Dillinger – John Milius (1973)

Dillinger“Herkes sakin olsun, korkacak bir şey yok. Çetelerin en iyisi olan John Dillinger çetesi tarafından soyuluyorsunuz. Bugün kaybedeceğiniz birkaç dolar sayesinde çocuklarınıza ve torunlarınıza anlatacak hikâyeleriniz olacak. Bu hayatınızın en önemli anlarından biri olabilir; dikkat edin de sonuncusu olmasın”

ABD’deki büyük bunalım döneminin en ünlü soyguncu çetelerinden birinin lideri olan John Dillinger ve peşindeki FBI ajanı Melvin Purbis’in hikâyesi.

Sinemaya ilgi gören filmlerin senaristi olarak başlayan John Milius’un hem yazıp yönettiği bir film. Amerikan sinemasının en sağcı isimlerinden biri olan (kendisi gibi bir başka muhafazakâr isim olan Charlton Heston ile birlikte silahlanma hakkını savunan bir örgütün liderliğini yapmışlığı da var) ve bu nedenle Hollywood’un kendisinden hoşlanmadığını ifade eden John Milius bu filminde Amerikan tarihinin en ünlü gansgterlerinden birini tam kendi tarzında ele almış: Karşımızdaki film silahların patladığı anda coşan, örneğin Arthur Penn’in “Bonny and Clyde” filminde yaptığının aksine estetiği/stilizasyonu öne çıkarmadan ve çok daha düz bir sinema dili ile derdini anlatan ve baş oyuncusu -Dillinger’a fiziksel benzerliği dikkat çekici olan- Warren Oates’un keyifli performansı ile dikkat çeken bir çalışma. Ne var ki film aksiyonunda (ve sertliğinde) gösterdiği özeni karakterlerini ele alırken gösteremiyor ve bu da filmin kalıcılığını ciddi ölçüde etkiliyor.

1933 ile 1934 yılları arasında yaklaşık on iki banka soygunu yapan Dillinger’ın bu yıllarını (hayatının da son bir yılı aynı zamanda) ele alan hikâye, Dillinger’ı yargılamak/eleştirmek gibi işlere hiç girişmeden ve hatta onun esprili ve “cool” tavırlarını öne çıkararak anlatıyor derdini. İlginç olan, filmde zaman zaman devreye giren anlatıcının Dillinger’ın peşindeki FBI ajanı Purbis olması. Böyle bir anlatıcı rolüne niçin gerek duymuş bilmiyorum Milius ama bir anlatıcı kullanmak çok da doğru bir sonuç vermemiş görünüyor. Anlattıkları pek de önemli değil ve üstelik Dillinger’ın karakteri hikâyede o denli baskın ki ajanın anlatıcılığı ve kendisi iyice gölgede kalıyor. Böyle olunca da, fazlası ile kolay ve katkı sağlamayan bir tercih olarak duruyor anlatıcı kullanımı. İşin aslına bakılırsa, Milius’un konsantrasyonunu hikâyenin sert yanına, patlayan silahlara vs. verdiğini düşününce, onun bu kolaylığı özellikle tercih ettiğini düşünmek de mümkün. Evet, Milius tüm o çatışma sahnelerini, ateşlenen silahların görüntülerini veya vurulup düşen bedenleri gösterirken sinemasal bir keyif alıyor gibi görünüyor. Burada kastettiğim, öldürmenin ve kanın estetize edilmesi değil kesinlikle. Aksine tüm bu sahneleri tam bir “doğallık” içinde gösteriyor bize Milius ama o derece doğal ve nerede ise üzerinde hiç durmadan yapıyor ki bunu ister istemez şiddeti normal karşılamaya başlıyorsunuz.

