Broken – Rufus Norris (2012)

“Sadece iyiliğini almak istiyorum… Sadece iyiliğinin bana geçmesini istiyorum… Sadece iyiliğini istiyorum senden…”

Evinin önünde meydana gelen bir şiddet olayına tanıklık eden kızın değişen hayatının hikâyesi.

Daniel Clay’in Harper Lee’nin ünlü “To Kill A Mockingbird – Bülbülü Öldürmek” romanından esinlenen ve film ile aynı adı taşıyan romanından uyarlanan bir film. İngiliz Rufus Norris’in ilk yönetmenliği olan çalışmada, baba rolündeki tecrübeli oyuncu Tim Roth’un yanında, filmin kahramanı genç kızı canlandıran ve ilk kez bir filmde rol alan Eloise Laurence var ve filmin en büyük cazibesini de onun performansı sağlıyor. Filmin açılış ve kapanışındaki şarkıları da seslendiren yetenekli genç oyuncunun başarısının yanında, hikâyenin “başarısız aileler” üzerine gösterdikleri ve düşündürdükleri ve işçi sınıfından kimi manzaraları karşımıza getiren bir sosyal dram havasını taşıması gibi artıları da var. Ne var ki aksiyonunun fazlalığı ve zaman zaman bir Amerikan aile filmi havasına bürünmesi filmi zayıflatıyor ve kalıcılığı mümkün kılacak bir derinliğe ulaşmasına engel oluyor.

Hemen açılışta ani bir şiddet sahnesi üzerinden etkileyici bir “rahatsız edicilik” ile başlayan film bu çarpıcılığını sürekli kılamıyor ne yazık ki ve bu odağını bulamama durumu filmin başka alanlarda da kendisini gösteren bir genel problemi. Bir yandan bir aile dramı anlatacak gibi dururken buna zıt düşen bir sertliğe bürünüyor bazen veya bir kızın “büyüme” macerasına odaklanır gibi dururken öte yandan İngiliz toplumunda “başarısız olmuş aile kurumu” veya modern hayatın içindeki şiddet gibi unsurlar birden asıl hikâyenin epey önüne geçebiliyor. Filmde temelde üç aile var: İlki genç kızın erkek kardeşi ve babası ile yaşadığı ve kendilerine bir bakıcı kadının eşlik ettiği aile. Anne başka bir adam için kocasını ve çocuklarını terk etmiş. Annenin hikâyede hiç görünmemesi senaryonun zayıf yanlarından biri açıkçası ve filmin başka alanlarda da aksayan gerçekçilik duygusuna zarar veriyor. İkinci aile ciddi psikolojik problemleri olan bir genç oğulları olan ve bu durumla nasıl baş edeceklerini bilemeyen bir anne ve babadan oluşuyor. Son aile ise annenin ölmesi ile üç kızını tek başına bakmaya çalışan ama tüm sevgisine rağmen bunda epey bir başarısız görünen bir adam ve kızlarından müteşekkil. Tüm bu ailelerin her birinin hikâyesi kendi başlarına epey çekici aslında ama tümünün aynı hikâyeye yedirilmesi filmin asıl derdinin ne olduğu konusunda pek de cevabını bulamayan sorulara yol açıyor.

Her ne kadar “tanık olduğu şiddet ile hayatı değişen genç bir kızın hikâyesi” olarak kendisini konumlandırıyor olsa da, film sanki daha çok bir genç kızın büyüme sancılarını anlatmayı ve bundan bağımsız bir şekilde toplumdan şiddet manzaraları sergilemeyi tercih eder bir havada ilerliyor. Evet, film bir yandan da ergenliğe doğru giden bir kızı getiriyor karşımıza; ilk öpücükleri, kalp kırıklıkları, korkuları ve bir yandan henüz çocukluğun o huzur sağlayan bir büyüğe sığınabilme duygusunu yitirmemeye çalışan ama diğer yandan özgürlüğünü talep etmeye başlamanın çelişkileri ile yaşayan bir kızı. Bu kadar farklı temayı bir arada tutmaya çalışan Mark O’Rowe imzalı senaryo doğal olarak dağılıyor bir süre sonra ve toparlamayı da filme gereğinden fazla bir sertlik getiren şiddet sahneleri ile yapıyor. Her ne kadar sondaki dozu yine kaçmış melodramatik “kilisede terk etme” sahnesi ile dengelenmeye çalışılmış olsa da, şiddetin dozu doğru değil kesinlikle.

