Cloud Atlas – Tom Tykwer / Andy Wachowski / Lana Wachowski (2012)

cloud atlas“Hayatlarımız bize ait değil. Beşikten mezara kadar başkalarına bağlıyız. Geçmiş ve gelecek. Ve işlediğimiz her suç ve yaptığımız her iyilikle, geleceğimize can veriyoruz”

Geçmiş, bugün ve gelecekte yaptığımız her hareketin, aldığımız her kararın diğerlerini nasıl etkilediğinin hikâyesi.

Dev kadrolu ve büyük bütçeli bu Amerikan – Alman ortak yapımı David Mitchell’ın 2004 tarihli aynı isimli romanından uyarlanmış. Senarist ve yönetmen koltuğunda ise aynı üç isim var: Andy Wachowski, Lana Wachowski ve Tom Tykwer. Wachowski kardeşler ve Tykwer, temel olarak altı farklı zamanda geçen filmin bölümlerini paylaşmışlar ve 1849, 2144 ve 2321 yıllarında geçen bölümleri Wachowskiler, 1936, 1973 ve 2012 tarihinde geçen bölümleri ise Tykwer yönetmiş. İnsanın varoluşu, yüzyıllara yayılan “kelebek “etkisi, iyi ile kötünün çarpışması ekseninde ilerleyen, bu çarpışmanın hiç bitmeyeceğini ima eden ama umudu da koruyan film elbette öncelikle ve nerede ise sadece görselliği ile büyülüyor seyircisini. Kuşkusuz zengin kadrosunun da (Tom Hanks, Halle Berry, Hugo Weaving, Jim Broadbent, Jim sturgess, James D’Arcy, Susan Sarandon, Hugh Grant vs.) seyirci için bir cazibe yarattığı film, altı farklı hikâyeyi (kimilerini doğrudan ve tema olarak tamamını birbirine bağlayarak) anlatması, onca gösterişin ve epik anlatımın zaman zaman temaların önüne geçmesi ve kimi dağınık anları ile şu soruyu da sorduruyor maalesef: New Age tarzı bir felsefe için bunca gürültüye, ihtişama ve sürekli olarak kendi görkemi ile övünen bir filme gerek var mıydı?

Yaklaşık üç saatlik bir sürede anlatılan hikâye(ler)de, oyuncuların çoğu birden fazla rolü (Tom Hanks örneğinde olduğu gibi altı farklı rolü canlandıran oyuncular da var) canlandırmış ve üstelik aynı oyuncu farklı ırklara ve hatta cinsiyetlere sahip karakterleri oynamak gibi zor bir işi de üstlenmiş. Kimi hayli başarılı (kimi ise eğreti duran) bir makyaj çalışması epey yardımcı olsa da ve yönetmenler aksiyondan trajediye, komediden drama uzanan hikâyeleri anlatmak için hareketli bir kamerayı tercih etse de ve görsellik zaten hemen her zaman önde olması ile herhangi bir aksamanın üzerini kalın bir örtü ile örtse de, yine de oyuncuları takdir etmek gerekiyor performansları için. Yaklaşık 300 yıllık bir zaman dilimine yayılan hikâyeler ve tekrarlanıyor olsa da temaların bolluğu filmin seyrini biraz zorlaştırıyor açıkçası ama bunun meraklıları için bir problem olmayacağını düşünüyorum. Özellikle bir devrim ikonuna dönüşen “Koreli garson kız”ın ağzından duyduğumuz ve açıkçası pek de derin olduğunu söyleyemeyeceğimiz felsefe kırıntıları görsellik ve dinamizm ile birleştiğinde, sonuç meraklılar için yeterli bir içerik vaat ediyor ki film de temel olarak onları hedeflemiş görünüyor. Yoksa, filmin bir felsefe tartışması üretmek gibi bir derdi yok kesinlikle (varsa da, sonuçsuz olduğunu söyleyelim bunun).

