Battal Gazi’nin İntikamı – Natuk Baytan (1973)

“Silah sözü işittin mi babanı, yemek sözü işittin mi ananı dinleyeceksin”

Battal Gazi’nin, karısını öldürüp çocuğunu kaçıran Şövalye Andrea’dan aldığı intikamın hikâyesi.

1970’lerin Yeşilçam’ının ve seyircisinin pek sevdiği Battal Gazi serisinden bir film. Duygu Sağıroğlu’nun senaryosundan Natuk Baytan’ın çektiği film başroldeki Cüneyt Arkın’ın fiziksel performansı ile ayakta duruyor ve serinin diğer filmleri gibi bol milliyetçilik içermesinin yanısıra yoğun bir dinsel içeriğe sahip olması ile de dikkat çekiyor. Mantığın hemen her anında hikâyenin dışında kaldığı film “gâvurlara” karşı savaşan müslüman Türkler’in maceralarına ve Cüneyt Arkın’a düşkün olanlar için sadece.

Battal Gazi’nin Oğlu” filmi için yazdıklarımın hemen tümünü bu fim için de tekrarlamak mümkün aslında. Yine de bu filme de “hakkını vermek” ve kimi farklılıklarını vurgulamak için bir şeyler söylemekte yarar var. Yeşilçam’ın tarihsel avantür filmlerinin olmazsa olmazı “mantığın çöktüğü anlar”la başlayalım. Senaryo bu filmi diğerlerinden farklı bir konuma oturtan dinsel içeriğini önümüze boca ederken ve dinsel propagandasını yaparken Allah ve Tanrı ikileminin arasında kalmış görünüyor. Seküler dilin Tanrı kelimesi ile ifade ettiğini muhafazakâr dil Allah ile ifade eder genelde ve Tanrı kelimesinin çok tanrılı dillerdeki kavramı işaret ettiğini öne sürerek ret eder. Filmimiz de ilk yarısında Tanrı kelimesi ile başlayıp, ikinci yarısında Allah ile devam ediyor çoğunlukla. Duygu Sağıroğlu’nun senaryosu bu iki farklı dile de hizmet etmeye çalışmış ama bunu yaparken kafası da karışmış görünüyor. Örneğin içinde Tanrı kelimesi geçen bir cümle kuran Battal Gazi hemen ardından okunu atarken “Ya Allah” diye bağırıyor ve karısını ve çocuğunu Allah’a emanet ettiğini söylüyor bir soru üzerine. Dil konusundaki bu kafa karışıklığı aslında filmin mantık problemlerinin en hafifi denebilir. Tahmin edilebileceği gibi mantıksızlıklar birbirinin peşi sıra akıp duruyor karşımızda hikâye boyunca. Üç buçuk (!) kılıç darbesi ile on kişinin birden ortadan kaldırılması, sırtına hayli ağır görünümlü bir haç bağlı olan Battal Gazi’nin onlarca “gâvur” askeri ile tek başına savaşması, bir şişenin içindekini koklar koklamaz bir robota dönen adam, sekiz yıl hücrede kalan kahramanımızın çıkar çıkmaz gösterdiği üstün fiziksel beceriler, vücuduna saplanmış ve biri göğsündeki 3 okla yine onlarca düşman savaşçısını alt eden Battal, kendi halinde yaşayan bir dedenin görür görmez Battal Gazi’yi tanıması (fotoğrafını görmüş olmalı önceden!), tüm hikâye boyunca yüzleri açık gezindikleri halde bir sahnede öyle yapmaları gerektiği için müslüman kadınların müslüman oldukları için yüzlerini açmaması ve üstelik gâvurların kalesine dansözlüğe giderken bunu yapmaları ve filmin son sahnesinde Battal’ın “yıllarca koynumda sakladım” diyerek oğluna verdiği sancağı o ana kadar giyinik veya çıplak Battal’ın üzerinde hiç görmemiş olmamız… Bu örneklere daha pek çoğu eklenebilir kuşkusuz.

