Jajda – Svetla Tsotsorkova (2015)

“Saçımdaki, karınızın tokası; onu babamın yatağında buldum”

İzole bir tepede yaşayan ve geçimlerini otellerin çamaşırlarını yıkayarak sağlayan anne, baba ve genç oğullarından oluşan bir ailenin, yöredeki susuzluk nedeni ile sondajla su arayan bir adam ve kızının gelişleri ile değişen hayatlarının hikâyesi.

Senaryosunu Svetoslav Ovtcharov, Svetla Tsotsorkova ve Ventsislav Vasilev’in birlikte yazdıkları, yönetmenliğini Tsotsorkova’nın üstlendiği, Bulgaristan yapımı bir film. Yönetmeninin ilk ve şimdilik son uzun metrajlı çalışması olan film, beş ana karakterinin her birine özenli ve derin yaklaşımı, görsel bir zarafet, sükunet ve doğallık içeren sineması ve oyuncularının sade ve gerçekçi performansları ile başarılı bir ilk çalışma. En önemli başarısı, izole ve sakin bir hayat süren ailenin gelen iki kişi ile değişen ve etkilenen hayatlarını zorlama dramatizasyonlara başvurmadan ve sade ama etkileyici bir dille anlatması olan film, zaman zaman minimal görünen tercihleri ve her sinema seyircisinin aradığı “büyük”lüğü taşımaması ile belki herkese göre değil ama görülmeyi hak eden bir çalışma kesinlikle. Susuzluğun hem toprakları hem insanları “kurutabileceğini” anlatan film “olaysız”lığı ile seyirciden belli bir çaba beklese de tadına varabilecekler için keyifli bir sinema eseri.

Tüm gününü otellerden getirilen çamaşırları yıkayarak ve ütüleyerek geçiren, arada evin işlerini de halleden bir kadın, her şeyi tamir edebilen ve tüm zamanını da bununla oyalanarak geçiren kocası ve on altı yaşındaki genç oğulları. Zamanda durmuş gibi görünen ve zaten izole bir köyün de dışında bir tepede, eski bir evde yaşayan bir aile var karşımızda. Rutin giden hayatları, su sıkıntısına çare olarak çağrılan ve çatal bir ağaç çubukla yerini tespit ettikleri suyu kuyu açarak çıkaran bir baba ve kızının gelişi ile değişiyor. Hikâye basit, yönetmenin çalışması da öyle. Bu basitliği (ama kesinlikle çekici bir basitlik bu) görsel yönden etkileyici bir sadelik ile anlatıyor film bize ve bunu yaparken beş ana karakterinin her birine hak ettikleri zamanı veriyor ve her birini güçlü ve zayıf yönleri ile tanımamızı sağlıyor. Burada oyuncuların çok ciddi bir katkısı var elbette. Beş oyuncu da (Anne rolünde Svetla Yancheva, eşini oynayan Ivaylo Hristov, oğullarını canlandıran Alexander Benev, kuyucu adamı oynayan Vassil Mihajlov ve genç kızı rolündeki Monika Naydenova) sade ve doğal oyunları ile müthiş gerçekçi portreler çiziyorlar rollerinde ve filmin seyir düzeyini yükseltiyorlar. Senaryonun onlara sağladığı doğal diyaloglar ve sessizlik anlarını çok akıllıca kullanıyor tüm oyuncular ve karakterlerini elle tutulur hâle getirdikleri gibi ne hissetiklerini ve ne düşündüklerini de umursamasını sağlıyorlar seyircinin.

