Spectre – Sam Mendes (2015)

“Öldürme yetkisi, aynı zamanda öldürmeme yetkisidir”

Hızla değişen dünyada artık eskidiği düşünülen James Bond’un gizemli SPECTRE örgütüne karşı savaşının hikâyesi.

James Bond serisinin yirmi dördüncü filmi. Sam Mendes’in ikinci kez bir Bond filminin yönetmen koltuğunda oturduğu çalışma; John Logan, Neal Purvis ve Robert Wade’in orijinal hikâyesinden yola çıkarak yine bu üçlünün ve Jez Butterworth’un yazdığı senaryodan aktarılmış beyazperdeye. Bond ve patronu “M”nin modasının geçtiğinin düşünülmeye başlandığı bir zamanda geçen hikâye, seri içinde hikâyesinin Bond için kişisel önemi olması ve bir parça karanlık olan tonu ile dikkat çekiyor. Ne var ki filmin temel zayıf noktası da hikâyesinin yeterince güçlü olmaması. Bu durum aksiyon sahnelerinin uzatılmış olmasını açıklıyor belki ama süreyi nerede ise iki buçuk saate kadar çıkarmanın gereğinin olup olmadığı da tartışmaya açık. Bu problem bir yana; eğlendiren, heyecanlandıran ve bu kez hikâyenin duygusal tonu ve -kötü adamın kendisi ile olan bağında doğan- Bond için kişisel önemi ile de ilgi uyandıran film, izlenmeyi hak eden bir çalışma.

Meksika’da, “Ölüler Günü” festivalinde geçen bir sahne ile açılıyor film. Yaklaşık 1500 (CGI ile sayı çok daha fazla gösteriliyor) figüran ile çekilen sahne uzun süren bir plan ile başlıyor (festivalin karmaşası içindeki sokaklardan bir otelin içine, oradan otelin bir odasına ve sonra da çatılara kesintisiz tek bir çekim ile uzanıyor kamera) ve temposu, dinamik kamera kullanımı ve havadaki kapışma başta olmak üzere heyecan veren pek çok ânı ile sıkı bir giriş sağlıyor bu sahne. Bu heyecan verici sahnede kimi görüntülerin efektlerle elde edildiği fazlası ile açık ediyor kendini ama ve bazı kareler adeta bir bilgisayar oyunundan alınmış gibi duruyor. Tam da bu durum bir yandan da hikâyenin teması ile ilginç bir şekilde karşı karşıya bırakıyor bizi. İstihbarat içinde yeniden yapılanmanın konuşulduğu ve bunun için harekete geçildiği, Bond’un ve “M”nin gözden düştüğü ve hatta “00” serisindeki diğer personelin de asıl fonksiyonlarına son verilmesine karar verildiği zamanlar bunlar. Bir başka ifade ile söylersek, yeninin eskinin yerini kalıcı bir biçimde almaya hazırlandığı günlerdeyiz. On yıllardır sinema perdesinde karşımıza çıkan Bond’un başlardaki eski usul casusluk maceraları serinin her bir yeni örneği ile birlikte teknoloji ile daha fazla iç içe geçerken, efektlerin görkemi artarken ve filmler “büyürken” (bütçe, kadro vs.) karakter “eski” kalabilir mi bilmiyorum açıkçası ve bu hikâyede olduğu gibi filmin eskinin arkasında durması ne kadar tutarlı gerçekten? Karakterin ruhunu korumak ancak teknolojinin bir şekilde hep ikinci planda kalması ile mümkün olabilir ama bu filmin örneği olduğu gibi hikâye yeterince güçlü olmayınca ve tüm o duygusallık ve kişisellik iyi anlatılamayınca, bunu elde etme pek de mümkün olamıyor doğal olarak.

