The Satan Bug – John Sturges (1965)

The satan bug“Şeytan virüsüne sahip olmak bir insanı yeryüzünde Tanrı yapabilir. Bu da yeterince cazip, değil mi?”

Şavaşlarda kullanılmak üzere ölümcül virüsler üretilen bir laboratuvardan çalınan ve dünyadaki tüm canlıları öldürebilecek bir vürüsü bulmaya çalışan bir ajanın hikâyesi.

Macera ve gerilim türündeki romanları ile tanınan ve pek çok eseri sinema ve televizyona aktarılan İskoç yazar Alistair MacLean’in aynı adlı romanından senaristler James Clavell ve Edward Anhalt tarafından uyarlanan ve John Sturges’ın yönettiği bir ABD yapımı. Romanda İngiltere’de geçen olayların ABD’ye taşındığı film kameranın arkasındaki ünlü kimi isimlere rağmen özendiğinin aksine -düşük bütçeli- bir Bond filmi olmayı bir türlü başaramıyor ve gerek olay örgüsündeki boşluklar gerekse ve özellikle gerilim ve heyecanını sürekli kılamaması ve baş karakterini yeterince çekici resmedememesi nedeni ile etkileyici olamıyor. Yine de, eski usül bir macera filmi seyretmek isteyenlerin ve bu türden hoşlananların göz atmaktan pişmanlık duymayacağı bir çalışma.

Film hayli vaatkâr bir havada başlıyor. De-Patie Freleng adındaki, televizyon ve sinema eserleri için hazırladıkları animasyonlarla tanınan şirketin hazırladığı açılış jeneriği ve ona eşlik eden ünlü besteci Jerry Goldsmith’in müziği hayli çekici bir giriş yapmasını sağlıyor hikâyenin. Ne var ki bu girişten sonra, hikâye sık sık vasat bir televizyon dizisinin bir bölümü havasında ilerliyor ve kendi mütevazi ölçüleri içinde de olsa, özendiği Bond filmlerinin çekiciliğinin yanına yaklaşamıyor bir türlü. Oysa Goldsmith dışında başka ünlü isimler de var film için kameranın arkasında görev yapan. Yönetmen koltuğundaki isim 1955’de çektiği “Bad Day at Black Rock – Zafer Madalyası” ile Oscar’a aday gösterilmiş ve yine bu film ile Cannes’da yarışmış bir isim olan John Sturges örneğin. Üç yıl sonra Alistair MacLean’in bir başka romanından “Ice Station Zebra – Kutup Harekâtı” filmini de çekecek olan Sturges bu filme bir türlü bir farklılık veya farklılık bir yana yeterli derecede çekici bir dinamizm getirememiş. Görüntü yönetmenliğini üstlenen, üç Oscar ödüllü usta isim Robert Surtees de filme geniş ve boş alanlarda geçen kimi sahneler dışında, varlığını kanıtlayacak bir katkı verememiş gibi görünüyor açıkçası. Filmin aksayan bir yanı da başroldeki George Maharis’in bir ajanı pek de hatırlatmayan ve hayli duygusuz oyunu. Kahramanının sizi yanına çekemediği bir maceraya ortak olmak pek çekici olamıyor, takdir edileceği gibi.

Kendini yenileyebildiği ve yok edilemediği için “şeytan virüsü” adı verilen virüsü kaçıranın kimliği ile ilgili hikâyedeki sürprizi başarılı olan ama bir türlü sizi içine alamadığı için bu sürprizin çok da etkileyici olamadığı hikâyede “kötü” adamın kimliği üzerine değinmeler 1960’lı soğuk savaş yıllarına uygun olarak komünistlere kadar uzanıyor olsa da o yönde ilerlemiyor olaylar ve romanın/filmin takdiri hak eden yanlarından biri olarak, “kötü” adam laboratuarın tamamen ortadan kaldırılmasını talep eden biri oluyor. Burada şunu sormak gerekiyor elbette: Her ne kadar üzerinde çalıştıkları virüsün bu derece ölümcül (bir hafta içinde ABD’deki ve bir ay içinde de tüm dünyadaki canlıları yok edebilecek bir virüsten söz ediyoruz) olabileceğini onlar da öngöremese de, bilim adamlarının zaten çirkin bir olgu olan savaşın daha da çirkin bir yüzü için çalışıyor olmalarını neden hiç eleştiri konusu yapmıyor film? Aksine, ajanımızın Kore Savaşı’ndaki kahramanlıklarını da gündeme getiren milliyetçi bir söylem takınıyor film ve bu konuya hiç girmiyor.