Yine pek çok farklı kaynaktan çalınmış müziklerin ve bu müziklerin “Tanrı’ya şükür” ifadesinin hemen ardından yanık bir ney sesi dinletmek gibi kaba kullanımlarının benzer filmlerde olduğu gibi burada da karşımıza çıktığı filmde erkek ve kadın rolleri de altı defalarca çizilerek net bir biçimde vurgulanıyor seyirci için. Kaleye girmek için kadın kılığına giren erkekler bir alay, aşağılama ve hatta erkek olduğunu bilenler için bile bir cinsel taciz konusu oluyorlar. Öyle ki Türk toplumunun bu roller konusundaki ortalama görüşünün, hikâyenin milliyetçi ve dinci içerikleri ile birlikte bu tür filmler tarafından şekillendirilmiş olduğunu düşünüyor insan. Defalarca kelime-i şehadet getirilen bir film bu. Tek başına, ikili ve gruplar halinde karakterler Hristiyanlık’tan İslâmiyet’e geçerken, ölürken vs. her fırsatta dile getiriyorlar bu “şahitliklerini”. Tüm gâvurların kötü kelimesinin karşılayamayacağı aşağılık sıfatlarla donanmış olduğu hikâyede tanık olduğumuz kötülükler anlatılır gibi değil. Sadist hristiyanlar namaz kılan ve ezan okuyan Müslümanları okla vurmaktan, doğramaktan müthiş bir zevk alıyorlar, en ufak bir ahlâk duygusu taşımıyorlar, işkence yaparken kahkaha atıyorlar vs. tahmin edileceği gibi. Senaryo bununla da yetinmiyor ve aynı eylemi yapan (örneğin birini soymak) bir müslümanı överken bir hristiyanı yerin dibine batırıyor ve bunun bir örneği olduğu gibi hikâyenin başından sonuna sürekli olarak iki dini karşı karşıya getiriyor. Hristiyan şövalyeye göre Battal Gazi’nin en büyük suçu binlerce hristiyanı müslüman yapmak, Battal oğlunun Hristiyan olduğunu görünce verdiği tepkiyi başka hiçbir şey için o düzeyde vermiyor, tüm hristiyanlar korkak ve elbette tüm müslümanlar cesur, her zaman müslüman bir erkek hristiyan bir kadınla birlikte oluyor ama tersi ancak tecavüz sahnelerinde karşımıza geliyor, defalarca “gâvur” kelimesi kullanılıyor aşağılamak için vs.

Dövüş sahnelerinin uzadıkça uzadığı bu tür filmlerde kurgunun yeri de hayli ilginç aslında. Sürekli atlanan, zıplanan, dinamik ve çok ama çok dağınık hikâyesi olan bu tür filmlerin kurgusunu yapmak gerçekten sabır ve yetenek istiyor olsa gerek! Cüneyt Arkın’ın tüm fiziksel sahnelerin altından yine şaşırtıcı bir cesaret ile kalktığı, kendisinden oyunculuk açısından atlamak, zıplamak, uçmak ve kızdığında da öfkeli bakışlar atmak şeklinde özetlenebilecek beklentiyi kesinlikle karşıladığı film, sadece ve sadece ne seyredeceğinin farkında olan ve farkında olduğu bu şeyden de -neden bilinmez- hoşlananlar için. Ve belki bir de bu ülkenin içinden çıkamadığı bir zihinsel boşluğa nasıl düştüğünü ve yönetimi altında olduğumuz zihniyetin oluşum izlerinin nerelere kadar uzandığını keşfetmek isteyenler için…

Çıplak Vatandaş – Başar Sabuncu (1985)

“Amirlerine itaatkâr, iş arkadaşlarına saygılı, hem de güler yüzlü ve kanaatkâr”

Ailesini geçindirmekte sıkıntılar yaşayan toplumun orta direk kesiminden bir adamın çıldırma hikâyesi.

1980’lerden bir Türk sineması klasiği. Turgut Özal’lı yıllar, zamlar, orta direk, hayatımıza son sürat giren “liberal” politikalar… Başar Sabuncu’nun yazdığı ve yönettiği eser, Şener Şen’in oynadığı hemen tüm filmlerde olduğu gibi -hem olumlu hem olumsuz anlamda- zaman zaman onun tek kişilik şovuna dönüşen, kesinlikle eğlendiren ve bunu yaparken de dönemin ekonomik, sosyal ve ahlâki değerlerine çekinmeden saldıran bir çalışma. Arada eleştirisi didaktik bir yapı da alan film, 80’lerden günümüze kalabilmeyi başarmış ve ilgiyi hak eden bir eser.