Filmin ilgi gösterilmeyi hak etmesini sağlayan unsurları da var elbette. Bunların başında genç oyuncu Eloise Laurence geliyor. Hikâyenin yükü onun omuzlarında ve o kadar iyi taşıyor ki bu yükü keşke senaryo ona daha da konsantre olsaymış diye düşünüyorsunuz. Babası rolündeki güçlü oyuncu Tim Roth ise onca sahnesine rağmen senaryonun gazabına uğramış ne yazık ki ve kendisini gösterebileceği hemen tek bir orijinal sahnesi yok. Diğer tüm oyuncular başarılı kasting çalışmasının sonucu olarak rollerine iyi oturmuşlar ve başarılı bir takım oyunu sergiliyorlar göründükleri tüm sahnelerde. Burada özellikle, kızlarına düşkün, her konuyu şiddet üzerinden çözme alışkanlığını taşıyan adamı oynayan Rorry Kinnear’ın adını vurgulamak gerekiyor başarılı performansı nedeni ile.

Sevmeyi çok isteyen ama bunu beceremeyen karakterlerin şiddetle çevrili bir ortamda geçen bu hikâyeleri aile kurma ve aile olarak kalabilme üzerine modern toplumun yaşadığı zorlukları hatırlatması ile önemli bir yandan da. Diğer temaların arasında zaman zaman kaybolsa da önemli ve hikâyenin ne yazık ki arada onca trajedi ve şiddet ile örtmesine rağmen takip edebilenler için ilgi çekici bir alan bu ve filme de “renk” katıyor. Filmi renklendiren bir yanı da, yeterince değerlendirilmemiş görünen mizah duygusu; örneğin genç kızın babasından farklı yöntemlerle yeni bir telefon istediği anlar hayli eğlenceli, bu anlar tüm o şiddet ile hayli ters düşüyor olsa da. Keşke Rufus Norris bu ilk filmini bu kadar çok “şey” barındıran bir yapıdan arındırabilse ve çok fazla Amerikan kokan ve uzayan “kilisede babaya veda etme” sahnesi gibi anlardan kurtulabilseymiş. Ne var ki tüm kusurlarına rağmen görülmeyi hak eden bir film bu. Filmin bir büyüme hikâyesi anlatırken, büyüyünce içine girilmek zorunda kalınacak dünyanın korkunçluğunu -fazlası ile- hatırlatması gibi bir erdemi de var üstelik.

(“Koşulsuz Sevgi”)

Trance – Danny Boyle (2013)

“Seçim senin. Hatırlamak mı istiyorsun, unutmak mı?”

Bir tablonun çalınmasına karışan bir müzayedecinin tablonun yerini bulmak için hipnoz seanslarına başlaması ile gelişen olayların hikâyesi.

“Slumdog Millionaire – Milyoner” filmi ile Oscar kazanan, 2012 Londra Olimpiyatları’nın açılış ve kapanış törenlerinin yönetmeni Danny Boyle’dan gizem ve bir parça da mistizm de barındıran bir suç filmi. Bir bilmece havasındaki filmin senaryosunu Joe Ahearne’in orijinal hikâyesinden Ahearne ve John Hodge birlikte yazmışlar. Bu bilmece havası filmin hem güçlü hem de zaman zaman ortada bir bilmece olduğunu yeterince etkileyici biçimde hissettiremediği için zayıf yanını oluşturuyor. İngiltere, ABD ve Fransa ortak yapımı olarak çekilen filmde James McAvoy, Rosario Dawson ve Vincent Cassel başrollerde yer alıyorlar. Zekâya hitap eden (dolayısı ile seyirciyi de zorlayan) bir film olmakla ticari sinemanın gerekleri (seyirciyi fazla zorlamamak) arasında sıkışmış görünen film müzik bandındaki sıkı şarkılardan aldığı destek, sağlam tekniği ve ilginç konusu ile yine de ilgiyi hak eden bir çalışma. Bilinçaltı, hipnoz, bilmece, gizem vs. derken arada “gerçekçilikten” uzaklaşmak gibi bir kusuru da olan hikâyenin seyri çekici olabilir çoğu sinemasever için.

