La Battaglia di Algeri – Gillo Pontecorvo (1966)

“Şiddet hareketleri savaş kazandırmaz. Savaşı da kazandırmaz, devrimi de. Terör sadece başlangıçta işe yarar. Sonra halkın kendisi harekete geçmeli. Bu grevin arkasındaki mantık da bu: Bütün Cezayir halkını harekete geçirmek ve gücümüzü sınamak”

Cezayir halkının Fransa’dan bağımsızlığını kazanmaya çalıştığı günlerde yaşananların hikâyesi.

1966 Venedik Film Festivali’nde hem Altın Aslan’ı hem de sinema yazarlarının ödülünü kazanan bir İtalya – Cezayir ortak yapımı. Senaryosunu Franco Solinas ve Gillo Pontecorvo’nun ortak metninden yola çıkarak Solinas’ın yazdığı, yönetmenliğini ise Pontecorvo’nun üstlendiği film sadece sağlam bir klasik değil, aynı zamanda tartışmasız bir başyapıt. Adeta bir belgesel havası içinde çekilen pek çok sahnesinin yarattığı gerçekçilikten etkilenmemenin mümkün olmadığı film, Pontecorvo adına tartışmasız büyük bir başarı örneği kesinlikle. Büyük bir kısmı amatör olan oyuncular ile yakaladığı atmosfer o denli çarpıcı ki sinemanın gerçek sanatçıların elinde nasıl büyük bir sanat türüne dönüşebildiğine hayretle bakakalıyorsunuz. Fransa’da beş yıl boyunca yasaklı olan, A.B.D.’de ve İngiltere’de bazı sahneleri kesilerek gösterime girebilen film o derece gerçekçiydi ki A.B.D.’de “görüntülerin gerçek olmadığı” uyarısı ile gösterilmişti.

Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin liderlerinden biri olan ve filmde de kendisini canlandıran Yacef Saadi’nin anılarından yola çıkan film, 1957’de ve işkence ile konuşturulduğu anlaşılan bir Cezayirli’nin görüntüsü ile açılıyor ve ondan alınan bilgi ile yerleri tespit edilen ve bir duvarın içine oyulan bir yerde saklanan dört direnişçinin yakın planda yüzlerini görüyoruz daha sonra. Teslim olmaları isteniyor bu direnişçilerin ve film sonra geriye dönüşle o ana kadar olanları anlatıyor bize. 1954’e dönen film üç yıl boyunca başta direnişçilerin bölgesi olan Casbah olmak üzere Cezayir sokaklarında yaşanan terörü, çatışmaları, işkenceleri ve halkın direnişini sergiliyor seyirciye. Hikâyesinde kendisini bir taraf tutmaya zorlamıyor film ve ülkesini işgalcilerden kurtarmak için mücadele eden Cezayirli direnişçilerin sivil katliamlarını da göstermekten çekinmiyor; elbette Pontecorvo direnişçilerin yanında ve bunu hissediyorsunuz zaten ama yönetmenin başarısı bir propaganda peşine düşmeden, sanata ve sanatçılığa ihanet etmeden derdini anlatabilmesi ve bunu yaparken de sorumlu bir sinemacının nasıl müthiş bir sanat eseri üretebileceğini göstermesi. Ennio Morricone ve Pontecorvo’nun ortak imzasını taşıyan müziklerinin yanında, siyah-beyaz görüntülerin sahibi Marcello Gatti’nin kamera çalışmasını ve Mario Morra ve Mario Serandrei’nin kurgusunu da kusursuzluğu nedeni ile takdir etmek gerekiyor. Elbette, dört dörtlük yönetmenlik çalışması ve diğer tüm teknik öğeleri mükemmel bir orkestra şefliği ile bir araya getirmiş olan Pontecorvo ortaya çıkan başarının asıl mimarı olarak kabul edilmeli.

