Kanun – Roger Vailland

kanunFransız yazar Roger Vailland’ın Goncourt ödülünü almasını sağlayan ve ilk basımı 1956 yılında yapılan kitap, bizde ise ilk kez 1971 yılında Attilâ Tokatlı’nın çevirisi ile yayınlanmış. 1959 yılında Jules Dassin’in yönetmenliğinde ve Fransa – İtalya ortak yapımı olarak sinemaya da aktarılmış kitap ve Marcello Mastroianni, Yves Montand, Gina Lollobrigida, Pierre Brasseur ve Melina Mercouri gibi dönemin Avrupa sinemasının ünlü isimlerini bir araya getiren ilginç bir film çıkmış ortaya. Yazarı Fransız olsa da, Güney İtalya’nın deniz kıyısındaki küçük bir kasabasında geçen roman, yazarın Türkçeye de taşınan ilginç üslûbu ile tam bir “İtalyan” hikâyesi anlatıyor bize. Tüm karakterlerin (aslında tüm bir toplumun) gelenekler, yoksulluk, düzen ve diğer nedenlerle bir yozlaşmanın parçası olduğu bu kasabada oynanan ilginç bir oyundan adını alıyor kitap. “Kanun” adını taşıyan ve en az altı kişinin oynadığı bu oyunun her bir elinde, “iskambillere, zarlara, hatta bazen saman çöplerine başvurularak” bir patron seçiliyor ve bu patron da bir yardımcı seçiyor kendisine. Diğer oyuncuların sağladığı bir karaf şarabı dilediği gibi kullanıyor bu patron ve şarap tükenene kadar da tüm “kanunlar”ı o belirliyor; diğer oyuncuları aşağılamak, övmek, yargılamak, haklarında ne dilerse söylemek hakkına sahip bu patron ve bir başka deyişle dilediği gibi hüküm kuruyor diğerleri üzerinde. Oyunun en kışkırtıcı tarafı ise, en hassas oyuncuyu bulmak ve sadece oynayanların değil, seyredenlerin de yanında onu en zayıf yerlerinden aşağılamak sürekli olarak. “Kaybedenlere, sessiz ve hareketsiz, katlanmak düşer” diye tarif edilen bir aşağılama söz konusu olan burada. Kitapta bu oyunun oynadığı anlar bir kez anlatılıyor okuyucuya ve daha sonra oyunun adından dahi hemen hiç söz etmiyor yazar ama aslında romanın tamamı bu oyundaki gibi bir hüküm kurma/hüküm altına girme hikâyesi olarak, bu oyunun gerçek hayatta sürekli oynandığını söylüyor bize.

Vailland sık sık kasabanın eski görkemli krallık günlerine referans veriyor kitabında (“dirsekleri kaba birer heykel şeklinde oyulmuş yaldızlı ahşaptan XVIII. Yüzyıl Napoli koltuğu” ifadesi adeta bir leitmotif gibi sık sık tekrarlanıyor kitapta örneğin) ve bugün bu kasabada yaşayan halkın tıpkı “kanun” oyunundaki gibi başkalarını hükmü altına almaya çalışmasını ve hüküm altına girdiğinde de (ki bu da doğal bir sonuç olarak “kabulleniliyor”) bu durum altında en az zararı göreceği şekilde mücadele etmesini anlatıyor bize. 1950’li yıllarda geçen kitap, dönemin atmosferi gereği siyasetin de zaman zaman kendisini gösterdiği satırlarının yanında, Don Cesare karakterinin hayatı üzerinden, toplumun ahlâki açıdan yozlaşmasının bir analizini de yapıyor. Onun yaşamının son yıllarında, cinsellik dışında başka hiçbir şeye ilgi göstermeyen tavrı, kitapta tüm karakterlerin bir şekilde parçası olduğu cinsel gerilimi de özetliyor bir yandan. Hemen tüm karakterlerinin davranışlarını belirleyen bir güdü cinsellik sürekli olarak ve bir yandan günah duygusunu taşıyıp (Don Cesare dışında), diğer yandan sürekli günah içinde yaşayan bu karakterlerin her biri adeta romanın baş kişisi olarak çıkıyor karşımıza. Evet, Vailland romanda nerede ise onlarca baş karakter yaratıyor ve her birinin hikâyesini ustaca birbirine bağlarken, birini diğerinin lehine/aleyhine geri plana atmıyor/öne çıkarmıyor. Karakterlerin ve hikâyelerinin karışması veya onlara gösterilecek ilgiyi azaltmak gibi bir riski olan bu tercihin götürebileceği tuzaklardan da akıllıca korunmuş yazar ve okuyucuyu da, üstelik yormadan her bir karakter ile ilgilenmeye “zorlamış”.

