Body of Lies – Ridley Scott (2008)

body of lies“İnternette kafamın kesilmesinin görüntülerinin yayınlanmasını istemiyorum. Bir şey olursa, vur beni!”

Orta Doğulu İslâmcı bir terör örgütünün peşine düşen bir CIA ajanının hikâyesi.

David Ignatius’un aynı isimli romanından William Monahan tarafından uyarlanan ve Ridley Scott’ın yönettiği bir Amerikan – İngiliz ortak yapımı. Başrollerdeki Leonardo DiCaprio ve Russel Crowe’a Mark Strong’un zaman zaman onların önüne geçen bir performansla eşilk ettiği film, Hollywood’un Orta Doğu cangılına göz attığı ve aksiyon ile düşünceleri birlikte götürmeye çalıştığı türden bir çalışma. Bu iki hedeften ilkinin nispeten tutturulduğu film, düşünsel alanda ise epey bir yalpalıyor. Sadece Fas ve ABD’de çekilmiş olsa da pekçok ülkeyi dolaşan hikâye eğreti duran romantizminin yanısıra büyük bir bölümünde kahramanını tam anlamı ile doyurucu bir heyecanın parçası yapamamak gibi bir soruna da sahip. Yine de Scott’ın profesyonel anlatımı, güçlü oyuncuların varlığı ve Orta Doğu sorununun ne denli karmaşık ve bir o kadar da çözülemez olduğunu göstermesi ile ilgiyi hak eden bir film bu.

Film W. H. Auden’ın İkinci Dünya Savaşı’nın ilk günlerinde, savaşın çıkışı üzerine yazdığı “September 1, 1939” adlı şiirinden bir bölümle açılıyor: “Ben ve herkes bilir / Okulda çocukların öğrendiğini / Kendisine kötülük yapılanların / Kötülükle karşılık verdiğini”. Orta Doğulu “İslâmcı teröristler”le 11 Eylül 2001’de kendileri hedef alınana kadar pek ilgili görünmeyen Amerikan halkının bu örgütlere olan korkulu merakını gidermeye yönelik çalışmalardan biri olarak görebileceğimiz bu Ridley Scott filmi açılıştaki sözler ve hemen girişteki kısa bir işkence sahnesi dışında şimdinin kötülerine zamanında yapılmış kötülüklere pek değinmemeyi tercih ediyor açıkçası. Öyle ki intihar bombacılarının, kafa kesenlerin, masum insanları hiç gözünü kırpmadan yok edenlerin nereden çıkıp geldiğini keşfetmeyi tamamı ile seyirciye bırakıyor hikâye ve aksiyonu da içine alan çok başka kanallarda akmayı tercih ediyor.