Filmin senaristi ve yönetmeni olarak “harika bir iş” çıkardığını söylemiş sonradan Milius. Bu yargıya katılıp katılmamak bir filmden ne beklediğiniz ile doğrudan bağlantılı elbette. Yormayan bir hikâye ve yormayan bir sinema dili ile anlatılan bir aksiyon bekliyorsanız, Milius bunu fazlası ile veriyor size bu filmde. Ama sinema dilinde bir farklılık, hikâyede ve karakterlerde derinlikse derdiniz, film tatmin etmeyecektir kesinlikle. Bunu dikkate alarak izlemenin doğru olacağı filmin senaryosunda gerçekler “sinemasal gerçekler” ile yer değiştirmiş. Örneğin Dillinger’ı vuranın kim olduğu tam olarak bilinmiyor bugün bile ama Milius hikâyesinin dramını arttırmak için Purbis’e vermiş bu “şeref”i. Dillinger ile Purbis arasındaki mücadelenin kişisel bir boyuta taşındığını da sık sık ima ediyor Milius hikâye boyunca (ne var ki aradığı dramatik etkiyi sinemasal olarak pek de yakalayamıyor bununla) ama bunun da gerçekliği tartışmalı. Filmin sonunda, Dillinger’ın kadın arkadaşının daha sonrahiç evlenmediği söyleniyor. Oysa üstelik iki ayrı evlilik yapmış kadın gerçek hayatta. Son bir Milius kurnazlığı olarak, yine finalde FBI ajanının intihar ederken kullandığı silahın Dillinger’ı vurduğu silah olduğu söyleniyor ama bunun da gerçekle uzaktan yakından ilgisi yok.

Milius’un cezaevi görevlisinin ve araba tamircisinin Dillinger’ın fırlattığı parayı kapışmaları veya bardaki bir sahnede az önce kendilerinden çalınan ve Dillinger tarafından havaya atılan parayı kapışmak için koşuşturan insanları gösterdiği anlar, onun baş karakterine pek de yargılayıcı yaklaşmadığının göstergesi ve dönemin ekonomik bunalımının kurbanlarını yine bu dönemin adamı olan Dillinger ile adeta özdeşleştirmesi ile ilgi çekici. Warren Oates kadar Harry Dean Stanton, Ben Johnson ve Michelle Phillips’in de başarılı performanslar sergilediği filmin el bombalı, tabancalı, makineli tüfekli ve binlerce kurşun sesini duyduğumuz aksiyon sahneleri belki çok da orijinal görünmüyor ama bir etkileyicilik taşıdıkları açık ve filmi sürükleyen de bunlar oluyor. Milius her ne kadar tarzını benimsememiş olsa da, filminde en azından iki ayrı sahnede “Bonnie and Clyde” filminden esinlenmiş görünüyor: Dillinger ve kadın arkadaşının restoranda FBI ajanı ile karşılaşmaları (ki bu da Milius’un hayal gücünün ürünü olsa gerek) ve aile çiftliğini ziyaret sahnesi (buradaki romantik dans görüntüsünün eğretiliği o kadar açık ki Milius’un neden kurguda atmadığını bu sahneyi anlamak zor gerçekten) kesinlikle Arthur Penn’e borçlular varlıklarını.

(“Dilinger – Gangsterler Kralı”)

The Seven Year Itch – Billy Wilder (1955)

“Hava bu kadar sıcak olduğunda,the seven year itch ne yapıyorum biliyor musunuz? İç çamaşırlarımı buzluğa koyuyorum”

Eşi ve çocuğu yaz tatiline giden bir adamın, üst katındaki sarışın kadınla çapkınlık yap(ama)ma hikâyesi.

George Axelrod’un kendi tiyatro oyunundan Billy Wilder ile birlikte sinemaya uyarladığı ve Wilder’ın yönettiği bir klasik. Marilyn Monroe’nun metronun havalandırma ızgarası üzerindeki sahnesi ile belleklere kazınmış olan filmin hikâyesi başroldeki erkek oyuncu ve tiyatroda da aynı rolü canlandıran Tom Ewell üzerine kurulu olsa da, filmi bugün en çok hatırlanır kılan Monroe’nun varlığı olsa gerek. Hollywood’un Marilyn için yarattığı resmin tipik pek çok örneğinin yer aldığı film, tiyatroya yakışan ama sinemasal açıdan yeterince geliştirilememiş hikâyesine rağmen, eğlendirmeyi ve Monroe’nun cazibesi aracılığı ile de etkilemeyi başarıyor. Yönetmen Billy Wilder yıllar sonra verdiği bir söyleşide, o dönemin sansür mekanizması nedeni ile ortaya çıkan sonuçtan hiç memnun olmadığını söyleyerek “keşke çekmeseydim” bile demiş ama bu ifadeyi kesinlikle hak eden bir film değil bu.