Müthiş set ve kostüm tasarımlarına sahip olan, sanat yönetmenlerinin işlerini hayli iyi yapmış göründüğü filmin hikâyesi kimi doğrudan kimi dolaylı olarak pek çok gönderme içeriyor, tam da bu tür filmlerden bekleneceği gibi. Tam da beklendiği gibi diyorum, çünkü bu tür göndermeler hem seyirci için bir “oyun” kaynağı olarak ilgiyi ayakta tutmaya yarıyor hem de insanoğlunun varlığı üzerine değinmeleri olan bir hikâyenin o insanoğlunun tarih boyunca ürettiklerinden oluşan birikime yaslanması pek de yanlış bir şey değil kuşkusuz. Sovyetler’deki komünizm döneminde yazdığı ve totaliter yönetimleri ve bu yönetimler altında acı çeken bireyleri anlattığı eserleri yüzünden başı yönetimle derde giren Aleksandr Solzhenitsyn’den Wachowski kardeşlerin kendi eserleri olan “Matrix” filmine pek çok referansı var filmin. Özellikle bu ikincisi kimi sinemaseverler için hayli eğlenceli anlar yaratıyor: Matrix’teki Neo’yu andıran bir “devrimci” karakteri, Keanu Reeves’e benzemesini sağlayan makyajı ile Jim Sturgess oynarken, “Matrix” filminden fırlamışa benzeyen bir takip sahnesinde, Neo’nun belalısı Ajan Smith’i oynayan Hugo Weaving bu devrimcinin peşinden koşturuyor.

Filmin “insan hakları” açısından doğru bir noktada durduğunu da söylemek gerekiyor. Kırık bir eşcinsel aşk hikâyesinin yanısıra, garson ve köle karakterlerinin isyancı ruhu ateşlemesi ve “yasadışı” göçmenlerin tarafında durmayı seçmesi filmin lehine tercihler olmuş kesinlikle. Filmin “eğer yapmayı kafasına koyarsa, herkes sınırları aşabilir” gibi yüzeysel felsefe cümleleri bir yana, “doğal” düzene karşı isyana çağırması ile de dikkat çekiyor bu eser ve daha da önemlisi isyanın (devrimin) sürekliliğine atıfta bulunarak doğru bir iş yapıyor. Girişte sorduğum, filmin derdini anlatmak için bunca gösterişe ihtiyacı var mıydı sorusunun cevabı benim açımdan kesin bir hayır olsa da ve hikâyesi derinlik iddiasının aksine sık sık klişelere kendisini kaptırsa da, özellikle sinemada “büyüklük”ten hoşlananların bayılacağı film ilgiyi hak ediyor.

(“Bulut Atlası”)

The Red Robin – Michael Z. Wechsler (2013)

the red robin“Bir canavar, çocuklarını ölesiye seviyor olsa da, yine de bir canavardır”

Ağır hasta ve Nobel ödüllü bir psikiyatrist olan babanın doğum günü için bir araya gelen bir ailenin sırlarının ortaya dökülmesinin hikâyesi.

Michael Z. Wechsler’ın yazdığı ve yönettiği bir Amerikan yapımı. Tekinsiz bir atmosfer yaratmaya soyunan ve “bir araya gelen ailede sırlar ortaya dökülür” temalı filmlerden bu atmosferi ile farklılaşmaya çalışan film bunu her zaman başaramasa da ilgi çekmeyi beceriyor. Çoğunlukla bir evin içinde geçen ve bol diyaloglu havası ile, oyuncularının performansına dayalı o “küçük” filmlerden biri olarak da nitelendirilebilecek olan çalışma, bir babanın kendi doğruları/inançları doğrultusunda çocuklarını koruma ve yardımcı olma çabası ve ebeveyn olmak üzerine düşündürdükleri ile de ilgi çekebilir.