Senaryoya kaynak olan romanın yazarı ABD’li gazeteci ve yazar David Ignatius Washington Post’un editörlerinden biri ve bizim için ayrı bir “önem”i var. 2009 yılında Davos’taki meşhur “one minute” olayının gerçekleştiği oturumun moderatörlüğünü yapan kişiydi Ignatius. İşte bu gazetecinin romanından uyarlanan film açılıştaki iddialı girişin aksine farklı bir yönde ilerliyor daha sonra. Orta Doğu’nun bir cangıl olduğunu, Batı uygarlığını yok etmeye kararlı teröristlerle dolu olduğunu ve karşılıklı anlayışın ve sevginin olayları çözeceğini söylüyor bize kaba bir özetle. Kahramanımızın film boyunca takındığı “hümanist” tavır ve sondaki kararı da filmin bu naif yaklaşımının örnekleri oluyor sadece. Öyle ki film sahada çalışan CIA ajanları ile merkezdekiler arasındaki gerilime (böylelikle DiCaprio ve Crowe arasındaki ikili sahnelere, daha doğrusu diyaloglara daha çok yer verme fırsatı da elde ediyor film kurnaz bir şekilde) asıl hikâyesinden daha çok yer veriyor. Batı’nın sistemini, siyasi politikalarını ve emperyalizmin kendisini hedefine koymayan bir filmden daha fazlasını beklemek de naiflik olur zaten. Elbette hikâyemiz Batı’ya küçük eleştirilerini yapıyor ama övgüden de geri kalmıyor. Örneğin Ürdün istihbarat şefinin “Siz Amerikalılar, gizililiği beceremezsiniz çünkü demokrasi ile yönetiliyorsunuz” iddiası filmin hikâyesi tarafından doğrulanır gibi olsa da, filmdeki bir unsur demokrasi ile gizlilik arasındaki “ters ilişki”yi pek de doğrulamıyor açıkçası. Hikâyede birkaç kez adı geçen NSA film boyunca istihbarat bilgilerinin kaynağı olan kurum olarak yer alıyor filmde ama bugün Amerikan hükümetince vatan haini ilan edilen ve Rusya’da sığınmacı olarak yaşayan Edward Snowden’ın sızdırdığı belgeler NSA’nın küresel çapta nasıl bir bilgi toplama, gözetleme vs. kurumu olarak çalıştığını, ABD’nin diğer ülke hükümetlerini nasıl gizlice dinlediğini, internet üzerindeki bilgi akışlarının tümünü nasıl kontrolü altında tuttuğunu, kısacası NSA aracılığı ile Amerikan hükümetinin her birimizi bir “Big Brother” olarak nasıl gözetim altında tuttuğunu ortaya koymuştu. Snowden bu belgeleri 2013’te sızdırdı, yani filmden beş yıl sonra. Dolayısı ile filmi NSA örgütünü, bu bilgiye rağmen masum gösterdiği için eleştirmek mümkün değil elbette, ama sonuçta filmin “doğrucu” bir konuma yerleştirdiğinin doğası gereği masum olması mümkün olmayan bir kurum olduğunu belirtmek gerek.

CIA’nin merkezinden Orta Doğu’daki her bir sokağın, bu sokaktaki bireylerin vs. adeta televizyondan seyeder gibi gözlendiği filmde Leonardo DiCaprio’nun bağlı olduğu CIA ile çatışmasında işini sorgulayan ajan filmlerinde daha önce defalarca gördüklerimize yeni bir şey eklenmiyor ve bu sahneleri kurtaran daha çok DiCaprio’nun varlığı oluyor. Ne var ki Ürdün’deki bir İranlı hemşire ile arasındaki romantizm başta olmak üzere film onu bir türlü seyircinin tam anlamı ile özdeşleşebileceği bir karaktere büründüremiyor ve akıbeti hakkında doyurucu bir ilgi yaratamıyor hikâye. Onun hikâye sonundaki tercihi de dahil olmak üzere Orta Doğu’ya bakışı bir parça naif bir hümanizm içerse de ve bu sempatisinin kaynağının ne olduğu anlaşılamasa da, yine de hikâyenin tutumunu olumlu karşılamak gerek. Buna karşılık film Hollywood’dan bekleneni de yapıyor elbette. Örneğin Ürdünlü istihbaratçı Batılı kadınlarla beraber olmayı tercih ederken, Ürdünlü mimar da Rus kadınlara düşkünlüğü ile anılıyor. Halbuki kahramanımız “beyaz bir Amerikalı” olmasına rağmen Doğulu bir kadının aşkına kapılıyor ve muhatabının elini bile tutamadığı bu masum aşk dışında hiçbir ilişki peşinde koşmayan birisi olarak gösteriliyor seyirciye. Tuzağa düşürdüğü Ürdünlü mimarı canı pahasına kurtarmaya çalışan kahramanımıza karşılık, Ürdün istihbaratının mimarı kolayca temizleyivermesi de Batı’nın profesyonel hümanizmine karşılık, Doğu’nun acımasız profesyonelliğinin örneği oluyor sanırım. Ajanımızın amiri rolündeki ve Russel Crowe’un canlandırdığı karakter ise oyuncuya 22 kilo almak zorunda kalmak dışında pek bir yük getirmemiş görünüyor onca sahnesine rağmen. Günün yirmi dört saatinde kulağında kulaklıkla CIA’nın operasyonlarını yöneten karakterin bu denli yüzeysel çizilmiş olması hayli ilginç film adına.