Vailland’ın toplumdaki sınıfları, karakterlerin her birinin bir diğerinin suç ortağı olmasını ve servet/toplumdaki konum/güç/gelenekler üzerinden oluşan hiyerarşilerin tıpkı “kanun” oyunundaki gibi kolayca yıkılıp yeniden tanımlanmasını akıcı bir dil ile anlattığı kitabında kullandığı üslûp da hayli ilgi çekici. Yazar tüm karakterlerine eşit mesafede durmuş gibi görünüyor ve çeviride devrik cümleler ile karşılığını bulan dinamik bir anlatımı ve sık sık kullanılan “evet” kelimesi ile (“Bayan Anna, Ana Meydan’ın ötesinde uzanan limana bakıyor evet”) tercih ettiği vurgulamaları üzerinden farklı bir tecrübe yaratıyor okuyucu için. Yazar bazı anlarda ise kendisini de katıyor anlatımına, “Matteo Brigante her şeyi kontrol eder, dedik” gibi cümleler aracılığı ile. Yazarın kimi anları, zaman zaman araya başka anlar da katarak üstelik, hayli etkileyici biçimde anlattığını söylemek gerekiyor. Örneğin genç bir adam ile kendisinden büyük ve evli bir kadının ilk aşk buluşmalarına ayrı ayrı yollardan gidişi, buluşmaları ve dönüşlerini işin içine doğayı ve kasabanın balıkçılarını vs. de katarak hayli başarılı bir biçimde getiriyor karşımıza. Bu bölüm, kadının okuduğu Fransız klasiklerine de bir gönderme olarak ayrıca başarılı ve edebiyat düşkünlerinin keyif alacağı satırları ile kesinlikle dikkat çekici.

Karakterlerinin akıbetlerini bir parça hızlı toparlamak (filmlerin sonunda yazılı olarak, daha sonra ne olduğunun aktarılmasına benzer biçimde) gibi önemsiz bir kusuru olan kitabın, bir komünist olan Vailland’ın (Kruşçevin Stalin’in işlediği suçları ortaya dökmesi ile hayal kırıklığına uğrayan bir komünist kendisi) politik görüşlerini daha çok yazarın toplumu değiştirmek konusundaki hayal kırıklığı açısından yansıttığını yazanlar olmuş zaman içinde ve açıkçası kitabı bitirdikten sonra bu düzenin hiç değişmeyeceğini düşünmekten siz de kendinizi alamıyorsunuz. Bir başyapıt değil “evet”, ama okuması çok keyif veren bir kitap bu.

(“La Loi”)

Triage – Danis Tanovic (2009)

triage“Ne için pişmanlık duyacağım, Mr. Walsh? Onları yaşatmak veya dayanılmaz acılarını hafifletmek için yapacak bir şeyim olmadığından, korkunç acılar çekecekleri birkaç günü onlardan esirgediğim için mi?”

1988 yılında Irak ordusu ile savaşan Kürtler’in mücadelesini fotoğraflamak için bölgeye giden biri İrlandalı, diğeri İskoçyalı iki gazeteciden birinin geri dön(e)memesinin hikâyesi.

