Follow That Dream – Gordon Douglas (1962)

followthatdream“Hükümetin parasının bitmeyeceğini daha kaç kere söyleyeceğim size? Sadece insanların parası biter”

Arabalarının benzini bitince bulundukları yerdeki sahipsiz bir toprağa yerleşen ve başları hükümet görevlileri ve bir kumar çetesi ile derde giren bir ailenin hikâyesi.

Richard P. Powell’ın “Pioneer, Go Home” adlı romanından sinemaya uyarlanan bir Elvis Presley filmi. Charles Lederer tarafından yazılan senaryoyu Gordon Douslas yönetmiş ve ortaya bir dönem bizde de epey moda olan şarkıcı/türkücü filmlerinden biri çıkmış. Biri sadece birkaç dizesi söylenen toplam beş şarkı seslendiriyor filmde Presley ve açıkçası da bu şarkıları ve varlığı ile filmin tek çekicilik kaynağını oluşturuyor. Bir müzikalden çok, arada Presley’in şarkılarını söylediği müzikli bir film olarak nitelemenin daha doğru olacağı filmin hikâyesi pek kayda değer değil açıkçası ve komedisi de pek güçlü değil. Yine de Presley, canlandırdığı saf karaktere uygun oyunu ve şarkıları için görülebilecek olan filmin toplam 31 filmden oluşan Presley filmografisindeki en kayda değer olanlardan biri olduğunu da söyleyelim.

“What A Wonderful Life” isimli şarkının eşlik ettiği jenerikle açılan filmin hikâyesi temel olarak bir mülkiyet kavgası olarak özetlenebilir. Yeni yapılan bir otoyol ile bir nehir arasında kalan bir arazinin federal hükümete mi eyalete mi ait olduğu ortada kalınca bir baba, oğlu ve evlat edindiği dört çocuğundan oluşan aile yerleşiyor buraya yerel devlet görevlilerinin itirazına rağmen. Bundan sonrası aile ile eyalet görevlileri ve arazinin sahipsizliği nedeni ile kanundan kaçmak için bölgeyi ideal olarak görüp buraya yerleşen bir mobil kumarbaz çetesi arasındaki çekişmeler üzerine kurulu bir hikâye olarak ilerliyor ve bir parça heyecan, biraz mizah, biraz romantizm ve beş adet de Elvis şarkısı ie beklenen şekilde sona eriyor filmimiz. Arada hayli edepli biçimde de olsa sözel ve görsel olarak erotizme de göz kırpan filmin -elbette yine hayli edepli biçimde olmak üzere- fiziksel güzelliğinden yararlandığı kişinin kadın karakterlerden biri değil Elvis olması da film ile ilgili ilginç bir not olarak dikkat çekiyor. Presley’in canlandırdığı saf ve masum karaktere uygun bir vücut dili ve yüz ifadesi ile rolünü oynadığı filmdeki performansı belki çok geniş bir aralığa yayılan bir çeşitlilik içermiyor ama yine de tonu doğru belirlenmiş bir oyunculuk bu ve hikâyeye de yakışıyor açıkçası. Filmin mizahının önemli bir kısmı da onun karakterinin saflığı üzerinden üretiliyor. Bankada bir yanlış anlama sonucu soyguncu zannedilmesi ile ortaya çıkan komik (ne yazık ki yeterince değil) durum bunun başlıca örneklerinden biri ve pek güçlü olmasa da filme kimi eğlenceli anları katan da bu karakter oluyor.