Kadronun büyük çoğunluğu amatör oyunculardan oluşuyor ve bu nedenle oyunculara dublaj yapılmış (filmin kayda değer üç probleminden biri dublajdaki bazı senkronizasyon problemleri). Pontecorvo bu amatör oyuncuları kamera açıları, uygun ışıklandırma ve kuşkusuz doğru yönlendirmeleri ile o denli başarılı kılmış ki profesyonel olmayan oyuncu kullanan pek çok filmin düştüğü tuzaktan kurtarmış filmi ve hemen hiçbir anında bir aksaklık hissetmiyorsunuz bu konuda. Üstelik sık sık yakın plan çalışmış yönetmen ve oyuncuların vücut dillerini de iyi kullanmalarını gerektiren sahneler oluşturmuş. Bağımsızlık hareketinin liderlerinden biri olan Ali La Pointe karakterinin (ki o da gerçek bir karakter) adi bir suçluyken atıldığı cezaevinde nasıl hareketin parçası olduğunu göstermemesi (sadece tanık olunan bir idam bunu açıklamaya yetmiyor; çünkü adamın herhangi bir siyasî bilinci olmadığı gibi okuma yazması da yok bu konuları araştırması için yararlanabileceği) hikâyenin iki kusurundan biri; diğeri ise Cezayir’de olanların Fransa’yı nasıl etkilediğine hiç değinmemesi. Oysa burada olan bitenler Fransız toplumunu da bir şekilde sarsmış, işçi sınıfının De Gaulle hükümetine karşı başlattığı grevlerin de nedenlerinden biri olmuştu. Bu son “kusur” kendi içinde önemli olmakla birlikte, bir sınıf yaklaşımının veya doğrudan politik bir değinmenin hikâyeye koyulmaması yine de anlaşılabillir bir tercih gibi görünüyor açıkçası filmin odak noktası düşünüldüğünde.

Bir anlatıcı gibi kullanılan ve gerek Cezayir’deki Fransız yönetiminin gerekse Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin bildirilerini okuyan sesin sonradan kime ait olduğunu anladığınızda bu akıllıca yöntemden dolayı bir kez daha alkışlıyorsunuz filmin yaratıcılarını tıpkı tarafsızlık tercihlerinde olduğu gibi. Fransız askerlerinin işkencelerine ve müdahalerine gerekçe yaratacak oyunlarına değindiği kadar hayli etkileyici bir sahnede Cezayirli direnişçilerin caddedeki sivilleri silahla taramasından yine sivillerin gittiği kafeleri bombalamasına pek çok “terör” eylemini göstermekten de geri kalmıyor film. Direniş örgütünün direnişe zarar verdiği gerekçesi ile yozlaşma belirtisi olan eylemleri (fahişelik, alkol vs.) yasaklaması veya kendilerine itaat etmeyenleri “ders olması” için ortadan kaldırmaktan çekinmemesi, Fransız askerlerin çarşaflı kadınları arayamamasından yararlanarak onları silah taşıtmak için kullanmasını da hikâyenin bir direniş destanı yazarken propagandadan nasıl özenle uzak durabildiğinin örnekleri olarak göstermek mümkün. Üstelik filmin üstte sözü edilen sokaktaki katliam dışında, iki kafeye ve bir havayolları bürosuna saatli bombanın bırakıldığı sahneleri var ki kusursuz mizansenleri ve kurguları ile filmin zirve noktalarından birkaçını oluşturuyorlar.

Fransız gazetecilerin, kullandığı yöntemler nedeni ile komutanları soruları ile eleştirip sıkıştırabildiği veya komutanın “neden Sartre gibiler hep diğer tarafı tutar” diyerek sitem etmesine neden olacak bir şekilde aydınların seslerini çıkarabildiği bir dünyada geçiyor film ve bu anlamda günümüz Türkiye’sinde yaşananlar daha bir iç acıtıcı oluyor elbette. Gerçek mekanlarda çekilmiş olmasının avantajını başarı ile değerlendiren filimin hikâyesinin bize çağrıştırdığı başka konular da var: Direniş yöntemleri, sivil – militan karmaşası, halkın taleplerine en iyi karşılığın silahlı güç olduğunu düşünen yöneticiler vs. hikâye boyunca hep bir şeyleri hatırlatıyor bize. Eski usul, gerilimli bir polisiyenin havasını da taşıyan müziği ile de göz dolduran filmin pek çok unutulmaz ânı var yukarıda sözü edilenlerin de dışında. Örneğin komutanın “Ne istiyorsunuz?” sorusundan sonra sisin içinden gelen “Özgürlük” cevabı ve yavaş yavaş kalabalığı oluşturanların yüzlerinin belirmesi estetik açıdan doruk noktalarından biri filmin.