Dünyanın en zenginlerinden biri olan ama hiç fotoğrafı olmayan (istihbarat örgütlerinin elinde bile!) bir garip milyoner adam, ele geçirdikleri ajanımızı ve yanındakileri nedense hemen öldürmeyip onlar üzerinde virüsü kullanmayı tercih eden kötü adamlar veya yanındaki iki kişiyi hemen öldürecek kadar etkileyen bir virüsün kahramanımızı hiç etkilememesi gibi inandırıcılık problemleri de var hikâyenin. Öyle ki bir sahnede ajanımız kendisini yakalayan “teröristlere” beraber ele geçirildiği kız arkadaşını giderken yanlarında götürmelerini söylüyor ve onlar da buna uyuyorlar!. Senaryonun kimi olayları görsel olarak değil de, karakterlerden birine ne olduğunu anlattırma yolu ile çözmesi de filmin lehine olmamış elbette. Bu kusurlarına karşılık filmin olumlu yönleri de var kuşkusuz: Öncelikle, “eski” macera filmlerinin özellikle belli bir yaşın üzerindekilere hissetirdiği bir aşinalık veya bir başka ifade ile nostalji duygusunu yeterince olmasa da hissettiren bir film bu. Günümüz sinemasının seyircinin sürekli olarak üzerine gelip onu sersemletmeyi hedefleyen yaklaşımından çok farklı bir havası var doğal olarak bu çalışmanın. Sturges’ın ne yazık ki sayısı yeterince çok olmayan kimi katkılarını da anmak gerekiyor. Örneğin açılış jeneriğinden ilk sahneye geçiş çok ustaca ve ilkindeki damarlara yayılan virüs imajından ikincisindeki ülkenin damarları diyebileceğimiz yollardan birinde ilerleyen bir araba imajına geçiş yaparak etkileyici bir kurgu ustalığı gösteriliyor. Sturges’ın görüntü yönetmeni Surtees’in de katkıları ile ıssız yollarda geçen sahneleri filmin genel dinamizm probleminin dışında tutabildiğini de söyleyebiliriz. Ünlü oyuncu Lee Remick’in jenerikte adı geçmeyen çok küçük bir rolde (ajanımıza “telefonunuz” var diyen garson kız) göründüğü film, çoğunlukla vasat sularda gezinse de eski filmlerin meraklıları için çekici olabilir yine de.

(“Şeytan Virüsü”)

Calvary – John Michael McDonagh (2014)

calvary“Günahlarla ilgili çok fazla konuşuluyor ama erdemlerden yeterince bahsedilmiyor”

Bir adamın, günah çıkarma sırasında, kendisini bir hafta sonra öldüreceğini söylediği bir rahibin etrafındaki kötülüklerle baş etmeye çalışmasının hikâyesi.

İrlandalı/İngiliz sinemacı John Michael McDonagh’ın yazdığı ve yönettiği film, sanatçının 2011 tarihli ilk çalışması olan ve çok beğenilen “The Guard” filminden sonra çektiği ve “İntihar Üçlemesi” adını verdiği serinin de ikinci çalışması. Deniz kıyısında ve muhteşem bir doğası olan bir İrlanda kasabasında geçen filmde, görevini yapmaya çalışan ama sanki yaptığı işin artık bir anlam ifade etmez göründüğü bir rahibin ilk sahnede tanık olduğumuz ölüm tehdidinden sonra görevini yapmaya devam etmesini anlatıyor film temel olarak. Kimi sembolleri de olan film, başroldeki Brendan Gleeson’un sağlam ve sakin oyunu ile dikkat çektiği, sıkı bir gerilim noktası ile başladığı halde hikâyesini bu gerilimin kurbanı yapmayıp derdini anlatmayı ihmal etmeyen, başarılı görüntüleri ve McDonagh’ın hikâyeye uygun mizansen anlayışı ile dikkat çeken bir çalışma. Kilise görevlilerinin karıştığı çocuk tacizleri gibi netameli bir konuyu ele almasına rağmen, küçük bir mizahı da dramın ve gerilimin yanına koymayı başaran film, karakterlerinin “tuhaf”lığının zaman zaman öne geçmesi gibi bir problemi olsa da kesinlikle görülmeyi hak ediyor.