Girişteki şarkının dışında dört şarkı daha söylüyor Elvis Presley filmde: “Follow That Dream”, “Angel”, “Sound Advice” ve “I’m Not the Marrying Kind” ve eski bir şarkı olan “On Top of Old Smokey”den de birkaç dizeyi mırıldanıyor gitar eşliğinde. Şarkılar keyifli ve Elvis de çok güzel söylüyor elbette ve filmin en keyifli anları da bu şarkılı sahneler oluyor. Yetersiz komedisi ve yine yetersiz romantizmi bir yana, belki de filmin hikâyesindeki asıl dikkat çeken “mülkiyetçi” yaklaşımı. Bir parça daha genişletirsek hikâyenin kapsama alanına girişimcilik ve bireyseliği de katabiliriz rahatlıkla ve böylece ortaya ABD’yi ABD yapan “değerler” çıkmış oluyor. Filme kaynaklık eden romanın adındaki “pioneer” kelimesinin ABD tarihinde, Batı’yı “keşfe” çıkan öncüler için kullanıldığını ve bu öncülerin o bölgelerde yerleşik olan yerlilerin hayatlarını ve uygarlığını yok ederek yeni yaşama alanları oluşturduğunu hatırlarsak filmin ABD sistemini özetlediğini söyleyebiliriz rahatlıkla. Bankacılığa yapılan bir övgüyü ve ailenin genç kızının kendisine “yerli” denmesine öfkelenmesini de filmin bu -beyaz- Amerikan değerlerinin tam da ortasında durmasına örnek olarak gösterebiliriz sanırım ve “dürüst vatandaş” övgüsü de tam da bu bağlamda yerini almış görünüyor filmde. Elvis’in hikâyede bir ara kanunun temsilcisi olması ve finalde mahkemenin adalet dağıtması da yöneteni ve yönetileni ile mutlu bir ülkenin göstergeleri oluyorlar. Romanı yazan Richard P. Powell kitabının okuyucuların gözünde “devlete karşı bireyin hikâyesi” veya “Amerika’nın öncü ruhlarının bugünkü karşılığı” olarak okunabileceğini söylemiş zamanında ki onun da derdini anlatan ifadeler bunlar. Burada devlete karşı olmak ile sisteme karşı olmanın farklı şeyler olduğunu da hatırlamak gerekiyor elbette.

Ünlü müzisyen Tom Petty, bu filmin çekimlerinde görev alan amcası sayesinde Elvis ile tanışmış henüz 11 yaşındayken ve kendisinin Elvis ve Rock and Roll sevgisi de o zaman başlamış. O kadar hayran olmuş ki Presley’e, o dönemde çocukların gözdesi olan Wham-O marka sapanını Elvis’in 45’likleri ile değiş tokuş etmiş bir arkadaşı ile! Evet, hayran olmamak zor Elvis’e hem müziğe kattıkları hem de müziğine kattığı karizması nedeni ile. Aslında bu filmi belki de onu sanatçının pek çok diğer filminin aksine fazla “sömürmemesi” ve saf bir karakteri oynatması nedei ile takdir etmek gerekiyor. Kuşkusuz karizması yine kendisini gösteriyor ama hikâye bir şekilde onun sıradan görünmesine de imkân tanıyor.

(“Gençlik Rüyası”)

Trash – Stephen Daldry (2014)

trash“Hayır, o yakında oturuyor. Uzakta oturan biziz!”

Çöpten satabilecekleri bir şey ararken buldukları cüzdanın peşine polis de düşünce başları derde giren üç çocuğun hikâyesi.

Stephen Daldry’in yönettiği (ve Christian Duurvoort’un “co-director” olarak çalıştığı) bir Brezilya – İngiltere ortak yapımı. Andy Mulligan’ın aynı adlı romanından uyarlanan filmin senaryosunu yazan Richard Curtis romanda adı belirtilmeyen ülkeyi Brezilya olarak belirlemiş ve hayatlarını büyük bir çöp toplama alanında satabilecekleri bir şey arayarak geçiren üç çocuğun hikâyesini getirmiş karşımıza. Hızlı bir kurgu, dinamik bir anlatım, sergilenen yoksulluk manzaraları, yozlaşmanın egemen olduğu bir ülkeden manzaralar ve üç genç oyuncunun başarılı performansları filme çekicilik katıyorlar kesinlikle ve ilgi ile izleniyor film. Ne var ki finalinin de altını çizdiği gibi gereğinden fazla yumuşak/tatlı bir havası var filmin ve pek çok eleştirmenin de vurguladığı gibi bu bakımdan “Slumdog Millionaire – Milyoner” ile benzerlikler taşıyor. Filmin popüler sinemanın karakteristik özelliklerinden pek ayrılmaması da çok olumlu bir puan değil ama yine de filmin biraz zorlama da olsa “devrimci” bir havadan esintiler getirmesi, devletin organlarının çürümüşlüğünü ve iktidarın gücünü korumak için gidebileceği nokta için bir sınır olmadığını çekinmeden göstermesi ve aksiyon ile gereğinden fazla karışmış olsa da trajik hayatları karşımıza getirmesi ile ilgiyi hak ettiğini söyleyebiliriz rahatlıkla.

