Gabrielle – Louise Archambault (2013)

“Ama onlar birbirlerini seviyorlar. Herkesin sevilmeye hakkı vardır”

Williams sendromlu bir kadının kendisi gibi nörolojik bozukluğu olan bir adama aşık olması ile gelişen olayların hikâyesi.

Kanadalı sinemacı Louise Archambault’un yazdığı ve yönettiği bir film. Kendisi de Williams sendromuna sahip olan Gabrielle Marion-Rivard’ın çok başarılı bir performansla canlandırdığı karakterin yaşama tutunma arzusu ile seyirciyi kolayca etkileyebilecek bir hikâyesi olan çalışma zaman zaman bir sosyal duyarlılık filmi havasına bürünse de ve vermek istediği mesajları fazlası ile hissettirse de dozunda duygusallığı, Marion-Rivard’ın ve ona eşlik eden profesyonel oyuncu Alexandre Landry’nin performansları, “normal” bireylerin “öteki” olarak gördüğü kategoriye giren insanların dünyasına samimi ve içeriden bakışı ile ilgiyi hak eden bir çalışma.

Gen bozukluğundan kaynaklanan bir nörolojik bozukluk olan Williams Sendromundan muzdarip, 22 yaşındaki genç bir kadını anlatıyor filmimiz. Koro çalışmalarına da katıldığı ve benzer problemleri olanlarla birlikte kaldığı özel merkezde yine nörolojik bir sorunu olan genç bir adam ile tanışıyor ve aşık oluyor ona. Hikâye bundan sonra iki temel ve birbiri ile bağlantılı yolda ilerliyor ve bu tür hastaların “normal” insanlar gibi yaşamalarının gerçekçiliğini sorgular ve sorgulatırken, diğer yandan toplumun bu tür insanlara bakışlarındaki farklılıkları ve bu bakışların hastalar üzerindeki etkilerini gösteriyor bize. Öncelikle şunu söylemeli ki Kanada toplumu ve genel olarak Batı toplumu “engelliler” konusunda bizimki gibi toplumlardan, bir başka deyişle engellilerin ortalıkta pek görünmemesinin en “doğal” çözüm yolu olarak göründüğü toplumlardan çok farklı ve doğru bir yerdeler şüphesiz. Hikâye tüm insanların becerileri ve kısıtları kapsamında hayata karışmalarını teşvik eden bir toplum gösteriyor bize. Gerçekte bu derece iyi midir koşullar bilmiyorum ama bir otobüs yolculuğunda gürültü nedeni ile rahatsız olan yolcuların bir parça ters bakmaları dışında pek de bir sorun yok gibi görünüyor ortada. Yine de iki gencin ailelerinin ilişkilerine bakışlarındaki farklılığı temel bir problemin hâlâ sürdüğünü gösteriyor. Genç adamın annesi sürekli oğlunu kontrol altında tutup, neden olabileceği/yaşayabileceği problemlerden sakınmaya çalışıyor onu; kadının ailesi ise ona mümkün olduğunca özgür bir hayat sunmaya çalışıyor. Her iki yaklaşımın da artıları ve eksileri var kuşkusuz ama film tarafını belli ediyor hikâye boyunca ve herkesin aşkı hak ettiği mesajını net bir biçimde veriyor.

