The Immigrant – James Gray (2013)

“O kadar çok sınavdan geçtim ki! Hayatta kalmak için bu kadar çok çaba göstermem günah mı? Bunca kötü şey yaptıktan sonra hayatta kalmayı istemek günah mı?”

1921’de kız kardeşi ile birlikte ABD’ye gelen göçmen bir Polonyalı kadının hayatta kalma çabasının hikâyesi.

James Gray ve Rick Menello’nun orijinal senaryosundan Gray’in çektiği bir ABD yapımı. Karşılaştığı tüm güçlüklere karşı, kendisi ve hasta kız kardeşi için yeni bir hayat kurma mücadelesi veren genç bir kadının hikâyesini anlatan yapım öncelikle oyuncularının performansı ve usta görüntü yönetmeni Darius Khondji’nin çalışması ile dikkat çekiyor. Senaryosunun, olmaya çalıştığının aksine, kahramanının hikâyesini epik bir dil ile anlatmak için yeterli görünmediği filmin Cannes’da Altın Palmiye için yarışan filmler arasına seçilmesi de bir parça şaşırtıcı aslında çünkü film ne popüler sinemanın sağlam örnekleri arasında yer alabilecek bir güçte ne de sinema dili açısından bir yenilik, tazelik içeriyor. Buna karşılık -özellikle oyuncularının katkısı ile- ilgi ile izlenebilen, ticarî sinemanın rahat seyredilen anlatım biçimine sahip ve aksamayan mizanseni ile ilgi gösterilebilecek bir çalışma bu.

James Gray bu beşinci uzun metrajlı filmini o zamana kadar çektiği en iyi film olarak tanımlamış bir röportajda ama belki onun kariyeri için kabul edilebilecek bu “en iyi” tanımı, genel olarak sinema dünyası açısından bakıldığında daha çok “vasatın bir parça üstünde” tanımı ile değiştirilmeli gibi duruyor. Üç başrol oyuncusundan (Marion Cotillard, Joaquin Phoenix ve Jeremy Renner) özellikle Cotillard’ın, karakterini gerçek kılan, akıbeti için merak duygusu uyandıran ve onun ruhuna girmişe benzeyen performansı filmi temel olarak ilgiye değer kılan ve buna ek olarak bir de başarılı görüntü çalışmasından ciddi bir destek alıyor film. Ne var ki hikâye, kadının başına gelenler, inatçı mücadelesi, göçmen olmanın zorluğu, kadın olmanın zorluğu, iki erkeğin birden tutkusunun nesnesi olmak vs. gibi temalarla karşımıza gelirken, senaryo daha çok iyi bir fikirin yeterince geliştirilememiş hali gibi duruyor. Bunlar filmin ilgiyi hak etmesini engellemiyor neyse ki ama bir epik macera beklentisini yaratıp sonradan daha alçak gönüllü bir havada ilerleyen hikâye bir parça hayal kırıklığı da yaratıyor açıkçası.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan “İkinci Polonya Cumhuriyeti”nin Sovyetlerle giriştiği savaşta anne ve babaları öldürülen iki genç kadının gemi ile ABD’ye gelmesi ile başlıyor hikâye ve kardeşlerden biri hastalığı nedeni ile altı aylığına karantinaya alınırken diğeri de sınır dışı edilme riski ile karşı karşıya kalıyor. Bu ilk sahneden başlayarak, Cotillard’ın canlandırdığı genç kadın bir yandan ABD’de kalabilmenin yollarını ararken, diğer yandan kardeşinin tedavisi için gerekli olan parayı kazanmaya çalışıyor. İki erkek çıkıyor karşısına: Biri bir revüde “kadınları” ile gösteriler düzenleyen bir adam (Phoenix), diğeri ise sihirbazlık gösterileri yapan bir başkası (Renner). Her ikisi de kadına aşık oluyor hikâye ilerledikçe ve filme ilginçlik katan asıl aşk, içerdiği saplantılı tutku ve kötülük ettiği birine aşık olmanın tuhaflığını barındırması nedeni ile bu adamlarının ilkininki oluyor. Açıkçası senaryonun genellikle tanıdık görünen tüm öğelerinin içinde en orijinal görünen unsuru bu ve filme de cazibe katıyor kesinlikle. Senaryonun nerede ise oyuncularının performansının abartılı görünmesine neden olan güçsüzlüğü (diyaloglar ve hikâyenin gelişimi, öne çıkan oyunculukları boşa düşürüyor zaman zaman çünkü) içinde bu öğeyi James Gray’in yönetmenlik çalışması pek iyi değerlendiremiyor ne var ki. Bir final sahnesi çok daha etkileyici olabilir veya cinayet sahnesi sıradan bir melodramdakinden çok daha farklı bir şekilde çekilebilirmiş örneğin. Phoenix’in ve Renner’ın zaman zaman senaryoya rağmen karakterlerini ayakta tutabildiklerini söylemek gerekiyor ek olarak.