Filmin orijinal adı olan “Calvary” birkaç anlama sahip bir kelime: İsa’nın çarmıha gerildiği yerin adı olduğu gibi çarmıha gerilmeyi anlatan heykellere ve aşırı (ve özellikle ruhsal) acı çekme haline de verilen bir isim bu. Açıkçası filmin adı bu üç anlama da sahipmiş gibi görünüyor. Bir kızı olan Katolik rahip (rahip olmadan önce evlenmiş ve bir kızı olmuş, karısını kaybettiği bu evlilikten) geçmişinde alkol bağımlılığı sorunu da yaşamış bir kişi ve dünyanın içinde bulunduğu koşullarda yaptığı iş -alay konusu olacak kadar- nerede ise anlamsız görünürken, yardımcı olmaya, yol göstermeye çalışıyor insanlara. Özellikle İrlanda gibi kilisenin geçmişteki günahlarının (tacizler, çocukların cinsel istismarları vs.) birer birer ortaya döküldüğü bir ülkede yaptığı işin ve temsil ettiği kurumun saygınlığını korumak için umarsız bir çabanın içinde debelenip duruyor hikâyesine tanık olduğumuz bir hafta boyunca. Rahibin etrafındaki, her biri ayrı bir tuhaflığı olan on iki karakter (İsa’nın on iki havarisine gönderme olsa gerek) yaptığı işi hem sorgulatıyor rahibe hem de kötülükleri/kusurları/günahları ile işini zorlaştırıyorlar. Ait olduğu kurumun çocuklara karşı işlediği günahların kurbanı olmakla tehdit edilen rahibin bu bağlamda, hikâye tarafından bir İsa rolüne büründürüldüğünü de söyleyelim, filmin dinsel göndermelerinden biri olarak.

İlk kez 7 yaşında bir rahip tarafından tecavüz edildiğini ve beş yıl boyunca bu tecavüzün sürdüğünü söyleyen bir adamın günah çıkarma sırasında kendisini bir hafta sonra öldüreceğini söylediği rahip bu kişinin kim olduğunu merak ediyor (ve bize de ettiriyor) ama yaşamını değiştirmeden sürdüyor her gün yaptığı gibi. Etrafındaki zina, yalan, cinayet, hırsızlık gibi suçların birer parçası olan karakterlerin bu bir hafta boyunca rahibe yaşattığı duygu ve düşünceleri başarılı bir şekilde seyirciye de yansıtıyor film. Öyle ki sık sık “tüm bu çaba ne için” diye sormaktan kendinizi alamıyorsunuz ama finale doğru olan bir sahnede bu karakterlerden biri ile sohbeti bu çabanın her şeye rağmen bir anlam ifade edebileceğini söylüyor bize. Yönetmen McDonagh’ın hayranı olduğunu söylediği Fransız sinemacı Robert Bresson’a (kendisini Hristiyan ateist olarak tanımlayan bir isim!) ithaf edilmiş son sahnede bu anlam -bağışlama ile birlikte- vurgulanıyor ama bu sahne filmin bütünü içinde değerlendirildiğinde yine de gereksiz duruyor bir parça. Hikâyenin dine karşı lehte veya aleyhte net bir tavır almadığını (ki kesinlikle doğru olmuş bu) ve inancı sarsılan bir başka rahibi ateist yazar ve bilim adamı Richard Dawkins’in “The God Delusion – Tanrı Yanılgısı” kitabını okurken görüntülemesine ve kilisenin günahlarını odağına almasına rağmen kendisini din karşıtı bir yere konumlamadığını söylemek gerekiyor. Odağında kilise, rahip, günahlar vs. olmasına rağmen, filmin seyirciyi dinsel motiflerle yormadığını ve bu kavramlara uzak (bilmemek veya bilip de uzak durmak anlamında) olan seyirci için bir sıkıntı yaratmaması da filmin başarılarından biri. Öne çıkarmadığı ama seyircinin aklında hep kalmasını sağladığı gizemi de benzer şekilde akıllıca kullanıyor film. Karakterlerinin hangisinin rahibi öldürmeyi planladığını, evet siz de düşünüyorsunuz ama bu asla hikâyenin asıl derdinin önüne geçmiyor ki senaryoya ait bir başarı bu elbette. Filmin başarısı bunlarla sınırlı değil: Patrick Cassidy’nin çok başarılı ve dramı/gizemi/mistizmi barındıran müziğinden Larry Smith’in kasabanın müthiş doğasını dozunda tutulan bir çarpıcılıkla yakalayan görüntülerine film görsel ve işitsel olarak da çok başarılı. Başta Brendan Gleeson, Orla O’Rourke ve Dylan Moran olmak üzere oyuncular da hayli sıkı performanslar veriyorlar ve filme ciddi bir katkı sağlıyorlar.