Sıkı açılış sahnesinden sonra Sam Smith’in seslendirdiği “Writing’s On The Wall” şarkısı eşliğinde seyrettiğimiz ve yedinci kez bir Bond filmi için çalışan Daniel Kleinman’ın tasarladığı açılış jeneriği görkemli estetiği ile çok yakışmış filme. Altın sarısı renkler ile siyah-beyaz arasında gidip gelen görüntüler SPECTRE örgütünün logosu olan ahtapot sembolünü de getiriyor karşımıza ve buradaki profesyonel başarıdan etkilenmemek mümkün değil açıkçası ve hatta bu jeneriğin vaat ettiğinin altında kalıyor filmin kendisi. İngiltere, İtalya, Meksika, Avusturya ve Fas’ta geçiyor hikâye ve Léa Seydoux, Monica Bellucci (baştan çıkarma sahnesinde harcanıyor ve haksızlığa uğruyor kesinlikle) ve Naomie Harris’in canlandırdığı kadın karakterlerin sağladığı çekicilik, orijinal müziği de dahil olmak üzere sıkı bir soundtrack ve elbette tüm o efektler ve görkemli çekimler ile anlatmayı başarıyor derdini. İki araba veya bir araba ile bir uçak arasında geçen takip sahneleri beklentiyi fazlası ile karşılarken, kimi anlarında da -yine beklendiği gibi- inandırıcılığı pek de dert etmiyor. Açılış sahnesinde bir stadyum dolusu insanı kurtarmak için, bir helikopter içindeki kötü adamlarla dövüşen Bond’un bu sırada üzerinde uçup durdukları binlerce insanı tehlikeye atması veya içinde kurtarmak istediği kadının da olduğu araca saldıran Bond’un tüm kötüleri yok edip kadını araçtan sağ salim çıkarması gibi anlar gerçekçiliğin değil heyecanın peşinde olmanız gerektiğini söyleyen anlardan ikisi sadece.

İnsana ait olandan uzak duran yeni yaklaşımı reddedip eskiyi destekleyen, küçük ülkeleri ikna etmek için büyük ülkelerin neler yapabileceğini göstermekten çekinmeyen (uzlaşmayan Güney Afrika’yı ikna eden terör vakası), öldürme yetkisinin aynı zamanda öldürmeme yetkisini de verdiğini vurgulayan yaklaşımı ve Bond’un “karanlıkta yaşamak, avlamak, avlanmak ve sürekli arkasını kollamak”la geçen hayatını sorgulayan (ve ona sorgulatan) film, hedefine, keyifli bir eğlencelik hikâye olmaya rahatlıkla ulaşan bir çalışma sonuç olarak. Yukarıda isimleri anılan kadın oyunculara ek olarak, Bond rolündeki Daniel Craig (hikâyenin havasına uygun olarak özellikle yakın planlarda yaşlı görünüyor bir parça) ve diğer rollerdeki Christoph Waltz (kötü adam), Ralph Fiennes (“M”), Ben Whishaw (“Q”) ve Andrew Scott (“C”) bu görkemli Bond filminin kadrosunu oluşturuyorlar ve bir parça boş olan hikâyeyi pek de umursamadan keyif almanızı sağlıyorlar filmden. Yönetmen Mendes ise, “beraber olamayız” sahnesi gibi dramatik anlarda aksasa da, genel olarak iyi bir Bond yönetmeni performansı gösteriyor ve aksiyon ve macera sahnelerinin üstesinden şık bir şekilde geliyor.

Demolition – Jean-Marc Vallée (2015)

“Sevgili Champion Otomat Şirketi: Otomatınıza beş çeyreklik koydum ve fıstıklı şekerlemelerden almak için B2’ye bastım. Maalesef makineniz vermedi şekerlemeyi. Bu da çok sinir bozucuydu; çünkü hem çok açtım hem de on dakika önce eşim ölmüştü”

Eşini bir trafik kazasında kaybeden genç bir yatırım bankacısının, tesadüfen tanıştığı bir kadın ve çocuğu ile olan ilişkilerinin de yardımı ile hayatını sorgulama ve kendine yeni bir yön verme çabasının hikâyesi.

