The Company Men – John Wells (2010)

The-Company_Men“En kötüsü ne, biliyor musun? Dünya dönmeye devam etti. Gazeteler her sabah gelmeye, fıskiye her sabah saat 6’da durmaya devam etti. Komşum her pazar günü arabasını yıkıyor hâlâ. Hayatım sona erdi ama kimse farkında değil”

Ekonomik kriz nedeni ile işten çıkarılan orta ve üst düzey yönetici üç adamın hikâyesi.

John Wells’in yazdığı ve yönettiği film üç beyaz yakalı yönetici üzerinden işsiz kalmanın ve ekonomik krizin bireyler ve etraflarındakilerin hayatı üzerindeki etkilerini anlatıyor. Hollywood’un zengin/kapitalist seven bakışından uzak durmak ile o bakışın izleri arasında sıkışmış görünen çalışma yine de özellikle üretimi ve emeği nerede ise kutsaması ile ilgiyi hak ediyor. Güçlü bir oyuncu kadrosu olan film, tüm oyuncularının sağlam oyunları ve Wells’in bu ilk yönetmenlik çalışmasındaki aksamayan temposu ile de dikkat çekiyor. Filmin konusunun gerektirdiği kadar “sert” olmaması (evet, bir ölüme rağmen böyle) ve bir kriz anında işsizliğin kurbanı olan yüzbinlerce mavi yakalılar dururken, çok daha “şık” bir görüntüye kaynaklık ettiği için elbette, beyaz yakalılar ile ilgilenmek gibi problemli yanları da var.

Ekonomik krizler en tepedekilere (paranın asıl sahibine) kadar uzanmazlar asla. Olan ya tüm mavi yakalılara ya da henüz o kadar yukarılara çıkamamış beyaz yakalılara olur. Hikâye işte böyle bir krizin büyük bir holdingteki beyaz yakalıları birer birer kurbanı yapmasını anlatırken üç adama odaklanıyor ve onların aileleri ile birlikte bu krizi atlatmaya çalışırken neler yaşadıklarını gösteriyor bize. Üçü de pozisyonlarının sağladığı zenginlikler içinde yaşar ve refah seviyelerinin tadını çıkarırken, bir gün işsiz kalacaklarını akıllarına bile getirmiyorlar. Aslında bu adamların biri o güne kadar kazandıkları ile dünyalığını çoktan yapmış durumda, diğerleri ve özellikle en genç olanları hayatlarını hep bu refah seviyesi içinde kalacakları varsayımı ile kurmuş olmanın sonuçlarına katlanmak zorunda kalıyorlar. Lüks arabalar, aslında ihtiyaç olmadığı halde satın alınmış eşya vs. sahibi olan bireylerin şimdi bunlardan yoksun kalmasının ne kadar trajik olduğu tartışmalı aslında. Açıkçası, yaşanan finansal krizin asıl vurduğu milyonlarca yoksul dururken, Porsche’unu kaybeden bir adamın “trajedi”si kişisel olarak beni hiç ilgilendirmiyor. Ne var ki Hollywood bu ve elbette şık evler, şık arabalar, şık insanlar dururken yoksulları getirecek değil karşımıza. Yine de hakkını teslim etmemiz gereken kimi tavırları var filmin. İş bulamayınca, marangoz olan kayınbiraderinin yanında çalışmaya başlayan karakter üzerinden film, alçak gönüllü bir tonda da olsa, emeğin kutsallığını anlatıyor bize. Bunu yaparken de, günümüz iş dünyasının kârlılık nedeni ile üretimden uzak durup sağlık ve enerji gibi sektörlere odaklanmasını eleştirisinin konusu yapıyor. Asya’da karın tokluğuna çalışan çocuklardan, yumuşak bir anında da olsa filmin, söz edilmesi takdiri hak ediyor elbette. Plaza dünyasının acımasız rekabeti, yapay dünyası ve bireysel çıkar odaklı dünyasının karşısına, dayanışmanın güzelliğini hatırlatan ve işçi sınıfından olan karakterleri koyması da, benzer şekilde kesinlikle doğru ve önemli bir tercih filmin adına.