Etrafındaki tüm o karakterlerin inancını test eder gibi göründüğü, küçük bir kızla masum sohbetinin kızın babası tarafından üzerindeki cübbeden dolayı şüphe ve nefretle karşılandığı ve kilise kurumunun günahlarından dolayı kendi varlığının anlamını da sorgulayan rahibin kara komedi de içeren bu hikâyesi sıkı soundtrack’i ile de dikkat çeken bir çalışma ve yönetmenin adeta şeytanî bir varlık gibi görüntüye sık sık soktuğu heybetli dağ görüntüsü gibi öğeleri ile görsel açıdan da başarılı bir çalışma. Her birinin ayrı ve önemli bir hikâyesi olan karakterlerin fazlalığı ve bu karakterlerin tuhaflığı içinde zaman zaman dağılır gibi olsa da (ki finalin çarpıcılığının neden daha fazla olamadığını da açıklıyor bu durum sanırım), kendi kasabasının “Tanrı”sı olan bir rahibi anlatan bu dram, Tanrı’nın günümüz dünyasındaki yeri üzerine düşünülmesini sağlayan bir çalışma olarak da önem taşıyor. Cezaevindeki bir seri katille rahip arasında geçen yüzleşme veya deniz kenarında ve hayli rüzgârlı bir havada geçen rahip ile kızı arasındaki bir diğer yüzleşme gibi seyredene dokunacak sahneleri de olan film görülmeyi hak ediyor, özet olarak.

(“İtiraf”)

Perro Guardián – Bacha Caravedo / Chinón Higashionna (2014)

Perro Guardian“Katiller sorgulamadan öldürür, intikam alanlar ise önce nedenini bilmek isterler”

Hükümet ile isyancı gruplar arasında çıkan çatışmalarda işlenen suçlar için ilan edilen aftan sonra kiralık katil olarak çalışmaya başlayan eski bir askerin hikâyesi.

Perulu sinemacılar Bacha Caravedo ve Chinón Higashionna’nın birlikte yönettikleri ve senaryosunu Caravedo’nun yazdığı bir Peru filmi. Aksiyonu çağrıştıran sahnelerine ve tüm o suikastlere rağmen, film temel olarak politik ve toplumsal değinmeleri olan ve soğukkanlı katil görünümündeki bir yalnız adamın yaptıklarını sorgulaması ile yaşananları anlatan alçak gönüllü bir eser. Başroldeki ve ülkesinde stand-up komedyenliği ile tanınan Carlos Alcantara’nın rolüne çok yakışan bir performans sergilediği film karanlık ve küçük eserlerden hoşlananların kesinlikle ilgisini çekecek bir yapım.

