The Color Purple – Steven Spielberg (1985)

the-color-purple“Fakirim, siyahım, hatta çirkin bile olabilirim. Ama sevgili Tanrım, buradayım işte! Buradayım!”

1930’ların ABD’sinde siyah bir kadının kimliğini bulma çabasının hikâyesi.

ABD’li yazar Alice Walker’ın Pulitzer ve National Book ödüllerini kazanan romanının sinema uyarlaması. Menno Meyjes’in yazdığı senaryoyu yöneten isim ise ticarî sinemanın usta ismi Steven Spielberg olmuş. Müzikali de yapılan güçlü romanın sinema karşılığı tipik Spielberg numaraları ile dolu, “büyük bir dram” olması özellikle amaçlanmış ve çoğunlukla da başarılmış, ve popüler sinemanın kurallarına uygun bir eser olarak nitelendirilebilir. Buna karşılık sinema dili ve sinema değerleri açısından değerlendirildiğinde, filmi vasat olarak nitelemek gerekiyor. Uzadıkça uzayan bir hikâye, özellikle ikinci yarısında sarkan bir senaryo ve karakterlerin karşı karşıya kaldığı ırkçılığın temel olarak kadın özgürlüğü üzerine olan hikâyeye iyi yedirilememesi gibi önemli sorunları var filmin ve bu sorunlara hikâyenin dramına zarar veren mizahî anlarını ve gereğinden fazla hafif görünen atmosferini de ekleyince, seyrettiğimizi başarılı bir sinema yapıtı olarak nitelemek pek de mümkün görünmüyor açıkçası.

Tam on bir dalda Oscar’a aday olan ve bu adaylıkları arasında yönetmenliğin yer almamasının ciddi olarak eleştirildiği film adaylıklarının hiçbirini ödüle dönüştürememiş ilginç bir şekilde. İlginç çünkü film Hollywood’un kurallarına göre oynuyor ve asla “radikal” yollara sapmadan ve kimseyi rahatsız etmeyecek şekilde anlatıyor derdini. Yine bu kuralların doğrultusunda bir parça güldüren, gözyaşı döktürme işini ustalıkla yapan, dramın/trajedinin fazla kaçtığı durumları dengelemek için devreye atmosferi hafifletici unsurları sokarak seyirciyi yormayan/üzmeyen bir film bu ve tüm bu tercihler filmi “Oscarlık” kılıyor sonuçta. Ne var ki gişedeki başarısını ödüllere dönüştürememiş film ve belki de birkaç yan karakter dışında tüm karakterlerin siyah olması, filmi Oscar’da oy kullananlar için “gereğinden fazla siyah” kılmıştır, kim bilir.