Kanadalı sinemacı Jean-Marc Vallée’nin Bryan Sipe’ın orijinal senaryosundan çektiği bir A.B.D. yapımı. Trajik bir olayın ardından gelmesi beklenen travmayı yaşa(ya)mayan adamın, özellikle finale doğru ilerledikçe bir “seyirciye kendini iyi hissettirme” eserine dönüşen hikâyesi vaat ettiği düzeyi popülerlik uğruna harcamış görünen bir çalışma. Başroldeki Jack Gyllenhaal’ın senaryonun kendisine yeterli malzeme vermemesine rağmen performansı ile dikkat çektiği film, kahramanının hobisine dönüşen ve hikâyeye adını veren “tahrip etme” arzusu ile ne demek istediği ya da der gibi göründüğünde ne kadar tutarlı olduğu hayli tartışmalı açıkçası. Yine de Gyllenhaal’ın oyunculuğu, travmatik bir olay yaşayan adamın hikâyesini kimi sıcak ve mizah (ama hafif türünden!) içeren anlar ile anlatması ve -Hollywood profesyonelliğinin doğal sonucu olarak- su gibi akıp giden anlatımı ile ilgi çekmeye aday bir film bu.

Filmin açılış sahnesindeki kazadan hemen önce kadın adamın uzun süredir su sızdıran buzdolabı ile ilgilenmemesinden şikâyet ediyor. Bir “son konuşma” olmak için çok uygunsuz bir konu bu ama tıpkı onlar gibi seyirciyi de hazırlıksız yakalayan kaza kaderin bir oyunu ve onlara daha anlamlı bir konuşma için seçim şansı tanımıyor. Sipe’ın senaryosu adamın -seyircinin beklediği- travmayı yaşamaması üzerinden ve bunun nedenini yavaş yavaş açarak sıkı bir vaatte bulunuyor aslında. Ne var ki senaryo “ideoloji”si açısından tutarsızlıklar içinde ve hikâyenin “mesaj”larına takılacak bir seyirciyi rahatsız edecek kusurlar içeriyor. “Kolay olan” onu yapmak olduğu için zengin bir iş adamının kızı ile evlenen ve kapitalizmin üretmek gerekmeyen ve somut bir karşılığı olmayan spekülasyonlar üzerinden para kazanma sektöründe çalışan adamın, bu kaza ile birlikte geçirmeye başladığı dönüşüm hikâyenin bir sistem ya da ideoloji eleştirisi yaptığı anlamına gelmiyor; hikâye bittikten sonra hissettiğiniz daha çok o hayatın bu adama uygun olmadığı oluyor. O hayatın karşısına ne koyduğunu anlamak pek mümkün değil ve bir süre sonra filmin tek gayretinin Jack Gyllenhaal’ın becerisi ve sevimliliği üzerinden bir mutlu sona doğru ilerlemek olduğu anlaşılıyor. Elde balyoz, zevkle tahrip edilip yıkılan o zengin evi bir sistem sembolünü yok etmekten çok, adamın kendi eski hayatı ile ilgili derdini anlatıyor daha çok. Finalde uzak çekimle gördüğümüz -ve anlaşılan binaların olduğu yere çökmesini sağlayan yöntemle patlatılan- bir binanın görüntüsünü film, kahramanımıza hediye edilen bir sürpriz olarak gösteriyor ama daha çok tam da onun eski hayatının bir başka alandaki karşılığı olan “kentsel dönüşüm”ü çağrıştırıyor bu sahne.

Kazadan önce yaşadığı hijyenik, zengin ve beyaz yakalı finansçı hayatının kimi sembollerinden (kaş almak, göğüs kıllarını traş etmel, trendeki sıradan insanlarla muhatap olmamak vs.) süratle uzaklaşmaya başlayan adamın dönüşümünün tanık olduğumuz hızında da bir sorun var ve bu da inandırıcılık problemi yaratan bir başka örnek oluyor, üst paragrafta belirtilen sıkıntıya ek olarak. Travma yaşamış görünmeyen adamın, yeni bir kadınla tanışmasına neden olan “otomat şirketine özel hayatından detaylar içeren mektup göndermek” gibi bir aksiyonun içine girmesi de filme kattığı hoşluk dışında tuhaf bir davranış olmaktan ileriye gidemiyor. Tüm bunlar ve örneğin Charles Aznavour’dan dinlediğimiz “La Bohéme” şarkısının eşlik ettiği sahneler yönetmen Vallée’nin tercih ettiği yolu söylüyor bize: Romantik komediye de hafifçe göz kırpan, estetiğine özen gösterilmiş, kahramanının sevimliliği ve dürüstlüğünden güç alan bir film çekmek. Bunu başardığı açık ve öyle olunca da hedefini tutturmak açısından başarılı olduğunu söylemek gerekiyor. Anlamsız olmakla kalmayıp rahatsız edici de olan kurşun geçirmez yelekli ve silahlı sahneler bir yana, filmin kendi koyduğu hedefler açısından aksamadığı söylenebilir özet olarak.