Fazla bir şey olmuyor filmde, belki bir tek final bir “olay” sunuyor seyirciye. Karakterler arasında gerilimler, cinsel çekimler hikâye boyunca sergileniyor ve hatta bir fırtına sahnesi bile var filmin; ne var ki bu olaylar seyircinin alıştığı türden sinemasal olaylar değil. Hikâyelerine tanık olduğumuz karakterlerin gerçekten de yaşadıklarını düşüneceğiniz kadar doğal, “sıradan” olaylar bunlar. İlk öpüşme, aldatma, cinsel gerilim, terk edilen binanın camlarına atılan taşlar ve evin önünde rüzgârda kurumaya bırakılan uçuşan çarşafların görüntüsü… Vesselin Hristov’un aydınlık ve zarif görüntüleri eşliğinde bunları gözlerimizin önüne getiren film bundan daha fazlasını vaat etmiyor seyirciye ve Hristo Namliev’in dokunaklı küçük melodileri eşliğinde bu vaadini tadını çıkarmaya hazır olanlar için fazlası ile yerine getiriyor.

Mekan ciddi bir avantaj sağlıyor filme ve yönetmen Svetla Tsotsorkova has bir sinemacıdan beklenecek bir beceri ile terk edilmiş büyük bir binayı ve yine terk edilmiş bir kiliseyi, evin etrafındaki geniş çayırı ve iç mekanları başarı ile hikâyesinin parçası yapıyor. Rüzgârda uçuşan beyaz çarşafların görüntüsü postansiyel olarak bir görsel çekiciliğe sahip bir “klişe” zaten ama film işte bu fazla tanıdık görüntüyü karakterlerin izole yaşamının, adeta hafif bir gerçeküstücü atmosferin ve özgürlüklerini arayanların ellerinin kollarının bağlanmışlığının sembolü olarak kullanıyor belki de ve bu tanıdıklıktan orijinal bir görüntü çıkarmayı başarıyor. Aile olmak, babalık gibi temalar üzerinden de okunmaya açık olan hikâyenin ilginç bir yanı da yönetmenin beş karakterin birbirlerine ve diğer başka şeylere bakışları aracılığı ile de ilginç anlar üretebilmiş olması. Bu bakışlar bazen adı koyulmayan bir özlemi, bir arayışı veya bir gerilimi ifade ediyor ve filmin kimi sessiz anları daha da anlamlı oluyor onlar aracılığı ile. Pek çok eleştirmenin işaret ettiği ve yönetmenin de onayladığı bir Çehov havası var filmin ki daha açılışta bir ağaçta oturan babanın göründüğü andan başlayarak sık sık hissediyorsunuz bu havayı. Karakterlerin bir isminin olmadığı ve bu anlamda sembolik bir masal havasını pekiştiren film hem doğanın hem insanların susamışlığını çekici bir şekilde anlatıyor bize. Bulgaristan’ın bir köyünde geçen bir Çehov hikâyesi, yalın bir şiir bu ve sinemada başkalarının görkemli hayatlarını değil “kendini” seyretmek isteyenler için ideal.

(“Thirst” – “Susuzluk”)

Inhebek Hedi – Mohamed Ben Attia (2016)

“Evet biliyorum, evleniyoruz. Düğünden, benden, ailenden ayrı olarak yapmak istediğin hiçbir şey yok mu? Sadece kendin için yapmak istediğin bir şey?”

Ailesinin ve toplumun yaşamı için çizdiği çizgiden mutsuz olan genç bir Tunuslu adamın hikâyesi.

Tunuslu Mohamed Ben Attia’nın kendi senaryosundan çektiği ve Tunus, Belçika ve Fransa ortak yapımı bir film. Attia’nın ilk uzun metrajlı filmi olan çalışma, Berlin’de Altın Ayı için yarışmış ve festivalden en iyi ilk filme verilen ödülü ve başroldeki Majd Mastoura’ya verilen erkek oyuncu ödülünü alarak dönmüştü. Arap Baharı’nın zaman zaman diyaloglarda kendini hissettirdiği film, kendisine sunulan yaşam biçimi ile barışık olmayan, onun adına kararların başkaları tarafından alındığı bir dünyada kendisini yalnız ve mutsuz hisseden bir genç adamın çıkışsızlığını ve yakaladığı fırsatı anlatıyor bize. Filmin doğal ve gerçekçi havasına uygun performansı ile Majd Mastoura’nın göz doldurduğu yapım, alçak gönüllü ve sade havası ile dikkat çekerken, her anında yeterince güçlü ve etkileyici olmamak gibi bir probleme de sahip aynı zamanda. Bize benzer bir toplumdan samimi bir resmi karşımıza getiren film, kahramanını anladığınızda ve/veya ona kendinizi yakın hissettiğinizde artan bir ilgi ile izleyeceğiniz bir çalışma.