Mor çiçeklerle dolu bir tarlanın önünden geçerken durup bunun tadını çıkarmayanlardan Tanrı’nın hoşnut kalmayacağını söylüyor karakterlerden biri ve Allen Daviau’nun ustalıkla kullandığı kamerasından görüntüye giren mor çiçeklerle dolu bir sahne ile başlıyor film. Açılış jeneriğinin de mor renkle yazılmış olması ve ilk sahnede daha sonra kardeş olduklarını anlayacağımız iki kızla karşı karşıya kalmamız filmin bir kadın hikâyesi anlatacağını ve kadın özgürlüğü hareketinin sembollerinden birinin mor renk olduğunu düşününce de bu hikâyenin feminist bir vurgu taşıyacağını anlıyoruz. Açıkçası bu vaadini tutuyor da film: Gerek hikâyede önemli bir rolü olan “özgür kadın” karakteri ve gerekse baş kadın karakterin erkeklerden (önce babası, sonra kocasından) çektiklerine karşı tutumu ve finaldeki bilinçlenme bu vaadin karşılıkları kesinlikle ve film bu açıdan tatmin edici bir düzeyde. Üstelik bunu yaparken kolay yollara sapmaması ve kadını yaşadıklarına bakışı ve tepkileri açısından oldukça gerçekçi bir şekilde çizmesi de ayrıca takdire değer bir yanı filmin. Bu açıdan bir sorunu yok filmin ama hikâyesini anlatırken iki ciddi hata yapıyor. Bu derece trajik bir hikâyeyi bile elbette iyimser bir tonda (veya daha doğru bir ifade ile söylersek, gişeyi de düşünüp seyirciyi mutlu ederek) anlatabilirsiniz ama buradaki problemin bu şekilde savunulacak bir yanı yok. İyimserliğin dozu kesinlikle kaçmış hikâyede ve Quincy Jones’un müziğinin de zaman zaman büründüğü bir şekilde hayli hafif bir havayı tercih etmiş film pek çok sahnede. Üstelik nedense başvurma ihtiyacı duyulan mizah anları da hem başarılamamış olması hem de gereksizliği ile bu hafifliği daha da rahatsız edici kılıyor. Kadının henüz çocuk yaşta evlendirilerek geldiği evde “kadın eli” ile yarattığı mucize veya kocasının başka bir kadına gitmek için giyindiği sahnedeki anlamsız mizahı sorgulamak gerekiyor kesinlikle. Bu sorunun yanında, ırkçılığın hikâyede önce kısa bir an için hatırlanıp sonra uzun bir süre unutulması ve ardından hikâye ile çok da uyumlu olmayan bir biçimde gündeme getirilmesi gibi önemli bir sıkıntısı da var filmin. Sonuçta hikâye siyah bir kadının siyah erkeklerden çektiklerine dönüşüyor ve buradaki “siyah” kavramı sık sık kadın özgürlüğü temasının da önüne geçiyor. Böyle olunca da filmin kötüsü “erkekler” değil, “siyah erkekler” oluyor.

Bu “siyah kadın” hikâyesini çekmeye döneme ve yaşananlara yeterince aşina olmadığı gerekçesi ile başta çekinen Spielberg’i Quincy Jones’un “E.T.”yi çekmek için uzaylı mı olman gerekiyordu argümanı ile ikna ettiği söylenir. Doğru gibi görünen bir argüman bu ama E.T.’nin Spielberg’in çocuk ruhuna uygun bir film olduğunu ve o filmin baş karakterinin uzaylı olmasının hiç de önemli olmadığını düşününce, aslında hayli yanlış. Spielberg’in masum Amerikalı çocuk ruhu ile o filmde tutan yaklaşımı burada filme hiç yakışmamış ve Jones’u da haksız çıkarmış filmin sinemasal düzeyi. Baştaki hayli rahatsız edici ensest tacizin finalde aslında tam da öyle değilmiş yaklaşımı ile gereksiz bir biçimde yumuşatılması veya Spielberg’in kendisinin de sonradan pişman olduğu bir şekilde iki kadın karakter arasındaki yakınlaşmanın genel seyirci kitlesini rahatsız etmeyecek bir dozda tutulması da yine Spielberg’in genel tutumuna uygun ama film için doğru olmayan tercihlerin örnekleri olarak gösterilebilir. Sonuçta Spielberg’in damgasını vurduğu -tam da bu nedenle Oscar’a aday gösterilmemesinin şaşırtıcı olduğu- bir film bu ve örneğin iki kardeşin ayrılmak zorunda kaldığı sahne tüm öğeleri ile vurguluyor bunu.