Filme kaynak olan tiyatro oyununda, yaz bekârı olan adam üst kattaki kız ile yatar ama filmde bu birliktelik -sansür kuralları nedeni ile- gerçekleşmez. Wilder’ın oldukça şikâyet ettiği bir konudur bu ama hikâyesine bunu ekleyebilseydi ne değişirdi diye düşünmemek elde değil açıkçası. Hikâye pek güçlü değil ve oyunun senaryo karşılığında da kimi problemler var. Axelrod/Wilder ikilisinin senaryosu filmi eğlenceli bir tiyatro oyunu havasından yeterince kurtarıp, eğlenceli bir sinema havasına çok fazla getirememişler. Böyle olunca da, film hikâyedeki ağırlığı gereği, adamı oynayan Tom Ewell’ın üzerinden ilerlemeye çalışmış. Ewell’ın hayli dinamik ve eğlenceli performansı filme ciddi katkıda bulunuyor ama kendi kendine konuştuğu (kafasındaki düşünceleri bizim anlamamız için konuşması gerekiyor çünkü) sahneler daha çok bir tiyatro sahnesine yakışır cinsten duruyor. Akranı olan erkeklerin aksine, yaz bekârlığı sırasında karısını asla aldatmaya niyeti olmayan adamın üst katına taşınan “sarışın”la karşılaşmasının sonucunda iradesinin onu nereye götüreceğini anlatıyor temel olarak hikâye. Sarışın kadınla oyunda yatıp, filmde yatmamış olsa da her ikisi de aynı “mutlu son”la bitiyor Amerikan değerlerine uygun olarak.

Herhalde yine sansürün gereği olarak, apartmandaki diğer komşuların aynı dairede yaşayan “iki iç mimar” olduğunun altı çizilerek vurgulanması ama elbette eşcinsellikten söz edilmemesi anlaşılır bir durum şüphesiz. Evet, bundan söz etmiyor film ama o tarihlerde artık bir yıldız olmuş olan Marilyn Monroe’yu sanatçının hemen tüm diğer filmlerinde olduğu gibi sonuna kadar “kullanmaktan” çekinmiyor. Monroe’nun güzelliğinin ve çekiciliğinin ardında bir birey, bir kadın olduğu ile ilgilenmeyen filmlerden biri bu da, bir başka deyiş ile. Öyle ki sanatçının filmde canlandırdığı karakterin bir adı bile yok ve jenerikte “The Girl” olarak geçiyor. Yedi yıldır evli olan ve “her erkek gibi” tek eşli hayattan sıkılan erkeğin “yedi yıllık kaşıntı”ya boyun eğip eğmeyeceğini seyirci için bir merak konusu yapmaya soyunan film, adamın karşısına, çıkabilecek en zor engeli koyuyor: Marilyn Monroe. Üstelik bir sahnede doğrudan Monroe’nun adını kullanarak (“Mutfaktaki sarışın belki de Marilyn Monroe’dur”), onun bir seks objesi olarak tanımlanmasını da çekinmeden devam ettiriyor. Saf, sakar ve seksi bir sarışın olarak resmedilen kadını canlandıran Monreo’nun sıkı bir performans vermediği söylenebilir ama kendisinden bu istenmiş de görünmüyor zaten. Adamın sekreter, hemşire, karısının en yakın arkadaşı gibi karakterlerle kurduğu fantezilere (bu klişe fantezi karakterler ile eğlenceli biçimde dalga geçiyor film) karşılık, en erotik fantezilerin nesnesi olarak Monroe’yu adamın/seyircinin karşısına koyuyor film. Fazlası ile fısıldayarak konuşması, daha ilk sahnesinde dar bir etek ve yüksek topukları ile görünmesi, iç çamaşırlarını buzlukta soğuttuğu için balkonda çıplak durması, küvette uyuması veya kendisi küvette iken tamircinin küvetin musluğunu tamir etmesi gibi sahneler sık sık bize kadının adamın bir fantezisi olduğunu da düşündürtüyor. Film burada akıllıca bir oyunla, hem bu imada bulunuyor hem de adamın kadını gerçekten hayal ettiği fantezi sahnelerini de getiriyor önümüze ki bu tercih filme eğlenceli bir katkıda bulunmuş.

