuldaki öğrencilerine okuduğu hikâyenin 1979 devriminden sonra Fransa’ya kaçmak zorunda kalan Gholam-Hossein Sa’edi’nin “İnek” adlı eseri ve gösterdiği filmin de bu hikâyeden uyarlanan ve İran sinemasının Yeni Dalga akımının ilk örneklerinden biri olan Dariush Mehrjui’nin aynı adlı çalışması olduğunu ve Mehrjui’nin de devrimden sonra bir süre Fransa’da sürgünde yaşadığını hatırlatmakta yarar var. Buna bir sahnede, sergilenen Miller oyunu ile ilgili olarak sansürün kimi itirazlarının olduğunun konuşulmasını da eklersek, İran yönetiminin Farhadi’ye gösterdiği hoşgörü üzerinde düşünmek gerekiyor. Belki de, doğrudan politik olmayan filmler yapan sinemacının tüm dünyada kazandığı ünün payı vardır bunda. Farhadi’nin filmin kazandığı Oscar ödülünü almak için ABD’ye gitmeyi Trump’ın İranlılara koyduğu giriş yasağını protesto ederek ret etmesi ile, kamuoyu gözünde İran’ın lehine ve ABD aleyhine bir imaj yaratmak fırsatı da yakalamış oldu İran yönetimi bu “hoşgörü”sünün sayesinde üstelik.

(“The Salesman” – “Satıcı”)

Gümüş Damacana (Bütün Öyküleri) – Truman Capote

Amerikalı yazar Truman Capote’nin tüm öyküleri. Yazarın 1943 ile 1982 arasında yazdığı toplam 20 öyküsünün yer aldığı kitapta bir başka Amerikalı yazar Reynolds Price’ın Capote ve öyküleri hakkında okunmya değer bir tanıtım yazısı da yer alıyor. Her ne kadar “tüm öyküler” ibaresini taşısa da kitap, yazarın 11 ile 19 yaşları arasındayken yazdığı ve daha önce hiç basılmamış öyküleri 2013’te New York Halk Kütüphenesi’ndeki Capote arşivinde keşfedilmiş ve ilk kez 2015 yılında sunulmuş okuyucuya; bu kitap işte bu yeni keşfedilen öyküleri içermiyor doğal olarak.

Yazarın çocukluğundan ve hayatının Amerika’nın güneyinde geçen günlerinden otobiyografik izler taşıyan pek çok öykünün yanısıra, fantezi türüne sokulabilecek veya “aileler için öyküler” kategorisine yerleştirilebilecek hayli ilginç eserler var bu derlemede. Kimi öykülerin aynı karakterleri içerecek şekilde bir bakıma birbirinin devamı olarak yazılmış olmasının dikkat çektiği kitaptaki hemen tüm öykülerde yazarın “duygusal yoksunluklar”la geçen çocukluğunun izlerini sürmek mümkünken, yalnızlık ve cinselliğin neden olduğu baskı (Price yazısında, “eşcinselliğin o dönemde Capote için kahredici, her an eziyet eden bir olgu olduğunu” vurguluyor) yaygın temalar olarak öne çıkıyor. Kitaptaki öykülerden biri (“Doğum Günlerinde Çocuklar”) 2002’de Mark Medoff tarafından aynı isimle sinemaya aktarılrken, “Bir Noel Anısı” ve “Şükran Günü” adını taşıyan öyküler televizyon filmi olarak çekilmişler.

Yaklaşık 40 yıla yayılan bir zaman içinde yazılmış olan bu öyküler yalnızlık ve cinsellik gibi ortak temaları içerdiği gibi, kimileri bu temaları da içeren ama farklı dertleri de olan ve yine farklı türler içine yerleştirilebilecek bir içerik ve biçime sahipler. Örneğin yalnız bir kadının başına gelen gizemli bir olayı anlatan ve tek başına olmanın “dehşet”ini ustalıkla yansıtan “Miriam” adlı öykü rahatlıkla bir gotik hikâye sınıfına sokulabilir. Bu Türkçe baskıya ismini veren “Gümüş Damacana” ise tam bir eğlenceli küçük kasaba hikâyesi ve kitaptaki birkaç başka hikâyede (“Doğum Günlerinde Çocuklar”, “Preacher”, “Benim Açımdan” vb.) olduğu gibi kasaba hayatından (ve yazarın çocukluğundan) gerçekçi resimler getiriyor okuyucunun önüne. Zenginlik, sınıf farkı veya sınıf atlama gibi temalar da -yazarın çocukluk günlerindeki yoksulluk ile daha sonra ünlü olduğunda içine girdiği yüksek sosyete hayatının zıtlığını hatırlamalı- kendisini gösteriyor bazı öykülerde (“Kendine Ait Bir Vizon”, “Duvarlar Soğuk”, “Kelepir” vs).