Evet bunları yapıyor film, ama bir şekilde Hollywood’un (kapitalizmin) o ezeli ve ebedi bakışı araya giriyor sık sık ve “dengeliyor” yukarıda takdirle sözünü ettiklerimi. Başta final sahnesi olmak üzere, film kesinlikle bir sistem karşıtlığına yanaşmıyor ve mesajını “iyi yürekli kapitalistler” kurtaracak dünyayı olarak veriyor hemen her anında. Bir başka deyişle, insanları işten atarken üzülenler var, bir de üzülmeyenler. Eğer mücadele gerçekten sadece bu ikisi arasında ise, bu mücadeleyi vermeye pek de değmez sanırım. Sonuç olarak Hollywood Hollywoodluğunu yapıyor diyelim ve çalışanından 700 kat fazla kazanan patronların acımasızlığını, sistem içindeki tüm bireylerin sahip oldukları konumların aslında nasıl da pamuk ipliğine bağlı olduğunu ve satacak Porsche’u olanların trajedisini anlatırken satacak Porsche’u olmayanların trajedisini hatırlattığı için minnettarlık duyalım filmin senarist ve yönetmeni olan John Wells’e.

Krizlerin sembol resimlerinden biri olan, içinde kişisel eşyaları olan karton kutularla dev plazaları terk eden beyaz yakalı görüntüsünü de sergileyen filmin ver(ebildi)ği mesajları yumuşatması ise doğru olmamış kesinlikle ve kendi kafası da bu mesajlar konusunda karışmış görünüyor biraz. Finalde beyaz yakalımızın coşkulu nutkundan ne anlamamız gerekiyor örneğin? Bu adam bu çirkin dünyaya dönüyorsa, ne diyor bize film? Başka bir çözüm olmadığını mı, yoksa çözümün yine sistemin kendi içinde yer aldığını mı ya da bireylerin “başarı”, “zenginlik” vs. peşinde koştuğu sürece başlarına geleni hak ettiğini mi düşünmemiz gerekiyor, bilmiyorum gerçekten. Bir başka örnek de plazayı taşlayan işsiz beyaz yakalı. Bu bir “şeytan taşlama” olmasa gerek (sonuçta otuz yıldır çalıştığı ve bundan bir şikâyeti olduğu bize hissettirilmeyen bir kuruma ait bu bina). Dolayısı ile gördüğümüz, bize daha çok, kendisi için kutsal olan bir mekana girmesine izin verilmeyen bir adamın öfkesi olarak yansıyor.

Ben Affleck, Tommy Lee Jones, Chris Cooper, Kevin Costner, Maria Bello ve Rosemarie DeWitt’in başrolleri paylaştığı filmde tüm oyuncular (özellikle de Jones ve Cooper) karakterlerini gerçekçi kılan güçlü oyunlar veriyorlar ve filme net bir çekicilik katıyorlar. Belki de Wells’in televizyon geçmişinin izlerinin sonucu olan yumuşatılmış havasına rağmen ilgiyi hak ediyor filmimiz. Özellikle belli bir yaştan ve tecrübeden sonra işsiz kalmanın trajedisini yansıtma becerisi ve sistemin bireyleri kendi endişelerine odaklanmaya zorlayıcı etkisini göstermesi (işten atılanı teselli etmeye giden herkesin ikinci cümlesi benimle ilgili bir şey duydun mu oluyor) ile de önemli olan film, sistemin içinden sisteme ufak bir fiske vuran ve “kapitalizmin eski güzel günleri”ne özlem duyan yanı ile ilgiyi hak eden bir çalışma, özet olarak.

(“Şirket Adamı”)

Unlawful Entry – Jonathan Kaplan (1992)

unlawful entry“Köpek alın, alarm taktırın, ama sakın silah almayın: Her zaman yanlış insanlar zarar görür”

Evlerine hırsız girdiğinde kendilerine yardımcı olan polisin aşırı yakın ilgisinden rahatsız olmaya başlayan bir çiftin hikâyesi.