Danny Boyle’un filmini hem tekniği hem de hikâyesi açısından aynı ifadelerle beğenmek/eleştirmek mümkün. Farklı kamera açıları, arada siyah ve beyaz görüntüler ve etkileyici müzik kullanımı gibi unsurlarla seyirciyi teknik açıdan filme bağlamayı biliyor Boyle ve tempolu ve yağ gibi kayan bir anlatımla karşımıza getirdiği açılıştaki soygun sahnesi gibi anlarla da seyircinin ilgisini hep üzerinde tutmayı başarıyor. Hipnoz seanslarındaki görsellik de benzer şekilde ve dozunda tutulmuş rüya havaları ile çekici kesinlikle. Ne var ki film bu teknik öğelerin arasında zaman zaman bir kaosa da düşmüyor değil. Boyle’un ustalığı bu kaosun kafa karıştırıcı ve gereğinden fazla göz boyayıcı olmasını engelliyor neyse ki. Aynı şekilde, filmin hikâyesi de bilmece havası ile hem etkiliyor hem de bir parça inandırıcılığını sorgulatıyor. Gerçeğin ne olduğu hikâye boyunca genellikle akıllıca değişirken, seyirci ortada bir bilmece olduğunu gerçekler değişmeye başlayınca fark ediyor ve bu da bir yandan sürprizlerin gücünü artırırken öte yandan seyirciyi bir karakterin filmde söylediği gibi “ideal bir dünyada…… vaktimi boşa harcamazdım” cümlesini söylemeye teşvik ediyor yarattığı gereksiz kaos ve karmaşa ile.

Odağında Goya’nın “Havadaki Cadılar” tablosunun olduğu film aralarında Rembrandt’ın “Taberiye Gölü’nde Fırtına” ve yine Goya’nın “Çıplak Maya” adlı tablolarının da bulunduğu başka klasik resimleri de hikâyesinin parçasını yaparak ilgi topluyor. Özellikle “Çıplak Maya” tablosu filmde hayli önemli bir sahnenin de anahtarı konumunda ve hikâyenin bu klasik sanat eserlerini seyircinin ilgisini çekecek şekilde gündemine almasını takdir etmek gerekiyor. Keşke hikâye bu başarısını trans halinin sinemasal karşılığı olmayı hedeflediğinde de gösterseymiş diye de eklemek gerekiyor burada. Filmde o kadar çok trans (hipnozun sonucu olarak) sahnesi var ki bir süre sonra monotonluğa düşülüyor ister istemez. Özellikle “kötü adamlara” hipnoz yapılan bir sahne var ki Boyle bizden gülmemizi mi bekliyor (James McAvoy’un canlandırdığı karakterin yaptığı gibi), yoksa ciddiye alınmayı mı bekliyor, anlamak güç. Finale doğru taşlar yerine oturunca anlıyorsunuz ne olup bittiğini ama o zamana kadar hipnoz seanslarını yapan kadının gücünün zekâsından mı, bilimsel bilgisinden mi geldiğini, yoksa bir takım mistik güçlere mi sahip olduğunu anlamakta zorlanıyorsunuz ki bu da filmin lehine olan bir durum değil kuşkusuz.