Kendisine sunulan yetersiz ve tutarsız senaryoya rağmen karakterini çekici kılmayı başaran Jack Gyllenhaal filmin en büyük kozu şüphesiz. Fazla uzamış görünen ve tekrarlanan “demolition” sahnelerini seyredilir kılan, hikâyenin tutarsızlıklarını örten hep o oluyor ve bir filmin tüm yükünü tek başına rahatça yüklenebildiğini bir kez daha kanıtlıyor bize. Onun oyunculuğu ve hayli özenle seçilmiş görünen şarkıları ile rahatça izlenen, kahramanının yaşamadığı travmayı seyircisine de yaşatmayan, mutlu etme hedefi ile yola çıkıp bunu başaran film sinema kalitesi açısından değil ama hoşluğu ile ilgiyi hak ediyor. Elindeki balyoz ile eski hayatından arınan adama -üstelik Gyllenhaal’a rağmen-empati duymak ise bir parça zor: Şu ya da bu nedenle kendi seçtiği bir hayattan (iş ve özel) bağımsızlığını ilan eden bir adam ile kıyaslandığında empatiyi çok daha fazla hak eden pek çok karakter oldu beyazperdede neyse ki! Afganistan’da ölen Amerikalı askerlerle ilgili sahnede yarattığı beklentiyi sistem eleştirisi yerine bireysel drama kayarak yok eden film bunun yerine bir başka beklenti yaratıyor ama: Elinde bir balyozla sistemi yıkan bir kahramanın hikâyesini görmek!

James White – Josh Mond (2015)

“İkimizin ortak bir yanı var: Mutluluğu doruklarda yaşıyoruz, kötü hissettiğimizde ise dibe, en dibe vuruyoruz. Unuttuğumuz şey ise bu ikisi arasında çok geniş bir alan olduğu; arada onu da yaşamalıyız”

Yirmili yaşlarındaki New Yorklu bir adamın bir yandan hayatını düzene koyma, diğer yandan annesinin hastalığı ile mücadelesinin hikâyesi.

Amerikalı sinemacı Josh Mond’un yazdığı ve yönettiği bir ilk film. ABD bağımsız sinemasının örneklerinden olan çalışma, kısmen “crowdfunding – kitle fonlaması” yöntemi ile toplanan para ile çekilmiş ve hikâyesi ilerledikçe gücü artan, baştaki tipik bir bağımsız film olma havasından yola çıkıp farklı bir yere ulaşan bir film. Christopher Abbott ve Cynthia Nixon’ın çarpıcı performanslar sundukları film, sevilen bir insanın hastalığı ve onu kaybetmeye kadar giden süreç ile ilgili samimi ve “sert” bir eser olarak ilgiyi hak ettiği gibi, anne ve oğul ilişkisi üzerine de etkileyici sahneler getiriyor karşımıza. Hikâyesini yumuşatmaya yanaşmaması ve sert gerçekçiliğinden ödün vermemesi kimilerini rahatsız edebilir ve ancak kısıtlı bir gösterim imkânı bulabilmiş olmasını açıklıyor bu durum ama filmi görmeye kesinlikle engel olmamalı bu tercih.