Filmi çekici kılan bir görsel atmosferi var üzerinde durulması gereken. Özellikle Ellis adasındaki sahnelerde Darius Khondji’nin kamerası kurmayı başardığı hüzünlü ve karanlık atmosfer ile ciddi bir katkı sağlıyor filme ve hikâyenin kimi eksikliklerini de kapatıyor. “Amerika Düşü”nün negatif bir resmini çizmesi ve bir kadının cesaret ve azim gerektiren hikâyesini anlatması ile önemli olan film sadece Cotillard’ın performansı için bile görülmeye değebilir aslında. Lehçe konuşabilmek için ciddi bir hazırlık yapan ve daha da önemlisi İngilizceyi bir Polonyalı gibi konuşmayı başaran oyuncunun performansı, özellikle kararsızlık ve işlenen “günah”ların vicdan azabının duyulduğu anlarda doruğa çıkıyor. Keşke senaryo -örneğin iki erkeğin ona neden bu denli tutku ile bağlandığını anlatamaması gibi- problemlere sahip olmasaymış; ama buna rağmen görülebilir bir çalışma bu.

(“Bir Zamanlar New York”)

Ich Seh Ich Seh – Severin Fiala / Veronika Franz (2014)

“Bizi birbirimizden ayırmak istiyor”

İkiz kardeşlerin geçirdiği bir operasyon nedeni ile yüzü bandajla kapalı olan kadının kendi anneleri olmadığına inanmaları sonucu gelişen olayların hikâyesi.

Severin Fiala ve Veronika Franz’ın birlikte yazıp yönettikleri bu Avusturya yapımı her iki sanatçının da ilk uzun metrajlı filmi. Yapımcılığını Franz’ın eşi olan ünlü Avusturyalı sinemacı Ulrich Seidl’ın üstlendiği film Avusturya’nın Yabancı Dilde En İyi film dalında Oscar’a aday gösterdiği çalışma olmuş ve aldığı ödüllerle birlikte 2015’in ilgi gören korku/gerilim filmleri arasında yer almıştı. Sürprizli finali, ikizlerin sevimliliğinden beklenmeyecek sertliği ile seyircisini şaşırtması ve gizemini hikâyesi boyunca hep koruyabilmesi nedeni ile ilgiyi hak eden bir çalışma bu ve seyircinin son ana kadar neyin doğru olduğu, dolayısı ile kimin (ikizlerin mi, yoksa annenin mi?) tarafında durması gerektiği konusunda kafasını karıştırarak ilgisini sürekli ayakta tutmayı başarıyor. Tekrar hissi veren kimi sahneleri ve sertliğin gerekliliği konusundaki soru işaretine rağmen görülmesinde yarar olan bir film karşımızdaki.

Anne rolündeki Susanne Wuest’in karakterinin “iyi”liği konusundaki merak duygusunun ve gizemin hep ayakta kalmasını sağlayan başarılı oyununa bu film için 240 ikiz çift çocuk arasından seçilen Lukas ve Elias Schwarz kardeşlerin performansı da eşlik ediyor. Sertliği -kesinlikle gereksiz bir şekilde- vugulanan sahneler başta olmak üzere kardeşlerin oyunculukları filmin olumlu yönlerinden biri olarak dikkat çekiyor. Sondaki sürprizden sonra dönüp filmi bir kez daha izleyerek, oyunculukları tekrar gözlemek duygusunu uyandırıyor bu performanslar ki bu da filmin bu alanda başarılı olduğunun kanıtlarından biri olsa gerek. Göl kenarında ve bir ormanın içindeki zengin bir evde ve temel olarak üç karakter (anne ve ikiz oğulları) arasında geçiyor hikâye. Çocukların kadına kendi anneleri olmadığını söylemesine karşılık, geçirdiği operasyonun da etkisi ile zaten sorunlu bir ruh hali olan kadının bu iddiaya verdiği tepkiler arasında seyirciyi uzun bir süre ikilemde bırakan hikâyede yönetmenlerin genel olarak gerçeğin ne olduğu konusunu belirsiz bırakmayı başardığı söylenebilir ama “kurukafalı, iskeletli” sahne bu bağlamda bakınca gereksiz ve pek de dürüst görünmüyor. Oysa kadının kendisine çok benzeyen ve aynı kıyafetleri giydiği bir başka kadınla olan fotoğrafı gibi öğeler ya da evin duvarlarındaki posterlerde insanların flu olması hikâyeye çok daha akıllıca hizmet ediyor belirsizlik açısından bakıldığında. Yine de Franz ve Viala ikilisinin mizansenleri ve hikâyeleri sınıfı geçmiş görünüyor bu ilk çalışmalarında.