Çalınan yüklü miktarda para, içinde çok önemli bilgilerin olduğu bir defter ve tüm bunlara giden yolu açan bir cüzdan. Film bu cüzdanı tesadüfen bulan bir çocuk ve iki arkadaşının önce içindeki paranın sevincini yaşamasını ama sonra tüm bir polis örgütünün peşine düşmesi nedeni ile cüzdanın taşıdığı sırrı “doğru olduğuna inandıkları için” çözmeye karar vermeleri sonucu başlarına gelenleri anlatıyor bize. Bir politikacının kirli işleridir bu sırlar ve sadece onun değil ülkenin pek çok kurumunun da başını yakacak türden bilgilerin ele geçmemesi için tüm polis örgütü ayağa kalkar adeta. Film bunları anlatırken iki sıkıntı yaşıyor temel olarak: Asıl olarak -onlar için sert öğeleri olsa da- çocukluktan gençliğe yeni geçenler için yazılmış bir romanı yetişkinler için bir filme dönüştürme çabasının yarattığı zorluklar ve konunun sosyal ve politik önemini zaman zaman aksiyonun gölgesinde bırakmak. Bu iki sıkıntı filmi üç çocuğun bir parça sert macerası konumuna sokuyor zaman zaman ki bu da filmi zayıflatıyor elbette. Romanın yazarı Mulligan’ın gönüllü olarak çalıştığı ve aralarında Brezilya’nın da bulunduğu ülkelerde tanık olduğu yoksulluk ve trajedilerin, ve sokaklardaki sert hayatının izlerinin sindiği filmin bu kusurlarına karşılık çekici yönleri de var elbette.

Çöp boşaltma alanından bölge insanlarının yaşam mekanlarına, Rio de Janerio’nun çatılarından hapishaneye tüm setler üç çocuğun yaşadığı zorlu hayatın ne anlama geldiğini bize hiç yumuşatmadan gösteriyor ki çok doğru bir seçim olmuş bu filme kattığı gerçekçilik duygusu nedeni ile (sıkıntı, bu mekanlarda çocuklar bir maceranın içinden geçerken müziklerle, hızlı kurgu vs. ile hikâyenin gençler için bir macera filmine dönüşerek yumuşaması zaman zaman). Bu trajik hayatları gösterirken bize yönetmen Daldry, üçü de ilk kez bir sinema filminde rol alan oyuncularını da gerçekten başarı ile kullanıyor. Rickson Tevez (Raphael rolünde), Eduardo Luis (Gardo) ve Gabriel Weinstein (Jun-Jun) kendi hayatlarını oynar kadar rahatlar ve filmin fiziksel beceri isteyen sahnelerinde de dramatik anlarında olduğu kadar başarılı olarak kesinlikle göz dolduruyorlar. Daldry daha sonra ne olduğunu anlayacağımız sahnelerde bu üç oyuncuyu zaman zaman doğrudan kameraya/seyirciye doğru konuşturarak da akıllıca bir iş yapmış. Üç oyuncunun bu sahnelerdeki doğallığı ve samimiyeti bize de geçiyor ve hikâyeyi çekici kılmaya yardımcı oluyor. Film bu üç karakteri ne yazık ki her zaman doğru bir sahnenin içine yerleştirememiş görünüyor, çoğunlukla da senaryodan kaynaklanan nedenlerle. Örneğin politikacının evindeki bir çalışanın çocuklara hikâyenin başında neler olduğunu anlatmasındaki rahatlık sadece “aynı sınıf”a mensup olmaları ile açıklanabilecek bir durum değil ve senaryo açısından da kolaya kaçmak gibi görünüyor. Yine bu üç çocuğun bir şifreyi çözebilmek için ihtiyaç duydukları İncil’i para karşılığı satın alma planlarındaki her aşamanın aksaması ve buradan filmin mizaha da kayması -her ne kadar iyi çekilmiş ve oynanmış bir sahne olsa da- işte filme o gereksiz yumuşaklık katan sahnelerden birine dönüşüyor sonuçta.