Cinsel taciz, şiddet, pedofili ve ensest dolu bu film yukarıda sıralanan tüm kusurlarına rağmen ilgiyi hak ediyor yine de. Whoopi Goldberg ve Margaret Avery’nin oyunculukları, Spielberg’in usta zanaatkârlığını sonuna kadar kullandığı anları, set ve kostüm tasarımları, kadının ellleri ile yüzünü kapatmadan gülmeyi öğrenmesi gibi kesinlikle yüreğe dokunan anları ve belki de tümünden önemli olarak, Hollywood’un ihmal ettiği bir alana el atıp kadın ve siyah karakterleri tüm filme egemen kılması ve bu karakterlere hak ettiği saygıyı ve sevgiyi göstermesi ile önemli bir film bu sonuçta. Afrika’da geçen ve filmde ne aradığını anlamanın mümkün olmadığı sahneleri, filmin tüm mesajını özetlemek için çekilmişe benzeyen yemek sahnesi ve tam da Spielberg’e yakışan bir şekilde “sekülerlerle dindarların uyum içinde buluştuğu ve kötülerin doğru yolu bulduğu mor çiçekli tarla” bölümleri rahatsız etse de en sert kalpli insanı bile yumuşatacak duygusallıktaki yıllar sonra kavuşma sahnesi pek çok seyircinin hoşuna gidecektir kuşkusuz. Romanda yer alan kimi karanlık öğelerin dışarıda bırakılması veya hafifletilmesi ve yoksulluk gerçeğinin üzerinin neredeyse hiç hissedilemeyecek kadar örtülmesi Speileberg’e (ve Hollywood’a) “yakışan” bir tercih ve elbette dürüstlük adına çok yanlış bir tercih ve bunu hep akılda tutarak izlemekte yarar var.

(“Mor Yıllar”)

Sevgili Arsız Ölüm – Latife Tekin

sevgili arsiz olumLatife Tekin’in ilk romanı. 12 Eylül’ün etkisini güçlü bir şekilde sürdürdüğü günlerde yayımlanan roman o dönem ülkenin içinde bulunduğu karanlığı aydınlatan sanat eserlerinden biri olmuş ve büyük ilgi uyandırmıştı. Hep söylendiği gibi “Büyülü Gerçekçilik” akımının bizdeki ilk örneklerinden biri olan bu güçlü romanı bu denli bizden kılabilmesi Tekin’in önde gelen başarılarından biri olsa gerek. Kayserili bir ailenin (anne, baba, beş çocuk ve bir gelin) ilk bölümde köydeki, ikinci bölümde ise şehirdeki hayatlarını anlatan romandaki karakterlerinden biri olan Dirmit (ailenin küçük kızı) yazardan izler taşıyor ve Tekin’in “Yedi kardeşin arasından titrek bir gölge gibi sıyrılıp liseyi bitirdim. Korku ve yalnızlığın içinden okula gitmenin bedelini ödedim. İnanılmaz savrulmalar, inkâr ve baskıların bin çeşidi. Kente ayak uydurmak için boğuşup durdum. Her yanım yara bere içinde kaldı.” sözleri ile ifade ettiği kendi hayatından da esinlenerek yaratılmış bir karakter.

Kitap biçimsel olarak sözlü anlatım geleneğinin temsilcisi gibi yazılmış: Romanın büyük bir kısmında kısa cümlelerle karşısındakilere uzun bir hikâye anlatan bir anlatıcıyı dinliyor gibi hissediyorsunuz adeta. Romanın sekiz temel karakterinin yaşadıkları, hissettikleri ve düşünceleri bir karakterden diğerine atlanarak ve hiç nefes almamacasına (veya aldırmamacasına) akıp gidiyor önünüzde. Bazen yarım sayfa uzunluğundaki bir paragrafın içinde karakterlerden biri hayatî bir karar alıyor, uyguluyor, sonucunu görüyor ve farklı bir karar alıyor örneğin. Bu tercih kitabın yüzeysel bir yaklaşımı benimsediği veya karakterlerin sadece aksiyonlar üzerinden anlatıldığı anlamına gelmemeli kesinlikle. Aksine her bir karakteri sayfalarca süren tasvirlerini okumuş kadar tanıyor ve tümünün düşüncelerini ve duygularını en gizli olanlarına kadar birebir siz de yaşıyorsunuz roman boyunca. Gelin Zekiye karakteri diğerlerinden bir parça geride bırakılmış ama diğer tüm karakterlerin her biri romanın ayrı birer kahramanı gibi görünüyor. Yine de anne ve Dirmit karakterlerinin öne çıktığını ve birinin aileyi bir arada tutma konusundaki kararlılığı ve mücadeleciliğinin, diğerinin ise etrafındaki tüm kısıtlamalara, baskılara ve “normal”i takip etmesi için zorlamalara karşın bazen sadece hayal gücüne sığınarak da olsa direnmesinin romana “feminist” bir bakış kattığını söylemek mümkün. Buradaki feminizmi daha çok toplumdaki cinsiyetçi bakışın ve kadına biçilen rolün dışına çıkmaya çalışan Dirmit’in el yordamı ile giriştiği bir arayış olarak anlamak gerekiyor kuşkusuz.