Hikâyede kilisedeki rahip karakteri ve kızılhaç gönüllüleri üzerinden aile dışındaki bireylere ve kurumlara da bir gönderme var. Rahip evden kaçan çocukları anneye geri getirirerek, gönüllüler ise peşlerinde oldukları bağışı alınca evdeki tuhaf durumu pek sorgulamaya gerek duymayarak kurulu düzenin koruyucusu rollerini yerine getiriyorlar diye düşünmek mümkün. Bu iki sahne filmin “umutsuz” havasını da destekliyor bir bakıma. Psikiyatrideki “tanıdıklarının yerine onlara benzeyen sahtekârların geçtiğinin düşünülmesi”ne yol açan “capgras sendromu” burada söz konusu olan ama hikâyenin buradan yola çıkıp kimlik kaybı üzerine düşünceler ürettiğini söyleyebiliriz. Bu alanda ne kadar derine gidiyor, daha doğrusu gitmek istiyor bir parça şüpheli ama film gerçek ile gerçek dışı olanı iyi kaynaştırıyor, ıssızlığın ortasında geçen hikâyede evi ve diğer mekanları (kilise, ıssız kasaba sokakları vs.) çok iyi kullanıyor ve hedeflediği gerilime ulaşıyor hemen her zaman.

Bizde hikâye ile hiç uyuşmayan (ne görünen anlamı ne de gerçek açısından) bir isim ile (kimsenin oyun oynamadığı bir filme “Ölümcül Oyun” gibi bir isim yakıştırmak ne tuhaf bir anlayış!) gösterilen, uluslararası piyasada ise yine hikâyenin sertliğine hiç yakışmayan ve onunla doğru bir zıtlık da oluşturmayan bir isim ile (“Goodnight Mommy – İyi Geceler Anneciğim”) oynatılan filmin orijinal ismi tüm hikâyeyi çok iyi özetliyor aslında: “Görüyorum görüyorum” hem ikizlere hem de görmek/gördüğünü iddia etmek ile görememek arasındaki çatışmaya gönderme içeriyor.

Kapanış jeneriğinde dijital değil, 35 mm olarak çekildiğini “gururla” belirten filmin görüntü çalışmasının başarısı da dikkat çekiyor. Martin Gschlacht’ın kamerası evin zengin, modern ve steril havasını soğuk görüntülerle karşımıza getirirken, evin bodrumunda ve dış çekimlerin bir kısmında daha “sıcak” ve karanlık bir tonu tercih ediyor ve bu ikili anlayış ile de filmin havasına hayli yakışan bir tutum sergiliyor. Çocukların işkenceye varan eylemlerin faili olmasının neden olduğu ve hiç de gerekli olmayan sertlik gibi önemli bir kusuru olan film, özellikle görsel olarak sınıfını geçen ve ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“Goodnight Mommy” – “Ölümcül Oyun”)