Filmin erotizm ve tutku konularında da sıkıntısı var. Kadın terapist (Rosario Dawson) ile Vincent Cassel’in oynadığı “kötü adam” arasındaki aşk, tutku ve şehvet gerçekçiliğin o kadar uzağında ki hikâyeye zorlama bir erotizmin çekiciliğini katmaktan başka amacı yokmuş gibi görüyor bu unsurun. Neyse ki gerek bu sahneleri gerekse filmin pek çok anını parlatan oyuncuları durumu kurtarıyor. Özellikle McAvoy ve Dawson performansları ile filmin kaosa dönmeye yüz tuttuğu ve gerçeklikten kopmaya başladığı anları varlıkları ile canlı ve çekici tutmayı başarıyorlar. Vincent Cassel senaryodaki en zayıf diyalogların sahibi olarak belki de daha zor bir işin altından kalkıyor ve en azından aksamayan bir oyunculuk sunuyor. Danny Boyle’un kendisinin ise usta bir görsellik yönetmeni olmasından kaynaklanan ve hiper-aktifliğin (hem fiziksel hem düşünsel olarak) usta bir sunucusu olmasının sonucu olarak filme çekicilik kattığı kimi tercihleri var. Örneğin James McAvoy’un kameraya (seyirciye) konuştuğu kareler gereksiz bir sanatsal özentinin sonucu gibi görünmeyip, aksine seyirciyi doğrudan filmin içine alma aracı olan bir oyun olarak gösteriyor kendini.

Hitchcock “Spellbound – Öldüren Hatıralar” filminde hafızasını kaybedip kendisini başka birisi zanneden bir adamın hikâyesini anlatırken filmdeki düş sahneleri (ki yapımcı Selznik tarafından acımasızca kısaltılmış sahnelerdir bunlar) için gerçeküstücü ressam Dali’den yararlanmıştı. Burada ise Boyle klasik dönemin ustalarının tablolarını hikâyesinin bir parçası yaparak “entelektüel” seyircinin gönlünü almayı başarıyor. Boyle’un enerjisini seyirciye geçirmeyi başardığı film, ilgiyi hak eden ve sevaplarının günahlarına ağır bastığı bir film, özet olarak.

(“Trans”)

Körebe – Ömer Kavur (1985)

“Herkes korksa keşke; sadece ölmekten değil öldürmekten de korksa, acı çektirmekten de”

Boşanmış bir kadının küçük kızının ortadan kaybolması ile yaşadıklarının hikâyesi.

Ömer Kavur “Yusuf ile Kenan”dan altı yıl sonra yine karakterlerin İstanbul’u, şehirin sokaklarını dolaştığı ve “bir şeyler”i aradıkları bir hikâye anlatıyor bize. Kavur ve Barış Pirhasan’ın birlikte yazdığı senaryo kimi yerlerde aksasa da özellikle Türkân Şoray’ın oynadığı anne karakterini o denli “gerçek” kılmayı başarıyor ki sadece bununla bile takdiri hak ediyor film. Neşet Ruacan’ın zaman zaman fazla tekrarlanıyor olsa da ilgi çekici müziği, Şoray ve Cihan Ünal’ın arada aksadıkları sahneler olsa da uyumlu oyunları ve hikâyesini ilgiyi hep üzerinde tutacak şekilde çekici kılıp hemen hiç pürüz olmadan akıtabilmesi ile kesinlikle sinemamızın görülmesi gerekli filmlerinden biri bu.