Hollywood’un Monroe’nun saflığı, hatta daha da cüretkâr davrandığında “aptallığı” üzerine değinmeleri bu filmde de yerini almış elbette. Adamın klasik müzik ve özellikle Rahmaninof sevgisinin bu bağlamda kullanıldığını görüyoruz filmde ve bir fantezi sahnesinde, sarışın kadın Rahmaninof’tan tüyleri ürperecek şekilde etkilenirken, gerçek hayatta kadın (yani Monroe’nun kendisi) bu müzikten hiç anlamıyor (“Klasik müzik, değil mi? Vokal olmamasından anladım). Kadın (Monroe) içkiden de anlamaz ve viski soda yerine cin soda ister, ayak baş parmağını musluğa sıkıştıracak kadar aptaldır vs. Kısacası Hollywood bir kez daha, Monroe’ya gerçek bir karakteri oynama fırsatı tanımayıp, onu erkeklerin en basit arzularının objesi olarak sunar sinema perdesinde.

Monroe sinemada kendisine biçilen rolü benimsediği için tutunabilmiş ama bu durum bir yandan da onu ruhsal olarak çöküntüye götürmüş kuşkusuz. İşte burada da, filmin asıl karakteri olmamasına rağmen, göründüğü her sahneye damgasını basması, güçlü bir oyunculuk sunmadığı halde Tom Ewell’ın önüne geçmesi onun bu kalıp içinde seyirci üzerinde ne denli etkileyici olabildiğinin örnekleri olarak çıkıyorlar önümüze. Fiziksel komedinin öne çıktığı kimi sahneleri (anidenliği ile saksı düşmesi ve patene basarak havaya fırlama sahneleri gibi), Dorian Gray ve Gregory Peck göndermelerini akıllıca kullanması, adamın aldatma düşüncesinden dolayı kapıldığı paniği gösteren ve Tom Ewell’ın parlak bir oyun verdiği sahneleri ve elbette ızgarada havalanan etek gibi kült olmuş kareleri ile kesinlikle seyredilmeyi hak eden bir film bu. Adamın panik anlarının zaman zaman tekrara girmesi, psikanalist karakterinin göründüğü tek sahnenin filme adeta yamanmış gibi eğreti durması ve başarılı oyununa rağmen Tom Ewell’ın Monro’nun karşısına çıkmak için fazla sıradan bir fiziği olması gibi problemlerine rağmen, Monreo’nun oynamak durumunda kaldığı bu en aptal kadın rolüne büründüğü filmi seyrederken şu akılda tutulmamalı hep: Kadını oynayan Marilyn Monroe olmasaydı, bugün film bırakın klasik olmayı, muhtemelen pek az kişi tarafından hatırlanırdı. Bunun nedeni ise Wilder’ın yakındığı sansür değil (film kimi kaba esprileri yapmaktan geri kalmamış çünkü); sorun hikâyenin zayıflığı ve filmin sinemasının yeterince güçlü olmaması daha çok.

(“Yaz Bekârı”)

Bülbülü Öldürmek – Harper Lee

bulbulu oldurmek2014 yılında “tesadüfen” bulunan ve ilk basımı 2015’te yapılan “Go Set a Watchman” romanına kadar, yazar Harper Lee’nin tek eseri olan ve kendisine büyük ün kazandırdığı gibi bugün bir Amerikan edebiyatı klasiği olarak kabul edilen, Pulitzer ödüllü bir roman. İlk kez 1960 yılında yayımlanan kitap, 1965 yılında Horton Foote’un Oscar kazanan senaryosu ve Robert Mulligan’ın yönetmenli ile sinemaya uyarlanmış ve film de romanın başarısını tekrarlayarak bugün klasik olarak kabul edilen bir sinema eseri olmuştu.

