Tigerland – Joel Schumacher (2000)

“Arkadaş olmayalım. Yarın ölebilirsin ve o zaman seni çok özlerim”

ABD’nin savaşı kaybettiğinin artık açıkça konuşulduğu günlerde, Vietnam’a gönderilmek üzere eğitilen acemi askerlerin hikâyesi.

Orijinal bir senaryodan yola çıkılarak çekilen ve Joel Schumaher’in yönettiği bir film. Vietnam savaşını değil, oraya gönderilmek için eğitilen askerlerin yaşadıklarını konu alan ve çok belirgin/güçlü olmasa da anti-militarist içeriği ile dikkat çeken film, “Tigerland” adı verilen ve fiziksel koşulları Vietnam’a benzediğ için askerlerin eğitimi için kullanılan bir yerden alıyor adını. Başroldeki Colin Farrell başta olmak üzere kadrosunun başarılı performansı ve karakterlerinin iyi çizilmesi ile takdiri hak eden film sert ve militarist bir aksiyon hikâyesi olmak yerine daha farklı bir konumda durmayı seçmiş ama bu konumunu çok da güçlü ve etkileyici bir şekilde dile getirememiş. ABD’de sınırlı olarak gösterime çıkabilen (aynı anda en fazla beş sinemada gösterime görebilmiş örneğin) ve gişede başarısız olan film, yine de bu ticari başarısızlığı hak etmeyen ve görülmeyi hak eden bir çalışma.

İlk ve bugüne kadarki tek uzun metrajlı film senaryolarına imza atan Michael McGruther ve Ross Klavan ikilisine ait olan senaryo özellikle ilk bölümü ile Kubrick’in “Full Metal Jacket” filmini çağrıştırabilir pek çok kişiye. Kaybedildiğini herkesin bildiği bir savaş için Vietnam’a gitmeden önce eğitilen askerlerden birkaçına odaklanarak anlatılan hikâye öncelikle Colin Farrell’in canlandırdığı Bozz karakteri ile ilgi çekiyor. Bu anarşist ruhlu ama güçlü kişiliği ve cesareti ile diğer erler arasında doğal bir liderlik konumuna yükselen karakter filmin en büyük artılarından biri. Farrell’in dinamizm, mizah ve sertliği bünyesinde aynı anda barındırabilen başarılı performansı ile canlandırdığı karakter filmin anti-militarist yanının da önde gelen unsurlarından. En iyi arkadaşı olan ve savaşa karşı olduğu halde vatanını sevdiği için gönüllü olarak askere yazılan Paxton karakterinin ağzından anlatılan hikâye aslında bildik şeyleri söylüyor (acımasız eğitim, zalim komutanlar, savaşın bozduğu psikolojiler, her biri kendine özgü hikâyesi olan karakterler vs.) ama bunları tutarlı bir şekilde anlatabilmesi ile bu kusurunu çoğunlukla affettirebiliyor. Vietnam gibi ABD halkı üzerinde travma yaratmış bir savaşın kendisini değil, o savaşa hazırlanılmasını gösteren film özellikle Tigerland denen bölgede geçen sahneleri ile aslında savaşın kendisini de getiriyor bir bakıma karşımıza. Eğitimde oynanan savaş oyunu Vietnam’a gitmeden Vietnamı yaşatıyor genç askerlere ve bize. Ne var ki bu sahnedeki kişisel bir çekişme bu duyguyu bir parça zedeliyor ve sonuçta yaratıcı bir yönetmen ile değil Joel Schumacher ile karşı karşıya olduğumuzu hatırlatıyor.

1971 sonbaharında geçen filmin anti-militarist mesajı gereği kadar iyi işlenememiş olsa da yine de takdire değer. Bozz karakterinin Dalton Trumbo’nun savaş karşıtı ve yine onun senaryosu ve yönetmenliği ile sinemaya aktarılan ünlü kitabı “Johnny Got His Gun” kitabını okurken gösterilmesi, gönüllü olarak orduya katılan bir askerin yaşadıklarından sonra fikrinin değişmesi, çavuşların konuşturmak için Vietnamlılar’a uygulanacak işkencelerin eğitimini verirken gösterilmesi ve ABD ordusunun 500’e yakın silahsız sivil Vietnamlı’yı öldürdüğü My Lai katliamından -eleştirel olarak- söz edilmesi filmin bu savaş karşıtlığının kimi örnekleri, hikâye boyunca karşımıza çıkan. Tüm bunlar elbette güçlü bir barış mesajına dönüşmüyor ve daha da önemlisi asıl soru, ABD’nin Vietnam’da ne aradığı hiç gündeme gelmiyor ama ana akım Amerikan sinemasının isimlerinden Schumacher’in yönettiği bir filmde tüm bunları görebilmeyi olumlu bir puan olarak kaydetmek gerekiyor.