ABD’li yazar ve gazeteci Scott Anderson’ın aynı adlı romanından, Bosna Hersekli yönetmen Danis Tanovic tarafından uyarlanan ve yönetilen film İrlanda, İspanya, Belçika ve Fransa ortak yapımı olarak çekilmiş. Rolü için hayli kilo veren Colin Farrell’in fiziksel yanı ağır basan başarılı performansı ile göz doldurduğu film, finali ile de etkilemeyi başarıyor. Savaşın travmasını doğrudan parçası olmayanların da yaşadığını, tanıklığın nasıl bir yük olabileceğini anlatmaya soyunan film, acılardan kurtulma üzerine bir terapi hikâyesi anlatıyor temel olarak. Gizemini yeterince önde tutamamasının sıkıntısını yaşayan çalışma, temel olarak bu nedenle seyirciyi trajik hikâyesine rağmen yeterince yakalayamıyor. Tanovic’in senaryosunun da gerektiği kadar güçlü olmamasınının payının olduğu bu problem filmi zaman zaman yüzeysel bir hale getirse de, özellikle ikinci yarısı ile ilgiyi hak eden, Farrell’ın oyununun başlı başına bir seyir nedeni olabileceği, bu yıl hayatını kaybeden Christopher Lee’nin varlığı ile önemli ve suçluluk duygusu, kötülüğe tanık olma ve acılarla barışmak üzerine söyledikleri ile düşündürtebilecek bir sinema eseri.

Filme adını veren ve hikâyede de dramatik dozu yüksek anların kaynağı olan “triage” terimi, tıpta durumlarının ciddiliğine göre hastalara müdahale etme önceliğinin belirlenmesi için kullanılan yöntemi ifade ediyor ve filmde olduğu gibi, koşulların yetersiz ve hastaların çok olduğu durumlarda bazen de müdahale etmeme sonucunu yaratabiliyor. Hikâyemiz hayli dramatik bir sahnede, müdahale etmemenin de ilerisine geçmek zorunda kalan bir doktoru getiriyor karşımıza ve savaşın lanetini hatırlatıyor bir kez daha. Film hikâyesinin geçtiği yeri Kürdistan olarak adlandırıyor ve olaylar ilerledikçe kastedilen bölgenin Irak’ın kuzeyindeki bölge olduğunu anlıyoruz. Kürdistan ifadesi, IMDB’deki forum sayfasında, tahmin edilebileceği gibi yoğun bir tartışmaya yol açmış ve PKK’den Osmanlı’ya, Ermeni “soykırım”ından Türkiye’nin demokratikliğine kadar uzanan başlıklar üzerinden Türkler’in başlattığı uzun bir atışmanın nedeni olmuş görünüyor. Filmde çatışmalarda yaralanan peşmergeler ile ilgilenen doktorun ifadesi ile iki yüzyıldır savaşan (ikisi Türkler, üçü İran ve diğer üçü Irak ile olmak üzere sekiz savaştan söz ediyor doktor) halkın trajedisi değil filmin asıl konusu oysa ki ve sadece bir isimlendirmenin yarattığı tartışmanın büyüklüğünü düşününce, bu sorunun çözümü için umudun Kaf dağının arkasında olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz.

Evet, filmin derdi Kürt sorunu değil. Travmayı yaşayan fotoğrafçının hatırladığı anıları arasında Lübnan’da ve hayli trajik bir öyküsü olan Afrika’da geçenler de yer alıyor. Tanovic tanık olunan dehşet anlarının yarattığı travmayı ve acılarla baş etmeyi/edememeyi odağına alıyor daha çok. Burada, bu trajedilerin sadece bir araç olarak kullanıldığı sonucu çıkmamalı. Aksine, konu edindiği üç farklı bölgedeki trajediye de saygı ile yaklaşıyor ve dramatik kareler getiriyor karşımıza Tanovic. Yine de belki şu eleştiri yapılabilir film için: Sonuçta odak noktası Ortadoğulu veya Afrikalı bir karakter değil; hikâyesine ve acısına ortak olmamız istenen bir Avrupalı gazeteci. Bu eleştirinin dozu ise epey hafif tutulmalı çünkü birincisi, kameranın arkasındaki isim kendisi savaşın ve katliamın kurbanı olmuş bir toplumun üyesi olan Tanovic ve ikincisi, film hiçbir anında gerçek kurbanları bir sömürü malzemesi yapmıyor ve saygıyı/empatiyi hiç eksik etmiyor üzerlerinden.