Baş karakteri olan küçük bir kızın ağzından anlatılan ve yazarın kendi çocukluğundan esinlendiği de söylenen kitap, 1930’lu yılarda ABD’yi ekonomik ve sosyal anlamda yerle bir eden ve “The Great Depression” olarak adlandırılan ekonomik kriz döneminde ve küçük bir kasabada geçiyor. Bir siyah adamın beyaz bir kıza tecavüz ettiği iddiası ile yargılandığı bir davayı odağına alan roman, bu dava üzerinden dönemin ABD’sindeki ırkçılık başta olmak üzere, yoksulluk, ikiyüzlülük, sınıf farklılıkları ve toplumda yerleşik cinsiyet algıları üzerine de pek çok şey söylüyor. Romanın bu temalar üzerine söylemleri, küçük ve masum bir anlatıcının ağzından karşımıza geldiği için de, bugün pek radikal görünmüyor kuşkusuz ama 1930’lu yılların söz konusu olduğunu düşünürsek, romanın epey sorumlu bir tutum takındığını söyleyebiliriz rahatça. Kitabın içerik açısından öneminin yanında, edebî açıdan bir önemi daha var: 10 yaşındaki bir kız çocuğu tarafından anlatılan ama büyükler için olan bir hikâye bu ve kitap bu “çelişki”nin güzelliklerini taşıyor. Bir yandan masum bir çocuk ve onun dili, diğer yanda büyüklerin önyargılarla ve diğer kötülüklerle dolu dünyası. Kitap çocuğun tanık olduklarının bir yandan onun masumluğunun ördüğü duvara nasıl çarpıp dağıldığını gösterirken, diğer yandan bu darbelerin onun bu duvarında açtığı gedikleri de hissettiriyor bize. Genellikle kısa cümlelerden oluşan kitap, küçük ve sıradan kelimelerle büyük ve kötü bir dünyayı anlatıyor bize ki kitabın bugün bile önemli olan bir yanı bu.

Kitabın Türkçe baskısı (Oda Yayınları, 2003, 6. Basım) ise zaman zaman tercüme problemleri ve yazım hataları ile okuyucuyu rahatsız edecek problemlere sahip ne yazık ki. Romanın girişinde yer alan ve Charles Lamb’e ait olan “Sanırım avukatlar da bir zamanlar çocuktu” ifadesi, kitapta “Sanırım avukatlar da bir zaman çocuktu” olarak yer alıyor ve söyleyeni de Charles Lang olarak gösteriliyor örneğin. Bir başka örnekte ise (“Sizler Walter Cunningham’ı bir iki dakikalığına benim pabuçlarıma yerleştirdiniz”), bir İngilizce deyim kelimesi kelimesine Türkçe’ye çevrilmiş ve ortaya İngilizce bilmeyenlerin anlayamayacağı bir sonuç çıkmış. Bu ve benzeri pek çok yazım hatasının altıncı baskısı yapılan bir kitapta olduğunu düşününce, bu özensizliğe bir gerekçe bulmak zor gerçekten.

(“To Kill a Mockingbird”)

The Homesman – Tommy Lee Jones (2014)

The_Homesman“Bayan Cuddy, teklifiniz, yemek, konser ve diğer her şey için minnettarım ama sizinle evlenemem. Kesinlikle evlenmeyeceğim. Ben mükemmel değilim, ama siz çok buyurgansınız ve pek güzel de değilsiniz”

Bağımsız ruhlu bir kadın ve hayatını kurtarmak karşılığında kendisine yardım etmesini istediği bir adamın, kasabadaki aklını yitiren üç kadını ülkenin bir diğer ucuna götürmelerinin hikâyesi.