Karlı bir kış gününde, ebeveynlerinin evinde, babalarının doğum günü için toplanan dört kardeş. Nobel ödüllü ünlü bir psikiyatrist olan baba (Judd Hircsh), ona bağlı bir anne (Caroline Lagerfert) ve onların biri biyolojik, diğerleri evlat edinilmiş dört çocukları: Ailenin en büyük çocuğu olan ve meslek olarak babasının izinden giden Leonard (Joseph Lyle Taylor), korku romanları yazan ve psikolojik sorunları olan Tommy (Ryan O’Nan), onun biyolojik kız kardeşi olan ve fotoğrafçılık yapan Julie (Jaime Ray Newman), kemancı Harry (C.S. Lee). İşte bu bireylerden oluşan aile, Tommy’nin kurtulamadığı ve anlamını sürekli sorguladığı kâbusların yarattığı gerilimle tetiklenen ve sonunda tüm sırların ortaya döküldüğü saatler geçiriyorlar birlikte. Yönetmen/senarist Michael Z. Wechsler benzer temalı aile filmleri ile psikolojik gerilimi harmanlamayı denemiş bu filmde ve gerçeğin ne olduğunu merak konusunda da çoğunlukla seyirciyi elinde tutmayı başarmış. Hikâye boyunca Tommy’nin soruları ve bu soruların hem kaynağı hem de cevapsız kalmaları sonucu nedeni olan bunalımları, gerçeğin ne olduğunu ortaya çıkarırken, birlikte bir ömür geçiren bireyler arasında bile ne denli büyük sırların olabileceğine de tanıklık ediyoruz. Wechsler’in senaryosu bu temelde altı (ve sonradan eklenen “asker” ile yedi) karakter arasındaki gerilimi ve ilişkileri kimi zaman kuvvetli kimi zaman zayıf bir biçimde işliyor açıkçası. Harry ve Julie karakterleri onca sahnelerine rağmen örneğin, hep birer gölge olarak kalıyor ve Harry karakteri adeta filme zoraki yedirilmiş gibi duruyor. Hani filmden tamamı ile çıkarılsa, olumlu/olumsuz bir değişiklik olmayacakmış bile denebilir. Büyük oğulun diğer kardeşlere karşı hissettiği kıskançlık ise havada hep asılı duran gerilimin kaynağı olarak iyi akıl edilmiş ve tasarlanmış ama sonlarda bu derece net dile dökülmesi fazla “tiyatrovari” bir sonuç vermiş.

CIA, soğuk savaş, komünizm ile mücadele ve zihin kontrol deneylerini de içine alarak ilerleyen ve Edmund Choi’nin müziğinden de sağlam bir destek alan hikâyenin sıradan bir aile içi yüzleşmenin ötesine geçmesi filmi ilgiye değer kılan unsurlardan biri. Belki çok etkileyici olamıyor bir türlü ama yine de ebeveynlerin konumları, toplumsal statüleri ve (bu hikâye özelinde) meslekleri ne olursa olsun, çocuklarını sevmek ve onlar için en iyisini yapmak için nasıl didindiklerini ve başarısız olduklarında yaşanabilecekleri hatırlatması da özellikle ebeveynlerin ilgisini çekebilir filme. Seven bir baba “canavar” olabilir mi, hayli ilginç bir soru örneğin ve babanın filmde söylediği gibi “ailesinde başarısız olan hayatta da başarısız” mıdır üzerine düşünme fırsatı da sağlıyor film. Kişisel olarak, itirafların hep o son ana (burada babanın kanserden ölmek üzere olduğu ana) bırakılmasının trajik etkisini de hissettim filmde ki gerçek hayatta da hayli önemli bir husus olsa gerek bu.

Tüm oyuncularının iyi bir takım oyunu sergilediği, gerçeğin aslında ne olduğu konusunda genel olarak gizemini koruyabildiği ve karanlık bir atmosferin kurulabildiği film ilgiyi ve ABD’nin günahlarına değinmeleri ile de takdiri hak ediyor. Babanın iyi niyetle yaptıklarının bedelini ödeyen çocuklar ve devletlerin “iyi niyetlerle” yaptıklarının bedelini ödeyen vatandaşları özdeşleştiren içeriği ile de önemli olabilecek bir çalışma bu.

(“Altered Minds” – “Kırmızı Robin”)

The Duchess – Saul Dibb (2008)

The-Duchess“Korkarım, hayatta bazı şeyleri çok geç, bazılarını da çok erken yaptım”

On sekizinci yüzyıl İngiltere’sinde bir düşesin mutlu(suz)luk hikâyesi.

İngiltere tarihinden gerçek karakterleri ele alan, Amanda Foreman’in “Georgiana, Duchess of Devonshire” kitabından Jeffrey Hatcher, Anders Thomas Jensen ve Saul Dibb tarafından uyarlanan ve Dibb’in yönetmenliğini üstlendiği film İngiltere – İtalya – Fransa – ABD ortak yapımı olarak çekilmiş. Hikâyesini karakterlerinin aşk hayatları ve mutluluk arayışları üzerinden anlatmayı tercih eden ve kostümlü dramaların “ağır” havasından genel olarak uzak durmayı başaran film Keira Knightley ve Ralph Fiennes’in varlığı ve performansı ile dikkat çeken ve rahat seyredilen bir yapım ama benzerlerinden çok da farklılaşmayan biçim ve içeriği nedeni ile kalıcı bir etki yapacak güçte de değil.