Kendisi de Kayserili olan Latife Tekin yörenin yerel kelimelerini, cümle kuruluş biçimlerini ve özel deyimlerini ustalıkla yedirmiş romana ve kitabı bizden kılan unsurlardan biri de bu. Bunun yanında, kitaptaki olayların tüm ülkenin savrulduğu bir dönemde geçmesi ve karakterlerinin ayakta kalma mücadelesinde oradan oraya savrulduğu zamanları anlatması da romanı yerel kılıyor. Ailenin erkek çocuklarının işportacılıktan (kaçak sigara satmak ve tombalacılık gibi dönemin tipik işleri de dahil buna) “köşeyi dönme” çabalarına uzanan girişimleri, babanın ve sonra da çocuklardan birinin kapıldığı dinci cemaatlerden babanın kendisini bir an içinde bulduğu ve dincilerle solcuların kapıştığı eyleme kadar Türkiye’nin sosyal, siyasî ve ekonomik olayları hikâyeye çok iyi yedirilerek yerini alıyorlar kitapta. Toplumun kişisel ilişkiler bazında olanlar da dahil tüm ilişki bazlı dinamiklerini ustaca sıralamış kitapta Latife Tekin.

Su tulumbası ile, kuşkuş otu ile, deniz ile, kar ile, tüm bir şehir ile konuşan Dirmit, Azrail ile pazarlıklar yapan anne, denize aşık olan ve onunla konuşan baba vs. romana o büyülü gerçekçiliğin çekici tadını katan unsurlardan birkaçı sadece ve türün tüm başarılı örnekleri gibi bir büyülü olayın hem gerçekçi bir açıklaması var aslında hem de yok; bir başka ifade ile büyü ile gerçek ustalıkla karışıyor birbirine burada. En küçük erkek çcocuğun kabadayı olması, Dirmit’in köydeki son günleri veya annenin ölümü gibi yazarın dilinin zirveye ulaştığı pek çok bölüm var kitapta ve bazen tek bir cümle ile (“Gözlerinden dudaklarına tuptuzlu iki şiir döküldü”) okuyucuyu yürekten vuruyor yazar. Özetle edebiyatımızın mutlaka okunması gereken, yüz akı eserlerinden biri “Sevgili Arsız Ölüm” ve sanatçının yaşadığı topluma yüzünü döndüğünde neler yaratabileceğinin çarpıcı bir örneği.

Marie – Roger Donaldson (1985)

Marie“Siz hiç bedel ödeyeceğinizi bile bile tek başınıza mücadele ettiniz mi? Bir işi doğru olduğu için, her şeye rağmen yaparım dediniz mi?”

Adalet sistemindeki rüşvet ve yozlaşmaya tanık olan bir kadının mücadelesinin hikâyesi.