Olağanüstü bir sinemacının elinden çıkan olağanüstü bir film bu ve kesinlikle görülmeli! Yanlarındaki bombaları kendilerine söylenen yere bırakan kadınların hazırlıkları, bombayı söylenen yere götürmeleri ve oradan ayrılmalarına tanık olduğumuz anlar tek başlarına bu filmi kusursuz kılmaya yetiyor ve bir sinema dersi veriyor meraklısına. İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nden Eisenstein sinemasına pek çok referansı olan filmde Fransız albay Mathieu’yu oynayan Jean Martin’in Cezayir halkının tarafını tuttuğu ve 120 diğer aydınla birlikte imzaladığı bildiri nedeni ile 1950’li yılarda çalıştığı tiyatro grubundan kovulduğunu ve radyoda kara listeye alındığı için uzun süre işsiz kaldığını da belirtelim son bir not olarak.

(“The Battle of Algiers” – “Cezayir Savaşı”)

Nadie Quiere la Noche – Isabel Coixet (2015)

“Bu, kocamın son keşif gezisi ve yıllardır hayalini kurduğu şeyi başarmak için son fırsatı. Onun yanında olmak zorundayım… çünkü hiç geri gelemeyebilir”

Kuzey Kutbu kâşiflerinden Robert Peary’in keşif gezisinden dönüşünü bekleyen iki kadının hikâyesi.

Miguel Barros’un orijinal senaryosundan Isabel Coixet’in çektiği bir İspanya, Fransa ve Bulgaristan ortak yapımı. Filmde hiç görünmeyen Peary’e değil, onun dönüşünü beklemek üzere kutba epey yakın bir yere tehlikeli bir yolculuk yapan eşi ile onun orada karşılaştığı ve yine bekleyiş içindeki bir başka kadının hikâyesini anlatıyor bize film. Birbirinden çok farklı karaktere sahip kadınların ilişkileri filmin temel noktası ve bu ilişki tahmin edilebilir şekilde ilerlediğinden yeterince güçlü bir çekicilik yaratamıyor film için. Buna karşılık, Jean-Claude Larrieu’nun başarılı görüntü çalışması ve Lucas Vidal’ın etkileyici müziğinden hayli yararlanan film, -iki baş oyuncusunun ve yönetmeninin kadın olmasının da etkisi ile- bir kadın hikâyesi olarak da ilgi çekebilir. Bir erkeğin ve onun keşif çabasının etrafında dönse de hikâye, asıl kahramanlar olarak film onu değil, iki kadını seçiyor ve böylelikle filme farklı bir boyut kazandırıyor.

Çekimleri Bulgaristan, Norveç ve İspanya’da gerçekleştirilen film, Robert Peary’in Kuzey Kutbu’na ulaştığı (kimilerine göre ise ulaşamayıp, yaklaşık 100 km. kadar yakınına gelebildiği) keşif gezisi sırasında eşinin onu beklemek için çıktığı hayli zorlu bir yolculuktan sonra ulaştığı kutuba yakın bir noktada bekleyişini anlatıyor bize. Ona eşlik eden diğer kadın ise bir yerli (Inuit) ve hikâye olağanüstü güç koşullarda yaşanan ve her iki kadının da buna rağmen vazgeçmediği bekleyişi anlatıyor bize temel olarak. Berlin Festivali’nde ilk gösterimi yapıldıktan sonra gösterime yaklaşık 20 dakikası kesilerek sokulan ve bu nedenle Juliette Binoche’un canlandırdığı eş karakterinin zaman zaman anlatıcı olarak sesini duyduğumuz filmi, hikâyesi ile orta karar, görselliği ile ise başarılı olarak nitelemek mümkün. Hikâyenin nerede ise büyük bir kısmı adeta siyah-beyaz çekilmiş gibi duruyor. Hiç eksilmeyen sonsuz bir kar görüntüsü altında Jean-Claude Larrieu’nun kamerası nerede ise diğer renkleri yok ederek sadece beyazı ve diğer tüm renkleri kendisinde toplamış görünen siyahı getiriyor karşımıza. Korkunç bir fırtına ve onun kulübeyi yıkması, doğum ve iki kadın arasında oluşan -ve tahmin edilebilirliği nedeni ile istendiği kadar etkileyici olamayan- dayanışma sahnelerinde film görsel olarak seyirciyi etkilemeyi başarıyor.