Hollywood usulü bir sapık polis ve dış tehditle karşılaşınca sahip olduklarının değerini anlayan kutsal aile hikâyesi. Senaryosu Lewis Colick tarafından yazılan ve Jonathan Kaplan’ın yönettiği film hikâyesindeki kimi inandırıcılık problemleri ve başvurduğu klişelere rağmen, Kaplan’ın akıcı anlatımı, her zaman olmasa da yaratmayı başardığı gerilim duygusu ile seyredilebilir bir sinema eseri. Kurt Russell ve Madeleine Stowe ile birlikte filmde yer alan Ray Liotta’nın kariyerindeki bir başka psikopat karakteri daha yaratma fırsatı bulduğu çalışmanın barındırdığı klasik Hollywood mesajları ise görmezden gelinecek gibi değil.

Helikoperden çekilmiş şehir ve polis arabaları görüntüsü ile başlayan film, bu arabalardan birini takip edecekmiş gibi yapıp daha sonra şehrin zengin mahallerinden birinin üzerinde dolaşıyor: Tehdit altındaki refah duygusu ile giriş yapıyoruz hikâyeye böylece. Daha sonra filmin büyük kısmının geçtiği ev ve özellikle finalde sabit kamera ile karşımıza getirilen ev ve onlarca polis arabası görüntüsü evin, bir başka deyiş ile kutsal bir kurum olan ailenin kutsal mekanının dıştan gelecek tehditlere karşı korunmasının önemini söylüyor ısrarla bize hikâye. Hikâye boyunca aile içindeki ilişkilerin değişimi ve finalde de olması gerekenin olduğu göz önüne alınınca, filmi tehdit altındaki ailenin kutsandığı örnekler arasına yerleştirebiliriz rahatça. Filmin muhafazakâr ve klişe mesajlarından biri de kadının kendisi gibi öğretmen olan en yakın arkadaşının akıbeti üzerinden veriliyor bize. Çekici polis ile ilgili olarak görür görmez fantezi kuran kadının başına geleni de tıpkı korku filmlerinde seksî kızın mutlaka öldürülmesi (=cezalandırılması) gibi bir ilahi adalet örneği olarak sınıflamak mümkün. Elbette bunlara çiftin yaşamlarının tehdit altına girmesinde kadının “saf”lığının ve hatta bir parça da yabancı ile flört etmesinin payı olduğunu da unutmayalım. Neyse ki erkek devreye girer ve…

Filmin bir de inandırıcılık sorunu var ki hikâyeye zarar vermiş. Sapık polisin devriye arkadaşının farkında olduğu bize hissettirilen bir şeyi bunca zaman (7-8 yıl) görmezden gelmesi veya tam olarak anlayamaması veya tek bir korku/gerilim filmi seyretmiş olanın bile açmaması gerektiğini bileceği bir durumda o kapıyı açan karakterler… Bir de kredi karı limiti konusu var ki hiç girmeyelim ona! Filmimiz aslında bunları çok da dert ediyor gibi görünmüyor; onun asıl derdi seyircisini mümkün olduğunca germek ve çiftin bu tehlikeli durumu atlatıp atlatamayacağı (daha doğrusu nasıl atlatacağı) konusunda heyecan yaratabilmek ki bunu da başarıyor açıkçası. Kimi karakterlerin aptallıklarına takılsanız da, klişelerden rahatsız olsanız da ve inandırıcılık sıkıntıları içine düşseniz de film bir şekilde gerilim yaratıyor, siz de seyirci olarak polisten nefret ediyor ve çiftimizin mutlu sona kavuşması için dua ediyorsunuz. Sanırım bunun adına da Hollywood zanaatkârlığı deniyor ve yönetmen Kaplan da bu zanaatkârlığı epey ilerletmiş bir isim olarak seyirciyi avucuna almayı iyi biliyor. Dozunda tuttuğu küçük teknik oyunlarla da (üstten çekimler, balıkgözü objektik kullanımı vs.) zaman zaman şık bir mizansene de imza atıyor Kaplan. 1978’den bu yana Amerikan sinemasına besteci olarak hizmet veren ve on kez aday olduğu Oscar ödülünü iki kez kazanan James Horner’ın hikâyeye yakışan müziğinden de destek alan filmin oyuncuları da aksamıyorlar. Kurt Russell olabileceği kadar iyi, Madeleine Stowe karakterini yeterince sağlam çizmeyen senaryonun sıkıntısını yaşasa da idare ediyor, Ray Liotta ise senaryonun hem avantajlarını hem dezavantajlarını (inandırıcılık problemleri ve hikâyedeki tek ilginç karaktere sahip olması) yaşıyor ama etkileyici olmayı başarıyor sonuç olarak.