Finaldeki “servetin paylaşılması” görüntüleri, “İnsanlar sokaklara döküldüğü gün, inanın bana, bizi kimse durduramaz” cümlesi ve üç çocuğun sıkılı yumruklarını havaya kaldırdığı sahne filme bir “devrim” havası katmıyor değil açıkçası ve çocuklardan biri de “kendi küçük devrimlerini” yapmaktan söz ederek bu havanın altını çiziyor. Martin Sheen ve Rooney Mara’nın canlandırdıkları rahip ve gönüllü karakterleri mesaj verme kaygısının uzantıları gibi durduklarından filme bir şey katmazken, bir çocuğa şiddet kullanıldığı sahnede müziğin kullanım şekli de filmin kendisini aksiyona gereğinden fazla teslim ettiğinin anlarından biri olarak dikkat çekiyor. Keşke tüm bunları ticarî havadan uzaklaşıp anlatsaymış film ve tüm o yoksulluk zaman zaman bir aksiyona eşlik eden şıklığa dönüşmeseymiş demek gerekiyor burada. Yine de ilgiyi hak eden ve modern dünyanın yoksulları ile egemen sistemlerin nasıl tam zıt yönde durduklarını göstermesi ile dikkat çeken bir film bu.

(“Umut Kırıntıları” – “Trash:A Esperança Vem do Lixo”)

Derya Gülü – Süreyya Duru (1979)

derya-gulu“Bir kayıkta bir çift kürek düşün, biri ötekinden kısa. Yol alır mı? Biz öyleydik onunla”

Ege kıyılarındaki bir kasabada yaşlı bir balıkçı, onunla istemeyerek evlenmiş genç karısı ve yanlarında çalışan genç bir adam arasındaki ilişkilerin hikâyesi.

Necati Cumalı’nın aynı adlı oyunundan Süreyya Duru ve Suphi Tekniker’in senaryosu ile sinemaya uyarlanan ve Duru’nun yönettiği bir film. Sinemamızın krizde olduğu bir dönemde çekilen ve dönemin “moda”sına uygun olarak erotizme de göz kırpan film Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde İhsan Yüce ve Meral Orhonsay ile oyuncu ödüllerini alırken, Nedim Otyam’ın müzik çalışması ve -her ne kadar jenerikte Ali Uğur’un da adı geçmiş olsa da- Salih Dikişçi’nin görüntüleri ile de Altın Portakal’ın sahibi olmuştu. Film oldukça iyi niyetle yola çıkılarak çekilen ama temel olarak senaryosundan kaynaklanan nedenlerle sık sık da aksayan bir çalışma. Kısıtlı bir mekanda ve temel olarak üç kişi arasında geçen hikâyeye çok daha uygun olabilecek yoğun bir psikolojik inceleme yerine daha klasik bir sinema dili kullanılması da filme çok yaramamış görünüyor. Yine de ödüllü iki oyuncusunun kariyerlerinin geneli ile kıyaslandığında hayli farklı tonlarda sergiledikleri oyunculukları, tam anlamı ile -ne yazık ki- başarılamamış olsa da filmin bir “üçüncü sayfa” hikâyesi anlatması ve Duru’nun -yine ne yazık ki- hayli kısıtlı tuttuğu geleneksel sinemadan uzaklaşma çabaları ile ilgiyi hak eden bir film bu.