İngiliz soyluların tarihi sinemaya epey bir malzeme çıkardı ve daha da çıkaracağa benziyor. Talihsiz İngiliz Prensesi Diana’nın aile bağlarını taşıdığı talihsiz İngiliz düşesi Georgiana’nın aşk hayatını anlatıyor film temel olarak ve bunu yaparken de iki baş oyuncusunun parlak oyunları ile kendisini ilgi ile seyrettirmeyi başarıyor. Kostümlü dramaların doğal ağır havasından oyuncularının performansı ve Saul Dibb’in dinamik anlatımı ile kendisini sıyırmış görünen filmin ilgiyi hak eden yanlarından biri dönemin koşulları içinde bir kadının toplumun kendisi için çizdiği sınırların dışına çıkma çabasını karşımıza getirmesi. Bunu yaparken iki farklı kanalda ilerleyen film, aşk/cinsellik ve siyaset/iktidar alanlarındaki mücadelelerin ilkini derinlikli ve incelikli ama ikincisini yetersiz bir biçimde ele alıyor. Aldatılması normal karşılanan (dönemin ikiyüzlü ahlâk anlayışından çarpıcı anlara tanık oluyoruz hikâye boyunca) ama kendisinden cinsellik ve aşk alanlarındaki tüm özgürlükler esirgenen bir kadının dramını Keira Knightley’nin parlak performansı ile daha da artan bir çarpıcılıkla sergiliyor film. Buna karşılık, kadının toplumsal/iktidar alanında bir ses çıkarma çabası (moda ikonu olması da dahil olmak üzere) genel olarak yüzeysel dokunmalarla getiriliyor karşımıza. Akıllı ve entelektüel olmanın değil, güzel ve sadık olmanın (ve örneğimizde ayrıca kocaya bir erkek evlat vermenin) talep edildiği bir toplumda, birey olarak kendi varlığı/mutluluğu için didinen bir kadının trajedisi bütünsel bir anlayışla daha etkileyici olarak anlatılabilirmiş ama senaryo tercihini baştan “aşk” üzerine kurmayı tercih etmiş.

Yukarıda bahsettiğim tercih filme olumlu ve olumsuz yönde etki etmiş görünüyor. Neyse ki oyuncularının incelikli performansları ve detaylara özenli yaklaşımı ile film sıradan bir dönem melodramı olmaktan kurtumuş ama zaman zaman bu havayı hatırlattığını söylemek gerekiyor yine de. Buna karşılık, aşkın/cinselliğin/tutkunun üzerine odaklanılması Knightley’in yakın çekim yüz ifadelerindeki başarısı ile hayli ciddi bir çekicilik katmış filme. Yönetmen Dibb bu avantajı da sıkça ve akıllıca kullanarak etkileyici bir sonuç elde etmiş görünüyor. Ek olarak, filmdeki kimi sahnelerdeki mizansen anlayışı ile de filme artı yönde etki etmiş Dibb. Dük, Düşes ve Dük’ün metresi/Düşes’in arkadaşının üçlü yemek sahneleri hem oyuncuları ile (Knightley, Fiennes ve Hayley Atwell) hem de dönemin ikiyüzlü ahlâkının sembolü olarak çok önemli ve gerek bu sahnelerde gerekse düşesin dükle “pazarlık” (senin metresin olmasına ses çıkarmayacağım, sen de sevgilim olmasına ses çıkarma diye özetleyebiliriz bu pazarlığı) sahnesinde Dib etkileyici anlar yaratmayı başarıyor ve filme dinamizm katıyor kesinlikle.