Belki de savaşın kaybedilmiş olduğunun bir sembolü olarak oldukça dağınık ve inançsız olarak sergilenen ordunun mensuplarının bu hikâyesini çoğunlukla el kamerası ve düşük bir bütçe ile çekmiş Schumacher ve bu tercihin filme kattığı bir gerçekçilik ve tedirgin edicilik duygusunu hissedebiliyorsunuz. Ne var ki bu olumlu yanının karşısında filmin sık sık bir Amerikan filmi olduğunu hatırlatan başka tercihler de (iki baş karakterin aynı odada iki kadınla seviştiği sahnenin gereksizliği gibi) olmuş ve sonuç arada kalan bir filme dönüşmüş doğal olarak. Hikâyesi gereği zaten yüksek bir ticari başarı peşinde değilmiş film ama sık sık ticari bir bakışa göz kırparak anlattığı hikâyeyi de zedelemiş (ki çok da derin veya yeni olmaması gibi bir zayıflığı da var hikâyenin). Finalinin Hollywood bakışına aşina olan bir kişinin kolayca tahmin edebileceği bir içeriğinin olması zaten hikâyenin aslında pek de farklılaşamadığının tipik bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Hayli ticari bir sevişme sahnesinden sonra iki askerin hayat ve savaş üzerine felsefî konuşmalara dalması ve bunu üstelik kadınlar henüz odada iken yapması filmin ne yardan ne de serden vazgeçebildiğini gösteriyor bize. Başarılı görüntü yönetmeni Matthew Libatique’in kamerası ile özellikle ikinci yarısında etkileyici ve gerçekçiliği yüksek anlar yakalamayı başaran film zaman zaman başta “Full Metal Jacket” olmak üzere kimi güçlü filmlerin soluk bir kopyası gibi dursa da ve Schumacher adına tam başarılamamış bir “yaratıcı yönetmen filmi” örneği olsa da, başarılı kasting çalışmasının da katkısı ile ilgi gösterilmeyi hak ediyor.

(“Cehennemin Ortasında”)

Kill the Irishman – Jonathan Hensleigh (2011)

“Bütün becerebileceğiniz bu mu? Danny Greene’i öldürmek için birkaç torpil patlatmaktan daha fazlasını yapmanız gerekir”

1970’li yıllarda Cleveland’daki organize suç örgütlerinden birinin lideri olan İrlanda asıllı Danny Greene’in hikâyesi.

Amerikan mafya tarihinin “efsane” isimlerinden Greene’in hikâyesi Rick Porrello’nun kitabından Jeremy Walters ve filmi yöneten Jonathan Hensleigh tarafından uyarlanmış sinemaya. Hensleigh filmi çekebilmek için on yılı aşkın süre bir harcamış ve finansmanın bir kısmını da kendisi karşılamış filmi çekebilmek için. Aralıklarla film yöneten Hensleigh’nin bu üçüncü filmi öncelikle hedefini tutturamaması ile dikkat çekiyor: Bir efsaneyi lâyıkı ile anlatabilmek için yeterince güçlü bir film değil bu ve süresi için uzun bir hikâye anlatmaya çalışması nedeni ile gereğinden hızlı ilerliyor epik bir anlatımın gerektirdiğinin aksine. İyi oynayan kadrosu, kısıtlı bütçeye rağmen başarılı çekilmiş aksiyon ve özellikle patlama sahneleri ve ABD’nin tarihinin bir yandan da (ve belki de asıl olarak) bir suç tarihi olduğunu hatırlatan gerçek bir hikâyeyi gündeme getirmesi ile ilgi çekebilecek bir film yine de.