Gerçek bir hikâyeden uyarlanan bir Amerikan yapımı. Tennessee eyaletinde mahkûmların af ve şartlı tahliye taleplerini değerlendiren kurulun başkanlığını yapan Marie Ragghianti’nin valinin de dahil olduğu rüşvet mekanizmasını keşfetmesi ile adalet adına tek başına giriştiği mücadeleyi anlatan film Peter Maas’ın kitabından, John Briley’in senaryosu ve Roger Donaldson’ın yönetmenliği ile çekilmiş. Başroldeki Sissy Spacek ve onun avukatı rolündeki, filmde kendisini oynayan Fred Dalton Thompson’ın performansları ile dikkat çektiği film gerçek olan bir hikâyenin gerilimini yeterince beyazperdeye taşıyamamış görünüyor. Son yarım saatinde bir mahkeme salonu filmine dönüşen çalışma sisteme dokunmadan tüm yozlaşmayı içindeki bireylere yüklemesi ile tipik bir Hollywood yaklaşımı sergiliyor elbette ve kadının mücadelesini de pek heyecan uyandıramayan bir şekilde getiriyor karşımıza. Yine de seyrettiğimizin gerçek bir hikâye olması ve adalet dağıtmakla yükümlü bir sistemin nasıl bazen -veya çoğunlukla- adaletsizliğin merkezi olduğunu hatırlatması nedeni ile ilgi gösterilebilir.

Film 1968 yılında başlıyor ve eşinden şiddet gören bir kadının üç çocuğunu alarak evi terk etmesine tanık oluyoruz. Sonrası bir “Amerikan Rüyâsı”: Bir yandan çalışan ve üç çocuğuna tekerlekli sandalyedeki annesinin yardımı ile bakan, bir yandan da üniversiteye giderek iki bölüm birden (Psikoloji ve İngilizce) bitiren kadın bir şans sonucu valinin ofisinde işe başlıyor ve sonradan anladığı üzere “rahatça kullanılmak” üzere af ve şartlı tahliye taleplerini değerlendiren kurula atanıyor. Göz yumması istenen dolapların döndüğünü fark eden kadının bundan sonraki mücadelesi filmin ana hikâyesini oluşturuyor ama senaryo kadının en küçük çocuğunun hastalığı üzerinden onun “kahramanlığını” anlatmaktan da geri durmuyor. Konunun gerçek olmasından da kaynaklanan bir doğal çekiciliği var ama senaryonun ve Roger Donaldson’ın yönetmenliğinin bu çekiciliği ne kadar sinemalaştırabildiği hayli tartışmalı. Zaman zaman bir aile filmi havasına bürünen ve sondaki mahkeme bölümünde ise benzerini defalarca gördüğümüz bir esere dönüşen çalışma, bir türlü yeterince dinamik olamıyor ve heyecan uyandıramıyor. Oldukça yumuşak ilerleyen filmdeki cinayet sahnesi de bu nedenle irkiltiyor ama arzu etmediği bir şekilde oluyor bu. Francis Lai imzalı müziğin çekici bir şekilde haber verdiği gerilim görüntülere yansımıyor bir türlü. Bu arada Lai’nin müziğinin kimi anlarda büründüğü Paris romantizmi havasının hikâyeye uymadığını da söylemek gerek.

Yönetmen Donaldson’ın hikâyenin gerçekliğine uygun ama bir parça düz bir anlatımı tercih etmesi filme yardımcı olmuyor ve yeni/farklı bir hikâye izlediğinizi hissetmenizi zorlaştırıyor. Neyse ki burada oyuncular devreye giriyor ve filme hikâyenin hak ettiği çekiciliği sağlıyorlar. Sissy Spacek karakterinin mücadeleciliğini ve dürüstlüğünü inandırıcı bir biçimde sergiliyor ve senaryonun boşluklarını dolduruyor bu konuda. Gerçek hayatta olayın kahramanı olan kadının avukatlığını yapan hukukçu ve politikacı Fred Dalton Thompson ise filmde kendisini canlandırıyor ve açıkçası hayli olgun bir performansla sinema kariyerini de başlatmış oluyor. Yardımcı rollerden birinde Morgan Freeman’ın da yer aldığı filmde kadına yardım etmeye çalışan valilik görevlisini oynayan Keith Szarabajka da oyunculuğu ile öne çıkmayı başarıyor ve keyifli bir performans sunuyor. Sevimli bir çekiciliği olan Jeff Daniels’ın karakterinin kötülüğünü hiç aksamadan yansıtabilmesi ise görünüşteki masumiyetin neleri gizleyebileceğini hatırlatması ile filmin kozlarından biri oluyor.