Necati Cumalı’nın oyunu sinemaya ilk kez 1973 yılında Nuri Akıncı’nın senaryosu ve yönetmenliği ile uyarlanmış. “Balıkçı Kız” adı ile de bilinen bu filmden altı yıl sonra bu kez Süreyya Duru ele almış konuyu. Filmin çekildiği 1979 yılı Türkiye sinemasının zor yıllarından biri (Giovanni Scognamillo’nun “Türk Sinema Tarihi” adlı incelemesinde belirttiği üzere o yıl çekilen toplam 195 filmin 131’i “seks” ve 19’u da türkücü filmi olmuş) ve ülkenin içinde bulunduğu “anarşik” kargaşa da toplumun hayli zor bir süreçten geçmesine neden oluyordu o sıralarda. İşte böyle bir dönemde, daha çok gerçekçi toplumsal filmleri ile tanınan Süreyya Duru bu kez daha bireysel görünen bir hikâyeye el atmış bu film ile. Temel olarak bir aşk üçgeni var karşımızda: Genç ve tatminsizlikler içinde yaşayan bir kadın, onun kendisinden hayli yaşlı ve çok fazla içen kocası ve balıkçı kocanın yanına çalışmak için gelen genç bir erkek bu üçgenin kenarlarını oluşturuyor. Bu karakterlerden ortaya nasıl bir hikâye çıkacağını tahmin etmek kolay belki ve bu yüzden de filmin sinemasal öğelerinin ortalamadan güçlü olması gerekiyor ortaya başarılı bir film çıkabilmesi için. Ne var ki hem senaryosu hem sineması ile aksıyor film. Oyunda olmayan iki karakterin (kadına onunla olan sınıf farklarını koruyarak akıl veren, onun erkeğe boyun eğmesini eleştiren, kadın özgürlüğünden dem vuran iki zengin kadın) filme neden eklendiğini anlamak mümkün ama onların yer aldığı tüm sahneler ve o sahnelerdeki diyaloglar çok zorlama olmuş. Bu karakterlerden özellikle genç olanını sınıfsal açıdan ele alarak eleştirisinin hedefi yapmak istemiş Duru ama o derece yapay bir karakter ki bu genç kadın, hedefine ulaşamamış. Benzer şekilde yaşlı balıkçının kurulmak istenen bir kooperatife soğuk baktığı kahvehane sahnesi de Duru’nun önceki filmlerindeki gibi bir toplumsal meseleyi filme sokmak amacı ile yazılmış gibi duran ve hikâyenin geneli içinde kendisine uyumlu yer bulamayan bir bölüm olarak kalmış sadece.

Senaryonun başka sıkıntıları da var: Meral Orhonsay’ın canlandırdığı genç kadın ile Bulut Aras’ın oynadığı genç adam arasındaki ilişkinin inişli çıkışlı hali bir türlü ikna edici olamıyor ve bunun da esas sebebi hızlı akması filmin ve olan biteni anlamlandırmaya fırsat bulamamamız. Evet, filmin süresi kısa ama bu sorunun nedeni süre değil kesinlikle; daha doğru bir senaryo ile çok daha iyi anlatılabilirmiş karakterlerin tereddütleri, hırsları, korkuları ve tutkuları. Senaryonun bu problemi özellikle oyunculardan ikisini olumsuz anlamda etkilemiş: Orhonsay ve Aras. Karakterlerinin davranışlarını ve tepkilerini inandırıcı kılmakta zorlanıyorlar sık sık ve bu zor sınavdan Orhonsay güç de olsa geçmeyi başarırken Aras bir türlü inandırıcı bir karakter çıkaramıyor karşımıza. Meral Orhonsay, içinde bulunduğu ve şiddetle mutsuz olduğu hayattan kurtulmanın tek yolu olarak gördüğü genç adamı baştan çıkartmak, kışkırtmak ve yalvarmak arasında gidip gelen karakterini senaryonun tüm problemlerine rağmen kabalıktan sıyrılarak karşımıza getirmeyi başarıyor. Filmin erotizme göz kırpan anlarında da dürüst ve inandırıcı olmayı başaran oyuncu sinemamızın kadın yıldızlarının pek bulaşmadığı türden ve daha sonraları Müjde Ar’ın cesareti ile sergilenme olanağı bulan bir karakteri seyirci için ilginç kılma işinin üstesinden geliyor özetle. Bulut Aras ise duygusuz bir oyundan Yeşilçam usulü vurgulu bir duygusallığa uzanan bir aralıkta gidip geliyor performansı ile ve aksıyor sonuç olarak. Onun karakterini ilk sahnelerinde daracık beyaz pantolonu ve daha sonra da sık sık üstü çıplak olarak gösteren Duru’nun sinemamızın en azından o tarihe kadar pek de sık yapmadığı bir şekilde bir erkek karakteri fiziksel çekiciliği ile sergileme tercihini, hikâyesinin tam da bunu gerektirmiş olması nedeni ile takdir etmek gerekiyor. Filmin Orhonsay gibi ödüllü bir diğer oyuncusu olan İhsan Yüce ise Yeşilçam’ın onlarca filmde kendisini kıstırdığı kalıplardan sıyrılabilmiş olmanın verdiği özgüvenle de olsa gerek yine zor bir rolün üstesinden kolaylıkla geliyor ve ödülü hak ettiğini gösteriyor bize.