Yukarıda anılan “Miriam”gibi tam anlamı ile fantastik bir olay örgüsüne sahip “Acıların Efendisi” ve yarı fantastik “Başsız Atmaca”, yine ortak bir tema gibi görünen hüznün hafif bir mizah ile de buluştuğu “Cennet Yollarında”, etkileyici bir hırslı ve kötü karakterin resmini çizen “Son Kapıyı da Kapa”, unutmayı tercih ettiği ve ancak bu şekilde sağ kalabildiği bir hayatı hatırlatan genç bir adamın düzenini bozduğu yaşlı bir mahkumun hüznünü anlatan “Elmas Gitar”, aşkın gözleri kör ettiğini kanıtlayan “Çiçekten Ev”, yalnızlığın ve yaşlanmanın ama hayattan kopamamanın hüzünlü hikâyesi “Preacher Efsanesi”, yine fantastik bir öykü olan ve korkuların öne çıktığı “Gece Ağacı”, savaşın travmaya neden olduğu bir askerin trajedisine odaklanan “Şeylerin Biçimi”, Capote’nin herhalde zenginler arasındaki gözlemlerinin sonucu olan eleştirel “Mojave Çölü” ve baş karakteri olan küçük kızın küçük kasaba hayatının içindeyken taşımaya çalıştığı tüm zarafeti ile Hollywood’u düşlediği ve bana Capote’nin kendisini hatırlatan “Doğum Günlerinde Çocuklar”ın da yer aldığı kitapta üç öykü aynı iki temel karakteri (oğlan çocuğu Buddy ve “dostum” diye seslendiği yaşlı kadın akrabası Sook) anlatması ile dikkat çekiyor. “Bir Noel Anısı”, “Şükran Günü gelen Konuk” ve “Bir Noel” adlı bu öyküler sırası ile 1956, 1967 ve 1982’de yazılmışlar ve yirmi altı yıla yayılan bu süre boyunca yazarın çocukluk günlerinin izlerini nasıl aynı sıcaklıkla taşıyabildiğini gösterirken Amerikalıların pek bayıldığı Noel havalı eserlerin başarılı örnekleri olmuşlar. Bu öykülerin kelimenin tam anlamı ile bir Noel kartpostalı havasını taşıyan ve “kendisi istediğine sahip olamadığı için değil, istediklerine sahip olamayan başkalarına bu istediklerini veremediği için mutsuz olan” yürekleri anlatan birincisinde olduğu gibi, sevgi ve sıcaklığı ile sarıyorlar okuyucuyu bu üç öykü de.

(“The Complete Stories of Truman Capote”)

El Ciudadano Ilustre – Gastón Duprat / Mariano Cohn (2016)

“Sanatçıların sorgulaması, şaşırtması gerekir. Bir sanatçı olarak ulaşabileceğim en üst noktaya ulaşmaktan mutsuzum”

Nobel ödüllü Arjantinli bir yazarın eserlerine ilham kaynağı olan ama yıllardır hiç ziyaret etmediği memleketine bir ödül töreni için gittiğinde yaşadıklarının hikâyesi.

Andrés Duprat’ın orijinal senaryosundan Arjantin ve İspanya ortak yapımı olarak çekilen filmi bugüne kadarki tüm yönetmenlik çalışmalarını birlikte gerçekleştiren Gastón Duprat ve Mariano Cohn yönetmiş. 2017’de Arjantin’in Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’a aday gösterdiği film kazandığı pek çok ödülün yanısıra, Venedik’te Altın Aslan için de yarışmış ve aynı festivalde baş oyuncusu Oscar Martinez ile en iyi erkek oyuncu ödülünü almış. Zaman zaman kara mizaha dönen bir komedisi olan ve dram yanı ile de dikkat çeken film, sanatçı ve onun esin kaynakları üzerine hoş bir çalışma. Yazarın Nobel töreninde yaptığı konuşma ile başlayan film hemen ardından beş yıl sonrasına ve yazarın doğduğu kasabaya yaptığı ziyarete geçiyor ve hikâyenin büyük bir kısmı da orada yaşanıyor. Beş bölüm başlığı altında anlatılan hikâyenin mizahı her zaman güçlü değil ve ele aldığı temaları yeterince zenginleştiremiyor ama yine de ilgi görmeyi hak eden bir çalışma bu.