Usta oyuncu Tommy Lee Jones’un sinemadaki ikinci ve şimdilik son yönetmenlik çalışması (iki de televizyon filmi yönetmenliği var sanatçının) olan film bir ABD – Fransa ortak yapımı. Eserleri daha önce de sinemaya aktarılan Glendon Swarthout’un aynı adlı romanından uyarlanan filmin senaryosunda Tommy Lee Jones’un yanısıra, Kieran Fitzgerald ve Wesley A. Oliver’ın imzası var. ABD’ye ilk yerleşimcilerin geldiği dönemlerde geçen bir hikâyesi olan filmi yönetmeni “western” olarak tanımlamamızı istemezken, başrol oyuncusu Hillary Swank filmi “feminist bir western” olarak tanımlamış. Sağlam oyuncuları, başarılı görüntüleri ve baş kadın karakteri üzerinden (ama sadece onun değil, diğer kadın karakterler üzerinden de) anlatılan iç burucu hikâyesi ile dikkate alınması gereken bir film bu. Yönetmenin yalın (hem sinema dili, hem sahnelerin görselliği açısından) anlatımı ile de önemli olan çalışmanın Marco Beltrami imzalı müziği de ayrıca övgüyü hak ediyor.

Klasik Hollywood western’inden farklı bir film var karşımızda. Evet, yerliler tek bir sahnede de olsa görünüyor, silahlar arada ateşleniyor ve ülkeye gelen beyaz yerleşimcilerin (istilacıların, bir başka ifade ile) yavaş yavaş yayılma hareketlerinin neden olduklarını hissediyorsunuz… ama filmi farklı kılan baş karakteri üzerinden tam da o yerleşimcilerin/öncülerin yeni bir düzeni/ülkeyi kurma çabaları sırasında kadının rolü üzerine ve oldukça da buruk kadın karakterler üzerinden bir hikâye anlatmayı seçmesi. Hillary Swank’in hem fizik olarak hem de oyunculuğu ile çok iyi oturduğu baş karakter güçlü, sağduyulu ve becerikli kişiliği ile tipik western kahramanı erkeklerden biri gibi görünüyor ama hikâye onun bu kişiliğine ilavelerde de bulunuyor. Hikâye boyunca iki kez tekrarlanan kendisine eş bulma çabası boşa çıksa da, bir birey olarak kendi varlığını aslında kanıtlamış bir kişi o. Ne var ki her ikisi de kendisini “fazla buyurgan ve çirkin (daha doğrusu sıradan)” bulan iki erkekle evlenme girişimi onun içinde bulunduğu dönemin ve koşulların dikte ettiği bir kuruma ait olma çabasının gereği olarak ortaya çıkıyor yine de. Burada doğrudan bir feminizim değinmesi olduğu söylenemez belki ama yönetmen Tommy Lee Jones zaten hikâyesini doğrudan veya sert mesajlarla kurulu olarak örmemiş, doğru bir tercihin de sonucu olarak. Kadının para çekmek için bankaya girdiği ve çıktığı sahnede kendisini uzaktan ve sürekli olarak izleyen iki adamın olduğu sahnenin gösterdiği gibi, Jones zaman zaman belli bir mesafeden bakıyor anlattığına ve seyirciye bırakıyor ayrıntıları yakalama ve yorumlamayı.

Toplumun bugün de ne kadar değiştiği hayli tartışmalı olan bir beklentisinin yönlendirdiği bir hikâye bu: Kadının iyi bir anne ve eş olması beklentisi sözünü ettiğim. Swank’in karakteri de bu beklentinin karşılığını vermeye çalışıyor ve sonu da hayli trajik olan bir çabanın içine sokuyor kendisini. O ve aklını yitiren diğer üç kadın, o dönemin genellikle hep erkekleri anlatan ve kadınların ikinci planda olduğu hikâyelerdekinin tersine burada öne çıkıyorlar. Ve özellikle üç çocuğunu da salgın hastalıkla yitirdiği için çıldıran kadın karakteri üzerinden karşılanamayan “annelik” yükünün nasıl ağır olabileceğini göstererek, yeni hayatların kurulmaya çalışıldığı o dönemlerde kadının nasıl ek bir yükün/zorluğun altında olduğu gösteriliyor seyirciye. Hikâyede kadının konumu ve algılanış şekli ile ilgili hayli dokunaklı bir sahne de var. Çıldıran kadınlardan birinin kendisi gibi henüz çok genç olan kocası, kadın götürülürken onu “beni sevmiyorsun” diye suçlayarak toplumun bakışını özetliyor adeta: Kadın kocasının yanında, onun isteklerini karşılamaya hazır ve onu “tamamlayıcı” bir fonksiyon üstlenmeli ve işte burada olduğu gibi “çıldırmak” gibi bir eylem bile “erkeği” düşünülmeden yapılmış bencilce bir eylem olarak görülebiliyor.