İki İspanyol karakterin aralarında İngilizce konuşması gibi anlamsızlığı bir kenara koyarsak, Platon’un “savaşın sonunu sadece ölüler görür” sözü ile biten filmin başka sıkıntıları var asıl olarak. Tanovic’in yazdığı diyaloglar ve kimi sahnelerin gelişimi fazlası ile tahmin edilebilir bir içeriğe sahip, öncelikle. Sezilebilir olsa da etkileyici olan son bölümün dramatik dozu ve mizansen anlayışı, filmin ilk yarısındaki tersi yöndeki tercihlerle bir çelişki yaratıyor zaman zaman ve terapi de gereğinden fazla kolay ilerlemesi ile inandırıcılık sıkıntısı hissettiriyor seyredene. Neyse ki bu sıkıntıları çoğunlukla unutturan Farrell var ve oyuncu senaryo her zaman kendisine güçlü bir malzeme sağlamasa da sağlam oyunu ile ilgiyi hep ayakta tutuyor ve inandırıcılık sorununu da aşıyor çoğu zaman. Filmin en az onun kadar ilginç olan ve aslında bir başka filmin “kahramanı” olmayı hak eden bir hikâyeye sahip, Branko Djuric’in canlandırdığı doktor karakteri ile ilginçliği artan bu film, ABD’de gösterime giremeden doğudan DVD piyasasına gitmiş olsa da, ilgiyi hak eden bir çalışma. “Yaşama devam edebilmek için, ölüleri “gömmek” zorundayız” ve bunu söylerken dürüstlüğünden hiç kuşku duyurmayan bir filmin görülmesi gerekir, bir başka deyiş ile.

(“Büyük Gizem”)

What Did You Do in the War, Daddy? – Blake Edwards (1966)

what did you do in the war daddy“Bu gece festival var, yarın teslim oluruz”

1943’te, Sicilya’daki bir kasabayı ele geçirmeye çalışan Amerikan birliği ile, teslim olmak için önce festivallerini yapmalarına izin verilmesini talep eden İtalyan birliğinin hikâyesi.

Blake Edwards ve Maurice Richlin’in orijinal hikâyelerinden yola çıkarak, Oscar ödüllü William Peter Blatty’nin senaryosunu yazdığı ve Edwards’ın yönettiği film İkinci Dünya savaşı, gamsız Akdenizliler (bu örnekte İtalyanlar), kötü Almanlar, bir parça aşk, biraz komedi formülü ile ilerleyen, doğrudan olmasa da savaşın anlamsızlığı üzerine sözleri olan, Edwards’ın kimi uzayan sahnelere rağmen su gibi akan mizanseni ile rahat seyredilen ve Dick Shawn ve Sergio Fantoni’nin (Amerikalı ve İtalyan yüzbaşı rollerinde) uyumlu ve başarılı oyunculukları ile ilgiyi hak eden bir eğlencelik. Evet, Edwards’ın en parlak işlerinden biri değil belki ama kimi hayifli keyifli sahneleri ile vasatın kesinlikle üzerine çıkan bir film bu.