Yazarın Nobel töreni ile açılıyor film; ödülden mutlu olduğunu ama bu ödülün bir bakıma ona sanatında gidebileceği en üst noktaya varmış olduğunu ve misyonu sorgulatmak ve sarsmak olan bir sanatçının bu ödül ile “onay”landığını hatırlatmasından rahatsız olduğunu söylüyor yazar törendeki konuşmasında. Belki de tam da amaçladığı gibi önce bir sessizlik, sonra yoğun bir alkış ile karşılanıyor bu sözleri ve törenin sonunda yüzünde beliren mutluluk ifadesi yazarın şımarık egoistliği için bir ipucu oluyor adeta bize. Ardından 5 yıl sonraya geçiyoruz; kendi ifadesi ile “romanlarındaki karakterlerinin hiç terk etmediği ama kendisinin hep kaçtığı” kasabasında değil, Barcelona’da yaşayan ve 20 yaşındayken ayrıldığı kasabasına 40 yıldır gitmemiş olan bir adam olarak çıkıyor karşımıza yazarımız. Bir süredir yaz(a)mayan, konferanslar ve ödül törenleri için dünyanın dört bir yanından sürekli davetler alan yazarın bunları çoğunlukla ret ederkenki görüntüleri, kendisini bilinçli veya bilinçsiz olarak üst bir konuma yerleştiren ve kaprisli tavırların hâkim olduğu bir karakteri olan bir adam resmi çiziyor bize. Başta nedenini anlayamadığımız ama hoş finalde öğrendiğimiz gerekçe ile ve “saygın vatandaş” ödülünü almak üzere kasabasına gitmeye karar vermesi, yaratıcı ile ona esin kaynağı olan gerçek karakterlerin yüzleşmesine dönüşüyor.

Tecrübeli oyuncu Oscar Martinez pek de sempati ile yaklaşılacak biri gibi görünmeyen karakterini usta ve yalın bir oyunculukla canlandırırken komedi anlarını sadeliiğin içinden çekip çıkarıyor ve ekonomik bir performansın nasıl güçlü olabileceğini gösteriyor bize film boyunca. Barcelona’daki gösterişli hayatla zıtlık teşkil eden küçük kasaba hayatının içinde ve yazarın eski sevgilisi dışında her biri tuhaf olan karakterlerle geçen günler bize kimi hoş anlar sunuyor. Örneğin kasabadaki amatör resim yarışmasının jüri üyeliğini yapan yazarın küçük yerlerin gerçeklerini hatırlamak zorunda kalması epey eğlendirici. Kitabının yapraklarının mecburen önce ateş yakmak, sonra da tuvalet sonrası temizliği için kullanılması veya belediye başkanının ısrarı üzerine itfaiye arabasının tepesinde kasaba sokaklarındaki geçit töreni kesinlikle etkileyici, özellikle de ilkinin içerdiği göndermeler nedeni ile. Bunlara yerel tv istasyonunda katılınan bir söyleşiyi ve ödül töreninindeki “ağlak” sunumu da (ki tüm o aldırmaz tavırlarına rağmen yazarımızın gözlerinden yaş gelmesine neden olarak onun karakteri hakkında iyi bir ipucu da veriyor bize bu sahne) ekleyebiliriz rahatlıkla filmin keyifli anlarına örnek olarak.

“Av” başlığını taşıyan bölümün sürprizi ile başarı dozunu yükselten filmin ilk ve son sahnelerinin zıtlığı üzerinden bize ilettiği bir mesajı da var: İlkinde ödülün verdiği coşkuyu kaprisli bir şımarıklıkla örten yazarın kasabasına yaptığı ziyaretten edindiği yeni ilhamlarla tekrar yazmaya başlaması ile dışa vurduğu coşkulu ve yüksek egolu mutluluğu bir sanatçı karakteri üzerine çok şey söylüyor kuşkusuz. Yazarlığını besleyen kasaba halkının tüm ikiyüzlülüklerini onları eserlerinde eleştirel bir şekilde kullanarak “değerlendiren” başarılı yazarın bir insan olarak portresinin beklenenden çok farklı olabileceğini, bir başka ifade ile söylersek, sanat eserleri ile o eserleri yaratan insanın değerlerinin çok farklı olabileceğini hatırlatıyor bize film. Hikâyesinin dramatizasyonu zaman zaman zorlama görünse de, senaryonun filmi bir “sanat ve sanatçı filmi” klişesinden uzak tutma başarısını gösterdiğini belirtmek gerek. Yönetmenlerin görsel anlamda çok özel bir iş çıkarmamış olmaları filmi bir parça zayıflatmış olsa da ilgiyi hak eden bir çalışma bu.