Filmde rol alan profesyonel oyuncular dışında, tıpkı Gabrielle Marion-Rivard gibi müzik korosundaki diğer oyuncular da bir bakıma kendilerini oynuyorlar. “Les Muses Chorale” adındaki bu gerçek koronun filmde kendisini canlandıran Kanadalı müzisyen Robert Charlebois ile vereceği ortak konser hazırlıkları nedeni ile sanatçının Fransızca müziklere aşina olacağı şarkılarını dinleme fırsatını da buluyoruz. Ne var ki finaldeki konser sahnesi filmin zaman zaman kaydığı gereksiz uzatılmış ve sıradanlaşmış anların örneği oluyor ve sıradan bir Amerikan televizyon filmi gibi aileye hitap eden, politik doğruculuğa dikkat edilen ve sinemasal dilin çok da önemli olmadığı eserleri hatırlatıyor bize. Bu problem bir yana bırakılırsa, yönetmen Louise Archambault genel olarak hikâyesine uygun bir anlatım göstermiş ve zaman zaman küçük dokunuşlarla filme görsel/işitsel bir keyif katmış. Örneğin kadının dış dünyada sorun yaşadığı anlarda tüm sesi kısarak adeta seyirciyi de onunla birlikte iç dünyasına kapatıyor ve yaşadığı sorunları yoğun bir biçimde hissettirmeyi başarıyor. Finale doğru tanık olduğumuz ayrılık sahnesini ise abartılı bir duygusallığın tuzağına düşmeden zarif bir biçimde halletmiş yönetmen.

Sonuçta çetrefilli bir konu filmin seyircisine sunduğu ve gösteriyor ki bu tür durumların her birinin ayrı bir özenle ve kendi karakteristikleri ile ele alınması gerekiyor ve bu da tüm toplumun ortak duyarlılığı ve önceliğini gerektiriyor. Archambault senaryosu ve mizanseni ile bu çetrefilli konuyu duyarlılıkla ele almayı başarmış ve amatör ve profesyonel oyuncuları, Marion-Rivard ve Alexandre Landry’nin ikili sahnelerinin örneği olduğu biçimde ustalıkla kaynaştırmış görünüyor. Koronun hazırlık sahneleri de yine yönetmene (ve elbette tüm o “hastalar”a) takdirlerimizi iletmemiz gereken bir incelik ile anlatılmış ve oynanmış. Buna karşılık finaldeki konser sahnesi o denli uzamış ki filmin genel olarak sakınmayı başardığı “kamu spotu” havasına neden olmuş nerede ise. Sık sık kullanılan el kamerası ve görüntü tercihleri ise hem filme belgesel havası katmış (olumlu anlamda) hem de bu “sosyal duyarlı gerçekçiliğini” desteklemiş (olumsuz bir sonuç).

Şarkıların zenginleştirdiği ve baş oyuncusu Gabrielle Marion-Rivard’ın bir yıldız performansı sunduğu film ilgiyi hak eden ve görüntü yönetmeni Mathieu Laverdière’in ve orijinal müzik çalışmasını yapan François Lafontaine’nin de katkıları ile zenginleştirdiği bir çalışma özet olarak.

Alfie – Lewis Gilbert (1966)

“Ona asla onu sevdiğimi söylemedim, durumu kurtarmak için bir şey söylemem gereken zamanlar hariç”

Bir kadından diğerine koşan çapkın bir adamın maceralarının ve yaşadığı hayatı sorgulamasının hikâyesi.

Bugün bir parça eskimiş görünen bir sinema klasiği. Bill Naughton’un kendi tiyatro oyunundan uyarladığı, Lewis Gilbert’ın yönettiği ve bugün belki de en çok başroldeki Michael Caine ile hatırlanan bir film. On yıl sonra “Alfie Darling” adında ve pek de başarılı olmayan ve unutulan bir devam filmi de çekilen yapım 2004 yılında da Caine’in rolünü Jude Law’ın alması ile tekrar çekilmiş. Hikâye boyunca Caine’in seyirciye sık sık doğrudan hitap etmesi ile sinema tarihinde ayrıca bir yeri olan çalışma, eğlenceli diyalogları, Caine’in oyunu ve Gilbert’ın anaakım sinemanın dışına çıkan tercihleri ile görülmesi gerekli bir klasik. Laurence Harvey ve Richard Harris gibi isimlerin hikâyedeki kürtaj konusu nedeni ile üstlenmeye cesaret edemedikleri rolün Caine’e kariyerindeki ilk büyük başarılarından birini armağan etmesi gibi bir önemi de var.