Hollywood İkinci Dünya Savaşı’nı konu alan filmler yaparken Hitler’in Almanyası’na sert, Mussolini’nin italyası’na ise sempati ile yaklaşmıştır genel olarak. Bu film de aynı yolu izliyor ve Alman askerleri kötü ve kaybeden, İtalyan askerleri ise iyi ve kazanan olarak gösteriyor sürekli olarak. Bu tercih, elbette bir ölçüde tarihsel bir gerçeği de barındırıyor bünyesinde: Alman halkının Hitler ve Naziler’i benimseme ölçüsü ile kıyaslandığında, İtalyan halkının Mussolini’ye epey mesafeli durduğunu hatırlamak, Hollywood’un sempatisini açıklıyor aslında. Bu tercihe bir de Hollywood’un “Akdeniz’in eğlenceli halkları” klişesini ekleyince filmin hikâyesi daha iyi anlaşılıyor. Disiplinli ve her şeyi kitabına uygun yapmayı seven Amerikalı yüzbaşının komutasındaki yorgun ve keyif peşindeki birlik ile, gece için planladıkları festivalin yapılmasına izin verilmesi karşılığında teslim olmayı kabul eden İtalyan yüzbaşının komutasındaki İtalyan birliğinin çarpış(ama)ması üzerine ilerleyen hikâye aslında tam da tahmin edileceği gibi gelişiyor: Şarap ve aşk Amerikalı’yı yoldan çıkarıyor ve sonunda İtalyanlar ve Amerikalılar Almanlar’a karşı birlikte savaşıyor vs. Dolayısı ile hikâye bir sürpriz içermiyor aslında. Buna rağmen filmi seyre değer kılan ise, hikâyenin seyirciye sunduğu keyifli anlar temel olarak.

Taş evlerden oluşan Sicilya kasabası (Kaliforniya’da film için inşa edilmiş bir kasaba aslında) tam da tahmin edilecek bir mimariye sahip olması ile seyircide sıcak bir tanışıklık duygusu uyandırıyor ve daha ilk sahneden başlayarak ne seyredeceğinizi bilmenizi sağlayarak, seyredeceğinizin sizde yaratacağı sempati duygusunu en başından garantiye alıyor film. Direnmeyen bir kasabanın işgali olarak tanımlayabileceğimiz bu sahne filme eğlenceli bir giriş yapmanızı sağlıyor ve daha sonra belki yeteri sayıda tekrarlanmasa da seyredeni eğlendiren anlardan ilkini yaratıyor. Edwards’ın benzer bir başarıyı yakaladığı sahne aynı zamanda filmin dolaylı da olsa (ve hatta belki o amacı taşımasa da) “savaş karşıtı” bir mesaja göz kırptığı, festival gecesinin sabahında kasabada gezinen kameranın karşımıza getirdikleri ile oluşuyor. Festivalin tatlı yorgunluğu içinde sızmış Amerikalı ve İtalyan askerler ve kasabalıları kayan bir kamera ile sergiliyor Edwards ve hem bir hüzün duygusu yaratıyor (sonuçta bir süre sonra savaşacak ve bir kısmı da ölecek insanlar bunlar) hem de adeta “savaşma, festival yap” mesajı veriyor bize! Filmin bir diğer başarısı da, özellikle “çılgınlaştığı” anlarda kendisini göstermeyi başaran komedisi. Kalabalık figürasyon kadrosunu etkileyici şekilde kullanmayı beceren film, sahte savaş gibi belki biraz uzamış ama çok keyifli sahnelerin (bir diğeri “Alman askeri toplama” sahnesi bunların) yanısıra, rol değişimi (karışan üniformalar ve değişen cinsiyetler) üzerinden de kesinlikle güldüren espriler üretiyor hikâye boyunca. Komünist partizanların ve iki beceriksiz hırsızın da ustalıklı yerleştirildiği hikâye, ilkini politik esprilerin, ikincisini ise hikâyenin kimi düğümlerinin çözüm aracı olarak kullanıyor akıllı bir şekilde.

Filmin kadrosundaki yıldız isim Amerikalı teğmen rolündeki James Coburn ve işini de yapıyor doğrusu ama hikâyenin asıl yıldızları Dick Shawn ve Sergio Fantoni kesinlikle. Usta bir komedi oyunculuğu sergiledikleri gibi hem kendilerinin de keyif aldığını hissettiriyorlar hikâyeden hem de çarpıcı bir ikili oluşturuyorlar. Giovanna Ralli’nin senaryonun klişelerine kurban olmasına rağmen, duru güzelliğini de kullandığı komedi oyunculuğu ile göz doldurduğu film, garip bir şekilde, klişelerden oluşsa da eğlendirmeyi başararak, izlenmeyi hak ediyor. Son bir not olarak, Henry Mancini’nin film için yazdığı “In the Arms of Love” şarkısının Billboard listelerine girmeyi başardığını belirtelim.