2001 yılında geçen hikâye, 1995’te çıkarılan ama anlaşıldığı kadarı ile henüz onaylanmayı bekleyen bir aftan yararlanan bir adamın soğukkanlı bir suikastçi olarak geçen günlerini anlatıyor bize. Gazeteye verilen küçük ilanlar aracılığı ile haberleştiği ve devletle de bağlantıları olduğu anlaşılan gizemli bir grup için, para karşılığında ve hiç soru sormadan suikastler yapıyor adam ve kaçak yaşadığı için de ailesi ile sadece başkaları aracılığı ile yürütülen mesajlaşmalar ile haberleşiyor. Hikâye onun ve diğer eski askerlerin yeni hayatlarını (benzeri şekilde suç örgütünün üyesi olanlar veya kendi kilisesini kurup vaiz olanlar vs.) anlatırken, anlaşılan Peru tarihi için önemli olan bir olguyu da karşımıza getiriyor. Filmin tüm alçak gönüllü yapısı içinde hayli etkileyici bir anlatım dili ile bize hatırlattığı geçmişteki suçlar, “teröristler”e uygulanan yargısız infazlar vs. Peru toplumunun acılarını getiriyor karşımıza. Hem geçmişteki insanlık suçlarını hatırlatıyor film hem de dinin bireyler ve onlar aracılığı ile toplum üzerindeki etkisini kahramanının dönüşümünü de parçası yaparak, üzerinde düşündürtecek bir şekilde anlatmayı başarıyor. Caravedo ve Higashionna ikilisi şiddeti, askerlerin muhaliflere karşı işlediği suçları ve dinin sömürü aracı olarak kullanımını sözelden çok görsel bir eleştirinin konusu yapmayı tercih ederek doğru bir seçim yapmışlar. Adamın evin rutubetten sürekli damlayan tavanına bakarak geçirdiği anları, rutubetin gittikçe tüm tavana yayılmasını ve -sonuçta işe yaramayacağı açık olsa da- İncil’den kopardığı sayfalarla damlamayı önlemeye çalışması hem görsel olarak bir tat katmış filme hem de dinin toplumdaki yeri üzerinden anlamlı bir sembolizmin de örneği olmuş görünüyor.

Film İsa figürü, vaizler, ayinler ve İncil resimleri ile dinin toplumun içinde nasıl yaygın bir yeri olduğunu vurguluyor sürekli olarak ve hikâyenin gündemine aldığı tüm o yoksulların hayatlarındaki önemini söylüyor hikâyesi ile. Acımasızlığa varan tavrı ile sonsuz tedbiri hiç elden bırakmayan suikastçinin adı tam konulmamış bir yakınlık kurduğu genç kız ve onun hayatı da dinin nelerin maskesi olarak kullanılabileceğini gösteriyor bize. Tüm bunlardan hikâyenin doğrudan bir din eleştirisi yaptığı sonucu çıkarılmamalı; film dinin bu derece önemli bir olgu olduğu bir toplumda geçen hikâyeyi gerçekçi ve sakin bir dille anlatırken, gerçekçi tavrının gereği olarak yapıyor bunu. Bir başka deyişle, toplumu nasılsa öyle tasvir ediyor. Pauchi Sasaki’nin müziklerinin ve Fergan Chávez-Ferrer’in görüntülerinin, tıpkı yönetmenlerin mizansen anlayışı gibi sade ve gerçekçi tonlara sahip içerikleri ile hikâye oldukça ciddi bir katkıda bulunduğu filmde başroldeki Carlos Alcantara’nın herhangi bir duyguyu dışarı vurmaktan kaçınan bir sertliğe sahip yüz ifadesi ile rolüne çok yakıştığını da söylemek gerekiyor. Oyuncunun son sahnelerde, filmin geri kalanının aksine nerede ise dışavurumcu bir tavırla oynaması (büyüyen gözler vs.) ise bir çelişki yaratmadığı gibi kahramanın değişimini ve sorgulamalarının sonucunda geldiği noktayı daha net görmemizi sağlıyor kesinlikle.