Açılış jeneriği olmayan filmin kapanış yazıları sırasında kulağımıza çalınan ve film ile aynı ismi taşıyan şarkı ile de hatırlanan bir film bu. İşin ilginç tarafı film ilk gösterime çıktığında sadece enstrümantal bir müziği varken, önce Amerika’da gösterime giren kopyaya Cher’in ve sonra da İngiltere’deki tekrar gösterimde Cilla Black’in yorumu ile filme eklenmiş bu Burt Bacharach – Hal David şarkısı. Şarkının sözleri kapanışta Caine’in canlandırdığı karakterin yaşadığı hayatı sorguladığı cümleleri devir alarak başlıyor ve sonuçta bu hayatın “sonu olmadığını” söylüyor ona ve bize ama sadece buna dayanarak hikâyenin ahlâkçı bir tavır aldığını çok da söyleyemeyiz. Evet, şarkı aşka olan inancını ve gerçek aşk olmadan sadece öylesine yaşadığımızı söylüyor ama yine de kahramanımızın kendisine bırakıyor nasıl bir hayat süreceğini. Hikâye bu konuda onun bir kararını iletmiyor seyirciye ve açık bırakıyor yaşadığı sorgulamanın sonucunu. Artık eskisi kadar genç olmayan ve hikâyede gördüğümüz kadarı ile de ilk kez ret edilen adamın “yalnızlık” ile hiç kimseye bağlanma içermeyen bir “özgürlük” arasında yapacağı seçimin ne olacağı bilinmez ama en azından hikâyenin onun o zamana kadar yaşadıklarına abartılı eleştirel bir göz ile bakmadığını, sadece artık belki de geleceği düşünmesi gerektiğini özellikle finale doğru ve kesinlikle gereksiz artan bir ahlâkçı tavır ile hatırlattığını söyleyebiliriz. Buna belki tek istisna sevimli bir çocuk görüntülerinden sonra kürtaj bölümüne geçiş yapılarak çarpıcı bir zıtlık (veya mesaj) yaratmanın peşine düşülmüş olması gösterilebilir.

Caine’in usta oyunculuğu ile -sanki kendi hayatını yaşarcasına doğal ama bir yandan da sık sık seyirciye hitap etmesinden kaynaklanan “sinemasal gerçekliğin kırılması” olgusunun yarattığı özelliği ile “epik” olabilen bir oyunculuk bu- canlandırdığı karakteri evli veya bekâr, genç veya yaşlı ayırt etmeden kadından kadına koşan ve lüks araçları kiralayan bir şirkette özel şöför olarak çalışan bir adam. Naughton’un hikâyesi diğer tüm unsurlarının yanında karakterini “zengin” sınıfına koymaması ile önemli öncelikle. Kocalarının “mutlu edemediği” evli kadınlardan büyük şehire yeni bir hayat kurmaya gelen genç kızlara kadar herkes bir şekilde onun cazibesinin etkisi altında kalıyor. Müziğinden hikâyenin temposuna kadar tam da 1960’ların filmi bu; uçarı havası ile hafif, ama öte yandan baş karakterinin hikâyenin nerede ise büyük bir kısmında doğrudan kameraya konuşması ile radikal bir tona sahip ve bu gibi unsurlar da onu işte tam da o yılların filmi yapıyor. Yönetmen Lewis Gilbert ki kariyerinde bir James Bond filmi olan “Moonraker” da var Caine’i nerede ise tüm sahnelerde doğrudan seyirciye konuşturuyor; bu sahnelerde kahramanımız yaşadığı aşk hayat(lar)ının inceliklerini, kadınlarla ilgili olan tecrübelerini vs. bizimle paylaşırken, Gilbert bazen bir şiddetli tartışmanın ortasında veya bir doktor muayenesi sırasında bile bu yönteme başvuruyor. Bugün belki o dönemdeki kadar radikal görünmeyecektir bu anlar ama o yıllar için hayli yenilikçi olduğunu ve yoğun kullanımı ile seyircinin artık hikâyeyi adamın gözünden seyretmeye başlamasını sağlamak gibi olumlu bir sonuç ürettiğini söylemek gerek. Tam da bu nedenle Caine’in karakterinin her adımını, her yaşadığını ve kendisi ile “yüzleşmesini” seyirci de oldukça yakından hissedebiliyor.

