Yeryüzü Sürgünü – Pär Lagerkvist

1951 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan İsveçli yazar Pär Lagerkvist’in 1925 tarihli kısa ve otobiyografik romanı. Orijinal adı Türkçede “Gerçeğin Misafiri” olsa da bizde “Yeryüzü Sürgünü” adı ile basılan kitap, bir çocuğun küçüklüğünden ergenliğe kadar olan günlerini anlatırken, onun mutlu çocukluk hayatının sahip olduklarını kaybetme (ve kendisinin ya da bir yakınının ölmesi) korkusu ile gölgelenmesini anlatıyor. 1961 yılında Bengt Lagerkvist tarafından İsveç televizyonu için çekilen bir filme de kaynak olan kitabın sonunda yazarın “Yeraltı” adında bir hikâyesi de yer alıyor ayrıca. Girişte yer alan -ve ne yazık ki kim tarafından yazıldığı belirtilmeyen- önsözde kitabı hem biçimsel yönden hem de içeriği açısından ele alan kısa ama derin bir analiz yer alıyor. Kitabın dilinin yalınlığının aksine bir parça kompleks bir dili olan bu önsözü belki de romanın kendisinden sonra okumak daha yararlı olabilir; bu şekilde Lagerkvist’in “basit ve durgun” görünen kitabının derinliğinin ve genç bir karakterin “hayat”ı sorgulamasını ve inanç kavramı ile mücadelesini anlatan içeriğinin üzerinde tekrar düşünme fırsatı yaratılabilir.

Dönemin sıradan bir İsveçli ailesinde, dindar bir ortamda yetişen romanın kahramanı Anders’in (yazarın kendisi de diyebiliriz kitabın otobiyografik özelliklerini düşününce) bir yandan keyifle bir yandan korku ile geçen günlerini anlatıyor kitap ve yazarın diğer eserlerinde de olduğu gibi inanç kavramı üzerine değinmeler taşıyor. Kitapta ek olarak yeralan hikâye de benzer bir şekilde, dilencilik yaparak yaşayan sakat bir adamın yazarı (hikâye yazarın ağzından birinci şahısla yazılmış) şaşırtan huzuru ve kendisi ve hayat ile barışıklığını anlatırken, yine bu mutluluğun Tanrı (ve daha genel olarak inançlı olmak) ile ilgisi(zliğ)ini ele alıyor. Romanın kahramanı Anders ailesindeki diğer bireyler gibi sık sık Tanrı’ya sığınıyor ve dua ediyor ama büyüdükçe etrafındakilerin sahip olduğu inançtan uzaklaşıyor; belki de, önsözde belirtildiği gibi, Anders “imansız bir inanc”a ulaşıyor.

Bu “olaysız” romanda etkileyici bölümler oluşturmuş yazar; temsil ettiği (ya da sembolü olduğu) öğelerle annenin anlatıldığı bölüm, büyükannesinin ve büyükbabasının evinde kalan Anders’in o sıralarda aklını epey meşgul eden ölüm kavramı (ve neden olduğu korku) nedeni ile hissettiklerini ya da cenaze törenini ve sonrasını anlatan satırlar tüm sadelikleri ile çok etkileyici. Yazarın “Barabbas” ya da “Dvärgen – Cüce” adlı romanları kadar popüler olmasa da bir sorgulamayı ve uzlaşmayı anlatan bu kısa roman okunmayı hak eden bir edebiyat eseri.

(“Gäst hos Verkligheten”)

La La Land – Damien Chazelle (2016)

“Seni daima seveceğim”

Kendi caz kulübünü açmayı hayal eden piyanist bir erkek ile oyuncu olmayı hayal eden bir kadının aşklarının ve düşlerinin hikâyesi.

Damien Chazelle’in yazıp yönettiği bir müzikal. Toplam on dört dalda aday olduğu Oscar ödülünü altı dalda (kadın oyuncu, yönetmen, görüntü yönetmeni, müzik, şarkı ve yapım tasarımı) kazanan film çekici ve keyifli bir müzikal ve Chazelle’in hedeflediği şekilde bir yandan klasiklere göz kırparken, bir yandan da modern bir havaya sahip olmayı da başarmış görünüyor. Başrolerdeki Ryan Gosling’in ve özellikle de Emma Stone’un oyunculukları ile parladığı film, her ne kadar düşleri olan iki insanı anlatsa da doğal hikâyesi ile de dikkat çekiyor. Düşlerin yarım kalmış olması tercihi ile de takdiri hak eden çalışmanın “alternatif hikâye” gibi hem varlığı gereksiz hem de anlamsız uzunluğu ile rahatsız eden bir bölümü olsa da, sadece müzikalseverlerin değil, tüm sinemaseverlerin seveceği bir film bu ve şıklığı, görselliği ve romantizmi ile baş döndürmeyi de başarıyor üstelik.