Otobüsteki dilenci, sokakta sürekli kahramanımızın karşısına çıkan evsiz veya -Mayra Goñi’nin başarılı oyunu ile klişe bir genç kız karakteri olmaktan kurtulan- Milagros karakterlerinin filmin yaratıcılarının Peru sokaklarından karşımıza getirdiği ve filmin gerçekçi yanını destekleyen unsurlar olduğu bu hikâye, sakin ama sert biçim ve içeriği ile ve konusunu ve karakterlerini sömürmeden onları ilgi kaynağı kılabilmesi ile de ilgiyi hak eden bir çalışma. “Yalnız suikastçi” tiplemelerine büyük bir yenilik getirmiyor belki ama hikâyesinin toplumsal boyutu ile bu açığını da kapatıyor başarılı bir şekilde.

(“Guard Dog” – “Koruma Köpeği”)

The Devil’s Advocate – Taylor Hackford (1997)

The Devils Advocate“Kibir, kesinlikle en sevdiğim günah”

Başarılı ve hırslı bir yerel avukatın, New York’taki büyük bir şirket ve onun gizemli patronundan aldığı teklif ile değişen hayatının hikâyesi.

Andrew Neiderman’ın romanından Jonathan Lemkin ve Tony Gilroy tarafından uyarlanan, Taylor Hackford’un yönettiği, Al Pacino’nun döktürdüğü bir Hollywood işi. Şeytan ve tanrı, kibir ve diğer günahlar, iyi ile kötü, bir parça gizem ve sürpriz, tıkır tıkır işleyen bir anlatım ortaya seyri keyifli ve ticarî sinemanın kalıplarına sıkı sıkıya bağlı bir anlatım dili ile de rahatça takip edilebilen bir film koymuş. Görsel efektlerin ve artistik tercihlerin yerli yerinde göründüğü film, sinema tarihindeki kimi filmlerden (kötülüğün kaynağı şeytanı ve hukuk sistemini konu alan filmler bunlar) esinlenmiş görünen yapısı ile belki çok orijinal bir içeriğe sahip değil ama izlenmeyi de hak ediyor, sıkı bir eğlencelik olarak.

ABD’nin en nefret edilen meslek gruplarından biri olduğu söylenir avukatlığın ve bu bir çeşit Faust hikâyesi olan film konu edindiği mesleği doğru seçmiş görünüyor bu nedenle. Müvekkilinin suçlu olup olmadığından bağımsız olarak, hatta suçlu olduğunu bildiği zaman bile başarı hırsı ve kapıldığı kibir ile hepsini beraat ettirmeyi başarmış bir küçük şehir avukatının yeteneklerini “şeytanî” bir gücün emrine vermesini konu alıyor hikâye ama Faust’ta olduğunun aksine şeytanla bilerek yapılan bir pazarlık yok burada; bir başka deyişle başarı karşılığında şeytana ruhunu satmıyor avukatımız, şeytanın onun kibirini kullanmasına tanık oluyoruz sadece. Hikâye, evet bir iyi ile kötü çatışması sunuyor ama bildiğimiz anlamda değil bu da; kötü ile kötülüğe direnen bir yarı-iyinin çatışması bu daha çok ve doğrudan iyi ile kötünün karşı karşıya gelmesini sağlayacak dindar anne karakteri -neyse ki- bu anlamda kullanılmıyor. Onca Amerikan filminde gördüğümüz ve hakkında kendi ülkemizdeki -varlığı tartışılır- hukuk sisteminden çok daha fazla bilgi sahibi olduğumuz Amerikan hukuk sistemine mahkemeleri, jürileri, yargıçları, sanıkları ve avukatları ile bir kez daha tanığı olduğumuz hikâye bu açılardan bakıldığında temel olarak yeni olan tek bir şey getiriyor karşımıza: Senaryonun teması gereği altını biraz kalın çizgilerle çizdiği şey bu ve avukatların nasıl da kötülüğün/adaletsizliğin aracı olabileceğini gösteriyor bize. Bir başka deyişle ortada şeytanın kendisi olmadığı zaman bile, Amerikan sisteminde bu işin şeytanî bir yanı var anlaşılan. TRT’nin siyah beyaz zamanlarındaki unutulmaz dizisindeki “Avukat Petroçelli” değil bu avukatlar.