Ömer Kavur “Yusuf ile Kenan” filminde kan davasından kaçan iki kardeşi bir yakınlarını bulmak için İstanbul’a getirir ve onların aracılığı ile bize şehrin öteki yüzünü, var olduğunu bildiğimiz ama görmemeyi tercih ettiğimiz yüzünü gösterir. Bu filmden altı yıl sonra, bu kez küçük kızı ile yalnız yaşayan bir kadını kızının kaybolması üzerine sadece İstanbul’un benzer yerlerinde dolaştırmakla kalmıyor ve komşu bir şehirin günümüzde kimi yaşadıklarımıza da ışık tutacak bir milliyetçilik ve muhafazakârlık manzaraları ile de karşılaştırıyor onu ve etrafındaki karakterleri. Evet, arada sinemamızın olağan probleminden, didaktiklikten kendisini tam anlamı ile sıyıramadığı anları var filmin ama bu anlar o kadar az ki ve hikâye bu alanda sinemamızın o yıllara kadar gösterdiği ortalamanın o kadar üzerindeki hiç rahatsız etmiyor bu durum. Öncelikle Şoray’ın oynadığı anne karakterini ele almak gerekiyor sanırım. Kendi isteği ile kocasından boşanmış, tüm hayatı bankadaki işi ile küçük kızı arasında geçen ve tüm rutinleri ile benzer hayatları yaşayan kadınların adeta kendilerini seyrediyormuşçasına etkileneceği bir karakter bu. Boşandığı kocasının “karı olamadın, hiç olmazsa anne ol ulan!” veya “ilişkisi olamaz onun; çocuğumun anası o” gibi sözlerle aşağıladığı/nitelediği kadının anneliğinin yanına ayrı bir kimlik olarak kadınlığını koyabilmesi ile yumuşak bir düzlemde de olsa feminist bir söylemi de var filmin. Kadın bir yandan şehrin hemen yanıbaşında duran ama hiç yüzleşmediği mekanları ve insanları ile tanışırken, bir yandan da özgürlüğünü, daha önce üzerinde düşünmeye dahi zaman ayırmadığı özgürlüğünü hissetmeye başlıyor dile getirdiği itirazlar üzerinden. Bu itirazları hem kendisine sürekli öfke ile yaklaşan kocasına hem etrafındakilerin toplumsal önyargıların birer örneği olan davranışlarına yönelik ve Şoray’ın anne karakterinin sinemamızdaki kalıcılığı garanti olan karakterlerden biri olmasının da yolunu açıyorlar, onu bir tipten zayede kendine ait özellikleri olan bir birey kılarak.

Film yukarıda yazdıklarımı başarırken kimi hatalara düşmekten de kendini alamıyor. Kimi yan karakterler ve özellikle onlar için yazılan diyaloglar zaman zaman fazlası ile tanıdık bir yönlendiriciliğe sahipler; bir başka deyişle filmin derdinin bir açıklayıcısı olarak orada olduklarını fazlası ile belli ediyorlar. Kimi karakterlerin toplamda birkaç cümleden ibaret olan diyalogları özellikle bu problemden muzdaripler. Benzer şekilde bazı yardımcı karakterler de neden kaçınıl(a)madığı anlaşılamayacak bir şekilde hayli klişe biçimde getirilmiş karşımıza. Örneğin apartman yöneticisi karakteri (televizyonumuzun klasikleşmeyi hak eden nadir dizilerinden biri olan “Bizimkiler”in dört yıl sonra tekrarlayacağı yönetici Sabri karakterinin prototipi adeta) diyalogları ve bu diyaloglara uygun ama abartılı oyunculuğu ile oldukça rahatsız edici. Bu problemlere belki özensizlik olarak nitelendirebileceğimiz kusurları da eklemiş filmimiz; açılış jeneriğinde yazılar bittiği için müziğin anlamsız bir noktada ve adeta bir teknik problem olmuşçasına birdenbire kesilmesi örneğin, izah edilemeyecek bir hata. Aynı bağlamda, kadının bir salıncağa baktığı sahne de fazlası ile basit ve sıradan görünüyor ve keşke kurguda atılsaymış dedirtiyor. Kadının izbe bir evde karşılaştığı veremli karakter de keşke daha iyi oynanabilseymiş demek gerekiyor çünkü bu sahne nezarethanede kadının denk geldiği tutuklu çocuklar (ne yazık ki öylesine geçilmiş bu sahne de) ve bu karakter “Yusuf ile Kenan” filmi ile hikâyenin organik bir bağ kurmasını sağlayabilirmiş ama, yeterince değerlendirilememiş bu fırsat.