Yönetmen Damien Chazelle daha önceki iki filmi gibi yine müzik üzerine bir film çekmiş; üstelik hem bir müzikal bu hem de baş karakterlerden biri bir caz müzisyeni. Müzik kadar oyunculuğu ve oyun yazarlığını da hikâyesine alan bu “sanatçı müzikali” Chazelle’in bir önceki filmi “Whiplash”de olduğu gibi yine göz alıcı ve hızlı bir kurgu ve kamera hareketlerine sahip olsa da özellikle kimi şarkılı sahnelerde klasik müzikallerin izinden giden ve şarkının, dansın ve oyuncuların öne çıkmasına izin veren bir tarzı da barındırıyor bünyesinde. Filmin biçimsel başarısı pek çok çarpıcı sahnede gösteriyor kendisini; Los Angeles’a tepeden bakan Griffith Park’taki tüm sahneler örneğin hayli etkileyici ve özellikle buradaki ilk sahnede müzikallerin altın dönemine sıkı ve sevgi dolu bir selam gönderen bir hava yakalamış yönetmen. Açılıştaki “trafik sıkışıklığında dans ve şarkı” bölümü ise daha yakın dönemin gençlik müzikallerinin atmosferini getiriyor karşımıza.

Chazelle filminde sadece bir döneme değil, doğrudan kimi filmlere de göndermelerde bulunmuş; bu filmler arasında Woody Allen’ın “Midnight in Paris – Paris’te Gece Yarısı” gibi yakın tarihli olanı da var, Stanley Donen’ın “Funny Face – Şahane Macera” gibi 60 yıl öncesinin filmi de. Göndermelerinde adı geçen filmlerin görselliklerinden yararlanmış ağırlıklı olarak Chazelle ve bu filmleri seyretmiş ve iyi duygularla hatırlayan herkesi de yakalamış bu şekilde. Filmi nerede ise bir kolaja döndürecek şekilde daha başka pek çok ilham kaynağı filmin ki bunlar arasında iki filmi (“Les Demoiselles de Rochefort – Rochefortlu Genç Kızlar” ve “Les Parapluies de Cherbourg – Cherbourg Şemsiyeleri”) ile birden yer alan Fransız sinemacı Jacques Demy’e epey borçlu olduğunu hissettiriyor bu durum Chazelle’in. Bu filmlerden ilkinin açılış sahnesi, ikincisinin ise hikâyesi etkilemiş Chazelle’in filmini açık bir şekilde ve yönetmenin özellikle teknik becerisi tüm bu esin kaynaklarından yola çıkarak kendi çalışmasını şık bir paketle seyircinin karşısına çıkarabilmesini sağlamış. Tüm bunlar Chazelle’in filminin yeterince orijinal olmadığı anlamına gelmiyor pek; aksine yönetmenin sinema tarihinden akıllıca seçtiği eserleri orijinal değerlerine zarar vermeden bir anlamda modernleştirdiğini, onlara sevgi ve saygı dolu bir selam gönderdiğini ve bir bakıma “yeni” bir şey yarattığını söylemek mümkün. “Rebel Without A Cause – Asi Gençlik” filminden caz müziğinin devlerine daha pek çok unsurun görsel veya sözel olarak karşımıza çıktığı film bir bakıma yönetmenin favori sanat ürünlerinin sergisine dönüşmüyor da değil ama orada da teknik yeteneği devreye giriyor ve ortaya çıkan zarif sonuç sergi havasının üzerini örtüyor kolayca.