Kadının, ailenin, evin ve tüm bunların sonucu olarak erkeğin namusu korunabilecek mi teması üzerinden ilerleyen bir hikâyesi olan film gerilim ve aksiyon arayanlara çok da bir iz bırakmadan bu duyguları verebilecek bir çalışma. Daha fazlasını beklememek koşulu ile, görülebilir bir film özet olarak.

(“Kanunsuz Giriş”)

Billy Two Hats – Ted Kotcheff (1974)

billy two hats“Buraya ilk geldiğimde, binlerce yerli vardı ve milyonlarca da bizon. Şimdi hiçbiri yok. Başta güzeldi her şey”

Birisinin ölümü ile sonuçlanan banka soygunundan sonra kaçan bir kovboy, bir yarı yerli yarı beyaz arkadaşı ve peşlerine düşen bir şerifin hikâyesi.

Western türünün modasının artık geçtiği, baş oyuncusu Gregory Peck’in de eski parlak günlerini geride bırakmış göründüğü bir dönemde çekilen alçak gönüllü bir western. Bir ABD yapımı olarak İsrail’de çekilen ilk western olmak gibi bir özelliği olan film zamanında pek dikkat çekmemiş, hatta İsrail’de çekilmiş olması espri malzemesi dahi olmuştu. Üzerinden geçen kırk bir yıldan sonra, film bugün daha olumlu bir değerlendirmeyi hak ediyor kesinlikle. Temel olarak bir takip hikâyesi olarak gelişen filmin olay örgüsü basit ama olumsuz anlamda bir basitlik değil bu, oyuncular üzerlerine düşeni yapıyorlar, dozunda ve hikâyeye iyi yedirilmiş bir romantizmi var ve heyecanı da çoğunlukla ayakta tutmayı başarıyor. Üstelik yerlilere eski Hollywood’dan hayli uzak bir bakışa sahip olmak gibi takdiri hak eden bir yanı da var.