Kocasına, akrabalarına, gazetecilere, komşularına ve polise kadar pek çok farklı ön yargı sahibi ile mücadele ediyor kadın ve boşanmış olmanın, üstelik bunu kendisinin istemesinin hesabı soruluyor ondan şu ya da bu şekilde. Şoray’ın yorgun karakterini çok uygun bir tonlama ile oynadığı ve kimi inceliklerle süslü oyunu ile canlandırdığı karakterin yaşadığı korku dolu günlerin onun için bir yandan da bir arınma, sorgulama ve kendini tanıma süreci olmasını akıllıca anlatmış film. Gerilimini ve dramını çoğunlukla korumayı başardığı bir denge ile aktaran hikâye sinemamızda çok sık görmediğimiz bir şekilde hiç tökezlemeden akıyor ve sur diplerinden mezarlıklara ve yıkık dökük “ev”lere kadar tekin olmayan mekanları Orhan Oğuz’un kamerası aracılığı ile başarılı bir şekilde getiriyor önümüze. Buna karşılık, Cihan Ünal’ın yerinde bir ekonomikliği olan ama bir parça fazla “düzgün” bir performansla canlandırdığı avukat karakterinin olaya bu denli karışmasını gerekçelendirebilmek için eklenmiş görünen hikâyesi ve bunun sonucu ortaya çıkan “iki yaralı ruhun dayanışması” temasının altının yeterince dolduramaması kendisini olumsuz yönde hissettiriyor.

Ömer Kavur’un hikâyenin ihtiyacı olan tempoyu yakalayan ve doğru anlarda filme nefes aldırmayı başaran yönetmenliği de takdiri hak ediyor. Sıradan görünen bir sahneyi bile etkileyici kıldığı anlar var Kavur’un. Örneğin kadının aynı bankada çalıştığı en iyi arkadaşı ile yolda yürürlerken yaptıkları bir sohbetin sahnesi çok iyi yazılmış diyalogları ve Şoray ile Tuluğ Çizgen’in oyunları ile gerçekten çok başarılı; Çizgen’in karakterinin hissettiği ürpermeyi içinizde aynen hissediyorsunuz sahnenin sonunda. Sondaki ne kadar gerçekçi olduğu tartışmaya hayli açık “kahramanlık” sahnesi ve tercih edilen son aslında filme o ana kadar biriktirdiği gerilim açısından zarar veriyor ama bir yandan da hikâyeye kendisini kaptırmış seyircinin hak ettiği bir ödül olarak görülüp affedilebilir.

Frances Ha – Noah Baumbach (2012)

“Evli bir çift gibiyiz; konuşuyoruz, sevişmiyoruz”

Dansçı olmak isteyen New York’lu bir kadının hayalleri ve yaşadığı gerçekler arasında gidip gelen hikâyesi.

ABD bağımsız sinemasının önemli isimlerinden Noah Baumbach’ın yönettiği ve filme adını veren başrolü de üstlenen Greta Gerwig ile birlikte senaryosunu yazdığı film sinema tarihinin en “hoş” karakterlerinden birinin yaratıldığı, keyifli diyalogları olan, uçarı havası ile Yeni Dalga filmlerini hatırlatan ve kesinlikle ilgiyi hak eden bir çalışma. Gerwig’in her sahnesinde göründüğü film, Gerwig’in senaryoya da katıldığı düşünülürse onun ve Baumbach’ın ortak yapımı olarak da nitelendirilebilir. Sevmekten kendinizi alıkoyamayacağınız bir karakteri zenginleştiren oyunu ve her göründüğü anda saçtığı müthiş cazibesi ile Gerwig filmin kelimenin her anlamı ile yıldızı.

Baumbach’ın siyah-beyaz olarak çekmeyi tercih ettiği ve bu tercihi ile hoş bir nostalji havası da kattığı film gerek Frances karakteri gerekse diğer tüm karakterleri ile çok iyi yazılmış bir film öncelikle. Hikâyeye damgasını vuran elbette Frances karakteri ama diğer tüm karakterleri de ilginç kılmayı başaran ve kısacık süreleri olanlarının bile kendilerine özel hikâyesini seyirciye geçirmeyi başarabilen bir film karşımızdaki. “İlerlemiş” yaşına rağmen dansçı olma hayalinden vazgeçmeyen ama anlaşılan bu konuda çok da parlak bir yeteneği olmayan, içi dışı bir, yolunda gitmeyen hayatı üzerine düşünen ama çok da kararlı adımlar atmayan/atamayan, doğal ve sosyal bir karakter Frances. Hikâye onu yaşadığı farklı adreslerde (her bir adres değişikliği karşılaştığı bir olumsuz durumun sonucu meydana geliyor) takip ederken bize de seyri gerçekten keyifli anlar sunuyor. Baumbach ve Gerwig ikilisinin hüzün, komedi ve sıranlığın içindeki çekicilik ve saçmalık ile dolu bir hikâyeyi ortaya çıkarmaları en büyük başarıları olsa gerek. Baumbach kendi adına bu başarıyı zaman zaman özellikle Yeni Dalga döneminin Fransız filmlerini hatırlatan uçarı ve zarif bir mizanseni benimseyerek, Gerwig ise hemen hep üzerinde olan kamera karşısındaki zarif ve sıcak oyunu ile sinema dünyasında kalıcı olacak bir karakteri yaratarak daha da büyütüyorlar kesinlikle.