1970’lerin suç dünyasından bir efsaneyi, efsanevî özellikleri ile anlatmak istiyorsanız hem hikâyenin hem de mizansen anlayışının hakkını vermeniz gerekiyor. Elbette bir efsaneyi sadece bir birey, bir insan olarak da ele alıp sade bir hikâye de çıkarabilirsiniz ortaya ve bu hikâye ile de güçlü bir sinema üretebilirsiniz. Filmimiz bunu tercih etmemiş ama. Böyle olunca da film eleştirileri hak ediyor elbette. Öncelikle hikâye tam adı ile Daniel John Patrick “Danny” Greene’i neyin efsane kıldığını aktaramıyor seyirciye. Bir sahnede anlatıcı sesin (ki çocukluğundan onu tanıyan dedektifin sesi bu ve hikâyeye bu anlatıcılığı ile ne kattığını anlamak mümkün değil) onun bölgesinde “Robin Hood” olarak tanındığını vurgulaması ile şaşırıyorsunuz nerede ise çünkü o zamana kadar bu özelliğinden hemen hiç bahsedilmemiş veya yeterince vurgulanmamışken, bu ifadeyi kullanıp arkasından da bunu destekleyen bir iki sahne göstermek başarılı bir sinemacılık örneği değil açıkçası. Evet, kahramanımız güçlü, korkusuz ve cesur (bunu destekleyen ve kimi özellikle de iyi oynandığı için etkileyici de olan) pek çok sahne var ama bunların hiçbirinde onun “iyiliğini” vurgulayan bir unsura rast gelmiyorsunuz. Hikâyenin bir kusuru da kahramanın İrlandalı olmakla ilgili duduğu gurur ve kimi sembollerle gösterildiği üzere anlaşılan filmin de bu gururu doğruluyor olması ama bu doğrulamanın gerekçesi de yansımıyor seyirciye. Komşu İrlandalı kadınla bununla ilgili sahne ise hayli eğreti duruyor açıkçası.

Bir efsaneyi anlatan ama bize ancak efsanenin gölgesini yansıtabilen filmin en büyük faydası ise Amerikan tarihinin nasıl da suçla iç içe geçmiş bir tarih olduğunu göstermesi. Yozlaşmış sendikalardan yargı sistemine, film 1970’lerin Cleveland şehrinin organize suç örgütlerinin elinde olduğunu anlatıyor bize. Sadece 1976 yazında 36 bombalama olayının olduğu, ona yakın suç örgütü lideri ve üyesinin mafya içi çatışmalarda öldüğü bir şehirden bahsediyoruz. Hikâyenin aktardığı kadarı ile polis örgütünün olan biteni seyretmekten başka bir şey yapmadığı (ki yukarıda da belirttiğim gibi, anlatıcı rolüne büründürülen bir dedektifin zaman zaman ve neden o anlarda olduğunu anlayamadığımız bir şekilde ne olduğu ile bir iki cümle söylemesi hayli garip) o tarihlerde suikastler ve çatışmalar birbirini izleyip durmuş. Hikâyemizin anlattığı Greene karakteri de eli kanlı ve acımasız bir mafya lideri ve filmin neden burada zaman zaman da zorlayarak (tüm o Robin Wood ve Kelt efsaneleri sahneleri vs.) olumlu bir tip çıkarmaya çalıştığını anlamak pek mümkün değil. Evet, bir “efsane” olmuş olabilir ama herhalde sinemacının görevi bu efsanenin “gerçek yüzünü” daha iyi ortaya koymak olmalı diye düşünüyorum. Gerçek hikâyede olduğu gibi filmde de onun sonu neyse ki şehirdeki suç örgütlerinin nerede ise mekanik bir şekilde çökmesini sağlıyor ki bundan bir teselli çıkarabiliriz belki.

Kadın karakterlerinin (özellikle ilk eşin) hayli silik çizildiği filmde temel olarak diğer karakterler iyi anlatımış ve iyi de oynanmış. Başroldeki Ray Stevenson senaryonun elverdiği ölçüde işini başarı ile yapıyor. Aralarında Vincent D’Onofrio, Val Kilmer ve Christopher Walken’ın da (Walken daha önce defalarca canlandırdığı karakterlerden birini oynuyor olsa da) olduğu diğer oyuncular da filme oyunculuk anlamında güç katmışlar. Yönetmen Hensleigh filme tümü ile hâkim olamamış görünse de özellikle şiddet ve aksiyon sahnelerinde hayli başarılı bir iş çıkarmış ve doğru bir kurgunun da yardımı ile gerçekten etkileyici sahneler çekmiş. Başta açılış sahnesi olmak üzere ki film için sonradan yeterince yerine getirilemeyen pek çok şey vaat ediyor bu sahne, tüm öldürmeler kesinlikle çok başarılı. 1970’lerden pek çok şarkıyı da karşımıza getiren film pek çok eksiğine rağmen yine de göz atılmayı hak eden bir “avantür biyografi”.