Bambu bir koltukta çıplak olarak oturan Şener Şen fotoğraflı afişi ile de hatırlanan film, kahramanı İbrahim’in üstü çıplak ve altında da sadece iç çamaşırı ile bir İstanbul gecesinde caddelerde koşması ile başlıyor. Hikâye önce onu bu eylemi yapmaya götüren olayları anlatıyor, daha sonra da “skandalın” doğurduğu sonuçları sergiliyor. Filmin eleştirisi Sabuncu’nun senaryosundan kaynaklanırken, komedisi de ağırlıklı olarak Şener Şen tarafından yaratılıyor performansı ile ki bu durum filmin hem zayıf hem güçlü yanları aynı zamanda. Başar Sabuncu senaryosunda dönemin muhafazakâr liberal iktidarının tüm politikalarını bu politikaların getirdiği sonuçları ile birlikte eleştirisinin konusu yapıyor. İş adamlarından gazetecilere, medyadan siyasete her alan payını alıyor bu eleştirilerden ve “benim memurum işini bilir” anlayışının iktidarda olduğu bir ülkede işini bilemeyen bir saf, sevecen ve iyi yürekli bir adamın başına gelenleri tüm “çıplaklığı” ile önümüze getiriyor. Şener Şen’in İbrahim karakteri bir açıdan ortalama bir Türkiye vatandaşını temsil ediyor. Zar zor geçindirdiği dört çocuğu varken beşincisini de Allah kısmetini verir diye seve seve karşılayan ve sonsuz bir iyimserlik dalgası içinde yüzüyor görünen adam tüm zamları örneğin, “petrol ve dolar artınca, normal tabi” diye kabulleniyor. İktidarın politikalarının yarattığı zorlukların da üzerinden gelmeye çalışıyor tüm gücü ile. Sigarayı bırakıyor, öğle yemeklerine çıkmıyor ve ikinci, üçüncü, dördüncü işlerde çalışmaya başlıyor ta ki çıldırdığı o ana dek.

Senaryo hayli farklı alanı ve konuyu eleştirisinin alanına aldığı için zaman zaman her birine öylesine dokunup geçmek zorunda kalıyor ve bu durum da filmin gücünü azaltıyor. Senaryoda zaten var olan bir kusuru, sahnelerin nerede ise birbirinden bağımsız çekilmiş havasını da destekliyor bu tercih ve her zaman bir bütünsellik içinde olmadan Şener Şen’in tek kişilik şovu ile eğleniyor, olan bitenle de sistem eleştirisine tanık oluyoruz. Hikâyenin bu her şeye değinme telaşı kimi karakterlerin hayli klişe görünmesine de neden olmuş. Örneğin muhalefet liderinin tüm sahneleri hayli zayıf yazılmış ve çekilmiş ve liderin kendisi de çok kolaya kaçarak oluşturulmuş görünüyor. Gazete yöneticisinin de ipek gömlek ve fuları ile bu zayıflıktan nasibini aldığını belirtelim. Hikayede aslında daha da önemli bir rolü olabilecek gazeteci kadın ise onca farklı sahnesine rağmen içinin doldurulabileceği bir karaktere sahip olamamış aynı nedenle.

Kahramanımızı çıldırma noktasına getiren olayları gazetecinin röportajları le anlatmaya soyunmuş filmimiz ama bu sahneler pek güçlü değil ve “anlatma” düşüncesi “göstermekle yetinmek” düzeyinde kalmış çoğunlukla. Sessiz çekilip sonradan seslendirilmesinin de sıkıntılarını yaşıyor filmimiz ve kimi dış sahnelerde ortam sesi kayboluyor sık sık. Bu durumun filmde bir sessizliğe neden olabileceğini düşünebilirsiniz ama tam tersi oluyor ve Melih Kibar’a ait olan müzik filmin her boşluğunu hayli gürültülü bir şekilde dolduruyor. Açılış sahnesinin filmin ilerleyen dakikalarında aynen tekrarlanmasını ise hem bütçe sıkıntısına hem de bir parça kolaycılığa bağlamak gerekiyor sanırım. Keşke bu sahne en azından farklı kamera açıları ile çekilmiş bir şekilde ve/veya farklı bir kurgu ile tekrarlansaymış. Bir de tek gözü açık uyuyan bekçi gibi ne hikâye ile ilgisi olan ne de komik olan karakterlerden kurtulsaymış filmimiz.