Peugeot firmasının satış temsilcisi olarak çalışan bir genç adam var karşımızda. Babası kısa bir süre önce vefat etmiş, annesinin başarısı ile hep övündüğü ve mühendis olan abisi bir Fransızla evlendiği Fransa’da yaşıyor, kendisi nişanlı ve evlilik tarihi çok yakın, iyi resim yapıyor ve çok mutsuz… Majd Mastoura’nın hikâyenin büyük bir kısmında tanık olduğumuz ve nerede ise ifadesiz diye tanımlanabilecek yüzü çok derin bir boşluğu saklıyor aslında. Yaptığı işten hoşlanmıyor, sürüklendiği evlilikle ilgili kayıtsız bir kabullenme içinde ve ne yapabileceği konusunda bir fikri yok. Derken bir kadınla tanışıyor ve… Mohamed Ben Attia’nın senaryosu bir Batılı için belki egzotik bile görünebilir ama işte bizimki gibi toplumlarda “sıradan” bir hikâye bu. Abisinin bir Fransız ile evli olmasından pek memnun görünmeyen annesinin kendisi için hazırladığı geleceğe, aşık olduğunda, bir başka şekilde söyleyecek olursak sadece kendisine ait bir duyguya ulaştığında bir çıkış yolu aramaya ve düzeni sorgulamaya başlıyor. Üç yıldır bir araba içinde sohbet etmekten öteye gitmeyen bir ilişkisinin olduğu nişanlısının vaat ettiği hayat ile bağımsız ve güçlü bir hayat süren yeni kadının vaat ettiği arasındaki uçurum büyük ve genç adam için kolay görünse de zor bir karar söz konusu. Filmin temel başarısı, tüm bunları doğallığını hiç yitirmeden ve özellikle Batılı seyircinin gözüne hoş gelebilecek yerel motiflerle süslemeye kalkmadan göstermesi bize. Diyaloglar o denli “normal” geliyor ki kulağa adeta Tunuslu bir genç adamın yaşamını anlatan bir belgesel izlediğiniz hissine kapılabiliyorsunuz.

Attia’nın hikâyesi günümüz Tunus’unun kimi gerçeklerine de (ekonomik kriz, Arap Baharı vs.) yer vermiş satır aralarında. Örneğin olağanüstü hâlin ilan edildiği ve büyük protestoların olduğu 14 Ocak’taki gösterilere katılmış kahramanımız ve bununla ilgili izlenimini şu ifadelerle aktarıyor bir sahnede: “Beni en çok ne etkliemişti, biliyor musun? Sokağa çıkmadığımız 3 günü hatırlıyor musun? İşe döndüğümüzde sanki artık yaşantımızda tuhaf bir şey vardı, yeni bir şey. Konuşmalarımız, bakışlarımız değişmişti. Sanki birbirimizi yeniden sevmeye başlamıştık, yeni bir parantez açılmıştı”. Gezi’yi hatırlatıyor, değil mi? İki ayrı sahnede ekonomik krizden bahsedilirken, genç adamın kaldığı otelin boş olması da (yaşanan terör olayından dolayı) hikâyenin bir parçası oluyor. Ülkenin dönüşümünü başlatan Arap Baharı’nın bir parçası olması genç adamın kendi dönüşümü için de bir sembol olarak düşünülmüş ama gerek bu gönderme, gerekse ülkenin ekonomik durumu hikâye ile yeterince iyi örtüştürülememiş (özellikle de ülkenin geçirdiği siyasi dönüşümü bilmeyenler için); en azından sinema sanatının öğeleri açısından böyle bu durum.