Kadınlara pek de nazik davranmayan (hayli duygusal bir ruh halinde kendisine sarılmak isteyen kadına “ceketimi buruşturma” veya ağladığı için “gömleğimi ıslatma” diyebilen bir karakter karşımızdaki) adam kendisi ile evlenmek isteyen veya bir süre sonra “hesap sormaya” başlayan kadınlara da sert karşılıklar verebiliyor üstelik. Evli kadınları içinde bulundukları “monoton” hayattan kurtararak onlara bir macera sunabilmesi veya kimi zamanlar güzel sözlerle etkileyici olabilmesi dışında, onu bu denli cazip kılanın ne olduğunu anlamıyoruz pek filmden ama, zaten filmin de bunu anlatmak gibi bir derdi yok sanki. Hayatını özgür yaşayan, bir kadına bağlanmaktan ölesiye korkan bir adam ve onun sonunda geldiği nokta hikâyemizin asıl derdi ve bunu da anlatmayı başarıyor.

Naugton’ın senaryosu dönem sinemasına uygun ama bugün biraz fazla görünen sayıda diyalog içeriyor; yine de bu diyalogların önemli bir kısmının hikâyedeki karakterler arasında geçmediğini ve bu konuşmaların baş karakterin doğrudan bize hitabından oluştuğunu düşünürsek filmin bu açıdan pek de rahatsız edici/yorucu olmadığını söyleyebiliriz. Buna karşılık senaryonun eğlenceli ama hikâyede ne aradığı pek anlaşılmayan bir barda kavga sahnesine veya Shelley Winters’ın canlandırdığı kadın ile tanışma sahnesi gibi oldukça zorlama görünen anlara sahip olduğunu da söylemek gerekiyor. Doğrudan üzerine gidilmeyen ve bu açıdan doğru bir tercihte bulunulan alaycılık ağırlıklı mizahı ise filme kesinlikle ek bir keyif katan unsuru senaryonun. Yönetmen Gilbert’ın filmin hafif ve uçarı tonunu pek de bozmadan çektiği kürtaj sahnesi ise filmin en başarılı anlarından biri olarak dikkat çekiyor.

Oyuncular ve filmin yaratıcı kadrosunun hayli çekici siyah beyaz fotoğrafları ile kapanış jeneriğini sergileyen filmde, Caine’in yanında Vivien Merchant da oyunu ile öne çıkıyor onca karakter içinde. Bugün biraz eskimiş olduğunu ret edemeyeceğimiz ve bencil bir anti-kahramanı anlatmasına rağmen karakterinin üzerindeki seyirci ilgisini eksik etmemeyi başaran filmin ahlâkçı tavrını tamamen görmemezden gelmek mümkün değil ama yine de görülmesi gerekli bir klasik.

Cold in July – Jim Mickle (2014)

“O kasette ne var? O kasette ne var? O kahrolası kasette ne var?”

Evine giren bir hırsızı öldüren bir adamın yaşadığının hiç de düşündüğü gibi olmadığını fark etmesi ile gelişen olayların hikâyesi.

Joe R. Lansdale’in aynı adlı romanından Jim Mickle ve Nic Damici tarafından sinemaya uyarlanan ve Mickle tarafından yönetilen bir film. Polisiye, şiddet, gerilim, kara mizah ve bir parça da gizem barındıran film sıradan hayatı evine giren soyguncuyu öldürünce radikal bir biçimde değişen bir adamın hikâyesini anlatıyor temel olarak. Bunu yaparken de kimi anlarında heyecan yaratıyor ve baş oyuncusu Michael C. Hall’un başarılı oyunu ile kesinlikle ilgi çekici de oluyor ama, üç erkeğin adeta kovboyculuğa soyunduğunu göstermesi ve hikâyeye kesinlikle zarar veren gereksiz hafifliği (ya da mizahı bir başka deyişle), filmi başarılı diye nitelendirmeye engel oluyor. Yaşanan trajik bir olayın neden olduğu dramı yaşayan bir aileyi anlatacak gibi başlayarak sıradan görünümlü bir giriş yapan ama sonra aldığı yön ile seyircisini etkileyici biçimde şaşırtan film ne yazık ki sonraları hayli yalpalıyor ve tam bir başarı örneği olamıyor.