Işık ve renkleri has bir müzikale yakışacak şekilde bir çekicilik kaynağı yapmayı başaran filmin dans adımları ve koreografisinde de klasik ile moderni buluşturduğunu söylemek gerekiyor ki filmi değerli kılan öğelerden biri de bu. Belki olağanüstü dans becerileri yok gibi görünüyor bu anlarda ama film şıklığını iki oyuncusunun samimi ve güçlü oyunları ile birleştirerek tüm dans sahnelerini zevkle izletiyor bize. “Asi Gençlik” filminin izi takip edilerek gidilen planetaryumdaki dans sahnesi örneğin yıldızlara doğru yükselen aşıkların uzay boşluğunda dans ederek öpüşmelerini karşı koyulması zor bir estetik ile anlatıyor ki aynı zamanda filmin de doruk noktalarından biri bu bölüm. Tam bir “An American in Paris – Paris’te Bir Amerikalı” havası taşıyan bu sahneyi eski usul bir “kararma” (fade out) ile kapatıyor Chazelle ve bir sonraki sahneyi de benzer şekilde “açılma” (fade in) ile başlatarak klasik sinemaya bir kez daha selam gönderiyor.

Justin Hurwitz imzalı orijinal müziklerinin ve yine Hurwitz imzalı orijinal şarkılarının (hem müzik Oscar’ını hem de “City of Stars” ile şarkı Oscar’ını kazandığını da belirtelim filmin bu arada) yanısıra Verdi ve Çaykovski’den A-Ha ve Soft Cell’e uzanan besteci ve grupların müziklerine de yer veren filmde ünlü sanatçı John Legend da hem oyuncu olarak rol almış hem de rolünün gereği olarak bir şarkı söylemiş. Tüm bunlar filmin kulaklara da hitap etmesini sağlıyor ve filmi daha önce belirttiğimiz gibi biçimsel açıdan çarpıcı bir noktaya yerleştiriyor. Buna karşılık hikâyesi, bir “mutlu son” kolaylığına kaçmayarak doğru bir seçim yapsa da o denli çarpıcı ve yeni değil; hatta “Amerikan düşü” açısından değerlendirirsek bir parça problemli de üstelik. İki kahramanımızın birlikte olmasa da düşlerini gerçekleştirdikleri film bunun bedelini de oldukça normal kılıyor seyircinin gözünde. Erkeğin “saf caz” idealinden en azından bir süreliğine vazgeçmesi (onun değerleri açısından bakarsak, bir restoranda “Jingle Bells” çalmak ile bir kaliteli bir grupta caz-rock diyebileceğimiz türde müzik yapmak arasında çok da bir fark yok ve bu inancının Legend’ın karakterinin birkaç cümlesi ile değiştiğini de söylemiyor veya söyleyemiyor bize film) ve kadının oyun yazarlığı denemesinin akıbeti filmin tipik Amerikan mesajının parçası aslında: “Sistemde sorun yoktur ve sisteme uyduğun sürece düşlerinin gerçekleştirdiği bir yerdir A.B.D.” “Whiplash” filminde de başarının bedeli olduğunu söylemişti Chazelle ve işte burada olduğu gibi o filmde de aynı şeyi düşündürtmüştü: Yönetmenin kendisi bu bedeli normal ve başarı için de ödenmesi gerekli buluyor sanki. Hikâye sadece burada aksamıyor üstelik; nimetinden onca yararlandığı nostaljiye gerekli bir saygı gösterisini de ıskalıyor. Kahramanlarımızın “Asi Gençlik” filmini seyrettiği sinemanın -“eskiliği” nedeni ile muhtemelen- kapanmasına öylesine ve çok kısa bir an için yer veriyor film. “Kopan film” sahnesi ve “ölen caz” konuşmaları sadece kısa bir ağıt havası yaratıp sonra unutmak içinse eğer, bunu Chazelle’in hanesine ciddi bir eksi puan olarak yazmak gerek.

Hikâyenin bir diğer önemli kusuru ise alternatif hayat (veya “böyle olsaydı ne olurdu”) sahnesinin gereksizliği ve bu gereksizliğinin üzerine bir de hayli uzun tutulması. Filmin o ana kadar yarattığı büyüye anlamsız bir darbe vuran bu bölümün hikâyede bir yeri yok ve amaç sadece bu bölümdeki başarılı görsel anlar ise bunun tek açıklaması biçimin içeriğin önüne geçmesi olur ki bu da elbette epey yanlış bir tercih. Neyse ki filmin finali olmuyor bu bölüm ve sonrasında, “kırık bir aşk hikâyesi” anlatan filmimiz hüzünlü mutluluğu anlatan kareler ile son buluyor.