Filme damgasını vuran Majd Mastoura’nın performansının doruk noktasına çıktığı iki ayrı sahne var filmde: Oyuncu ilkinde annesi ile, ikincisinde ise sevdiği kadınla yüzleşmek durumunda kalıyor ve bu sahnelerdeki duygu patlaması genç adamın filmin büyük bir kısmında yüzünde taşıdığı bıkkın ifade ile o denli etkileyici bir zıtlık yaratıyor ki etkilenmemek mümkün değil. Bir başka sahnede (kadınlı erkekli bir grubun yerel müzikler eşliğinde çılgınca dans ettiği bir sahne bu) yönetmen Attia kamerasını filmin geneline aykırı düşecek bir biçimde kullanıyor ve genç adamın tattığı özgürlüğü bize birebir geçiyor neredeyse. Görüntü yönetmeni Frédéric Noirhomme’un zarif kamerası ve yumuşak ışıklandırması ve Omar Aloulou’nun hikâyenin sadeliğine yakışan müziği ile desteklenen filmde yönetmenin yakın planları ve geniş açılış çekimleri birlilkte ve etkileyici bir şekilde kullandığını da belirtelim. İlki kahramanının sıkışmışlığını, ikincisi ise özellikle geniş boş mekanları göstererek tüm bir nesilin içine düştüğü boşluğu anlatıyor bize. Sonuç olarak, hep bir yeterince güçlü olmama hissi uyandırsa da ilgiyi hak eden bir film bu, her şeyden de öte dürüst yaklaşımı ile.

(“Hedi: Un Vent de Liberté” – “Hedi” – “Seni Seviyorum Hedi”)

Hin und Weg – Christian Zübert (2014)

“Peki ne zaman yapmalıyım? Tekerlekli iskemleye mahkum olunca mı, nefes alabilmem için ağzıma boru soktuklarında mı, pisliğimin içinde yatarken mi?”

Yıllardır tekrarladıkları ve bisikletleri ile çıktıkları tatillerini, aralarından birinin hastalığı nedeni ile son kez gerçekleştiren bir arkadaş grubunun hikâyesi.

Christian Zübert’in yönettiği ve senaryosunu Ariane Schröder ile birlikte yazdığı Almanya yapımı bir film. Kahramanlarından birinin trajedisini komedi unsurları ile besleyen film komedisinde ve özellikle de dramında sinemanın epey bir klişesinden yararlanan, geniş kitlelelerin hoşuna gidecek öğelerle süslenmiş, zarif anlatımı ve iyi oyunculukları ile ilgi toplayabilecek bir çalışma. Çok sevilen birini kaybetme konusunu işleyen her film asgari bir düzeyi tutturduğunda bile belli bir ilgiyi garantiler kuşkusuz ve bu hikâye de bu avantajdan başarı ile yararlanıyor açıkçası; ağlatıyor ama pek fazla sömürmüyor sahip olduğu duygusal anlarını, güldürüyor ama çoğunlukla kabalaşmadan ve hikâyesine ve karakterlerine yakışan bir şekilde yapıyor bunu. Evet, yeni şeyler söylemiyor ve göstermiyor ama kendisini izletmeyi başarıyor.