Gerçek karakterlerden esinlediği söyleyen film temelde iki farklı derde sahip gibi görünüyor: Birincisi kibirli, hırslı ve inatçı eşin kararlılığı ve iki kadının tamamen farklı şekillerde de olsa bekleme iradeleri üzerinden bir “kadın hikâyesi” anlatmak, diğeri ise karakterlerden birinin “dönüşüm”ü üzerinden de kendisini gösteren bir doğa insan çatışmasını aktarmak seyirciye. Hikâyenin başındaki bir sahnede daha önceki keşif gezilerine katılmış bir doktorun ölenleri sayarken yerli Inuit halkından olanları aklına bile getirmemesi, kadının önceki gezilerden birinde kutba yakın bir bölgede doğurduğu kızının orada doğan ilk “uygar” çocuk olduğunu altını çizerek vurgulaması ve yine onun bir kutup ayısını keyifle avlamasına karşılık yerli Inuit halkından kadının doğa ile barışık yaşamı üzerinden ve bir sahnede duyduğumuz “Tanrınızı bilmiyorum ama burada kuralları tabiat ana koyar, ona itaat etmeliyiz” cümlesi ile dile getirilen yaklaşımı ile film bir “uygar” toplum ile “ilkel” toplum çatışması da anlatıyor bize ve tarafını çok net belli ediyor. Bu çatışma Amerikalı kadının yerli kadına başlangıçtaki üstten bakışı ve kocasını sahiplenmek için mülkiyet kavramına başvurması ile de gösteriyor kendisini. Başlangıçtaki tek taraflı gerilimin (evet, tek taraflı çünkü yerli kadının anlamadığı bir gerilim bu) zamanla dayanışmaya dönüşmesi dokunaklı kimi anlara kaynaklık ediyor (örneğin yeni doğan bebeğe iki kadının birden “annelik” etmesi hayli etkileyici) ama senaryonun akışının tam da bekleneceği şekilde oluşu etkileyiciliğine zarar veriyor bu anların.

Bir yandan epik bir hikâye anlatmaya soyunmuş bir havası olan, diğer yandan iki kadın üzerinden bir karakter incelemesi ve buna bağlı olarak da ırkçılık ve kadın kimliği üzerine değinmeleri olan filmin bu iki farklı çabayı yeterince uyumlu bir şekilde bir araya getirebildiğini söylemek zor. Kimi diyalogların zayıflığı (özellikle Inuit kadından duyduklarımız) ve yönetmenin güçlü bir mizansen kuramamış olması gibi kusurları da var filmin. Ne var ki ve iyi ki bunların yanında Binoche da var; belki en güçlü oyunlarından birini sergilemiyor (bunda senaryonun karakterini yeterince inandırıcı kılamaması ve ona yeterince fırsat vermemesinin rolü var) sanatçı ama varlığı ve kimi anlarında seyirciye geçirmeyi başardığı güçlü hislerle filme belli bir çekicilik katmayı başarıyor tek başına. Özetle, problemlerine rağmen ilgiyi hak eden bir çalışma bu.