El kamerasını tercih eden, özellikle Abbott’ın yüzüne odaklananlar olmak üzere sık sık yakın plan çekimler kullanan Josh Mond’un filmi mutsuz, öfkeli ve büyümemiş görünen bir gencin bunalım filmi havalarında başlıyor ve adım adım başka bir noktaya götürüyor seyircisini. Evet, gerçekten de mutsuz, öfkeli ve büyümemiş bir genç var karşımızda ama Mond senaryosu ile bizi bu -özellikle de bağımsız Amerikan filmlerinden- alışılmış görünen karakterin dünyasına ve ruh haline ustaca sokuyor ve onun yaşamla yüzleşmesini -önce kendilerini çocukken terk eden ve pek yakınlık duymadığı babasının ölümü, sonra da aralarında güçlü bir ilişki olan annesinin tekrarlanan ciddi rahatsızlığı üzerinden- etkileyici bir dil ile anlatarak, gittikçe güçlenen bir duygu yoğunluğu yaratmayı başarıyor seyirci üzerinde. Dramatik sahneleri duyguları sömürmeden ve seyircisini kışkırtmadan anlatmasının bu başarısında çok ciddi bir payı var elbette. Bu sahnelerde Abbott ve Nixon’ın ortaya koyduğu dört dörtlük performanslarını da eklemeli bu başarıyı mümkün kılan faktörler arasına. Abbot, karakterini sinemada örneğini pek çok kez gördüğümüz bunalımlı genç olmanın çok ötesine taşıyor ve gereksiz vurgulara başvurmayan güçlü bir oyunculuk ile o derece gerçekçi çizilmiş bir karakter koyuyor ki ortaya, kendisine “aşık” olmamak mümkün değil. Kameranın sık sık yüzüne odaklandığı, her bir mimiği sürekli kayıt altındaymış gibi görünen bir oyuncunun en ufak bir kusurdan bile uzak durmayı başaran oyunculuğuna şapka çıkarmak gerekiyor. Nixon da kendi üzerine düşeni fazlası ile getiriyor yerine ve ölüme doğru gittiğini bilen ve bundan korkan kadını yüreğinize dokunacak bir şekilde canlandırmayı başarıyor.

Josh Mond kendi annesini kanser nedeni ile kaybettiğinde hissettiklerinden ilham alarak başlamış filmin hikâyesi üzerinde çalışmaya ve filmde önemli (ama bir parça ikinci plana itilmiş görünen) bir rol de verdiği ve daha çok Kid Cudi sahne adı ile tanınan Scott Mescudi’nin müziklerini dinlemiş bol bol, senaryonun yazım süreci boyunca. Cynthia Nixon’ın da bir dönem kanserle mücadele ettiğini ve annesi aynı nedenle yitirdiğini düşünürsek, filmin yaratıcılarının hikâyede epey kişisel öğeler bulduklarını ve filmin bu derece samimi ve güçlü görünmesinde bunun da payının olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Scott Mescudi’nin orijinal müziklerinin yanında, sıkı bir soundtrack’i de olan filmin diyaloglarında da ciddi bir başarısı var Mond’un. Yalın ve doğal tüm konuşmalar ve oyuncular tarafından öylesine gerçekçi bir havada dile getiriliyorlar ki -aslında öyle olmadığı halde- doğaçlama hissi veriyorlar seyirciye. Bu gerçekçiliğin, kimi “yürek parçalayıcı” sahnelerin parçası olması etkisini daha da çoğaltıyor şüphesiz. Filmin “oğulun annenin bakımını üstlendiği” sahnelerinin tamamı müthiş bir etkileyiciliğe sahip; bir Paris hayalinin anlatıldığı sahne örneğin tüm trajik havasına rağmen tuhaf bir şekilde bir yaşam sevinci de geçiriyor seyirciye ve sevginin gücünü hatırlatıyor bize. Bir ölüm ile açılıp bir başka ölüm ile kapanan, baş karakterinin öfke, içki ve uyuşturucu ile dolu hayatını sergileyen ve onun toplumun ve sistemin kuralları ile boğuştuğu (açılıştaki cenaze evi sahnesi veya hastanenin kuralları ile boğuşulan bölüm gibi) bir hikâyenin seyirciye umut verdiğini söylemek çelişkili görünebilir ama film işte tam da bunu başarıyor. Hikâye boyunca siz de Abbott’ın karakteri ile birlikte büyüyor, güçleniyor, sevmeyi, sevginizi ifade etmeyi, kaçınılmaz olanı kabul etmeyi ve değişmeyi öğreniyorsunuz çünkü.