Her yıl Almanya’dan yola çıkarak farklı bir ülkeye yaptıkları bisikletli yolculuğu içlerinden birinin isteği üzerine bu kez Belçika’ya yapan bir grup arkadaşı anlatıyor film. Bu isteğin sahibi olan arkadaşlarının hasta olduğunu, bunun birlikte yapabilecekleri son yolculuk olduğunu ve Belçika’ya trajik bir son için gittiklerini yolculuğun hemen başında öğreniyor grubun tümü. Esprili, birbirleri ile çok iyi anlaşan bir grup bu ve tüm yolculuklarında birbirlerine yerine getirilmesi zorunlu “görev”ler vererek tatillerini daha da eğlenceli kılıyorlar. Ölüm ve ötanazi gibi zor bir konuyu odağına alan bir hikâyenin çağrıştırdıklarını tümü ile barındıran film bu sertliğini mizahı ile ve yaşamı -ölüm gerçeğini ret etmeden- kutsaması ile dengeliyor. Sonuçta ortaya çıkan, dram ve komedi kombinasyonu ortalama bir sinema seyircisini tatmin edecek cinsten bir eser, sinema sanatı açısından çok şey vaat etmese de. “Arkadaşları ile son bir kez vakit geçirmek ve bu aptal hastalığı düşünmemek” isteyen adamın tanık olduğumuz son günleri bize sevginin, dostluğun ve dayanışmanın güzelliğini ve gerekliliğini hatırlatırken, elimizdekinin sahip olduğumuz tek hayat olduğunu da hiç unutmamamızı söylüyor. Bunları dile getirirken de Almanya’dan Belçika’ya uzanan yolculukta nefis manzaralar ile baş başa bırakıyor bizi.

Kamp yaptıkları yerde yağan yağmurun neden olduğu çamurda çocuklar gibi oynayan arkadaşların birbirlerine yolculuğun başında verdikleri görevler (paraşütle atlamak, bir geceyi kadın kıyafeti içinde geçirmek, grup seks yapmak, yaz yağmuru altında dans etmek vs.) ile eğlenceli bir havası da olan filmin hikâyesi -fazlası ile tahmin edilebilir bir şekilde- yaşamı sürdürecek olanların kendi iç sorgulamalarına ve değişimlerine de (günübirlik ilişkilerle hayatını sürdüren bir adamın ciddi bir ilişkiye doğru adım atması, ilişkileri pek de iyi gitmeyen bir çiftin bunu düzeltmek için çaba göstermesi vs.) tanık ediyor bizi. Elbette gözünüzden en az birkaç damla yaş getirecek kimi anları da ihmal etmeden yapıyor bunu. Örneğin kendisinde aynı hastalığın olup olmadığını anlamak için test yaptıran ve sonucun olumlu olmasından mahcubiyet duyan kardeşin gözyaşlarına, yüreği fazla katı olmayan herkes eşlik edecektir muhtemelen. Finaldeki veda sahnesi her ne kadar içeriği gereği kaçınılmaz biçimde duygusal olarak etkilese de sinema becerisi açısından doyurucu ve orijinal değil veya bir yıl sonrayı gösteren anlar da benzer şekilde fazla tanıdık. Yine de örneğin son görüntü olarak karşımıza gelen ve arkadaşlarının kumsala yazdığı “Hannes was here – Hannes buradaydı” cümlesinin bir örneği olduğu şekilde etkiliyor seyircisini hikâye.

Şarkıları, başta Florian David Fitz, Jürgen Vogel ve Julia Koschitz olmak üzere tümü keyifli ve doğal performanslar sunan oyuncuları, zarafetini hep koruması ve komedi ile dram arasında tutturmayı başardığı dengesi ile seyredilebilir bir film bu. Hafif, popüler ve ölüm/ötanazi temalarına rağmen eğlenceli olmayan başaran ama daha fazlası da olmayan bir çalışma bu, özetle. Duygusallığı genel olarak abartmamasını da filmin artıları arasına ekleyelim son olarak.

(“Tour de Force” – “Darmadağın”)

Derviş Bey – Şerif Gören (1978)

“Biz başımızda bey isteriz, buna alışmışız. Bey olmadı mı, biz şaşırırız, dağılırız, gittiğimiz yeri bilmeyiz. Bey, kavgalarımızda hükümdür; hastalıkta, felakette elleri sırtımızdadır, eksik olmasın”

İki aşiret arasındaki kırk yıllık toprak kavgasını geleneklerin zorladığının dışında bir yolla çözmeye çalışan bir Bey’in hikâyesi.