Ryan Gosling ve Emma Stone arasındaki -klişe deyimi ile- kimyanın dört dörtlük olması ve her iki oyuncunun da şarkı ve dans sahnelerinde “fazla yetenekli” olmaktan çok doğallıkları ile dikkat çekerek hikâyeyi gerçek kılmaları, bu Hollywood’a, sinemaya, müzikale ve caza yazılmış aşk mektubunu ayrıca önemli ve değerli kılıyor. Filmin süresi boyunca tüm göndermelerini keşfetmek ise özellikle sinefiller için sıkı bir eğlence kaynağı olacaktır. Son olarak, Linus Sandgren’in görüntülerini ve Mandy Moore’un koreografisini de hatırlatalım görülmesi gerekli bu film için.

(“Aşıklar Şehri”)

A Perfect Day – Fernando León de Aranoa (2015)

“Hakkımızda kötü rapor yazarsa eve dönmemiz gerekir. O zaman ne olur, insanlara kim yardım eder? Bunu hiç düşündün mü, hayır? Bencillik ediyorsun, onunla yatman gerek! Bosna halkı için kendini feda edeceksin, ya da insanlık namına yapmalısın bunu diyelim”

Silahlı çatışma bölgelerinde görev yapan sivil yardım görevlilerinin hikâyesi.

İspanyol yönetmen Fernando León de Aranoa’nın senaryosunu Diego Farias ile birlikte yazdığı ve Paula Farias’ın “Dejarse Llover” adlı romanından uyarlanan bir İspanya yapımı. “Balkanlarda bir yerde, 1995” ifadesi ile hikâyesini anlatan film Yugoslavya’nın parçalanması ile sonuçlanan savaş sırasında, daha doğrusu ateşkesin çok yeni ilan edildiği günlerde geçiyor. Çekimleri İspanya’da gerçekleştirilen filmin en temel özelliği savaş ve özellikle de iç savaş gibi trajik bir konu etrafında dönse de, bize komik, aslında trajikomik bir hikâye anlatması ve bunu hiçbir rahatsızlığa veya alınganlığa yol açmayacak bir duyarlık ile yapabiliyor olması. Belki savaşın acılarının daha taze olduğu günlerde çekilmesi imkânsız olan bu hikâyenin, üzerinden geçen yirmi yıla rağmen trajedileri hatırlatması ile bazıları tarafından -özellikle de ciddi acılar yaşayan Bosnalılar tarafından- bir parça burukluk ile karşılanabileceği düşünülebilir ama filmin Saraybosna Festivali’nde seyircinin beğenisi ile karşılandığını söylemek bu endişeyi gidermeli kesinlikle. Film insanî görevlerini yapan yardım kuruluşu görevlilerinin kendi bireysel çelişkilerini, korkularını, umutlarını vs. yaşarken mizahı belki de ayakta kalabilmek için bir araç olarak kullandıklarını söylüyor bize. Bunu da başarılı bir şekilde yapıyor ki bu sayede su kuyusuna atılan ve halkın susuz kalmasına neden olan bir cesedin bulunduğu yerden çıkarılması işi bir mizah unsuru olarak rahatlıkla kabul edilebiliyor seyirci tarafından. Hikâye aslında sadece işte bu işi, hayli şişman bir adama ait olan cesedi kuyudan çıkarma mücadelesini anlatıyor bize ve bunu yaparken eğlendiriyor ama düşündürüyor da.

“Aid Across Borders” adındaki bir kurum için çalışıyor yardım görevlileri ve BM ile işbirliği içinde, savaş bölgelerindeki sivillere insanî yardım hizmeti veriyorlar. Kuşkusuz zor bir görev bu ve özellikle de “ilk ceset tecrübesi” esprilerinde hatırlatıldığı gibi herkesin yapabileceği bir iş değil. Alışınca üstesinden gelinen, gelinmek zorunda olunan bir iş yapıyor bu görevliler ve işte o sırada en büyük desteği de mizah duygularından alıyorlar. O duygular olmasa, bir yolun ortasına atılmış olan ve muhtemelen içine veya sağına veya soluna bir bomba/mayın yerleştirilmiş inek cesedinin olduğu yoldan geçilemezdi çünkü. Oysa bir şekilde geçmek zorundalar çünkü en temel yardıma ihtiyaç duyan, savaşın kurbanı siviller var onları bekleyen. Yönetmen Fernando León de Aranoa hikâyeyi tam bir sadelikle ve tıpkı kahramanlarının yaptığı işin niteliğine benzer bir şekilde “insanî” bir dil ile anlatıyor. Evet, belinde silah olan çocuklar var etrafta, bir zamanlar komşuları olan insanlar tarafından evlerinin bahçesinde asılarak öldürülmüş siviller var, para ile su satabilmek için halkın tek kaynağı olan kuyuyu içine ceset atarak kirleten fırsatçılar var, bürokrasi ve güvenlik talimatnameleri gereği yardımı geciktiren veya aksatan BM görevlileri var etrafta. Film işte tüm bunları gösterirken, mayınlı bir bölgeden inekleri ile geçen çünkü geçmek zorunda olan bir yaşlı kadını, cesedin kuyudan çıkarılması için gereken halatı veremeyeceğini çünkü şu anda o halatın “kutsal bayrağı” gönderde tutmak için gerekli olduğunu söyleyen nöbetçiyi veya kahramanlarımızın işini yapmasına engel olan bir köpeği eğlenceli bir şekilde kullanıyor ve güldürüyor da seyirciyi.