Yukarıdaki kusurlarına karşın, film kesinlikle eğlenceli ve kimi hayli güçlü sahnelere sahip. Şener Şen elbette çok iyi oynuyor ve zayıf yazılmış olsa da tüm seyyar satıcılık sahnelerinde kelimenin tam anlamı ile döktürüyor. Özal’ı taklit ettiği sahnede veya minübüs içinde herkesin yüzünde kendi yüzünü gördüğü sahnede de çok başarılı Şener Şen ve gerçekten keyif veriyor. Dans eden kızının elbisesindeki melek kanadığını öfke ile kopardığı sahne ise hem Şener Şen’in yüz ifadesi için hem de Sabuncu’nun senarist ve yönetmen olarak yaratmayı başardığı trajedi için defalarca izlenebilecek güzellikte. Filmin buna benzer başka anları da var. Örneğin kahramanımıza tüm ev halkının sırt çevirdği sahne iyi yazılmış ve oynanmış ve filme de müthiş bir hüzün katmış. Evet, belki daha derin yazılabilir ve daha sağlam temelleri olabilirmiş filmin eleştirilerinin ama yine de 1980 darbesinin hedeflediği biçimde tüm toplumsal yapıları ve bunlardan beslenen ve bunları besleyen örgütleri birer birer yok edilmiş, bireyselliğin öne çıktığı ve kısacası her koyunun kendi bacağından asıldığı bir ülkeyi 1985 gibi darbenin etkilerinin hâlâ çok belirgin olduğu bir ülkede çekinmeden getirebilmiş karşımıza filmimiz. Başta toplumun tüm değerlerini nasıl yitirdiğini gösteren reklam sahneleri olmak üzere, hayli etkileyici bir biçimde oluşturulmuş pek çok sahnesi var filmin ve finali ile iktidarın ve tüm bileşenlerinin en ufak bir direnişi ya kendi içine alıp etkisizleştirdiğini ya da bunu yapamıyorsa yok ettiğini vurgulaması da önemli. Sondaki halkın çıplak direnişi ise -bir parça fazla uzatılmış olsa da- hayallerle gerçeklerin nasıl farklı uçlarda olduğu bir ülkede yaşadığımızı hatırlatması ile önemli. Güldüren, düşündüren, hüzünlendiren ve “direnmek” isteyenlerinin işini nasıl da zor olduğunu gösteren bu film kısa bir sahnedeki Müjde Ar sürprizi ile vuruyor darbelerinden birini ve kesinlikle görülmeyi hak ediyor.

Bir Son Duygusu – Julian Barnes

İngiliz yazar Julian Barnes’ın 2011’de prestijli The Man Booker ödülünü kazanan romanı. Hatırlama, geçmiş, zaman, bellek ve hayatın ne olduğu üzerine hüzün verici ama okuma tecrübesi açısından keyifli bir kitap bu. “… ancak sonunda anımsadığınız şeyler tanık olduklarınızla her zaman aynı olmuyor diyor” romanın baş karakteri ve hikâyeyi ağzından dinlediğimiz Tony Webster. Artık yaşlı ve emekli bir adam olan Webster geçmişi hatırlıyor, yorumluyor ve kendisine bir günce bırakıldığı haberi ile birlikte sorguluyor yaşadıklarını (ya da yaşadığını düşündüklerini). Hem duygusal hem ironik bir anlatımı olan roman sanırım en çok iki öğesi ile dikkat çekiyor: Yalnızlık, kuşkuculuk ve memnuniyetsizlik ile örülü satırları ve bunları destekleyen finali ilki bu öğelerin. İkincisi ise geçmişin “gerçek” hali ve belleğin ona verdiği (ya da verdiğini sandığı) biçiminin çelişkisi üzerinden okunabilecek zamanın akışı.