Sona erdiğinde filmin neden baş karakterinin adını taşıdığını çok iyi anlıyorsunuz: James White’ın ruhuna o derece derin bir şekilde giriyor ki hikâye başka bir adı hayal bile edemiyorsunuz film için. Bir büyük şehrin atmosferini (gürültüsü, hareketliliği, karmaşası ve tedirgin ediciliği ile) çok iyi yansıtan film, görüntü yönetmeni Mátyás Erdély’in el kamerasının hareketliliğinin sağladığı ürkek ve tekinsiz havadan da ciddi destek almış görünüyor. Josh Mond’un kişisel bir hikâyeyi evrensel bir sese kavuşturmasının örneği olan film görülmeyi hak ediyor kesinlikle.

Pascali’s Island – James Dearden (1988)

“Dünyanın hâkimi, Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi! Beni tanımıyorsunuz ekselansları; ben bu adadaki casuslarınızdan biriyim, en azından onlardan biriyim çünkü başkaları da olabilir. Doğrudan size yazma cüretkârlığımı affedin. Buna mecbur kaldım. Memurlarınızın beni umursamamasına daha fazla katlanamıyorum. Defalarca tekrarladığım alçakgönüllü taleplerime rağmen, bakanlıktan tek bir kelime bile cevap alamadım. En başından beri böyle oldu bu. Tam 20 yıldır İstanbul’dan, iktidarın merkezinden uzaktaki bu adada sahile bakan odamdaki masada oturuyorum. Bu size göndereceğim son rapor. Yunanlar benden kuşkulanıyor ve ben bundan kesinlikle eminim.”

Osmanlı egemenliğindeki bir Ege adasında Abdülhamit’in muhbirlerinden biri olarak çalışan bir adamın ve adadaki diğer gizemli karakterlerin hikâyesi.

İngiliz yazar Barry Unsworth’un aynı adlı romanından uyarlanan bir İngiliz yapımı. Senaryosunu ve yönetmenliğini James Dearden’ın üstlendiği film 1908 yılında, Ege denizindeki bir adada Osmanlı İmparatorluğu için muhbir olarak çalışan bir adamın, yıllarca raporlarına hiçbir cevap alamamasının neden olduğu bunalımını yaşarken adaya gelen bir İngilizden kuşkulanması ile gelişen olayları anlatıyor. Potansiyeli yüksek bir konu bu ve baş karakteri canlandıran da Ben Kingsley gibi büyük bir oyuncu. Ne var ki Dearden’ın ne senaryosu ne de yönetmenliği hikâyeye hakkını vermeye yetmiş görünüyor ve film ima ettiği yüksek noktaya bir türlü ulaşamıyor. Buna rağmen, Kingsley’in performansı ve hikâyenin bizim tarihimizden bir sayfayı karşımıza getiriyor olması başta olmak üzere kimi öğeleri ile ilgiyi hak eden bir çalışma bu. Hiçbir karakterin göründüğü gibi olmadığı, herkesin bir sırrının olduğu ve dikkate alınmayı şiddetle arzu eden ama hep sessizlikle karşılanan bir “küçük” insanın hem yaşadığı hem de neden olduğu bir trajediyi anlatan bir hikâyenin doğal çekiciliğine sahip ne de olsa.