Kuşkusuz ki anlatılması gereken bir kahramanlık hikâyesi bu; adalet için savaşan tüm bireylerin hikâyesinde olduğu gibi. Chris Menges’in başarılı görüntü çalışması eşliğinde anlatılan hikâye tahmin edilebilir şekilde ilerlese de ve yukarıda sıralanan kimi kusurları barındırsa da bir göz atılmayı hak ediyor en azından. Amerikan sinemasının kadın “kahramanları” çok da önemsemediğini düşünürsek, bu nedenle de önemli bir film var sonuçta karşımızda.

The Yellow Handkerchief – Udayan Prasad (2008)

The Yellow Handkerchief“Mektupta, beni görmek istiyorsa tekneye o sarı yelkeni asmasını ve uğrayıp yelkenin orada olup olmadığına bakacağımı yazdım. Orada değilse çekip gideceğimi ve bir daha onu rahatsız etmeyeceğimi söyledim”

Bir adam, genç bir erkek ve genç bir kadının birlikte çıktıkları ve onları dönüştüren yolculuğun hikâyesi.

Amerikan sinemasından “bağımsız” bir yapım. Amerikalı gazeteci Pete Hamill’in 1971’de New York Post gazetesi için yazdığı bir köşe yazısı dizisi 1977’de Japon Yönetmen Yoji Yamada’nın “Shiawase No Kiiroi Hankachi” adlı filmine esin kaynağı olmuş ve 2008 yılında yine bu diziden yola çıkarak Erin Dignam’ın yazdığı senaryodan Udayan Prasad bu filmi çekmiş. Hamill’in yazısının da bir halk hikâyesinden yola çıktığını söyleyelim bu arada. Finali ile göz yaşartması garanti olan film Amerika’da kısıtlı bir dağıtım imkânı bulabilmiş ve gişe geliri de oldukça düşük kalmış. William Hurt, Maria Bello ve sonradan birer yıldız olan Kristen Stewart ve Eddie Redmayne’ın varlıklarının değer kattığı ama özellikle Redmayne’in mükemmel bir performans gösterdiği film kameranın arkasında yer alan Chris Menges’ın görüntüleri, Eef Barzelay ile Jack Livesay imzalı müzikleri ile de ilgi çekebilir. Buna karşılık filmin bağımsız sinema ile ticari sinema arasında kalmış görünen dili ve senaryonun kimi problemleri filmi sıradanlaştırıyor sık sık.