Gregory Peck’in pek olmamış bir İskoç aksanı ile oynadığı filmi Alan Sharp’ın orijinal senaryosundan Bulgar asıllı Kanadalı yönetmen Ted Kotcheff çekmiş, yapımcı koltuğunda ise ünlü bir isim, Norman Jewison var. Zamanında neden hiç tutulmadığını anlamak zor belki ama bunda en büyük iki etken sanırım western’in artık moda olmadığı günlerde çekilmesi ve gösterişten uzak duran yapısı olsa gerek. Hikayesini anlatırken sadece filmin yıldızı Peck’in canlandırdığı karaktere odaklanmayıp, Desi Arnaz Jr.’ın melez karakterine, şerife ve ona yardım eden adama ve iki kahramanımızın kaçışları sırasında karşılaştığı kadına da aynı incelikle ve özenle eğilen senaryo filmin en büyük avantajlarından biri. Öyle ki ikilinin çatışmak zorunda kaldıkları yerliler bile senaryonun bu özeninden payını almış görünüyorlar ve bir şekilde tüm bu karakterleri kendi hikâyeleri ile ilginç kılabilmiş filmimiz. Meleze halkın genel bakışının (pek kötü yürekli çizilmeyen şerif bile “o sıradan bir adam bile değil, o bir melez” cümlesini sarf ediyor onun için) karşısına hayli cesur, yürekli ve ince bir insan resmi koyuyor film ve Peck’in beyaz kahramanı kadar onun da filmin yıldızı olmasını sağlıyor. Kahramanlarımıza saldıran yerlilerin kullanım şekli ise klasik Amerikan sinemasındaki “vahşi kızılderili” imajından uzak görünüyor. Şerife yardım eden adamın ağzından duyduğumuz sözler (bir zamanlar o bölgenin yerliler ile dolu olduğu) ve bu yerlilerin eksantrik halleri (kadın kıyafeti giyen, boynunda büyükçe bir fotoğraf asılı olarak gezen, viski peşine düşen veya bir kadın şemsiyesini elinden hiç bırakmayan karakterler bunlar) ve sağlıksız yüzleri onları korkunç/komik olarak göstermekten çok yaşadıkları (daha doğrusu içine atıldıkları) hayatların acınası hallerini işaret ediyor sanki seyirciye. Evet, saldırıyorlar ve öldürüyorlar ama sanki başka bir hayat şansları da yok gibi görünüyor. Kaldı ki iki baş karakterimizin de banka soyguncusu olduklarını ve istemeden de olsa birisinin ölümüne neden olduklarını unutmayalım.

John Scott’ın klasik western temalarından genellikle uzak duran ve hatta zaman zaman modern bir havaya bürünen müziği ve Brian West’in özellikle geniş ve boş alanlardan etkileyici kareler (güneş batarken yaşanan bir kovalamaca sahnesi oldukça etkileyici örneğin) yakalayan görüntülerinin de dikkat çektiği filmin belki iki temel kusuru fazlası ile alçak gönüllü olması ve bizon avı için kullanılan tüfekle kaçanlara ateş edilmesi sahnesindeki teknik becerinin tüm filme yayılmamış olması. Oysa girişteki sessiz ve tedirgin havayı yalın havasına rağmen (veya tam da o nedenle) yakalayabilen filmin yaratıcıları bu örneklerden çok daha fazla yaratabilirmiş ve filmi de kesinlikle daha etkileyici ve kalıcı kılabilirlermiş. Buna rağmen, “beyazlar”a fazlası ile dokunduran film (şerifin öldürdüğü çete üyesinin cesedi ile poz verdiği sahne örneğin), Peck’in sade (belki bir parça fazla sade olsa da ve olmamış İskoç aksanı rahatsız etse de) oyunu, ona eşlik eden ve özellikle ilk yarıda senaryodan kaynaklanan nedenlerle bir parça silik kalan ama sonradan açılan melezi canlandıran Desi Arnaz Jr., para karşılığı kaba bir adama satılmış ve melez ile filme çok yakışan bir romantizmin nesnesi olan kadını hayli başarılı şekilde oynayan Sian Barbara Allen, şerif rolünde canlı bir performans veren Jack Warden ve ona yardım eden salon sahibini oynayan David Huddleston’ın varlıkları ile ilgiyi hak eden bir çalışma. En azından, bugün unutulmuş olmayı hak etmeyen bir film bu ve görmekte yarar var.

(“The Lady and the Outlaw” – “Beraber Dövüşelim” – “Çılgın Dövüş”)

Balzac ve Çinli Terzi Kız – Dai Sijie

balzac ve cinli terzi kizFransa’da yaşayan Çinli yazar ve sinemacı Dai Sijie’nin yine kendisi tarafından filmi de çekilen ilk romanı. “Kültür Devrimi” sırasında bir dağ köyünde “yeniden eğitim” gören iki gencin ve orada tanıştıkları bir terzi kızın hikâyesini anlatan roman, kısmen yazarın kendi hayatından esinlenirken (1971 – 1974 yılları arasında yazar da “yeniden eğitim” programının kapsamındaymış) ve Çin’de o tarihte yaşananları ele alırken, asıl olarak edebiyatın evrenselliği ve insanları dönüştürme gücü üzerine sözler söyleyen bir kitap olarak dikkat çekiyor.