“Six Feet Under” ve “Dexter” adlı televizyon dizileri ile haklı bir popülerliğe kavuşan oyuncu Michael C. Hall’u sıradan bir aile babası rolünde düşünmek ilk başta zor gelse de oyuncu bu dezavantajını tam tersine bir avantaja dönüştürmeyi başarıyor filmde ve kesinlikle etkileyici bir performans sunuyor. İki ünlü oyuncu Don Johnson ve Sam Shepard’ın çok da etkileyici olmayan oyunları ve eşini oynayan Vinessa Shaw’un vasat oyunu düşünüldüğünde (ki tüm bu performans problemlerinde asıl pay sahibi senaryonun kendisi), Hall’un oyununun değeri çok daha net ortaya çıkıyor ve filme de çok şey katıyor gerçekten. Ne var ki onun oyunu da filme ihtiyaç duyduğu “gerçekçiliği” kazandıramıyor yeterince. “Farm and Feed” dergisi okuyan, çerçevecilik yapan ve karısı ve oğlu ile “sıradan bir mutlu hayat”ı olan adamın tanık olduğu olay nedeni ile iki adama katılarak bir maceraya atılması hiç de inandırıcı olamadığı bir alan filmin. Ne adamı bu maceraya atılmaya iten motivasyon faktörünü ne de onun hikâyenin o ana kadar tam aksi yönde işaretlerini aldığımız cesareti nasıl kazandığı konusunda seyirciyi ikna edici bir delil/gerekçe sunabiliyor bize hikâye. Arabası ile polisleri takip etmek veya geceyarısı mezar kazmak gibi sahneler tam da bu nedenle inandırıcılığın hayli uzağına düşüyor. Texas’da (1989’da) geçen hikâyede silahların bolca konuşması ve karakterlerin silah bağımlılığı ve hatta “evini yabancılara karşı korumanın kutsal bir hak olarak görülmesi” anlaşılır bir durum ama hikâyenin silahı ve “kötüler”e uygulanan şiddeti nerede ise takdirle anmasının pek de hayırlı olmadığını söyleyelim bu arada.

Filmin temel problemi türünü veya üslubunu bir türlü belirleyememesi. Dramdan gerilime, “kovboy filmi” havasından maceraya gidip geliyor film ve ne yazık ki arada bir de kara mizah katıyor kendisine, nedenini anlamanın mümkün olmadığı bir şekilde. Üç adamın iriyarı bir adamla karşılaştığı sahnenin örneğin, filmde ne aradığını senaristler/yönetmen nasıl izah eder bilmiyorum ama hikâyenin gerilimine ve şiddet havasına çok zarar veriyor kesinlikle. Aynı üç adamın birlikte bir maceraya atılması da gerçekçilikten uzaklığı bir yana, “üç kafadarın bir sapığın peşindeki eğlenceli macerası” ifadesi ile özetlenebilecek havası ile filmin zayıflıklarından bir diğeri oluyor. Oysa filmin ayrı ayı üzerine gidebileceği birden fazla ilgi çekici teması varmış ve hatta bunların her biri farklı filmlerin çıkış noktası olabilirmiş. Bir babanın kendi öz oğlunun şeytani kötücüllüğüne tanık olması başka bir yan hikâyeye veya konsantrasyon noktasına gerek bırakmayacak kadar büyük bir konu ve senaryo bunu da tanık olunan trajedinin hemen sonrasındaki hafif sahnelerle harcıyor nerede ise. Roman bu konularda filmden ne kadar farklıymış ve bu sorunları aşabilmiş mi bilmiyorum ama karşımızdaki film sanki ilgi çekici bir fikir bulan ama bu fikrin altını nasıl dolduracağını bilemeyen birisinin elinden çıkmış gibi duruyor. Trajik bir yüzleşmenin etkisini nerede ise yok eden abartılı kanlı sahnelerin zamansızlığına ise hiç değinmeyelim!