Nedim Otyam’ın çok sesli müziğe uyarlanmış türküleri andıran müzik çalışması bu anlamda özgünlüğü ile dikkat çekerken, Orhonsay’ın bu müzik eşliğindeki ve, Karadeniz esintili ve modern havalı dansı ise filmin ilginç ve görmeye değer yanlarından biri olurken, müziğin “modern” havasının ele aldığı üç karaktere pek uymadığını söylemek gerekiyor. Daha doğrudan yerel olan bir müzik yakışırdı bu sahneye açıkçası. Dublajında göze batan sorunları da olan film yoğun bir psikolojik inceleme olmayı denememesinin de kurbanı olmuş. Oysa hikâye gazetelerin üçüncü sayfalarına yakışan türden içeriği ile bu topluma çok uygun ve Zeki Demirkubuz’un “Masumiyet” veya “Üçüncü Sayfa” gibi filmlerindekine benzer bir bakış ile çok daha farklı yerlere gidebilirmiş.

The Sting – George Roy Hill (1973)

the-sting“İntikam almak aptallara göre; 30 yıldır dolandırıcıyım, hiç intikam almadım”

Ortağını öldüren çete liderinden intikam almak isteyen bir küçük dolandırıcının işinin ustası bir başka dolandırıcı ile yaptığı işbirliğinin hikâyesi.

George Roy Hill, iki büyük yıldız oyuncu Paul Newman ve Robert Redford’u bir araya getiren 1969 tarihli “Butch Cassidy and the Sundance Kid – Sonsuz Ölüm” filminden dört yıl sonra onlarla tekrar bir işbirliğine girmiş ve ortaya aralarında En İyi Film ve Yönetmen ödüllerinin de olduğu yedi Oscar alan (ilk film de dört Oscar kazanmıştı) ve bugün elbette artık bir klasik olarak kabul gören bir eser çıkmıştı. David S. Ward’ın orijinal senaryosundan yola çıkan film dört temel cazibe kaynağına sahip: Hikâyesinin zekice yazılmış olması, Newman ve Redford ikilisinin varlığı ve aralarındaki mükemmel uyum, set ve kostüm tasarımlarının başarısı ve yönetmen Hill’in hikâyeyi mizahı, dinamizmi, zarafeti yerinde bir sıcaklığı olan bir sinema dili ile anlatması. Finaldeki sürprizi ve sonuçta yasadışı işler yapan iki kişi olan baş karakterlerinin akıbetini içtenlikle merak etmenizi sağlaması ile de önemli olan film, o tarihten sonra çekilen onca benzerinden sonra bugün belki o denli zekî veya büyük görünmüyor ve hatta bir parça eskimiş de duruyor olabilir ama bunlar filmin değerini düşürmüyor. Görülmesi gerekli bir klasik bu.