IF 2017 – 2

Lantouri – Reza Dormishian : İranlı yönetmen Dormishian’ın bu uzun metrajlı üçüncü filmi modern İran sinemasının örneklerinden farklı bir yerde duran sert bir çalışma. İran hukukundaki “kısas” uygulamasını eleştirel bir şekilde gündeme getiren ve bu uygulamanın kendisine verdiği “göze göz” hakkını kullanmayıp suçluyu affedenlere adanan film doğal olarak öncelikle bu yaklaşımı ile dikkat çekiyor. Tüm enerjisini kurbanların ailelerini suçluyu affetmeye ikna etmeye adayan bir kadın gazetecinin kendisi bir kurban olduğunda ne yapacağı üzerinden finalinde ciddi bir merak duygusu uyandıran çalışmada yönetmen, zaman zaman olayın uzak veya yakın tanıklarını veya halktan birilerini kamerasının karşısına almış ve onların düşüncelerini dile getirmelerini istemiş gibi bir “sahte” belgesel yaklaşımı ile ilerlemeyi tercih etmiş. Bu biçimsel tercihin yanısıra film asıl olarak, kamera kullanımı ile ve doğrudanlığı ile de dikkat çekiyor. Kimi sahneleri çok hızlı bir kurgu ile veya tek tek fotoğrafları peş peşe (ve hızlı bir biçimde) karşımıza getiriyor ve seyirciyi diri tutarken onu bir parça yoruyor da belki. Finaldeki “kısas” sahnesi ise etkileyici ama bir parça da “sinir bozucu”; kısas uygulamasının kurbanı cezalandırıcı konumuna sokmasının aslında ne kadar trajik bir uygulama olduğunu tam anlamı ile hissediyorsunuz burada. Ülkedeki yozlaşmayı, yolsuzluklarla zengin olanları, kadın ve insan haklarını, ve “sıradan” insanların kısır bakışlarının toplumun özgürlüğünü nasıl engelleyebildiğini anlatan bir İran filmi doğal olarak ilgi görmeyi hak ediyor. Medyaya da sık sık yansıyan “kurbanın ailesinin suçluyu tam asılırken affetmesi” gibi yürek parçalayıcı haberlerin arkasındaki insanları anlatan bu filmde halkın temsilcisi olarak düşüncelerini söyleyen karakterin yabancı düşmanlığı ve farklı olandan nefreti ile bizde de epey karşılığı olduğunu bilmek hayli üzücü kuşkusuz. Bizimkine benzer toplumlarda, “Robin Hood” konumundaki bir erkeğin bile kadına “ya benimsin ya toprağın” anlayışı ile yaklaştığını gösteren film görülmeyi hak eden bir çalışma.

İkaros (Icaros: A Vision) – Leonor Caraballo / Matteo Norzi : Caraballo ve Norzi ikilisinin birlikte yazıp yönettikleri bir ABD – Peru ortak yapımı olan film ikilinin ilk, Caraballo’nun ise aynı zamanda son filmi olmuş. Kanser olan ve hikâyesi çoğunlukla onun yaşadıklarından yola çıkarak oluşturulan film gösterime girmeden hayatını kaybetmiş Caraballo. Amazon ormanlarının derinliklerindeki bir “şifa evi”nde “ayahuasca” adındaki bir saykedelik bitkiden şifa bulma umudundaki insanları karşımıza getiren film gerçek ile düşün birbirine karıştığı ve özellikle şamanizm meraklılarının ilgisini çekecek bir çalışma. Görsel açıdan deneysel diye nitelenebilecek kimi sahneleri, konusuna tarafsız yaklaşımı ve yaratıcılarından birinin trajedisi ile örülü hikâyesi ile ilgiyi hak eden filmin görsel efektleri de düşük bütçeli bir filmden beklenmeyecek kadar iyi -kendi içinde başarılı olsa da kısa animasyon sahnesinin filmin geneline pek uymadığını söylemek gerekiyor-. Hüznü ve umudu birlikte barındırabilen, iyi ile kötüyü, hastalık ile şifayı bir arada gösteren film insanın doğadan (ve doğasından) uzaklaşmasının etkileri üzerinde de düşündürüyor seyircisini. Hikâyesi -içeriğinin gereği olarak da biraz- bir parça düz ilerleyen film, kimi eleştirmenlerin belirttiği gibi bir mediyasyon çalışması havası taşıyor.