Hikâye dönemin havasını yansıtan kimi sahneleri ile de (örneğin Tommy Lee Jones’un oynadığı karakterin boş gördüğü bir evi “işgal ederek” yerleşmesi ve kasabalıların yavaş yavaş oluşan mülkiyetleri/malları koruma içgüdü ile adamı cezalandırmaları veya erkeklerin evlenecek bir kadın bulmak için yolculuğa çıkmaları) ilgi toplarken, yönetmenin yalın dili de filme epey katkıda bulunuyor. Henüz uçsuz bucaksız boş alanların olduğu bir ülke burası ve Jones sahneleme anlayışında, bireyleri genellikle yalnız veya iki kişilik gruplar halinde göstererek ve ıssızlığı vurgulayarak henüz bu toprakların keşfedilmeyi (yani işgal edilmeyi) beklediğini söylüyor bize. Burada Jones’un filme asıl katkısının yalın sinema dili ile görüntünün çerçevesinin içine asgarî sayıda “şey”i alarak ve sadece ne gerekli ise onu göstererek ilerlemesi olduğunu söyleyelim. Öyle ki kimi sahneleri sanki minimum dekorlu bir tiyatro oyunu gibi oluşturmuş yönetmen ve filme değişik bir görsel tat katmış. Rodrigo Prieto’nun görüntülerinden de ciddi destek almış yönetmen ama burada bir ufak olumsuzluğun altını çizmek gerekiyor. Özellikle uçsuz bucaksız topraklar, geniş gökyüzü ve bir obje üçlüsünden oluşan görüntüler fazlası ile “kurallar”a uygun oluşturulmuş duruyor. Bir fotoğrafçılık kursunda öğretilen türden “fazla mükemmel” görünüyor bu kareler ve bir parça akademik duruyor bu nedenle de. Bu problem bir yana bırakılırsa, rüzgârlı sahneler, geniş plan çekimler veya ince bir karın yağdığı sahnelerin görselliği filmi bu açıdan sürekli olarak hayli yüksek bir düzeyde tutuyor.

Marco Beltrami’nin bir yandan sanki hiç yokmuş gibi duran (kendisini çok az öne çıkaran), öte yandan hafif western tınıları içeren dramatikliği ile sahneleri tamamlayan müziğinden de destek alıyor film sürekli olarak. Swank’in güçlü oyununa Tommy Lee Jones’un ekonomik ama etkileyici bir oyunla eşlik ettiği filmde Maryl Streep küçük bir rolde görünürken, sanatçının kızı Grace Summer da çıldıran kadınlardan biri olarak geliyor karşımıza. Asıl acı çekenlerin hep kadınlar olduğu bu hikâye, “bacağını açabiliyor ya” diyerek kendisine sadece “kullanılacak bir mal” arayan erkekleri sergilerken, güzel ve vahşi bir ortamda kadınların dramını anlatıyor bize ve ilgiyi hak ediyor kesinlikle. Yeni topraklara uyum sağlayamayanları (özellikle kadınları ki tanımadıkları erkeklerle evlendirilerek götürülmüşler bu topraklara çoğunlukla) evlerine geri götüren kişilere (hikayemizdekinin aksine, erkek bu kişiler elbette) verilen adı taşıyan film sadeliği ve kırılgan karaktleri ile ayrıca önemli olan bir çalışma, özetle.

(“Yolcu”)