İncirlik üssünde geçen sahnede bina üzerinde Arapça yazı olması ve sahte bir patlama için kullanılan cesetlerin Türk’ten çok Araplar’a benzemesi gibi garipliklerin olduğu filmin politika alanındaki yüzeyselliğini gösteren ve hayli sıradan bir “şeyh ile yüzleşen Amerikalı ajan” gibi sahnelerinin Scott’ın ustalığına yakışmadığını da belirtmek gerekiyor ama başta Hollanda’daki patlama anı olmak üzere aksiyon sahnelerinin ustaca çekildiğini ve hikâyesinin Orta Doğu’ya anlayışlı bakan görüntüsü ile çelişen kimi çatışma sahnelerindeki fışkıran kan görüntülerinin ustalıklı olduğunu da eklemek gerekiyor. Özet olarak, arzu ettiği kadar heyacan yaratamıyor olsa da eli yüzü düzgün anlatımı ile ilgi gösterilebilir statüsünde bir Hollywood örneği var karşımızda ve üstelik Mark Strong’un usta performansı gibi tek başına ilgi çekecek bir cazibe kaynağına da sahip. Filmin Amerikalılar’ın karıştığı işkenceyi karanlık ve flu bir sahne ile gösterirken, Ürdünlüler’in ve teröristlerin yaptığı işkenceleri epey net göstermesi ise kötü bir kurnazlık oyunu olarak yerini alıyor sinema tarihinde.

(“Yalanlar Üstüne”)

Upstream Color – Shane Carruth (2013)

upstream color“Her bir yudum bir öncekinden daha iyi gelecek ve bir tane daha içme arzusu uyandıracak. Hadi, bir yudum iç şimdi”

Tuhaf bir parazitin etkisi altında olan bir kadın ve bir erkeğin aşklarının ve kendileri ile ilgili gerçeği keşfetmelerinin hikâyesi.

2004 tarihli ve hayli düşük bütçeli olan ilk filmi “Primer – Kapsül” ile büyük beğeni toplayan ABD’li yönetmen Shane Carruth’un dört yıl sonra çektiği ve şimdilik son çalışması olan bu film tuhaf hikâyesi ve karakterleri ile kesinlikle farklı bir çalışma. İlki gibi yine düşük bütçeli bir film çekmiş Carruth ve ortaya metaforlar, semboller, bilinmeyenlerle dolu bir hikâye koymuş. Ne ne anlama geliyor, aslında ne oluyor, bu düşünce/söz/obje neyin sembolü ve bu metafor ile ne anlatılıyor gibi hususlarda vaat ettikleri ile, bilmeceleri çözme meraklısı olanlar için hayli çekici olacağı kesin olan film, bir yandan da bir aşk hikâyesi anlatmaya soyunmuş. Carruth’a ait olan görüntülerinin başarısına, yine ona ait olan müziğin “farklılığına” ve bu tuhaf hikâyenin karakterlerinden birini canlandırmak gibi zor bir işin altından başarı ile kalkan Amy Seimetz’in performansına diyecek bir şey yok ama, bu tür hikâyeleri benim gibi zaman zaman fazlası ile “bir Amerikan ergeninin sayıklamaları” olarak görme eğilimi olanlar için tüm bunlar filmi başarılı kılmaya yetmeyebilir.