IF 2017 – 1

Miş’li Gelecek Zaman (El Futuro Perfecto) – Nele Wohlatz : Wohlatz’ın ilk uzun metrajlı konulu çalışması olan film yönetmenin favori sinemacıları olduğunu söylediği Robert Bresson ve Abbas Kiarostami’den esintiler taşıyan ve belgesel ile kurgu arasında bir yerde duran görünümü ile tam da bu festivale yakışan bir eser. Arjantin’e ailesinin yanına gelen Çinli bir genç kadının oradaki hayata uyum sağlama ve bir yandan çalışıp bir yandan da İspanyolca öğrenme çabasını getiriyor karşımıza. Başroldeki Xiaobin Zhang ve diğer amatör oyuncular nerede ise bir senaryo yokmuşçasına çekilmiş görünen, oysa yönetmeninin vurguladığı üzere hayli detaylı bir senaryo ile çekilmiş olan filmde sade ve doğal oyunları ile geliyorlar karşımıza ve filmin kendine özgü mizahının başarılı bir şekilde parçası oluyorlar. Türkçede ve filmdeki karakterlerin konuştuğu Mandarincede tam bir karşılığı olmayan bir zaman kipinden adını alıyor film ve bu şekilde derdinin dil ile onu konuşan bireyler arasındaki ilişki olduğunu vurguluyor. İspanyolca sınıfındaki derslerde tümü Çinli olan öğrencilerin öğrenmeye çalıştıkları dile uyum sağlamaya çalışırken yeni bir kimliğe girer gibi hissetmeleri üzerinden ilerliyor film ve bu sahnelerdeki küçük mizah anlarının yanısıra dil ile kimlik arasındaki ilişki üzerine de düşünmeye yöneltiyor seyircisini. Genç kadın ile tanıştığı Hintli erkeğin -birbirlerinin dillerini bilmemeleri nedeni ile- ikisinin de ana dili olmayan İspanyolca konuşarak anlaşmaya çalışmaları veya kadının evlenme teklifinde bulunan bu erkeğe ret cevabını onun anlamadığı Mandarince ile vermesi dilin hem yakınlaştırıcı hem de uzaklaştırıcı olabileceğinin vurguları olsa gerek. Minimalist, “düz” ama eğlenceli ve taze bir bakışı olan bir film.
(“The Future Perfect”)

Kalp Zamanı: Ingeborg Bachmann – Paul Celan Mektuplar (Die Geträumten) – Ruth Beckermann : Biri Avusturyalı, diğeri Romanya asıllı ve her ikisi de Alman dilindeki şiirin ustalarından olan iki büyük edebiyatçının birbirlerine yazdıkları mektuplardan yola çıkan bir Avusturya yapımı. Daha önceki filmlerinin biri dışında tümü belgesel türde olan yönetmen Ruth Beckermann’ın iki Avusturyalı oyuncuya (Anja Plaschg ve Laurence Rupp) bir kayıt stüdyosundaki mikrofon önünde bu mektupları okutmasına tanık oluyoruz filmde temel olarak. Ingeborg Bachmann ve Paul Celan’ın aralarındaki -yıllarca süren- iniş çıkışlı ilişkinin izlerini taşıyan mektupları okuyan iki oyuncu kayıt aralarında bazen bu edebiyatçıların ilişkisini tartışıyorlar, bazen de havadan sudan sohbet ediyorlar. Bu sohbetlerinde yönetmen oyuncularını serbest bırakmış ve onlar da doğaçlama olarak konuşurken, başlangıçta profesyonel mesafelerini okuyarak okudukları mektupların dünyasına hikâye ilerledikçe daha yakından bakmaya başlıyor ve karakterlerine yaklaşıyorlar iyice. Karşımızdaki bir kurgu film değil ve tam anlamı ile bir belgesel de değil aslında; yönetmen, Bachmann ve Celan kadar iki oyuncunun kendilerine de odaklanıyor ve bir yandan mektuplar üzerinden bir aşkın, Avrupa edebiyatının ve entelektüel hayatın izlerini sürerken, diğer yandan iki oyuncunun gerçekçi ve doğal performansları üzerinden onların karakterlerinin dünyasına girişini takip ediyor. Bir kurgu filminden beklenecek bir hikâyesi olmayan ve sık sık sadece mektupları okuyan iki oyuncunun yüzlerine odaklanan film herkese göre değil kuşkusuz; ama her ikisi de trajik biçimde ve erken yaşta ölen bu edebiyatçıları tanıyan ve özellikle de şiirlerini sevenler için oldukça dokunaklı olabilecek bir film bu. Belgeselin kurgu ile iç içe geçtiği, oyuncu ile oynadığı karakterin çizgilerinin birbirine değdiği bu film ilgiyi hak ediyor.
(“The Dreamed Ones”)