“Kültür Devrimi” 1966 ile 1976 yılları arasında Çin’de gerçekleşen ve Mao’nun gerçek komünizmi topluma yaymak, toplumdaki kapitalizm ve burjuva unsurlarını yok etmek hedefleri doğrultusunda gerçekleştirilen bir hareketti ve bu hareket kapsamında milyonlarca kişi hapsetme, toplum önünde aşağılama, işkence gibi cezalara uğrarken, entelektüeller ve özellikle gençler “yeniden eğitim” adı altında Çin’in kırsal bölgelerinde yılarca çalışmaya zorlanmıştı. Ülkeyi sosyal ve ekonomik açıdan uzun süre boyunca olumsuz etkileyen bu dönemde kimi tarihi ve dini eserler de yok edilmiş ve Batı kültürünün örnekleri, örneğin kitaplar da ortadan kaldırılmıştı. Dai Sijie’nin işte bu dönemde geçen hikâyesi iki genci ve köylü bir terzi kızı odağına alarak bir yandan iktidarın politikalarının bireylerin hayatları üzerindeki acımasız etkilerini anlatıyor ve diğer yandan da ilk aşk ve edebiyatın (daha doğrusu genel olarak sanatın) anlamı, güzelliği ve gücü üzerine hayli akıcı bir hikâye anlatıyor okuyucuya. Kitap bunun yanısıra, genel olarak “hikâye anlatma” üzerine de epey dokunaklı şeyler söylüyor. İki gencin seyrettikleri bir filmi veya okudukları bir romanı terzi kıza ve köy halkına anlatmaları, “devrimci olmayan” sanatın yasaklı olduğu bir dönemin fon olarak alındığını da düşününce, hayli etkileyici. Kitapta adı geçen eserlere (Ursule Mirouët, Goriot Baba, Madame Bovary, Jean-Christophe, Monte Kristo Kontu vs.) aşina olmak kuşkusuz ek bir tat almaya yardımcı olacaktır ama edebiyat sevgisini satırlarında güçlü bir biçimde duyuran kitabı sevmeye engel değil aksi bir durum.

Kitabın ilginç özelliklerinden biri trajik bir dönemde geçmesine rağmen (ve belki tam da bu nedenle) ve olayların gelişimi her an bizi bir kötü sonuca götürecekmiş gibi olsa da bunun hiç gerçekleşmiyor olması. Öyle ki okuduğunuz bir satır hemen sonrasında bir trajik olay “beklentisi” yaratıyor ama gerçekleşmiyor bu durum. Yazarın umudu bir şekilde ayakta tutma arzusunun da bu tercihte rolü olduğunu düşünüyorum. Biri kitabın anlatıcısı olan iki gencin tanıştıkları ve basit bir dağlı olarak gördükleri terzi kızı kitaplar aracılığı ile değiştirme/geliştirme çabası romanın ana dertlerinden biri ama bunun finale rağmen yeterince güçlü anlatıldığını söylemek bir parça zor sanki. “Dedi ki, Balzac onun bir şeyi anlamasını sağlamış: bir kadının güzelliği, değer biçilemez bir hazinedir” sözleri ile bitse de kitap, burası bir parça eksik kalmış gibi.

Hastanede geçen bölümler ve edebiyat sevgisi ile taşan satırları başta olmak üzere pek çok çekici yanı olan roman akıcı kurgusu ve dili sayesinde rahatça okunan bir kitap. İdeolojisi ne olursa olsun, insanı bireyselliğinden ve insanlık tarihinin birikimlerinden mutlak bir şekilde uzak tutan tüm rejimlerin acımasızlığını hatırlatması ile de önemli.

(“Balzac et La Petite Tailleuse Chinoise”)