Kimi etkileyici anlarını da anmak gerek filmin. Köpekle mücadele, inek nedeni ile yolu geçemedikleri için karakterlerimizin gecelemek zorunda kaldıkları yerde geçen sahnenin tümü, bir evin yıkıntıları arasında geçen ve cesetlerin keşfi ile noktalanan bölüm gibi anlar filmin çekiciliğini artırıyor. Mizahı çoğunlukla elbette “kara” türünden olan hikâyede karakterlerden birinin doğal bir önyargı ve bunun sonucu olan bir öfke nedeni ile giriştiği kavgada haksız olduğunu keşfetmesi örneğin, hem kara mizah keyfi verirken hem de adamın hümanizmini anlatıyor bize. Filmin bu açıdan doruk noktası ise halatın kaynağı oluyor ve belki hem güldürüyor hem de ağlatıyor (en azından hüzünlendiriyor) bununla film seyirciyi. Çarpıcı bir final, yağmurun birleştirdiği hüzünlü insan görüntüleri, Balkan müziklerini de içeren soundtrack’i (Marlene Dietrich yorumu ile “Where Have All the Flowers Gone”dan Lou Reed’e uzanan şarkılar var filmde) ve elbette hassas bir konuyu incitmeden ve eğlendirerek anlatan senaryonun da katkı sağladığı filmde oyuncular işlerini başarı ile yaparken, tümünün sade ve doğal oyunları içinde özellikle Benicio Del Toro ve Tim Robbins öne çıkıyorlar.

Büyük bir film değil belki, ironisi özellikle ikinci yarıda bir tekrarlama hissi veriyor ve kadın karakterleri erkek karakterleri kadar iyi işlenmemiş hikâyede ama bu umut veren, hümanist ve acı ile mizahı çok iyi kaynaştıran filmi görmekte yarar var kesinlikle.

(“Un Dia Perfecte” – “Mükemmel Bir Gün”)

Büyük Çekişmeler – Hal Hellman

Hal Hellman’ın yazdığı ve TÜBİTAK’ın “Popüler Bilim Kitapları” dizisinden yayımlanan kitap, bilim tarihten seçilmiş on adet “çekişme”nin hikâyesini herkesin rahatlıkla okuyabileceği bir dil ile anlatan bir çalışma. Yerleşik görüşlere aykırı bir yeni düşüncenin ortaya atılması, rekabet, hırs veya buluşun/keşfin/fikrin ilk sahibi olma mücadelesi gibi nedenlerle ortaya çıkan bu çekişmeler fiziksel boyuta dökülmese de kitabın epey sıkı kavga öyküleri anlatmasına fırsat sağlamışlar. Hellman kitaba yazdığı girişte çalışmasının kazananların olduğu kadar kaybedenlerin de öyküsünü anlattığını söylerken, “… bilim adamlarının da insani duygulara sahip olduğunu, gurur, tamah, saldırganlık, kıskançlık, hırs gibi duyguların yanısıra dini ve milli duygulardan da etkilendiklerini, hepimiz gibi hayal kırıklığına ve basiretsizliğe uğrayıp ufak tefek şeyleri dert ettiklerini, kısaca onların da birer insan olduğunu göstermek istiyorum.” diye belirtiyor hedefini ve genel olarak değerlendirildiğinde de bu hedefini tutturuyor. Yine girişte yazarın vurguladığı gibi çekişmelerin bir kısmının arkasında din ile bilimin çatışması yer alıyor ve dünyanın güneşin etrafında dönmesinden evrim teorisine uzanan farklı konularda bu çatışma kendisini hep gösteriyor.