(“Endless Night” – “Nobody Wants the Night” – “Bitmeyen Gece”)

Başıbozuk Günceler – Ece Ayhan

Kitabın arka kapağında “Türk edebiyatının asi İsa’sı” olarak tanıtılan şair Ece Ayhan’ın Ekim 1974 ile Ağustos 1990 arasındaki notlarını içeren güncesi. Beynindeki tümörün tedavisi için gittiği İsviçre’nin Zürih kentindeki günlerindeki notlar ile başlayıp Berlin’deki -güncede nedeni belirtilmeyen- ziyareti sırasındakiler ile bitiyor kitap. Kitap kronolojik olarak ilerlese de tarihler arasında büyük sıçramalar var; örneğin 1977 Temmuz’undan 1982 Mart’ına veya 1984 Eylül’ünden 1990 Mayıs’ına atlıyor günce. Arka kapakta “güncelleştirilmiş” ifadesi ile tanıtılan kitapta, güncelleştirmenin içeriği hakkında herhangi bir bilgi yok ama kitap boyunca kimi notlarda ilerideki bir tarihte olanlardan bahsedilmesi, bu düzeltmelerin Ayhan tarafından yapılmış olabileceği anlamına geliyor.

İsviçre’de çoğunlukla hastanede geçen veya sık hastane ziyaretlerini içeren günlere ait notlar muhtemelen şairin hastalığı ile de bağlantılı olarak hayli kısa çoğunlukla. Hastaneye ait izlenimler, Gazi Yaşargil başta olmak üzere doktorları ile konuşmaları ve ziyaretçileri ile ilgili notlar bunlar ve bir sanatçıdan çok duyarlı bir hastanın elinden çıkmış gibi görünüyorlar daha çok. Yazanın Ece Ayhan olduğunu bize hatırlatan o günlerde yanından olan veya onunla yazışan isimler daha çok. Güncenin daha sonraki bölümlerinde de görüleceği üzere pek çok ünlü sanatçı ile arkadaşlığı var Ece Ayhan’ın ve bir şekilde isimleri geçiyor kitapta. Nilgün Marmara, İlhan Berk, Tuncel Kurtiz, Tezer Özlü, Yaşar Kemal, Enis Batur ve Cemal Süreyya’nın da aralarında bulunduğu isimlere günce boyunca rast gelmek mümkün.

“Kendi yok oluşumuzu izlememiz için kendimizin yarattığı bir olanak zaman” diye yazmış 29 Kasım 1974 tarihli notta Ece Ayhan hastane yatağında. Hemen tüm İsviçre bölümü de notların kısalığı ve doğrudanlığı ile adeta bir sanatçının kendi yok oluşunun izlerini düşürdüğü bir havaya sahip ve bu notlar onun edebiyatçılığından çok hasta günlerini anlatıyor, şiirlerinde de kullandığı üslubu hatırlatan bir biçimle. Cümle sonlarında bir kelimeyi farklı bir zaman kipindeki hâli ile tekrarladığı cümleler sık sık yer alıyor bu İsviçre bölümünde (“Osmanlı haremleriyle ilgili bir araştırmasını okumuştum, okudum”, “Asım Midilli 58’lerde kalmıştır, kalık, kalmış” vb.). Gerek bu bölümde gerekse güncenin diğer pek çok bölümünde Ece Ayhan’ın hayli serbest çağırışımlarla yazılmış birer cümlelik notları da yer alıyor ve bunlar anlaşıldığı kadarı ile o gün okuduğu, araştırdığı, izlediği veya bazen sadece bir kelimenin çağrıştırdığı vs. bir şeylerle ilgili defterine aktardıkları. Örneğin 29 Eylül 1975 tarihli notta “hoca” dediği Gazi Yaşargil’in hastaneye döndüğünü yazdıktan hemen sonra, hoca kelimesinin neden olduğu çağrışım ile “öğretmen – öğrenci ilişkisi” ile ilgili bir paragraf yazıveriyor. Kitabın Berlin’deki günlerle ilgili son bölümü ise tek cümlelik veya bazen de tek kelimlelik notlar, alıntılar ve hatırlatmalarla dolu.