Keanu Reeves’in kariyerindeki iyi performanslarından birini sergilediği filmde yan oyuncular da rolleri için doğru seçilmiş görünüyorlar kesinlikle. Filmin yıldızı ise elbette Al Pacino. Neden Tanrı’nın değil de kendisinin insanın yanında olduğunu anlattığı uzun konuşması başta olmak üzere, onun için özel yazılmış gibi duran (ve herhalde yapımcıların da Oscar’a göz kırptıkları) sahneleri ile film boyunca döktürüp duruyor ve final hariç, abartılı mimiklerle başvurmadan kötülüğün somutlaşmış halini sergiliyor bize. Pacino’nun karakterinin adını aldığı şair John Milton’ın “Paradise Lost” şiirinden bir dize olan “cennette hizmet etmektense, cehennemde hüküm sürmek” sözü, şeytanın insanları zaafları üzerinden sömürerek onlara hüküm sürmeyi/iktidarı vaat vettiği bu hikâyenin derdini anlatmak için iyi bir seçim olmuş. Şeytan onlara “iktidar”ı sunarken, kötülüğün kazanması ve yayılması için onların yeteneklerini kullanıyor ve son karede gördüğümüz gibi, bu hedefine ulaşmak için çaba harcamaktan asla vazgeçmeyeceğini söylüyor bize film.

Din olgusunun kullanımında kimi Hollywood işi muhafazakâr numaralara başvurmaktan çekinmiyor film. Genç avukatının annesinin saf dindarlığı, karısının bunalım anında kiliseye sığınması vs. tipik örnekleri bu yaklaşımın ama neyse ki bunların dozunu abartmamış senaryo ve ortaya “Hıristiyanlık şeytana karşı” olarak özetlenecek bir ucuz numara koymamış. Başta Pacino’nun tuhaf ofisindeki duvar heykelleri olmak üzere görsel efektlerden ustaca yararlanan film, efektlerin sade ve alçakgönüllü kullanımı ile doğru bir tercihte bulunmuş. Avukatın eşinin bunalıma gidişini yeterince iyi ve gerçekçi kılamamak, metro vagonunda gizli bir davanın bağıra bağıra tartışılması (bağıra bağıra olması gerekiyor, böylece Pacino daha gösterişli bir performans gösterme şansına sahip oluyor çünkü) gibi gerçekçilikten uzak ve yine Al Pacino için tasarlandığı fazlası ile belli olan ve bu yüzden uzaması ve sarkması pek umursanmamış görünen sahnelere sahip olmak gibi problemleri olan film, Pacino’nun şov sahnelerinin yanısıra, Hackford’un usta bir yönetmenlik gösterdiği kimi sahneleri ile de dikkat çekiyor. Kısa süren, dar bir mekanda geçen ve altı oyuncunun birden ustaca bir mizanseni canlandırdığı asansör önü sahnesi örneğin, kesinlikle çok başarılı. Bruno Rubeo’nun set tasarımları özellikle sadeliğin önde olduğu yerlerde çok etkileyici ve Andrzej Bartkowiak’ın görüntüleri de minimalizmin içinden şeytansı yanları çıkartıp sergilediği anlarda doruğuna çıkan bir beceri örneği. James Newton Howard’ın müziği de hikâyeye uygunluğu ile dikkat çekiyor ve öne çıkmadan görüntüleri destekliyor.

İyi ile kötü arasındaki savaşın insanın iradesi üzerinden yürüdüğünü söyleyen film, özet olarak Hollywood ustalığının örneklerini içeren iyi bir eğlencelik. Yukarıda belirttiklerimin yansıra, görsel becerinin başka diğer örneklerine de sahip olan film, bir aşk sahnesinde kimliklerin karışmasını etkileyici şekilde sergileyen ustalıklı kurgusu ve gerilimini adım adım inşa etmesi ile de ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“Şeytanın Avukatı”)