Shane Carruth’un sadece yönetmekle, senaryosunu yazmakla, görüntü yönetmenliğini üstlenmekle ve müziklerini yapmakla yetinmeyip aynı zamanda kurgusuna ve yapımcılığına da katıldığı filmin günah ve sevaplarının büyük bir kısmı ona ait doğal olarak. Filmin bunca öğesine tek başına veya ortaklaşa imza atan bir sinemacının ortaya koyduğu ürünün onun kişisel tatmin aracı olmasının da (böyle olduğunu iddia etmiyorum, ama bende kesinlikle böyle bir duygu yarattığını itiraf etmem gerekiyor) bir sakıncası yoktur belki. Carruth imzalı görüntüler özellikle yumuşak olduğu anlarda hayli etkileyici, kısıtlı bütçeye rağmen set tasarımları kesinlikle çok başarılı ve karakterler zaman zaman bir rüyada gibi bu setler içinde gezinirken, filmin tuhaf bir etkileyicilik kazandığını da kabul etmek gerekiyor. Karakterleri bir andan diğerine atan ve hikâyeyi bildiğimiz anlamda “düz” bir şekilde anlatmayan kurgunun da bir çekicilik kattığını söyleyelim ama ortada çok temel bir soru var bence: Hikâye, tüm bu görsel ve kurgusal oyunlar ve “entelektüeller için bilmeceler” bir kenara bırakılırsa, ne anlatıyor bize veya filmin derdi ne tam olarak? Bu soruya tam da filmin, yani Shane Carruth’un arzu ettiği biçimde, ciddi ciddi akıl yürütmelerle, sembol çözümlemelerle veya maddi/manevi gerçeklikler üzerinden yorumlar üretmekle cevap(lar) bulunabilir kuşkusuz ama sanatın böyle bir ana derdi olmalı mı, ondan emin değilim açıkçası.

Hayli başarılı olan ses çalışmasının zaman zaman rahatsız edici bir tuhaflıkta kullanılan müzikten olumsuz yönde etkilendiği film kesinlikle etkileyici bazı sahnelere sahip. Örneğin, bir adamın intihar eden bir kadın (eşi?) ile son konuşmalarının farklı içeriklerle tekrarlanması veya bir çocukluk hatırasının hangisine ait olduğunu tartışan ikilinin konuşmaları seyircinin dikkatini çekecek sözsel/görsel oyunlar arasında yer alıyor. Henry David Thoreau’nun “Civil Disobedience – Sivil İtaatsizlik” ve özellikle, bir ormanda geçirdiği bir yılı anlattığı ve doğal bir ortamdaki basit yaşamı konu alan “Walden” kitabının sık sık görüntüye girdiği filmin buradaki derdinin ne olduğunun da (örneğin doğadan kopuk yaşayan insanın hal-i pür melâli mi acaba?) seyirci için (elbette meraklısı için) bir bilmeceye dönüştüğü film, sonuç olarak kesinlikle farklı, entelektüel ve tuhaflığı ile ilgi çekebilecek bir çalışma. Hikâyenin “belirsizlik” atmosferinin kimileri için sonradan da film üzerine düşünmeye sevk edecek bir cazibe kaynağı olabileceğini de ekleyelim son olarak, ama bu kesinlikle sadece bazıları için geçerli. Diğerleri için, örneğin benim için, filmden sonraki en kalıcı his yorgunluk oldu.

(“Gizli Kimya”)

The Kentuckian – Burt Lancaster (1955)

the-kentuckian“Küçük Eli ve benim bildiğimiz tek şey ormanda özgür yaşamak, yemeğimizi avlamak, tilki kovalamak. Bizim gibiler için terk edilmesi zor bir alışkanlık. Belki de hiç terk edilmemeli”

1820’li yıllarda, küçük oğlu ile birlikte Texas’a gitmeye çalışan dul bir adamın yolda yaşadıkları ile kararını sorgulamasının hikâyesi.