Ömrünün büyük bölümü ekonomik sıkıntı ile geçen, 1974’ten sonra vücudunda kalıcı izler bırakan hastalığı nedeni ile zor zamanlar geçiren, arkadaşları arasında huysuzluğu ile bilinen Ece Ayhan’ın edebî düşüncelerini veya çeşitli konulardaki yaklaşımlarını 1982’de başlayan Bodrum Gümüşlük ve 1990’daki Berlin günlerinde bulmak mümkün kitapta asıl olarak ve günceyi onun edebiyatçı yanı veya karakterinden çok, düşünsel zenginliğini, sorgulayıcılığını ve araştırmacı yanını tanımak için okumak gerekiyor. Aldığı onca not, geniş düşünce yelpazesi ve bir entelektüele yakışan derinliği ile bu İkinci Yeni şairini özellikle tanıyanların ilgisini çekecek bir günce bu.

Shy People – Andrei Konchalovsky (1987)

“Neyi görmek istiyorsan, bataklık sana onu gösterir”

Kızını da yanına alarak, hiç tanımadığı akrabalarını ziyaret etmek ve onlarla ilgili bir yazı hazırlamak için Louisiana’ya giden bir kadın gazetecinin ve “vahşi” bir hayat süren yakınlarının hikâyesi.

Bir dönem A.B.D.’de çalışan Rus yönetmen Andrey Konchalovsky’nin yönettiği ve senaryosunu kendi hikâyesinden Gérard Brach ve Marjorie David ile birlikte yazdığı bir Amerikan yapımı. Cannes’da yarışan ve orada başrol oyuncularından Barbara Hershey’e ödül getiren film, tümü iyi işlenmemiş olsa da farklı karakterleri, “derin Amerika”dan bir şeyleri karşımıza getiren hikâyesi ve Chris Menges imzalı görüntüleri ile ilgiyi hak ediyor. Hayli ilginç öğelerine rağmen, filmin bir türlü yeterince derinleşememiş hissini vermesi ve müziğinin zaman zaman hikâyesine pek uymaması gibi kusurları da var.

Hemen tamamı Louisiana’nın “bayou” (bir nehir veya gölün bataklıklı kolu veya çıkış noktası) kelimesi ile ifade edilen ve ilginç bir coğrafyası olan bir yerinde geçen film, New York’tan bunun tam zıddı bir görüntü ile açılıyor. İnşaat halindeki gökdelenlerden başlayarak büyük şehri tarayan kamera bizi önce gazeteci anne ve kızı ile tanıştırıyor. Tek ebeveyn olarak yetiştirmeye çalıştığı kızı ile sorunları olan kadının büyük şehire ait olduğunu gösteren bu giriş, kadının kızı ile sonradan yaşayacaklarını tahmin edilemez kılması ile çekici bir zıtlık yaratıyor aslında. Yaşadıkları yerler, hayatları, kültürleri ve değerleri kendilerininkinden tamamen farklı olan akrabaların yanına yaptıkları yolculuğun sonunda yaşadıkları sadece onları değil seyirciyi de hazırlıksız yakalıyor bu açıdan. Büyük şehir insanlarının bu hikâyedeki gibi kendi ülkelerinin “uzak, egzotik, vahşi, gizemli vb.” sıfatlarla tanımlanabilecek yörelerinde yaşayan karakterlere karşı duyduğu çekingenlik, korku vs. burada bir adım daha ileriye taşınıyor ve aynı ailenin iki farklı kolunun ilk kez birbirleri ile karşılaştıklarında yaşadıkları getiriliyor karşımıza. Filmin senaryosu seyirciyi şehirli olanların tarafına koyduğu için, farklı olan “bataklık insanları” oluyor; aslında her iki taraf için de bir diğerinin gözü ile bakıldığında geçerli bu farklı olma durumu.