Rodos ve Sömbeki adalarında çekilen film, 2. Abdülhamit döneminde ve ismi verilmeyen bir Yunan adasında geçiyor. Çöküş sürecindeki bir imparatorluk, yozlaşan bir yerel yönetim, jurnalciliğin hayatın sıradan bir parçası olduğu bir toplum, isyana hazırlanan Yunan gerillalar, dağılan imparatorluğun mirasını paylaşmak için kavgaya tutuşan Almanlar, Amerikalılar ve İngilizler… Çok karışık bir dönem bu ve jurnalcimiz düzenli olarak maaşını almasına rağmen, ne raporları dikkate alınıyor ne de kendisine tek bir kelime cevap veriliyor. Yıllardır yaptığı ve hayatının tamamını kapsayan işinin hiç umursanmamasının neden olduğu bir sinir bozukluğu içinde kahramanımız; raporlarının reddedilmesi bir bakıma onun varlığının da reddedilmesi anlamına geliyor çünkü. Bu sırada adaya gelen gizemli bir İngiliz onu işi için heyecanlandırırken, herkes gibi kendisinin de kurbanı olacağı bir trajediye yol açmasına neden oluyor. Filmi ilginç kılan en önemli unsur Ben Kingsley’in canlandırdığı baş karakteri. Bu korkunç derecede yalnız, herkesin tanıdığı ama yine de varlığı havada asılı kalmış gibi duran adam sinema perdesinde karşımıza çıkan en ilginç karakterlerden biri olsa gerek. Oyunlar oynamaya, oyunların parçası olmaya, gözetlemeye, keşfetmeye, yönlendirmeye ve varlığını gerekli kılmaya çalışan adamın dramı hikâyenin de en güçlü yanı aslında. Ne yazık ki bu büyük potansiyeli senaryo ve yönetmenlik çalışması gereğince değerlendirememiş görünüyor. Dearden sanki hikâyenin potansiyelini yeterli görmüş ve tüm yükü de Ben Kingsley’in üzerine bırakmış. Neyse ki o da çarpıcı -ve kimi anlarda fazla ileri giden- bir performans gösteriyor ve nerede ise her karesinde göründüğü filmi sürüklüyor. Karakterinin korktuğu, yıldığı, meraklandığı veya umutlandığı her anı siz de aynen yaşıyorsunuz ve tam da bu nedenle, finalde yaşadığı dehşeti size de yansıtıyor oyuncu.

Hollandalı besteci Loek Dikker’in filmin havasına uygun ve zaman zaman doğu ve Yunan esintileri de taşıyan müziği eşliğinde anlatılan hikâyede Kingsley’e eşlik eden Charles Dance ve Helen Mirren’i de anmadan geçmemek gerek. Her iki oyuncu da, sakladıkları sırları ile gizemli bir havaları olan karakterlerini etkileyici bir yetkinlikle oynuyorlar ve ilki tüm hikâyeye tam bir İngiliz havası taşırken, ikincisi romantik sahnelerin nasıl zarif kılınabileceği konusu başta olmak üzere sıkı bir yardımcı oyunculuk dersi veriyor seyirciye. Buna karşılık filmin Türk karakterleri sorunlu görünüyor: Konuştukları hayli aksanlı Türkçe ve oyunculuklarının bir parça abartı içermesi rahatsız edici. Osmanlı Paşası ve yardımcısını canalandıran oyunculardan birinin Ürdün asıllı İngiliz, diğerinin ise Polonya asıllı Avustralyalı olması bu Türkçe sorununun nedeni kuşkusuz ve bu da akla şu soruyu getiriyor: Neden bu karakterler için Türk oyuncu kullanılmadı? Senaryodan kaynaklanan abartıdan olmasa bile, en azından bu kötü Türkçe sorunundan kurtulabilirmiş film böylece. Bu problemin elbette sadece Türkçe bilenlerin fark edeceği bir sıkıntı olması önemini azaltmıyor kesinlikle. Kaldı ki Türk karakterlerin bu abartılı çiziminde senaryonun onlara tipik bir “Doğuluya bakan Batılı”nın bakışı ile yaklaşmasının payı olduğu da unutulmamalı. Buna karşılık senaryonun bir konuda hakkını vermek gerek: Kullanılan Türkçe döneme uygun ve “mesul”, “selahiyet” veya “şayan-ı hayret” gibi kelimeler, filmin tıpkı set ve kostüm tasarımında olduğu gibi özenli davrandığının bir göstergesi. Sokakta dolaşan bir şerbetçi karakteri bile görüyoruz örneğin ki eksikliğini kimsenin yadırgamayacağı bir tipin düşünülerek filme eklenmiş olması olumlu bir puan.

Zamanında çok fazla ilgi görmemiş bu film ama Dearden’dan kaynaklanan problemlere rağmen bu ilgi eksikliği filme haksızlık olmış sanki. Her ne kadar yeterinne değerlendirilememiş olsa da çok etkileyici bir baş karakteri var filmin ve Dearden’ın senaryosu (özellikle de zaman zaman gereksiz ve boş görünen diyalogları) ve yönetmenliği yeterli olmasa da hikâye ilginç ve kendisini izletmeyi başarıyor.

(“Pascali’nin Adası”)