(“The Distinguished Citizen” – “Saygın Vatandaş”)

Suç ve Ceza Film Festivali 2017

1945 – Ferenc Török : İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden hemen sonra bir Macar köyüne gelen gizemli iki yahudinin köyde neden olduğu tedirginlik ve suçluluk duygusunu anlatan bir film. Bizi tek bir gün içinde olup bitenlere tanık yapan film, bir kısa hikâye havasını ustalıkla kullanıyor ve tüm karakterlerin duygularını (özellikle de korkularını, inkârlarını ve yüzleşmelerini) seyirciye etkileyici bir şekilde geçiriyor. Zaten önemli bir konuyu anlatan ve süresi de uzun olmayan filmin hikâyesine ayrıca Rus askerleri ile olan ilişkileri de eklemesi gibi yanlış görünen bir tercihi olsa da, işlenen suçların üzerine kurulu bir huzurun kalıcı olamayacağını çekici bir biçimde anlatıyor bize bu çalışma. Belki de hikâyenin en başarılı yan, köylülerin kurdukları düzenin tadını köye gelerek kaçıran iki yahudi karakterinin sessiz trajedileri ve niyetleri o olmasa da önemli bir yüzleşmeyi tetiklemeleri. Filmin sonunda düzenin en azından şimdilik sürebildiğine tanık olmamızı sağlıyor film ve köyden gidenleri (veya o düzene katlanamayanları) masum olan karakterlerden seçerek vurucu bir kötümser mesaj da veriyor bize. Elemér Ragályi’nin özenle yaratılmış siyah beyaz görüntüleri ve her defasında dikkatle belirlenmiş görünen kamera açıları ile görsel gücü yüksek bir film bu. “Ruslara da sataşmayı unutmayalım” yaklaşımı bir yana, eli yüzü düzgün bir anlatımla, bir “küçük” hikâyeden nasıl sağlam bir film çıkartılabileceğinin örneği olarak da ilgiyi hak ediyor. Yozlaşan bir toplumun hiçbir unsurunun bu yozlaşmadan muaf kalamayacağını hatırlatması ile de önem taşıyan film belki çok güçlü bir sinema tadı veremiyor her anında ama kesinlikle ilgiyi hak ediyor.

Bir Öğlen Hikâyesi (Majaray-E Nim Rooz) – Mohammed Hossein Mahdavian: İran İslâm Cumhuriyeti’ni yıkmayı hedefleyen Halkın Mücahitleri Örgütü’nün 1981’de gerçekleştirdiği suikastler ve terör eylemleri nedeni ile örgüt üyelerinin peşine düşen “Devrim Muhafızları”nın hikâyesi. Bir politik drama olarak nitelendirilebilecek olan film Tahran’da düzenlenen Fajr Film Festival’inde bolca ödül kazanmış bir çalışma. Mohammed Hossein Mahdavian’ın hikâyesini ustalıkla anlattığı film teknik anlamda Hollywood’u aratmıyor pek ve hatta hareketli kamera kullanımının filme sağladığı gerçekçilik duygusu da epey etkileyici. Örgütün peşine düşen güvenlik ve istihbarat elemanlarının çabaları, örgütle mücadele konusundaki görüş farklılıkları ve içlerine sızmış hainleri bulmaya çalışmaları -belki bir parça yoğun diyalog kullanımı da içererek- tempoyu hiç düşürmeden anlatılıyor. Oyuncu kadrosu da sağlam performanslarla hikâyeye destek olurken, Habib Khazaeifar’ın tema müziği filmin politik gerilim atmosferine katkı sağlıyor. İran’ın yakın tarihini ve 1979 devriminin öncesi ve sonrasında yaşananları bilenlerin daha da ilgi ile izleyeceği muhakkak olan çalışmanın bu bilgiye en azından asgarî bir düzeyde sahip olanların ilgisini bile ayakta tutacak bir senaryosu var. Devrimden önce Humeyni ile birlikte Şah’a karşı mücadele etmiş olan örgütün devrimden sonra diğer pek çoğuna yapıldığı gibi tasfiye edilmesi ve hatta ezilmesinden hiç söz etmeyen filmin, sadece örgütün terör eylemlerine odaklanması, karşılarına “kahraman” güvenlik güçlerini yerleştirmesi, onların zaman zaman sertleşseler de buna hep haklı gerekçeleri varmış gibi göstermesi ve finaldeki “bebek” gibi unsurlar ise filmin fazlası ile “devlet ve resmî tarih” yanlısı olduğunu ele veriyor. Olayların nedenine boş verip ve gerçeklerin sadece “uygun görülen” kısmını kullanarak ne derece dürüst bir film yapılabilir tartışması için iyi bir örnek olabilir bu çalışma.
(“Midday Event” – “The Story of Noon”)