Safa Önal’ın senaryosundan Şerif Gören’in çektiği bir film. Feodal yapı ve bunun neden olduklarını samimi bir dil ile anlatmaya çalışan, kimi zaman mesajını fazla doğrudan vermek telaşına düşse de en azından bir derdi olması ile dikkat çeken, bir yandan Yeşilçam’ın bazı klişelerini bünyesinde barındırırken öte yandan bu klişelerden sıyrılma çabası içinde olduğu içinde görülen, epey bir kusuruna rağmen ilgiyi hak eden bir çalışma bu. Arzuladığı epik havanın uzağında kalsa da, Safa Önal’ın kaleminden çıktığı açık kimi diyalogları, Cahit Berkay’ın müziği ve Hüseyin Özşahin’in -zaman zaman büründüğü anlamsız kartpostal görüntülerine rağmen- görüntüleri ile de ilgiyi çekebilir bu film.

Tıpkı Kadir İnanır ve Melike Zobu ikilisinden yeni bir İnanır – Türkân Şoray ikilisi çıkmayacağı gibi filmin kendisi de İnanır ve Şoray’ın epik filmlerine erişemiyor ama yine de barındırdığı benzer öğeler ile ilgi çekmeyi başarıyor. Feodal düzene ve onun geleneklerine şiddetli bir karşı çıkışı olan ve anlaşmazlıkların çözümünde şiddetin (ve “kendi adaletini kendin sağla” kuralının) yerine sevgiyi ve uzlaşmayı koyan hikâye temel olarak başarılı, her ne kadar kimi inandırıcılık problemlerine sahip olsa da ve Yeşilçam’ın klişelerinden nasiplense de. Özgürlüklerini değil başlarındaki beyin korumasını tercih eden, filmde ifade edildiği hâli ile söylersek “ilgilenilmemiş ve geri bırakılmış” ve üzerinde yaşadıkları ve beylerinin adına karın tokluğuna çalıştıkları topraklarda bir mal mumalesi gören köylüleri gündeme getiren hikâye gerek bu değinmeleri gerekse -kimi slogana dönüşen- söylemleri ile bir politik içerik taşıyor 70’lerin Türkiye’sinin havasına uygun olarak. Beylerinin kendisine bağışlamak istediği toprağı ret eden ve yine filmdeki bir cümleden yola çıkarak söylersek “başlarında çoban olmadan yaşamaya henüz hazır görünmeyen” köylüler veya beylerden birinin yüzüne haykırılan “düzenlerinin sonunun geldiği” cümlesi Safa Önal’ın kaleminden çıkmış olsa da kuşkusuz Şerif Gören’in bu ve benzeri öğelerde bir payı olsa gerek. Sonuçta Önal’ın gelenek karşıtı senaryoları var ama bu denli doğrudan politik göndermeler onun tarzı değil pek.

Hikâyenin önemli yanlarından biri kahramanına işin o kadar da kolay olmadığını, yüzyıllara dayalı bir düzenin bir sözle, bir kararla değişmesinin pek de mümkün olmadığını göstermesi. İnanır’ın canlandırdığı Derviş Bey’in şiddetle ret ettiği beylik koltuğuna oturmak zorunda kalmasının sembolü olarak gösterilebileceği bu durum, genel olarak toplumsal bir dönüşümün (“devrim”in) peşine düşenlerin karşılaştığı ikilemi de işaret ediyor bize. Adına savaşılan halkın “henüz bilinçli olmadığı için” bu savaşı istemiyor oluşu gerçek hayatta filmdeki gibi bir çözüme pek ulaştırılamıyor elbette ama açıkçası filmi burada kolaya kaçmadığı için kutlamak gerek. Bunun gibi dertleri olan bir filmin, kendisine samimiyetle bağlı onca köylüsü olan bir beyin cenazesinde neden bunlardan hiçbirinin olmadığını, kahramanımızın babasını öldürdüğünü/öldürttüğünü kendisi dahil herkesin bildiği bir adamın kızına neden ilk görüşte gülümseyerek baktığını veya bir genç kızın o muhafazakâr ortamda nasıl iç çamaşırları ile rahatça yüzdüğünü açıklayabilecek bir konumu yok ne yazık ki. Bunların ilkinin nedeni muhtemelen çekim koşulları; ikincisi Kadir İnanır’ın Türkân Şoraylı filmlerden aşina olduğumuz kırılgan ve etkileyici gülümsemesini burada tekrarlama isteğinden kaynaklanıyor olsa gerek; sonuncusu ise edepli de olsa bir erotizme göz kırpmak hedefi ile eklenmiş filme belli ki.