Uşakların ve hizmetçilerin gözü önünde tüm sırların ortaya döküldüğü, her şeyin onların gözü önünde olup bittiği bir dünya bu ve kadının en büyük düşmanı da kadın. Bu nedenle, iki kadının, üstelik rakip konumundaki iki kadının hem pragmatizmin sonucu olan hem de gerçek bir yakınlığa dayalı dostluklarını da ele alması film için doğru bir tercih olmuş. Düşes ile diğer kadın arasındaki ilişkinin aşk ve seks de içermesi gibi bir tarihsel gerçek dışarıda bırakılmış görünse de, iki kadının dostluk, düşmanlık ve dayanışma aşamalarından geçen ilişkileri hikâyeye renk katmış. Bu iki kadınla ilişkisi ile filmin ana karakterlerinden biri olan dük rolündeki Ralph Fiennes sıradan olabilecek bir “kötü adam” karakterini zarif bir oyunla gerçekçi ve çekici kılmayı başarıyor. Düşesin annesi rolünde usta oyuncu Charlotte Rampling’in de dikkat çektiği film, düşes ile arasındaki tutkulu aşkın yeterince iyi işlenememesinin sıkıntısını çeken Dominic Cooper da üzerine düşeni yapmış görünüyor. Rachel Portman’ın müzikleri, özellikle geniş plan çekimlerdeki zarif çalışması ile dikkat çeken Gyula Pados’un görüntüleri ve Masahiro Hirakubo’nun belli bir ritm duygusunu hep korumayı başaran kurgusu ile de ilgi toplamaya aday olan film, kahramanının entelektüel boyutunu duygusal boyutunun lehine bir kenara bırakmış olsa da görülmeyi hak eden bir çalışma.

(“Düşes”)

127 Hours – Danny Boyle (2010)

127-hours“Bu kaya… Bu kaya tüm hayatım boyunca beni bekliyordu. Tüm hayatı boyunca, uzayda bir meteorit olduğu milyonlarca, milyarlarca yıl öncesinden beri bekliyordu beni. Tam burada. Tüm hayatım boyunca ben de ona doğru ilerledim. Doğduğum andan beri, aldığım her nefes, yaptığım her hareket beni yeryüzündeki bu yarığa sürükledi”

Tek başına yaptığı bir doğa gezisi sırasında düştüğü bir yarıkta, eli bir kayanın altında sıkışmış olarak kalan bir adamın hayatta kalma mücadelesi.

2003 yılında yaşanan gerçek bir olayı konu alan ve olayın kahramanı Aron Ralston’un “Between a Rock and a Hard Place” kitabından Danny Boyle ve Simon Beaufoy tarafından sinemaya uyarlanıp, Boyle tarafından yönetilen bir ABD – İngiltere ortak yapımı. Hikâyesinin büyük bir kısmında, baş karakteri canlandıran James Franco’yu tek başına gösteren film, yönetmen Boyle’un dinamik anlatımı ve görüntü ve kurgunun dinamizmi hemen hiç monotonluğa düşmeden, gerçek bir hayatta kalma mücadelesini hayli gerçekçi sahnelerle getiriyor karşımıza. Sıkı bir soundtrack eşliğinde anlatılan hikâye için Boyle’un benimsediği mizansen anlayışı “tek başına bir adamın hikâyesi”nin neden olabileceği durağanlığı kesinlikle ortadan kaldırıyor ama öte yandan filme nerede ise bir MTV reality programı havası vererek hikâyenin gerçekliğini zaman zaman bir sanal gerçekçiliğe dönüştürüyor.

Bir buçuk saatlik bir hikâyenin büyük bir kısmında, hayatta kalmaya çalışan bir adamı tek başına gösteren bir filmi çekici kılmak için sanırım birkaç temel şeye ihtiyaç var: Karakterin kişisel çekiciliği, karakterin yaşam mücadelesinin çekiciliği, oyuncunun performansı ve durağanlığı kıracak bir yönetmenlik becerisi. Filmin genel olarak bu unsurların tümünde sınıfı geçmeyi başardığını söylemek gerekiyor öncelikle. Giriş sahneleri karakterimizin çılgın, hareketli, esprili ve zeki bir insan olduğunu gösterirken, senaryo hikâyenin sonunu bilenler için bile merak duygusunu hep canlı tutacak biçimde oluşturulduğu için, şimdi ne olacak sorusunu size sürekli sorduruyor film. Kahramanımızı canlandıran James Franco (kendisi de hiperaktif kariyeri olan birisi olarak) çarpıcı bir performans veriyor ve Boyle’un o hiç dur durak bilmeyen kamerasının karşısında ancak o olabilirdi dedirten bir oyun sunuyor bize hikâye boyunca. Boyle da hem görsel hem işitsel öğeleri ustaca kullanarak ne baş karakterine ne de seyircisine bir an bile düşünme/nefes alma fırsatı veriyor ve sonuçta filmin çekiciliğinin en büyük kaynaklarından biri oluyor. Kısacası tüm bunlar, hikâyenin gerçek olduğunu bildiğinizde dozu artan çekici bir gerilim yaratıyor ve Boyle’un bu zor hikâyenin altından başarı ile kalktığını rahatça söyleyebilmemizi sağlıyor.