Kahramanın kolej döneminde bir tarih dersinde tarihin ne olduğu sorusuna verdiği “Tarih, zafer kazananların yalanıdır” cevabını hocası “… tarihin aynı zamanda yenilenlerin öz yanılsamaları olduğunu…” cümlesi ile karşılıyor hocası. Arkadaşı ve romanın da kilit karakterlerinden biri olan Adrian ise “Tarih, belleğin kusurlarının, belgelemenin yetersizlikleriyle buluştuğu noktada üretilen kesinliktir” cevabını veriyor aynı soruya. Tarihin tanımı için verilen bu cevapları kahramanın (anlatıcının) hayatı, bir başka deyişle kişisel tarihi için de düşünmek gerekiyor ve sürprizli finalinin de bir örneği olduğu gibi kitap belleğin hatırladıkları/hatırlamadıkları/hatırlamamayı seçtikleri üzerine okuyucuyu da kendi tarihi için düşünmeye teşvik ediyor. 1960’lardan başlayarak günümüze kadar uzanan hikâye boyunca Webster karakterinin hem anlatıcı olması hem de bu anlatıcılığının çok da güvenilir olmaması kitaba ayrı bir çekicilik katmış açıkçası. Romanın son bölümünde geldiği konum (yalnızlığını, mutsuzluğunu ve çarpıcı bir ifade ile “ne kadar az şeye meydan vermiş olduğunu” farketmesi) bu karakteri edebiyat tarihinin kalıcı karakterlerinden biri yapmaya yeterli olabilir kanımca.

Barnes zaman ve geçmiş üzerine düşünür ve düşündürtürken hayli hüzünlendiriyor da okuyucusunu ve bunu çok da ideal bir iyilikle donanmış olmayan bir karakter üzerinden yapmayı başarıyor. “Gençken, kendimiz için farklı gelecekler yaratırız, yaşlandığımızdaysa başkaları için farklı geçmişler uydururuz” cümlesi bir bakıma romanın özeti olabilir. Gençken hayal ettiği geleceklerin hiçbirini yakalayamamış ve hayatının bu son aşamasında vasatlık, pişmanlık ve hayal kırıklığı ile karşı karşıya kalmış bir adamın bize hikâyeyi anlatırken bir bakıma “uydurması” temel olarak okuduğumuz. Buradaki uydurma ile kastettiğim yalan söyleme vs. gibi bir eylem değil; belleğin yaşananları hatırlamayı tercih ettikleri nedeni ile gerçekten zaman zaman uzaklaşılması sadece söz konusu olan. Kaçırılan fırsatlar, onarılamayacak hatalar ve yaşanan hayatın vasat olduğu ile yüzleşmenin neden olduğu hayal kırıklıkları üzerine dillendirilenler Proust’un “zaman” üzerine yazdıkları kadar derin değil elbette ve Veronica karakterinin “anlamıyorsun ve hiçbir zaman da anlamayacaksın” sözlerinin gereğinden fazla tekrarlanması gibi problemleri de var ama kitabın verdiği zevki azaltacak kusurlar değil bunlar.

(“The Sense of an Ending”)

Parada – Srdjan Dragojevic (2011)

“Partnerim bir rüya gördü ve ona inandı. Sonuna kadar inandı. Bu şehirde özgürce yürüyebilmesinin mümkün olduğuna inandı”

Sırbistan’daki “gay parade” yürüyüşüne katılanların korumasını üstlenmek zorunda kalan homofobik ve maço bir adamın hikâyesi.

Sırp yönetmen Srdjan Dragojevic’in yazıp yönettiği ve Sırbistan, Slovenya, Hırvatistan, Makedonya, Fransa ve İngiltere ortak yapımı olarak çekilen bir film. Yapımcısı olan Balkan ülkelerinde ve ek olarak Karadağ ve Bosna Hersek’te hayli ilgi gören bu komedi ağırlıklı filmi ilginç kılan iki temel özelliği var: Bunların birincisi Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra çıkan iç savaşın ardından oluşan yeni ülkelerin çoğunun ortak yapımcısı olduğu ilk film olması ve hikâyesinde bu savaşı ve taraflarını çekinmeden alaya alabilmesi. İkincisi ise Sırbistan gibi eşcinsellerin hayatının pek de kolay olmadığı ve “gay parade” denen yürüyüşlerin sık sık saldırıya uğradığı bir ülkede geçen bir komedi olarak çekilmesi filmin. Bu özellikleri filmi ilginç ve ilgiye değer kılıyor kesinlikle ama komedisinin bu denli ağır basması ve sık sık sululuklara ve klişelere başvurması filmin sinema sanatı açısından değerini düşürüyor.