Charley ve Fred Gondorf adlarını taşıyan iki kardeşin gerçek maceralarından esinlendiği söylenen hikâyenin eğlenceli olduğunu belirtmek gerekiyor öncelikle. Robert Shaw’ın keyifli biçimde canlandırdığı çete reisinin içine çekileceği tuzağın hazırlıkları ve tüm oyun aşaması eğlenceli bir dille anlatılıyor bize ve hafif bir mizah bu suç filminin çekiciliğini artırıyor kesinlikle. Hikâye, “kahraman”ı olan iki suçlunun yaşadıklarını anlatıyor bize ve onların karşısına bir başka suçluyu koyuyor; böyle bakınca da aslında bir masum yok filmde. Ne var ki hikâye öyle ilerliyor ve, Newman ve Redford ikilisi o denli samimi olarak oynuyorlar ki karakterlerini, onların suçlu olduklarını unutuyorsunuz bir süre sonra. Tıpkı dört yıl önceki birlikteliklerinde olduğu gibi ikili yine karakterlerine “aşık” olmasını sağlıyorlar seyircilerin ve kendi taraflarına çekiyorlar onları. Oynadıkları zekî oyun, bu oyunun hazırlık ve oynanma süreçleri doğru bir tempo ile (ne abartılı bir hız ne de sakin bir tempo bu ve tam da olması gerektiği gibi) karşımıza gelirken hem heyecanlandırmayı hem de eğlendirmeyi başaran, bunu yaparken de ne gereksiz sertiklere ne de ucuz erotizme başvuran bir anlatım tercihi çok doğru olmuş film için ve yönetmen George Roy Hill de filmin tüm öğelerini (teknik ve artistik) usta bir orkestra şefi gibi idare etmiş görünüyor aldığı ödülü hak ettiğini kanıtlayacak şekilde.

Hikâye 1936 yılında geçiyor olsa da, müzik olarak hem Scott Japlin’in 1900 ile 1910 arasında bestelediği eserler seçilmiş hem de bu müzikleri yeniden düzenleyen Marvin Hamlisch film için özgün besteler üretmiş. Soundtrack çalışmasının keyif kattığı film, Robert Redord’un oyuncu olarak Oscar’a aday olduğu tek film ve senaryo gereği burada Newman’ın önüne geçmiş görünüyor. Gerçekten güçlü bir oyun sergiliyor Redford ve karakterinin intikam arzusunu ve arada yaşadığı tedirginlikleri ve endişeleri çok iyi yanısıtıyor seyirciye. Çeteye karşı rol yaparken karakterini farklı bir vücut dili ile konuşturması ve yürütmesi akıllı ve etkileyici bir numara olmuş kesinlikle. Newman ise daha olgun olarak çizilmiş karakterini eğlenceli de olmayı başaran daha ekonomik ve doğru bir performansla sergilemiş. Evet, iki oyuncu da bireysel olarak hayli başarılı ama filme daha da büyük bir katkıyı aralarındaki uyum aracılığı ile yapıyorlar. Tüm ikili sahneleri, birbirleri ile konuştukları veya konuşmadan bakışarak anlaştıkları tüm sahneler görüntüye ancak gerçekten bir yıldızın yaşıyabileceği bir parıltı getiriyor ki etkilenmemek mümkün değil. Üstelik burada bir değil, iki yıldız birden var karşımızda!

Her ikisi de Oscar kazanan sanat yönetmenliği ve kostüm (bu dalda tam sekiz Oscar’ı olan Edith Head’e ait kostüm tasarımları) çalışmalarının titizliği ve göz alıcılığı filme değer katarken, gerek açılışta gerekse bölüm başlıkları ile birlikte ve ayrıca kapanışta gördüğümüz zarif çizimler de (Jaroslav Gebr çizmiş bu resimleri) benzer şekilde filmin görsel gücüne katkı sağlamış. On yıl sonra, 1983’te yine David S. Wards’ın senaryosu ama farklı yönetmen ve oyuncularla çekilen ve pek başarılı bulunmayan bir devam filmi de (“The Sting II”) olan bu klasik, finalde pek çok karakteri gibi seyircisini de şaşırtmayı başaran sürprizi ile de ilgi topluyor ve işte o “saf ve özenli” bir eğlenceyi sunan hâli ile kesinlikle görülmeyi hak ediyor. Newman’ın sevgilisi rolünde başarılı bir oyun veren Eileen Brennan’ın yüzündeki ifadeden açılışta tanık olduğumuz sokaktaki evsizlerin görüntülerine dönemin kriz içindeki Amerikan hayatının trajedisine üstü örtülü göndermeleri olan, Robert Surtees’in sarı/kahverengi ağırlıklı görüntülerinin yarattığı sıcak ve nostaljik havası, hikâyesindeki boşlukları keyifle unutmanızı sağlayan samimiyeti ve, Newman ve Redford ikilisinin büyüsü ile görülmesi gerekli bir klasik bu özetle.

(“Belalılar”)