Tüm bu kusurlarına rağmen filmi Michael C. Hall dışında ilgiye değer kılan yönleri de var ve sayıları da pek az değil bunların. Yönetmen Jim Mickle ve görüntü yönetmeni Ryan Samul görsel tercihleri ile filmin hikâyesi boyunca değişen tüm türlerine ve atmosferlerine uygun bir görsel dil yakalamayı başarmışlar ve filmi teknik açıdan çekici kılmışlar kesinlikle. 1980’lerin havasını oldukça başarılı bir biçimde karşımıza getirirken o yılların en popüler televizyon dizilerinden biri olan “Miami Vice”ın yıldızı Don Johnson’ı önemli bir rolde oynatmaları da filmin yaratıcılarının akıl dolu bir tercihi ve nostalji havasını renklendirmişler iyice. Jeff Grace’in yine 80’leri çağrıştıran synthesizer melodileri de bu havayı destekliyor doğru bir şekilde. Jim Mickle da bu kusurları olan hikâyeyi -ortaları hariç- doğru bir tempoda anlatmış ve seyircinin ilgisini ayakta tutmuş çoğunlukla. Hikâyenin bunu anlamlı kılacak bir gerekçesi olmadan türden türe savrulmasını unutursanız, aslında bu türlere uygun sahnelerin her biri kendi içinde etkileyici de üstelik ve hikâyenin genel havasına uymayan ve “kara” olduğu tartışmalı mizah sahneleri için bile geçerli bu etkileyici olma özelliği.

(“Temmuz Soğuğu”)

Kapıcılar Kralı – Zeki Ökten (1976)

“Sen Seyit’i ne sandın? Seyit kapıcıların kralı”

1970’lerin İstanbul’undan bir apartmanın sakinlerinin ve kapıcı ailesinin hikâyesi.

Yıllar sonra, Türk televizyon tarihinin en uzun soluklu ve en başarılı televizyon dizilerinden birine, “Bizimkiler” dizisine ilham kaynağı olan bir Türk sineması klasiği. Umur Bugay’ın yazdığı ve Zeki Ökten’in yönettiği film elbette bir Kemal Sunal filmi aynı zamanda. Bugay’ın müthiş bir gözlem gücü ile oluşturduğu karakterlerin en büyük kozu olduğu film dönemin Türk toplumunun sembolü gibi görünen karakterleri ve onların diyalogları ile iyi yazılmış ve hikâyeye uygun bir tempo ile yönetilmiş bir çalışma. Kimi yan oyunculukların vasat olduğu filmin bu kusurunu Kemal Sunal tek başına gideriyor filmin hemen her anında. Onca farklı karaktere ve her birinin senaryoya yedirilmiş hikâyesine rağmen, film çoğunlukla yüzeysellik tuzağına düşmeden her birine hak ettiği ilgiyi veriyor. Tüm başarısına ve “kült” olmasına rağmen, filmin on üç yıl sonra yayınlanmaya başlayan dizinin pilot bölümü havasını taşıdığını (karakterleri ve mekanı tanıtmak anlamında) veya eklenen ve aslında o kadar da önemli olmayan soygun hikâyesi düşünüldüğünde de adeta dizinin popülaritesinden yararlanarak çekilmiş gibi göründüğünü de belirtelim.