(“Harpte Ne Yaptın Baba?”)

Billion Dollar Brain – Ken Russell (1967)

Billion Dollar Brain“Tanrım, bizlere inanç ver. İnançsız komünist düşmanlarımızla savaşmak ve onları ezip yok etmek için bizlere güç ver. Bize cesaret ve azim ver. Ve asla amacımızdan sapmamıza izin verme”

Eski bir İngiliz casusunun, kendisini komünizmi ortadan kaldırmaya adamış bir örgütle giriştiği mücadelenin hikâyesi.

Len Deighton’un aynı adlı romanından uyarlanan film, ajan Harry Palmer karakterini karşımıza getiren üçüncü sinema eseri. Daha önceki iki filmde (“The IPCRESS File – Ani Tehlike” ve “Funeral in Berlin – Cehennem Dönüşü”) olduğu gibi başrolde yine Michael Caine’in yer aldığı çalışmanın yönetmen koltuğunda İngiliz sinemacı Ken Russell var, senaryo ise John McGrath’ın imzasını taşıyor. Zaman zaman Russell’ın çılgın mizansen anlayışından izler taşısa da, yönetmenin kariyerindeki diğer filmler ile kıyaslandığında çok daha “normal” duran bu film, olay örgüsünü ve karakterlerini geç toparlaması ve normallik ile çılgınlık arasında, iki tarafı da yeterince tatmin etmeyecek bir noktada durması ile çok da güçlü bir görünüm sergileyemiyor. Yine de Russell’In elinden çıktığı belli olan sahneleri, Caine’in “cool” tavırlı oyunu, filmin çekiminden kısa bir süre sonra, henüz yirmi beş yaşındayken ölen Françoise Dorléac’ın güzelliği ve sinema meraklılarının keşfettiklerinde keyif alacakları Sergei M. Eisenstein göndermeleri ile ilgiyi hak ediyor.

Film hayli keyifli bir jenerik çalışması ile açılıyor ve on dört James Bond filminin jeneriğini de hazırlamış olan Maurice Binder’ın bu çalışması filme iyi bir giriş yapmanızı sağlıyor. Richard Rodney Bennett’a it olan orijinal müziğin jeneriklere eşlik eden bölümü de taşıdığı tipik 1960’lar havası ile bu keyfi artırıyor kesinlikle. Ne var ki film bu sağlam girişten sonra, nerede ise ilk yarısının sonuna kadar hayli dağınık ilerliyor ve olay örgüsünü, kimin amacının ne olduğunu tıpkı ajan Palmer karakteri gibi seyirci de pek anlayamıyor. Yönetmen Ken Russell kendisinin ve senarist McGrath’ın Len Deighton’un kitabını pek de anlamadıklarını ve bu nedenle anladıkları kısımlarına odaklanmayı tercih ettiklerini söylemiş daha sonraki bir tarihte ve açıkçası bu “itiraf”ın gerçekliğini özellikle ilk yarıda hayli yakından hissediyorsunuz. Bu dağınık ilk yarıyı Caine ve Dorléac’ın varlığı da pek kurtaramıyor ve film için doğal olarak olumsuz bir hava oluşuyor seyreden üzerinde. İkinci yarı ise “çılgın anti-komünist işadamı”nın damgasını vurduğu ve daha Ken Russellvari mizansenli anları ile hareketleniyor ve tam anlamı ile olmasa da hem eğlenceli hem heyecan verici olmayı başarıyor film.