Bir kavga sırasında istemeden birinin ölümüne neden olduğu için altı yıl kaldığı cezaevinden tahliye olan bir adamın ayrı düştüğü sevgilisine doğru yapmaya karar verdiği ama tereddütlerle dolu yolculuğunda tesadüfen karşısına çıkan ve birbirlerini tanımayan genç bir erkek ve bir kadınla birlikte yaşadıklarını anlatıyor film. Adamın sevgilisi ile geçmişte yaşadıklarını geriye dönüşlerle gösteren filmin hikâyesinin özellikle kahramanlarının yolculuk boyunca yaşayacakları ve geçirecekleri değişimler açısından hemen hep tahmin edilebilir yolları tercih etmesi filmin problemlerinden biri olarak kendini gösteriyor öncelikle. Abartmadan kullandığı duygusallığı -her ne kadar finalde bu konuda epey taviz vermiş olsa da, seyircinin arzu ettiğine kavuşması bu tavizi affedilebilir kılıyor bir parça- ve karakterlerini bağımsız filmlere yakışır bir şekilde “sıradan” insanlardan seçmiş olması, bu tahmin edilebilirliğin olumsuz etkisini bir parça dengeliyor belki ama filmin bir televizyon filmi havasından yeterince kurtulamaması yine de sık sık hissettiriyor kendisini. Filmin bütününe bakıldığında geçmiş ile bugünü belki özel bir başarı göstermeden ama aksamadan ve dengeli bir şekilde aktarmayı beceren senaryonun kimi sahnelerdeki tekdüzeliği ise hayli şaşırtıcı. İki gencin, sevgilisi ile yaşadıklarını merak etmeleri üzerine adamın onlara olan biteni anlatmaya soyunduğu sahne örneğin oldukça monoton ve sinemasal açıdan da başarılamamış bir görüntü taşıyor kesinlikle. Hele hikâyenin sonunda adamın iki gence hayat dersi vermeye soyunması bir bağımsız filmden çok televizyon için çekilmiş bir aile filmine yakışır içeriği ile oldukça eğreti duruyor. Bu ciddi problemlerine karşın senaryo başka bir şeyi çok iyi başarıyor: Adamın iki genci tanıması, sıkıntılarını hissetmesi ve mutluluklarına giden yolu ince müdahalelerle görmelerini sağlaması hayli ince ve sakin bir şekilde sergileniyor. Bu başarısını o yapay “hayat dersi” sahnesi ile bozması yönetmen ve senarist adına elbette doğru bir seçim olmamış.

Usta oyuncu William Hurt’un varlığı ile filmi zenginleştirdiğini söyleyebiliriz rahatlıkla ama performansı bir parça düz bu filmde. Maria Bello senaryonun izin verdiği ölçüde üzerine düşeni yapıyor ve Kristen Stewart da gençliğini ve çekiciliğini hiç aksamadan karakterinin hizmetine vermeyi başarıyor. Oyunculuk açısından filmin yıldızı ise kesinlikle Eddie Redmayne: Sanatçı karakterini hem fiziksel hem ruhsal açıdan çok iyi kavramış ve oynaması zor olan bir rolü en ufak bir yapaylık tuzağına bile düşmeden canlandırmayı başarmış. 2015 yılında aday olduğu Oscar ödülünü 2016’da kazanan oyuncunun buradaki performansı sonraki yıllarda kazanacağı ödüllerin adeta habercisi ve kendisi de filmin en önemli kozu belki de.

Film mekan olarak Hollywood usülü gösterişli ve zengin yerlerden kaçınması ve karakterlerini ait oldukları sınıfın kodları içinde göstermesi ile bir bağımsız filme yakışanı yapıyor. Görüntüye sık sık giren ve yolculukları boyunca üç karakterin sığınma alanlarına dönüşen terk edilmiş mekanlar ve hikâyenin 2005 yılında ABD’de büyük bir yıkıma ve ölümlere neden olan Katrina Kasırgası’nın hemen sonrasında geçmesi nedeni ile tanık olduğumuz yıkım filme hüzünlü bir yoksulluk katıyor ki hikâyenin tonuna yakışıyor bu yoksulluk ve filmin gerçekçiliğine katkı sağlıyor. Görüntü yönetmeni Chris Menges’in bu yoksulluğu sömürmeden kullanması ve mesaj vermenin peşine düşmemesi, yönetmen Prasad’ın da karakterlerini tanımamıza ve onları anlamamıza imkân veren bir tempoyu tercih etmesi gibi artıları da olan film duygusal seyircilerin finalde ellerinde bir mendil bulundurmasının şart olduğu bir çalışma. Sinema açısından çok da özel bir yanı olmayan ve hikâyesi ile şaşırtamayan çalışma özellikle duygusal ve hayat dersi veren filmlere düşkünler için çekici olabilecek bir eser yine de.

(“Sarı Mendil”)