(“Bulletproof Gangster” – “İrlandalıyı Öldür”)

Pet Sematary – Mary Lambert (1989)

“Bazen ölü olması daha iyidir”

Bir hayvan mezarlığının yakınlarındaki bir eve taşınan bir ailenin başına gelenlerin hikâyesi.

Stephen King’in aynı adlı romanından King’in senaryosu ve Mary Lambert’ın yönetmenliği ile çekilen film canlanan ölüler, bir mezarlık, kızılderili efsanesi, suçluluk duygusu ve birisini kaybetmeye yönelik tahammülsüzlük etrafında dönen, zaman zaman olumlu anlamda rahatsız etmeyi başaran ama özellikle son anlarında bu rahatsız ediciliğinin olumsuz alana kaymasına engel olamayan bir çalışma. Üç yıl sonra yine Lambert yönetiminde ve bu kez orijinal bir senaryo ile devamı da çekilen film klişelerden kaçınamamak ve “ucuz” bir görünümden sıyrılamamak gibi zayıflıklara da sahip. Yine de korku türünün meraklılarını şu ya da bu çekilde tatmin etmesi mümkün olan bir film bu.

Stephen King kendi romanını senaryolaştırırken ana akışa sadık kalmış ama kimi değişiklikler de yapmış ve bu değişikliklerin bir kısmı filmimizin hikâyesinin “gerçekçiliğine” zarar vermiş. Komşuları olan yaşlı adamın ailenin erkeğini kızılderili mezarlığına götürmeye karar verme gerekçesi örneğin, filmin en zayıf yanlarından biri iken, romanda daha anlaşılabilir bir gerekçesi var bunun. Bu ve benzeri değişiklikleri hangi sinemasal güdülerle yapmış King bilmiyorum ama sonucun filmin lehine olmadığı açık. Senaryonun zayıflığı özellikle ikinci yarıda kendisini daha fazla gösteriyor ve son anlarında film tam bir “ucuz korku” filmi formatına bürünüyor ki o ana kadar film için beslediğiniz olumlu duygulara da ciddi ölçüde zarar veriyor bu durum. Oysa ucuzlukların peşinde koşmak ve kızılderili mezarlığı gibi klişelere (Amerikan sineması soykırıma uğramış bir halkı bu tür efsanelerle bir yandan gündemde tutarken, diğer yandan adeta sıradan insanın içindeki “ilkel toplumlara” karşı olan korkuyu da bilinçli olarak besliyor elbette) başvurmak yerine hikâyenin suçluluk duygusu ve sevdiğini (erken) yitirmek gibi hayli etkileyici şekilde işlenmeye müsait temaları var ama romanda olduğu gibi filmde de bu temalar kolaycılığın peşine düşülen yolda kayboluyorlar ya da yeterince güçlü işlenemiyorlar.

Filmimizin oyunculuk alanında ise ilginç bir durumu var sözü edilmesi gereken. Ailenin babası rolündeki Dale Midkiff -hadi kibar bir dil ile ifade edelim- yetersiz bir oyun sergiliyor ve duygusuz dolu bir ifade ile abartılmış mimikler arasında gelip gidiyor, ortadaki noktalara hiç uğramadan. Anne rolündeki Denise Crosby ise en azından vasat bir düzeyi tutturmuş görünüyor. Çocukları canlandıran Blaze/Beau Berdahl (hikâyedeki kız çocuğunu ikiz oyuncular canlandırmış ama ağırlıklı olarak Blaze oynamış hikâyede) ile Miko Hughes’un oyunculukları ise bu iki yetişikin oyuncununkinden çok daha iyi; özellikle küçük olanın o tarihte iki yaşını henüz bitirmiş olduğunu düşünürsek önemli ve film adına da rahatsız edici bir sonuç bu kuşkusuz.