Ünlü oyuncu Burt Lancaster’ın nadir yönetmenlik çalışmalarından biri. 1954 yapımı ve Byron Haskin’in yönettiği “His Majesty O’Keefe – Adalar Kralı” filminin kimi sahnelerini yöneten (ama jenerikte adı yönetmen olarak geçmeyen) Lancaster ilk kez bu film ile yönetmen olarak adını yazdırmış jeneriklere. Son olarak 1974 yılında Roland Kibbee ile birlikte “The Midnight Man” adlı filmi yöneten Lancaster daha sonra kamera arkasına hiç geçmemiş. Senaryosu Felix Holt’un “The Gabriel Horn” adlı romanından A.B. Guthrie Jr. tarafından uyarlanan filmde Lancaster yönetmen olarak adının karıştığı diğer iki filmde olduğu gibi başrolde oynuyor yine. Basit bir hikâyeden ortaya çıkan sıradan bir film olarak nitelendirebileceğimiz çalışmada Lancaster’ın ilgisini çeken ne olmuş bilmiyorum ama seyirciler için pek çekici bir öğe yok doğrusu. Kahramanının ikilemi hikâyenin ilgi çekmeye aday tek yanı ve bu kadarı filmi seyretmeye değer kılıyor mu hayli tartışma götürür.

Walter Matthau’nun sinemadaki ilk filmi olan çalışmanın yapım kadrosunda iki ünlü isim daha var ona ve Burt Lancaster’a ek olarak. Hikâye için zaman zaman fazla dramatik bir havası olan müzikler ünlü bir isim olan Bernard Herrmann’a ait (her zaman hikâye için gerekli imiş gibi görünmeyen şarkıları besteleyen ise Roy Webb olmuş), özellikle dış çekimlerde hikâyenin basitliğini unutturan başarılı görüntülerde ise bir başka ünlü isim, Ernest Laszlo’nun imzası bulunuyor . Yönetmen Lancaster’ın da oyuncu Lancaster’ın da vasat bir iş çıkardığı film Texas’a gidip vahşi bir hayat sürmek ile abisinin yanında kalıp yerleşik bir tüccar hayatı yaşamak arasında kalan bir adamı anlatıyor bize. Her iki hayatın da temsilcisi birer kadın. İlki cesur ve fedakâr bir “indentured servant” (yeni dünyaya, Amerika’ya yerleşebilmek için belli bir süre boyunca bir işverene bağlı ve bir nevi köle olarak çalışan kişi), diğeri ise western filmlerinin vazgeçilmez tiplemelerinden biri olan kasabanın öğretmeni. Finalini düşündüğümüzde, filmin bu iki karakter ve hayat tercihleri arasında kolay ve Hollywood klişelerini tekrarlayacak yollara sapmayan bir seçimde bulunduğunu söylemek gerekiyor. Bu farklı hayatların, ABD’yi keşfeden/yaratan (?) öncüler ile kapitalizmin ilk temsilcileri olan yerleşimcilerin sembolleri olduğunu söylemek de mümkün açıkçası ve belki böyle bir derdi olmasa da, sonucun bir ideolojik tercihe işaret ettiği söylenebilir. Sonuçta bir yanda ormandaki hayatın güzellemesi, diğer tarafta rüşvetin, sadece kendini düşünmenin ve para hırsının eleştirisi okunabilir filmden, bir parça zorlama ile de olsa. Filmin bir başka artısı ise “rehin kız”a karşı toplumun taşıdığı önyargının tam tersi bir yönde durmayı tercih etmiş olması. Hollywood’un liberal isimlerinden olan Lancaster’ın ilgisini çeken hikâyenin bu özellikleri mi bilmiyorum ama daha fazlası da yok filmde ne yazık ki.