Gazetecinin çalıştığı Cosmopolitan dergisi ne kadar “uygar büyük şehir”e aitse, akrabalarının yaşam şekilleri de o kadar “uygarlık dışı”. On iki yaşında evlenmiş, kocası “kayıp”, her biri yetişkin dört çocuğundan birini kilit altında tutan, bir diğeri “yarım akıllı” olarak etrafta gezinen, birini şehire yerleştiği için ölü olarak kabul eden ve elinde kalan tek “normal” oğlu ve onunla evli yaşı küçük ve hamile bir genç kızla yıllardır değişmeyen hayatını sürdüren kadının yaşamının her bir öğesi şehirden gelenler için tuhaf ve vahşi bir resim veriyor doğal olarak. On beş yıldır ortada olmayan kocasına hâlâ -ve hikâye ilerledikçe öğreneceklerimizi düşünürsek anlaşılamayacak bir şekilde- bağlı olan kadının İncil’den referans alarak şehirlileri “bulaşık suyu gibi ılık” olarak tanımlaması ve “ya sıcak ya soğuk” olmak gerektiğini vurgulaması iki kadın arasındaki inanç ve değer farklılığını da gösteriyor bize. Film bu farklılıktan güçlü bir çatışma çıkarmıyor ne var ki; bunun yerine bataklık insanlarının tuhaflığına ağırlık vermeyi ve bu tuhaflığı oluşturan değerlerin bir şekilde şehir insanlarını da etkilemesini anlatıyor bize. Oysa hikâyenin çatışmaları çok daha iyi anlatabilmesi hayli farklı bir sonuç çıkarabilirmiş karşımıza.

Senaryo her ikisine de eşit ölçüde yer vermiş olsa da, Jill Clayburgh’ün canlandırdığı şehirli kadın karakter, Barbara Hershey’in karakterinin yanında hep ikinci planda kalıyor. Bunda Hershey’in güçlü oyunculuğunun da payı var ama asıl olarak senaryonun neden olduğu bu durum özellikle ikili sahnelerinde ortaya çıkıyor ve Clayburgh, karakteri için yazılan diyalogların zayıflığı nedeni ile de gölgede kalıyor sık sık. İşte tam da bu sorun iki kadın karakter arasındaki bir çatışmadan elde edebileceği gücü esirgiyor filmden. Hikâyesinde başka pek çok çatışma potansiyeli içerse de bunları da yeterince etkin kullanamıyor senaryo. Tangerine Dream grubunun film için yazdığı müzik grubun elektronik pop tarzına uygun melodiler ve ritmler içeriyor ve açıkçası hikâyeye çok da uymuyor. Örneğin hayli uzun tutulmuş bir sahnede kamera inşaat vinçlerini, işçileri, hurda arabaları vs. gösterirken çalınan müzik daha çok 80’li yıllardan bir polisiye diziye yakışacak türden.

“Vahşi” yaşam şeklinin petrol şirketlerinden etkilenmesinin ve gerek diyaloglara gerekse şarkılardan birinin sözlerine yansıyan “özgürlük” temasının da yeterince güçlü bir biçimde işlendiğini söylemek zor. Ailelerden birinin “erkeksiz” oluşu, diğerinin ise ortada olan ve olmayan beş erkeğe sahip olmasına rağmen yöneticisinin kadın olması da yorumlara açık ama bu konuda da elle tutulur bir noktaya ulaşmıyor hikâye. Belki finali düşünerek kadınların belirleyici ve güçlü olduğunu söylemek mümkün olabilir sadece.

Bataklığın ve sık sık kendisini gösteren sisin etkileyici biçimde kullanıldığı Chris Menges görüntüleri filmin en büyük kozlarından biri. Örneğin kızını arayan kadının bataklıkta motorla yaptığı yolculuk ve o sırada yaşadıklarını gösteren sahne kesinlikle çok etkileyici görsel olarak ve Clayburg’e de oyunculuk fırsatı vermek açısından ayrıca önem taşıyor bu sahne. Görüntü çalışmasının yanısıra, senaryosundaki kimi problemlere rağmen, Hollywood melodramlarından/dramlarından tamamen farklı bir yerde durmayı seçmiş olması ve üzerlerinde hak ettikleri kadar güçlü durmasa da kimi temaları (aile olmak, bağlılık, itaat, özgürlük, çatışmalar vs.) ele alması ile de ilgi çekebilecek bir çalışma.

(“Bataklık İnsanları”)