Kimi fazlalıklarından arındırıldığında “X-Files” dizisinin bir bölümü olabilecek ve seyredildikten sonra pek de iz bırakmayabilecek bir film bu. Amerikalıların neden “yeni evine gelen aile beklenmedik olaylar yaşar” klişesine bu kadar taktıklarını bilmiyorum ama gerek bu, gerek kızılderili mezarlığı ve gerekse “ailede bir sorun vardır” yan hikâyesi yerlerini almışlar benzerlerinde olduğu gibi. Filmdeki makyajlar ise genel havaya uygun bir şekilde “ucuz” bir görünüme sahipler ve özellikle hedeflenenin bu olduğu düşünüldüğünde başarılılar ama problem hedefin zaten yanlış olması. İşte makyajlarla elde edilen bu efektler (parçalanan insan yüzleri vs.) filmin gitgide artan bir düzeye sahip olan olumsuz anlamda rahatsız ediciliğinin de en net örnekleri. Yönetmen Lambert sonlarda kontrolü elinden kaçırmış gibi olsa da (ki burada senaryoyu ve onun tercihlerini eşit ölçüde eleştirmek gerekiyor), filmin bütününde gerekli bir düzeyi yakalamış görünüyor ve kaza sahnesinde olduğu gibi, beklenen anları bile gerilimli kılmayı başarıyor.

Yaşlı adamın babayı kızılıderili mezarlığına neden götürdüğü, gece gündüz kamyon ve tırların son süratle geçtiği bir yolun hemen kenarındaki bir evi iki küçük çocuğu olan bir adamın neden satın aldığı veya ölü bir ruhun bedenini ele geçirdiği bir çocuğa bu yetmezmiş gibi nereden çıktığı belli olmayan bir şekilde kendi yıllar önceki kıyafetini de giydirmeyi başardığı hikayenin zorlama anları da rahatsız edici. Biri hikâye sırasında, diğeri ise kapanış jeneriklerinde kullanılan iki Ramones şarkısı (“Sheena Is A Punk Rocker” ve sanırım özellikle sözleri nedeni ile en kötülere verilen alternatif Oscar ödülü Razzies’e aday olan ve grubun hayranlarının da hiç sevmediği “Pet Sematary”), ne olursa olsun zaman zaman korkutmayı ve tüm klişelerine rağmen gerilim yaratmayı başarması ve yeterince işleyememiş olsa da sevdiklerimizi kaybetmenin acısını hatırlatması ile yine de ilgi çekmeye aday bir film.

(“Hayvan Mezarlığı”)

Cujo – Lewis Teague (1983)

“Dinle beni. Canavar diye bir şey yok. Onlar sadece masallarda olur. Gerçekte canavar yoktur.”

Yarasalar tarafından ısırılınca kuduz olan ve saldırganlaşan bir köpeğin yarattığı dehşetin hikâyesi.

Stephen King’in 1981 tarihli aynı adlı romanından yapılan bir uyarlama. Lewis Teague tarafından yönetilen filmin senaryosu Don Carlos Dunaway ve Lauren Currier tarafından yazılmış. Sonundaki farklılıklar dışında romana sadık kalan film, süresini dolduracak malzemenin eksikliğini yaşadığı için zaman zaman tekrara düşen ama yine de köpeğin gitgide artan dehşetinin neden olduğu gerilimi seyircisine genellikle hissetmeyi başaran bir çalışma. Jan de Bont’un özellikle saldırı sahnelerindeki hareketli kamerası, Neil Travis’in yine özellikle bu sahnelerdeki etkileyici kurgusu ve Charles Bernstein’ın hikâyeye çok iyi bir uyum gösteren müziği ile de dikkate değer bir film bu. Ne var ki seyirciyi gerilim ve korku ile tam anlamı ile besleyebildiğini söylemek de pek mümkün değil. Teague’in yönetmenliğin saldırı sahneleri dışında bir parça silik olduğu filmin “ideolojik” tutumu ise tartışmaya hayli açık.