“Damarlarında avcı kanı taşıyan” baba ve oğlunun bir avcıya göre olmayan kasaba hayatına uyum gösterip göstermeyecekleri yeterince ilgi çekici bir gerilim noktası yaratamadığı için, filme kendi içinde kısmen ilginç olsa da hikâyede ne aradığı pek anlaşılmayan kimi unsurlar eklenmiş. Örneğin kan davası nedeni ile kahramanımızın peşine düşen iki adam hikâyenin başında ve sonunda görünüp diğer bölümlerde ortadan kayboluyorlar ve belki sonlarda bir heyecanın da kaynağı oluyorlar ama hikâyeye herhangi bir katkıları yok kesinlikle. Benzer şekilde, nehirdeki buharlı teknede geçen kumar sahnesi ve sonrası da hikâyeye eğlence katmak amacı taşıdığı anlaşılan (ve bunu bir ölçüde de başaran) ama hikâye ile ilgisi olmayan bir bölüm (tabii, adamın saflığını ve cesaretini gösteren bir başka bölüm olarak görmek de mümkün). Kimi gelişmelerin hayli ciddi bir izaha ihtiyaç duyduğu, 1820’li yıllarda, evli olmayan iki kişinin, hele biri püriten ahlâkın temsilcisi olan bir kasaba öğretmeni ise, topluluk içinde öpüşmesi gibi tuhaflıkları da olan film, dramatik açıdan kendisine bir odak noktası bulamamış ve senaryosunun da romantizm, macera, duygusallık vs. arasında kendisini toparlayamamış olması nedeni ile pek de çekici olamıyor, özet olarak.

(“Kentaki Kahramanı”)

Grand Central – Rebecca Zlotowski (2013)

Grand Central“Bu bir savaş, doza karşı: Renksiz, kokusuz, doz her an etrafında olacak. Onu yenemezsin, kazanananı yoktur bu savaşın. Ondan asla kurtulamazsın. Savaşırsın ama kimse sana teşekkür etmez”

Eğitimsiz ve işsiz bir gencin bir nükleer santralde çalışmaya başlaması ve bir kadınla ilişkiye girmesi ile gelişen olayların hikâyesi.

Fransız sinemacı Rebecca Zlotowski’nin yönettiği ve Gaëlle Macé ve Ulysse Korolitski ile birlikte senaryosunu yazdığı bir Fransa – Avusturya ortak yapımı. Zlotowski ilk sinema filminde olduğu gibi bu ikinci filminde de yine Fransız oyuncu Léa Seydoux ile çalışmış. Hem Seydoux hem de hikâyenin asıl kahramanı rolündeki Tahar Rahim Fransız sinemasının son döneminin en başarılı oyuncuları arasında yer alıyor ve burada da ikisi de hikâyenin sosyal gerçekçi dokusuna çok uygun oyunları ile hayli başarılılar. Onlara eşlik eden deneyimli oyuncu Olivier Gourmet de küçük rolünde sıkı bir oyunculuk veriyor. Filmin işçi sınıfından görüntüye taşıdığı sahneler ve tüm o karakterler hikâyenin en çekici yanını oluşturuyor. Buna karşılık, nükleer santraldeki radyasyon gerçeği ve tehlikesinin örtbas edilmesi ve ucuz işgücünün harcanabilirliği gibi önemli bir konu ile atbaşı giden bir ikinci ana konuya, tutkulu bir -yasak- aşka da el atması hikâyenin sık sık odağını kaybetmesine neden oluyor.