Filme olumlu katkısı olan ve yukarıda sıraladığım tüm öğeler ve özellikle Boyle’un yönetmenlik tercihleri, bir yandan da filme MTV gerçekçiliği diye anlandırılabilecek bir sanal gerçekçilik havası veriyor ki benim için filmin eleştiriyi hak eden temel tercihi de bu. Açılıştan itibaren hayli dinamik ve sıkı bir soundtrack, zaman zaman müzik videosuna yakışır bir görsellik, kıpır kıpır bir kamera ve özellikle de James Franco’nun monologları MTV’de bir “Survivor” programı seyrettiğiniz izlenimine kapılmanıza neden oluyor; bir başka deyişle gerçek ama MTV kadar gerçek bir hikâye diye düşünebiliyorsunuz ki bu da filme bir parça zarar veriyor. Ya da, “The Blair Witch Project – Blair Cadısı” kadar gerçek olarak algılıyorsunuz seyrettiğinizi ki gerçekten yaşanmış bir hikâye için pek de doğru görünmüyor bu bana. Klasik ama güçlü bir sinema dili ile anlatılsaydı aynı hikâye, ortaya çıkacak sonuç Boyle’un filmi ile kıyaslandığında ne olurdu bilmiyorum ama sonuçta bu sanal havanın rahatsız edici olduğunu belirtmek gerekiyor. Ek olarak, müziğin kimi anlarda gereğinden fazla yumuşak bir hava alarak bu sanallığı desteklediğini de söylemek gerekiyor.

Açılış sahnesinden kaza sahnesine, gün ışığının tadını çıkarmaktan “kurtuluş” sahnesine Boyle çarpıcılığı tartışılmaz pek çok an yaratmış filmde. Örneğin gün ışığının değerini anlatan o kısacık anlar veya gerçekliğini sonunu görene kadar sizin de bilemediğiniz kurtuluş sahnesi çok ama çok başarılı. Enrique Chediak ve Anthony Dod Mantle ikilisine ait olan görüntülerden de ustaca yararlanıyor film (zaman zaman müzik videosu havası taşısa da kimi görsel tercihler) ve Utah’ın kanyonlarının müthiş görüntülerini gözlerinizi alamayacağınız biçimde sergilerken, “sel” sahnesindeki gibi sizi koltuğunuzda diken üstünde oturtabiliyor da. Filmdeki şarkıların yanısıra, A.R. Rahman’ın müziği de Boyle’un (olumlu ve olumsuz sonuç veren) tercihlerine gösterdiği uyum ile dikkat çeken bir başarıya sahip. İkinci yarısında zaman zaman ufak sarkmalar gösterse de, temposu genel olarak aksamayan film elbette James Franco’dan da büyük bir destek alıyor. Filme nerede ise belgsel havası verecek kadar gerçekçi, ayrıca dinamik ve duygusal bir oyun veriyor Franco ve filmin de en büyük kozlarından biri oluyor. Seyri zor ama etkileyiciliği tartışılmaz birkaç sahnesi de olan ve halüsinasyon sahnelerini bir parça dozu kaçmış gibi olsa da başarı ile kullanan bu “hayatta kalma” filminin tuhaf bir biçimde yaşam sevinci hissettirdiğini, yaşamın değerini hatırlattığını da söylemek gerekir ki gerçekten önemli bir başarı bu. Boyle’un kendi görsel ustalığının cazibesine hayran kalan bir havası da olsa, görülmesi gerekli bir film, özet olarak.

(“127 Saat”)