Hellman bu kitabının benzerini tıp, teknoloji ve matematik alanlarındaki çatışmalar için de yazmış ve “çekişmeler” temalı bir dizi oluşturmuş bir bakıma. Yazar anlattığı çekişmeleri genellikle yaşandığı dönemin toplumsal koşullarını ve çekişmenin iki tarafının hayat anlayışlarını da içerecek bir şekilde ele almış ve çekişmenin konusu olan bilimsel kavramı da herkesin anlayabileceği bir şekilde sunmuş okuyuculara. Konuların uzmanları için muhtemelen çok da yeni bir şey söylemeyecek ve daha çok hızla okunabilecek bir eğlencelik olarak görünecek olan kitap, geniş halk kitleleri için ise hem öğretici hem eğlendirici bir havaya sahip. Hellman akıcı bir dil ile yazmış bilim tarihinden seçtiği on çekişmeyi ve tüm çekişmelerin temelinde yatan temel unsurları araştırmacı ve yorumlayıcı bir şekilde aktarmış. Hellman’ın ele aldığı on çekişme, tarafları ve konuları ile şu şekilde:

1) Papa VIII. Urban – Galileo (Galileo’nun evrenin merkezinde dünyanın olduğu ve dünyanın güneşin çevresinde döndüğünü söylemesi)
2) John Wallis – Thomas Hobbes (Geometri ile kalkülüs odaklı yaklaşımlar arasındaki çekişme)
3) Isaac Newton – Gottfried Wilhelm Leibniz (Kalkülüsün prensiplerini ilk oluşturanın kim olduğu tartışması)
4) Voltaire – John Turberville Needham (Türeme konusundaki “önceden-oluşumcu” ile “kendiliğinden türemeci” yaklaşımlarının çatışması)
5) Thomas Henry Huxley – Samuel Wilberforce (Evrim teorisi. Çekişmenin bir tarafında Darwin yer alıyorsa da, karakteri böylesine şiddetli ve bugün de süren bir tartışmanın tarafı olmaya uygun olmadığı için uzak durmuş bu kavgadan)
6) Lord Kelvin – Jeologlar ve Biyologlar (Kelvin’in dünyanın yaşı ile ilgili tahmininin önemli kuramlarla çelişmesi)
7) Edward Drinker Cope – Othniel Charles Marsh (Dinozor fosilleri ile ilgili çalışmaların sahipliği)
8) Alfred Wegener – “Herkes” (Wegener’in kıtaların kayması kuramını ortaya atması ve bu kuramla çok farklı disiplinlerin uzmanlık alanlarına “müdahale etmesi”)
9) Donald C. Johanson – Leakey Ailesi (Evrimin “kayıp halkası”nı kimin bulduğu)
10) Derek Freeman – Margaret Mead (“İnsan davranışını belirleyen ana unsur doğa mı yoksa yetişme mi” tartışmasında, Mead’in “yetişme”ye ağırlık veren kitabı)

Kitabın başka çağrıştırdıkları da var okunmasını ilginç kılan: Bilim tarihinin özellikle başlangıcında matematikçileriin aynı zamanda filozof olmaları örneğin ya da hemen her çekişme örneğinde gördüğümüz gibi yeni bir düşüncenin yerleşik düşüncelerin sahipleri tarafından (özellikle de dinî kurumlar) nasıl şiddetle reddedildiği. Bunların birincisi, ülkemiz okullarının müfredatından felsefenin dışlanmasını, ikincisi ise dinin hayatın her alanında bilimsel düşünceyi dışladığı ülkemizin içinde bulunduğu durumu hatırlatıyor elbette.

Bilim adamlarının kitapta yer alan örneklerdeki kimi yaklaşımlarının, “The Big Bang Theory” adlı sitcom’daki Sheldon Cooper karakterini hatırlatan hırslarının da izlerini bulacağınız, zengin bir kaynakçası olan ve Hellman’ın uzun araştırmalar sonucunda yazdığı eserin sonunda yazar çekişme konularının çözümü için, bir kurul ya da çalışma grubu oluşturulmasını, Amerikan Psikiyatri Derneği’nin eşcinselliğin bir hastalık olmadığı kararına tartışarak ve oylayarak varmasını örnek göstererek öneriyor. Belki bilim çevrelerinde bir nihai karara varmayı sağlayabilir bu yaklaşım ama genel kabul için yeterli olmayacağını, en azından geniş çevrelerin eşcinselliği hâlâ bir hastalıktan öte bir sapkınlık olarak görmesi gösteriyor olsa gerek.

(“Great Feuds in Science: Ten of the Liveliest Disputes Ever”)