Zlotowski’nin filmi farklı biçimsellik ve görsellikle anlatılan iki hikâyesi ile iki farklı filmin bir araya getirilmiş hali gibi duruyor zaman zaman. Nükleer santraldaki çalışma hayatını anlatan ve işçi sınıfının hayatından sahneleri karşımıza getiren bölümlerde film sosyal gerçekçi bir tavır ile getiriyor hikâyesini karşımıza. Bu sahnelerde oyunculuklar, diyaloglar, kamera kullanımı vs. hep bir doğallık arayışı içinde görünüyor ve bu arayışında başarıya da ulaşıyor açıkçası film. Buna karşılık aşkın ve tutkunun sahneleri görüntülerin pastoral bir hal aldığı, romantizmin ve hatta stilize bir anlatımın egemen olduğu bir biçim ve içerikteler. Bu iki ayrı tercihin kaynaşabildiği bölümler var filmde (örneğin işçilerin bir şarkı eşliğinde eğlendiği bölüm), ama çoğunlukla birbirlerinden ayrı duruyor bu iki hikâye. Örneğin yönetmenin kimi sahnelerde yavaşlatılmış görüntülere başvurması ve özellikle bu bölümde filmin Robin Coudert imzalı müziğinin takındığı hava, nükleer santral içindeki bölümlerle tam zıt bir yönde ilerliyor.

Filmin dış sahneleri Fransa’da, nükleer santral içindeki sahneler ise Avusturya’da inşa edilen ama hiç faaliyete geçirilmeyen bir nükleer santralde çekilmiş. 1978’de yapılan bir referandumla faaliyete geçmesi halk tarafından ret edilen bu santralden sonra elektrik üretme amaçlı bir santral kurulmasını yasaklayan bir kanun da çıkarılmış ülkede. Darısı nükleer santrallerin ahlâksızca reklâmının yapıldığı Türkiye’nin başına diyelim! Filmimiz doğrudan nükleer karşıtı bir mesaj vermenin peşine düşmüyor ama santralde “radyosyondan arındırma” işinde çalışan karakterin yaşadıkları, çalışma koşulları üzerinden epey şey söylüyor veya daha doğrusu ima ediyor. Bu özel bir eğitim veya tecrübe gerektirmeyen işte çalışanların tümü yoksul ve işlerini kaybetmemek için maruz kaldıkları radyasyonu ölçüm değerleri ile oynayarak düşük gösterecek kadar da umutsuz durumdalar. İşverenlerin özel bir gizleme çabası yok ama gerek kimi problemlere göz yummaları gerekse iş görüşmesindeki tavırları bu umutsuz insanların pek de umurlarında olmadığını gösteriyor bize. Filmin nükleer konusunda asıl etkileyici olan tercihi ise işçilerin çalışma sahnelerinde gizli daha çok: Tedirginlik içinde ve rahatsız edici kıyafetlerle yapılan işler hep bir “doğaya aykırılığa” işaret ediyor; ne kadar tedbir alınırsa alınsın gerçekleşmesi kaçınılmaz görünen riskler kendisini sürekli hissettiriyor ve bir sahnede de tanık olduğumuz gibi bu işçilerin radyasyona maruz kalmaları basit bir hata sonucu her an gerçekleşebilecek olan bir olay.

Filmin dikkat çeken başarılarından biri herhangi bir oyuna, zorlamaya gerek duymadan dozunda bir duygusallık elde edebilmesi ve bunda iki baş oyuncusunun da (Rahim ve Seydoux) ciddi payı var. Gerçekçilik ile romantizmin yeterince kaynaşmış görünmediği anlarda bile her iki tarza da rahatça uyum gösteren oyunları ile karakterlerini sahici kılmayı başarıyorlar. Filmi ilgiye değer kılan bir yanı ise karakterlerinin halktan kişiler olması. Yoksul, hayat ile ilgili endişeleri olan ve içinde bulundukları sosyal ve ekonomik düzende sömürülmeye açık (bunu bilen ama bir çıkış noktası da bulamayan) karakterler bunlar ve sinemanın seyircisini “güzel” görüntülerle oyalayarak unutturmaya çalıştığı katı ve rahatsız edici gerçeklerin de sembolleri. Tükettiği elektriğin büyük bir kısmını nükleerden elde eden Fransa’nın sinemasından gelmesininin de sonucu olarak belki de, nükleer karşıtlığından uzak duruyor görünmesi bir yana, film karakterlerinin “sıradan” olması ile ilgiyi hak ediyor kesinlikle.

(“Nükleer Santral”)