Sonraki yılların iki ünlü sinema oyuncusuna dönüşecek olan Donald Sutherland ve Susan George’un çok küçük rollerde yer aldığı film, soğuk savaş döneminde çekilmesine rağmen Sovyetler’i değil, çılgın işadamı karakteri üzerinden Batı’yı eleştiri/alay konusu yapması ile de dikkat çekiyor. Russell’ın damgasını en bariz hissettiğimiz sahnelerden birinde, bu işadamının liderliğini üstlendiği “Özgürlük Kardeşleri” örgütünün üyeleri bir histeri nöbetindeymiş gibi Sovyet liderlerinin (Lenin, Stalin vs.) posterlerini yakarken gösteriliyor ve Russell’ın çılgın kamerası onların bu halinin çılgın komikliğinin altını çiziyor kalın çizgilerle. İşadamının ordusunun Letonya’yı işgale giderken, buz tutmuş deniz üzerinde yaşadıkları (Rus yönetmen Eisenstein’ın 1938 tarihli ünlü klasiği “Aleksandr Nevskiy” filmine açık bir gönderme bu sahne) veya finalde Rus istihbaratının İngiliz istihbaratına attığı kazık, filmin anti-Sovyet bir tutumdan özenle kaçındığının göstergeleri. Bir tür anti-Bond olarak nitelendirebileceğimiz Harry Palmer karakterinin kahramanı olduğu film Bond filmlerinin aksine bu karakteri pek de olağanüstü işler becerirken göstermiyor bize. Öyle ki çılgın işadamının hakkından gelinmesinde asıl pay Rus ordusunun ve özellikle Letonya’daki istihbaratın başındaki Rus generalin oluyor. Film komünizm karşıtlığını sıkı bir alay konusu yaptığı gibi, bu karşıtlığı hikâyesinde faşizm ile özdeşleştiriyor ve örgütün sembolünü Naziler’in gamalı haçından esinlenerek tasarlarken, örgütün ordusunu da tam da faşist devletlerin törenlerinde tanık olabileceğimiz sahneler içinde gösteriyor bize. Özetle, Amerikalıların anti-komünist cumhuriyetçilerinin (filmdeki işadamı elbette Teksaslı!) faşizan karakterlerini sağlam bir şekilde aşağılıyor Russell bu filmde.

Filmin yeterince başarmış görünmediği mizah anlarından hatırlanmaya değen pek fazla yok maalesef. Mel Brooks’un veya ZAZ üçlüsünün (David Zucker, Jim Abrahams ve Jerry Zucker) filmlerinde görmeye alıştığımız türden bir esprisi olan “kar temizleme aracı” sahnesi (ki filmde bu türden tek sahne olarak seyirciyi hazırlıksız da yakaladığından kısa ama sıkı bir kahkaha attırıyor) ve “kolları çok uzun, kini ise sonsuz” olan çılgın işadamının nutuk anlarından çok daha fazlasına ihtiyacı varmış filmin kesinlikle, bir eğlence kaynağı olabilmesi için. Caine ve Dorléac dışında da güçlü oyuncuları olan film (Karl Malden’ın yanısıra filme asıl damgasını vuran yan karakterleri canlandıran Oscar Homolka (Rus general) ve işadamı rolündeki Ed Begley oluyor) finaldeki “buzda fiyasko sahnesi” ile hem Ken Russell’a yakışan bir kapanış yapıyor hem de baş kahramanını öne çıkaramamasını bu eğlenceli sahne ile affettiriyor nerede ise. Evet, Palmer karakteri hak ettiği kadar öne çıkamıyor hikâyede ve bu durum filme iki şekilde zarar veriyor: Öne çıktığı sahnelerdeki “cool” oyununun kanıtladığı gibi Caine aslında filme çok daha fazla seyir zevki katabilirmiş ve hikâye bir odak noktasının eksikliğini hissettiriyor sık sık.

Kusurlarına rağmen, Russell’ın kariyerindeki bu ikinci sinema filmi fena halde (olumlu anlamda) 1960’lara ait olmak gibi cazip yanı ile de ilgi çekmeye aday. Müziğinden renk kullanımına, kamera hareketlerinden eğlenceli ve gösterişli havasına ve zum kullanımına kadar pek çok öğe 1960’lar nostaljisi yaşamak isteyenler için ideal bir aday yapabilir bu filmi.

(“Milyonluk Beyin”)