Filmdeki “Fransız” havayı yaratan sadece Naumbach’ın tarzı değil; kahramanımız bir Paris yolculuğu yapıyor (ama sinemanın romantik Paris klişelerinden çok uzak bir yolculuk bu) ve hikâye boyunca Fransız müziklerinden de epey nasipleniyoruz ki çoğu Georges Delerue imzalı bu müzikler sıkı ve keyifli bir nostalji havası da yaratıyorlar. Baumbach bu müziklerle de yetinmeyerek David Bowie’den Rolling Stones’a ve klasik müzik eserlerine kadar geniş bir yelpazeden de yararlanıyor ve görüntüler ile müziği hemen her zaman çok başarılı bir biçimde eşleştiriyor. Sırası gelmişken, görüntü yönetmeni Sam Levy’nin sadeliklerini yitirmeden veya bir başka deyişle “bakın ne muhteşemim” diye bağırmadan çok etkileyici olabilen siyah-beyaz görüntülerine de takdirlerimizi yollamamız gerekiyor. Benzer bir biçimde Jennifer Lame’in hem sahnelerin içsel dinamiğini başarı ile yansıtan hem de müziklerle uyumu mükemmel olan kurgusunun başarısının da altını çizmek gerekiyor.

Noah Baumbach filmde hayli keyifli pek çok sahne yaratmış ve hikâyenin bütünselliğini sağlayacak biçimde sahneleri birbiri ile akıllıca ilişkilendirmiş. Örneğin hayli iyi yazılmış, çekilmiş ve oynanmış bir sahnede Frances bir ilişkiden ne beklediğini anlatırken, bir başka sahnede onun bu anlattığına sıcak ve etkileyici bir gönderme yapılıyor. Yine aynı karakterin ailesinin yanına Sacramento’ya yaptığı yolculuğu anlatan sahne de -adeta özet geçer gibi bir havada çekilmiş olsa da- “basit mizahı” ile çok başarılı. Filmin en etkileyici anlarından birinde ise, Frances’in en yakın arkadaşı Sophie’nin bir gece sarhoşluğu sırasında söyledikleri ve bunun üzerinden kurulan hayallerin sabah nasıl yıkıldığını izliyoruz; hüzünlü, gerçekçi ve sıcak bir sahne bu. Greta Gerwig’in anne ve babasını gerçek hayattaki ebeveynlerinin canlandırdığı filmde başta Sophie’yi oynayan Mickey Sumner ve kahramanımızın bir ara aynı evi paylaştığı Benji’yi oynayan Michael Zegen olmak üzere tüm oyuncuların “sıcak bir amatörlük” dolu performanslarını da bu başarıların arasına eklemek gerekiyor.

Bir şeylerin değişmesi için planlı bir çabanın içinde olmaktan çok bekler gibi görünen bu eşsiz karakterin hikâyesinin sahiciliği bile kendi başına yeterli bu filme hak ettiği ilgiyi göstermek için. Baumbach filmi hayli şık bir şekilde ve kahramanının Ha soyadının nasıl oluştuğunu da açıklayacak biçimde kapatırken, o bittiğine ve karakterlerinin hayatına bir film süreliğine de olsa girmiş olmanın keyfini hissedeceğiniz filmlerden birine imza atıyor. İkinci yarısında hikâye bir parça sarksa da ve final bölümü bir parça hikâyeyi toparlama telaşının yaşandığını hissettirse de bir “kaygı dolu ama kaygısız hayat” hikayesi olarak, görülmeyi kesinlikle hak eden bir film bu.