Her yere burnunu sokanlara ders olacak nitelikte bir sahne ile açılıyor film ve sevimli bir St Bernard cinsi köpeğin bir tavşanı kovalarken yarasalar tarafından ısırılarak kuduz olması ile hikâye başlıyor. Bundan sonrası ise köpeğin (bir başka deyişle canavarın) önüne gelene saldırarak yok etmesi şeklinde ilerliyor ve hikâyenin büyük bir kısmında da bir arabanın içinde sıkışıp kalan bir anne ve oğlunun köpeğin saldırıları karşısında hayatta kalma mücadelesini izliyoruz. Romanın orijinal sonundaki trajedi filmde tekrarlanmıyor ki Stephen King’in romanı bu olumsuz sonuçla bitirmekten sonradan pişman olduğunu düşündüğümüzde belki de doğru bir seçim bu. Tabii ki burada Hollywood’un mutlu son bağımlılığının etkisinin olduğunu da atlamamak gerek. Köpeğin öldürdüklerinin hikâyenin iki sevimsiz karakteri (biri sürekli bira içen bir serseri, diğeri karısına kötü davranan bir adam) olduğunu göz önüne alınca, romanın/filmin ahlâkçı yanı da fark ediliyor elbette ki King romanları için sıradan bir tutum bu. Filmin bu ahlâkçı tavrının ortaya çıktığı bir başka örnek de kadının “kutsal aile”ye zarar veren ihaneti. Her yönü ile mükemmel bir koca (karısına gösterdiği sevgi, çocuğuna karşı gösterdiği mükemmel bir baba rolü ve işindeki dürüstlük vs.) ve sevimli ve zeki bir çocuğa sahip bir kadın ihanet ederse, cezalandırılması gerekiyor elbette ve burada “Tanrı” filme adını veren köpeğin bedeninde veriyor bu cezayı.

Canavarlardan ve karanlıktan korkan küçük çocuğun (ki hikâye bize baba ile ilişkisinin anne ile olana göre ne kadar sağlam ve sağlıklı olduğunu vurguluyor sürekli olarak) bu korkusunun mutlu görünen yuvada bir sorun olduğunun sembolü olduğu açık. Kadının kocasını aldatıyor olması, ihaneti bir başka deyişle, aslında filmin çıldıran köpek gerilimini anlatmak dışında başka bir niyetinin olduğunun ilk göstergesi. Çocuğun korkusunun canavarlardan değil ailesini yok edecek bir şeyden (burada kadının ihanetinden) olduğunu düşünmek gerekiyor. Üstelik bu ihanetin ne kadar anlamsız (!) (mükemmel koca vs.) olduğu da ortada iken, kadının ne pişmanlığı ne de sembolik bir biçimde, arabanın içindeki kocasından bir çeşit af dilemek için “diz çökmesi” canavarların bu kutsal yuvaya uğramasına engel olamayacaktır. Filmin tüm ikinci yarısında, yuvadan “ayrılmış” olan kocanın yokluğunda yaşananlar ise kadına görevlerini hatırlatma ve ona çektirdiği acılar ile bir ders verme fırsatı gibi kullanılmış hikâyede. Ronald Reagan’ın başkan olduğu ve liberal değerlerin yerini süratle muhafazakâr değerlere terk ettiği dönemin ABD’si için anlaşılır bir tercih bu elbette. Kadının Tanrı’ya köpekten kurtulmak için yalvardığı sahnenin hemen ardından sabah güneşi ile yüzünün “aydınlandığının” gösterilmesi de benzer anlayışların sonucu olsa gerek.

Stephen King’in alkol problemi ile mücadele ettiği günlerde yazdığı kitabından beyaz perdeye uyarlanan filmde anneyi oynayan Dee Wallace ve çocuğu rolündeki ve ilk filminde oynayan küçük oyuncu Danny Pintauro rollerinin altından başarı ile kalkmışlar ve filmin tüm ikinci yarısında yaşadıkları dehşet ve korkuyu seyirciye aktarma işinin altından kalkmışlar kesinlikle. Özellikle Pintauro’nun “gerçekten” korktuğunu düşünebilirsiniz tüm o köpekli gerilim sahnelerinde. Köpeğin kuduz olduktan sonraki görüntülerindeki makyajının ve efektlerinin de hayli etkileyici olduğunu söylemek gerek. İkinci yarısında nerede ise tamamen bir arabanın içinde ve etrafında geçen filmin bunun yaratabileceği kısıtlamalardan yara almadan çıkabilmesi de dikkat çekiyor. Çok olmasa da korkutan ve gerilim yaratabilen, bir klasik olamamış ve olamayacak olsa da unutulmayacak bu King uyarlaması 1980’lerin arka planında dönemin “Yeni Sağ” ideolojisinin açık/gizli propagandasını yapmayı unutmayan örneklerinden biri. Buna boş verip, çıldıran köpekli bir korku filmi olarak rahatça karşısına geçebilirsiniz filmin; -çok ya da az- korkmak garanti.

(“Kujo”)