Evet, hep söylendiği gibi dönemin Türk toplumunun bir mikrokozmosu kapıcımızın çalıştığı apartman. Farklı meslek gruplarından ve/veya farklı sınıflardan karakterler bu apartmanda bir ortak yaşam kur(ama)ma hikâyesi ile geliyorlar karşımıza. Umur Bugay’ın başarılı senaryosu her bir karakteri yer verdiği süresinden bağımsız olarak bir şekilde bize tanıtmayı başarıyor ve bunu yaparken onları mutlak kötü veya iyi olarak sınıflamıyor. Aksine memur ve ailesi dışında, diğer tüm karakterler hırsları, zaafları, “kötülükleri” ile sergileniyorlar. Öyle ki Sunal’ın kapıcı karakterini bile çok da sevilesi özelliklerle süslememiş senaryo, her ne kadar gerek Sunal’ın oyunculuğunun otomatik olarak yarattığı sempati gerekse Bugay’ın zaman zaman (ve belki de ticari nedenlerle) Sunal’ın halk nezdindeki “olumlu” imajını kullanmaktan kaçın(a)mamış olması kendisini hissettirse de. Köşeyi dönmek için her türlü küçük üçkağıdın peşinde bir kapıcı karakteri Sunal’ınki. El altından içki satmak, apartman sakinleri için yaptığı alışverişlerin bir kısmını cebine atmak ve karısını da gücünün son damlasına kadar çalıştırarak para biriktirirken, çocuklarını bir elmayı paylaşmaya zorlayacak kadar cimri davranmak… Özellikle bu son sahne filmin bir ikilemini de getiriyor önümüze, yukarıda da değindiğim. Acımasız bir şey, bir babanın çocuğunu tek başına bir elmayı yemeğe kalkıştığı için azarlaması ve elmayı kardeşi ile paylaşmaya zorlaması, ama söz konusu baba Kemal Sunal olunca gülüyorsunuz burada ve üstelik filmin bir kara mizah yapma derdi olmamasına rağmen böyle oluyor. Onun karısını ve çocuklarını oldukça kaba biçimde azarlaması da rahatsız edici değil, komik ki aslında rahatsız edici olan filmin ve bizim bu komikliğin tadını çıkarmamız. Finalde de apartmandaki tüm karakterler onun karşısına dizildiğinde (“intikam”), kapıcının kötü yanlarını unutup onun tarafında hissediyorsunuz kendinizi.

1976 yılında çekilen film dönemin siyasal ve toplumsal olaylarına hiç girmemiş (tek bir sahnede sokak duvarında yazılı olarak gördüğümüz ve dönemin milliyetçi cephe hükümetine hitap eden “katil MC” yazısı dışında ki bu da daha çok bir tesadüf gibi görünüyor, özellikle de o dönemde slogansız bir duvar bulmanın ne kadar zor olduğunu hatırlarsak) ve bunun yerine toplumu apartmandaki sembolleri ile ele almayı tercih etmiş. Köşe dönmek, hızla göç alan İstanbul’da kuralsız ve kendiliğinden oluşan apartman hayatının ilişkiler ve bireyler üzerindeki etkileri, apartmandaki kaosu yönetemeyen yöneticinin yerine emekli albayın idareyi ele alması (evet, dört yıl sonra gerçekleşecek 12 Eylül darbesindeki gibi) vs. eğlenceli sahnelerle ve karakterlerle anlatılıyor filmde. Kimi yan karakterleri canlandıran oyuncuların bir parça zayıf oynaması ve soygun yan hikâyesinin filme bir şey katmayan bir havasının olması gibi kusurları da var filmin. Umur Bugay’ın yıllar sonraki diziye bu karakterlerin çoğunu üstelik tipik özellikleri ile (örneğin maço karakterin her park ettiğinde arabanın önündeki çöp tenekelerini devirmesi) taşıyabilmesi ve “Bizimkiler” dizisi ile yıllar sürecek bir ilgiye sahip olabilmesi, bu karakterlerin sağlamlığını gösteriyor kuşkusuz.

Hikâyesinden çok karakterleri ile önemli olan, Sunal’ın Altın Portakal ödüllü oyunu ile sürüklediği, Zeki Ökten’in hemen her zaman gerekli dinamizmi içeren yönetmenliği ve Türk toplumundan o döneme ait gibi görünse de bugüne aynen taşınabilecek ve bir iki ekleme ile (muhafazakâr yeni Türkiye’nin sembolleri örneğin) günümüzü de bütünü ile resmedebilecek karakterleri ile önemli bir film. Görülmeli.