Kadir İnanır’ın parlak bir performans göstermese de aksamadan oynadığı filmde en sağlam oyunu Erol Taş veriyor; bunda çok sık oynadığı bir karakteri tekrarlıyor olmanın verdiği rahatlığın da payı var kuşkusuz. Aliye Rona’nın bir kez daha ağıtlar düzen, intikam peşinde ve geleneklerin temsilcisi bir kadını oynamak durumunda kaldığı filmde, iki baş kadın oyuncu Melike Zobu ve Ahu Tuğba ise bolca aksıyorlar. Henüz on beş yaşındayken oynadığı bu ilk sinema filminde Melike Zobu (hadi yaşının küçüklüğünü ve hikâyeye uygunsuzluğunu “yörenin gerçekleri” nedeni ile görmezden gelelim) vücut dilinde epey acemi bir görüntü veriyor. Özellikle filmdeki ilk sahnesinde hayli dikkat çeken bu problemi Ahu Tuğba da aynen tekrarlıyor. Başkaları tarafından seslendirilmiş olsa da her iki oyuncunun peltek konuştuğunu hissediyorsunuz ve sıkı bir oyunculuğun olmazsa olmazı doğallığı bulamıyorsunuz performanslarında.

Hüseyin Özşahin’in genel olarak başarılı olan görüntülerinin adeta arasına sıkıştırılmış gibi görünen “kartpostal” kareleri veya sahnenin içeriğine uymayan (beylerini çekiştiren iki adam sahnesinde olduğu gibi) tercih edilen “epik” kareler herhalde Gören’in de payının olduğu bir problem olarak dikkat çekiyor. Kadir İnanır’ın kimi şık kıyafetleri (özellikle de yakasında tülden kırmızı bir gülün olduğu ceketi) veya Melike Zobu’nun folklor oyuncusunu hatırlatan bazı giysileri, filmin kostümlerinde de bir problem olduğunu gösteriyor. Bunlara filmin yaratıcılarının Ahu Tuğba ile ne yapacaklarını tam bilememiş olmasını da eklemek gerekiyor. Oyuncuyu bir yandan hayli farklı bir karakterde kullanmışlar ki Ahu Tuğba’yı çağrıştıran klişelerin bir kısmından uzak kalarak takdiri hak etmişler; ne var ki öte yandan onu, büründürdükleri karaktere hiç yakışmayan kimi diyaloglara da mahkum etmişler. Örneğin onca aklı başında sözünden sonra onu “neden aircondition yok” sorusunu soracak kadar “aptal ve seksi kadın” rolüne sokmak veya en aptalının bile yapmayacağı bir şekilde uygunsuz bir yerde bikini ile güneşlenmesini sağlamak (ellerinde Ahu Tuğba olunca, onu soymak dürtüsünden kurtulamamışlar anlaşılan) nasıl izah edilmeli bilimiyorum ama filmin tüm iyi niyetine zarar vermiş bu seçimler.

Konuşmasız anları, yakın plan yüz çekimleri ve karakterlerinin duygu dolu bakışları istenen epik havayı her zaman yaratamamış olsa da, filmi bu çabası için takdir etmekte bir sakınca yok. Beylerden birinin onurunun kırılması ve başını önüne eğmesine yol açan mahcubiyeti gibi Türkiye sinemasında pek alışık olmadığımız ilginç öğeleri de olan film, sinemamızın dikkate değer, ciddi kimi kusurlarına rağem en azından bir kez görülmeyi hak eden çalışmalarından biri, özet olarak.