Film bir bilgilendirme ile başlıyor; Sırp, Hırvat, Boşnak, Arnavut vs. halkların birbirleri hakkında kullandığı aşağılayıcı kelimeleri söylüyor bize önce ve sonra tüm bu farklı halkların üzerinde uzlaştığı tek aşağılayıcı kelimeden bahsediyor: Eşcinseller için kullanılan “peder” kelimesi bu. Girişi bu şekilde hayli eğlenceli ve derdini (birbirinden bu denli nefret eden halkların ortak nefret objelerinin olması) çok iyi anlatan bir şekilde yapıyor hikâyemiz. Hikâyesi de aslında sıkı bir komedi için hayli uygun: Yakın bir zaman kadar birbiri ile savaşmış adamların bu kez ortak bir görev için bir araya gelmeleri ve bu arada sözle sataşma düzeyinde kalsa da birbirlerinden nefretlerinin hâlâ sürüyor olması, tüm bu karakterlerin aslında “erkekliklerine” düşkün hayli maço tipler olması ve üstlendikleri işin eşcinselleri korumak olması vs. Ne var ki karakterleri tanıtmaya başladıkça filmin zayıflıkları de birer birer karşımıza gelmeye başlıyor. Öncelikle hikâyenin bir komedi için bile hayli zorlama bir şekilde ilerliyor olması dikkat çekiyor. Tüm gelişmeler sanki daha çok yönetmenin vermek istediği mesajlar için birbirinden ayrı düşünülmüş ve bu nedenle de birbiri ardına karşımıza çıkınca bir bütünsellik ve gerçekçilik duygusu yaratamayan sahneler ile getiriliyor görüntüye. Bunun üzerine tüm karakterlerin nerede ise ilk anda akla gelebilecek tüm klişelerle bezenmiş olmasını ve komedinin dozunun sık sık kaba veya sulu bir hal almasını da ekleyince, film sinemasal açıdan vasat bir düzeyin üzerine çıkamaz oluyor çoğunlukla.

Hikâyede sadece eşcinsel karakterler değil, örneğin tüm o maço erkekler de hayli kaba çizgilerle çizilmişler ve üzerinde düşünmeye imkan bırakmıyorlar. Evet, eşcinsel erkeklerin tümü mutlaka feminen, “ince” zevkleri olan, tasarım hayranı ve gördükleri her şeyde “gay” izler arayan tipler vs. ve heteroseksüel erkeklerin tümü de kaba, güce düşkün ve her türlü incelikten uzak vs. hikâyeye göre. Yönetmenin neden bu tercihlerde bulunduğunu anlamak mümkün aslında. Karakterleri bu denli zıt kutuplara yerleştirerek kolay ve politik doğrucu bir yaklaşımdan uzak durmaya çalışmış Dragojevic öncelikle ve hikâyenin diğer alanlarında olduğu gibi cesur bir duruş sergilemek istemiş. Bu açıdan bir sakınca yok ve hatta takdir de edilebilir bir tercih bu ama sonuçta filmin mesajların içinde zaman zaman boğulmasına ve sinema zevkinin aşağıya çekilmesine neden olmuş bu tercihler aynı zamanda. Eşcinsel karakterlerden birinin veteriner olup, herkesin kolay kolay yaptıramayacağı kanlı bir doğumu yaptırırken gösterilmesi de bu durumu yeterince değiştirememiş.

Bu önemli kusuru bir yana, filmi cesareti için kesinlikle takdir etmek gerekiyor. Bir Batı ülkesi için çok daha sıradan görünebilecek bir hikâyeyi Balkanlar coğrafyasında hiç çekinmeden dile getirebilmesi ve üstelik bunu etnik kökenlere dayalı ve aralıksız süren esprilerle de desteklemesi kesinlikle çok önemli. Burada çarpıcı bir durumun üzerinde de -bir parça hüzünle üstelik- durmak gerekiyor. Tüm bu halkların aslında birbirine ne kadar benzediğini ve aralarındaki düşmanlığın tüm o tarihsel ve politik ayrımların dışında aslında ne kadar anlamsız olduğunu fark ediyorsunuz. Balkanların Ortadoğu’ya benzer bir şekilde nasıl olup da kıyımların, katliamların sahnesi olabildiğini bu hikâyedeki karakterleri düşününce anlamak bir kez daha imkânsız hale geliyor. Bu bağlamda, film tüm Balkan ülkelerinin halklarını birbirine bakmaya davet ediyor ve bir dostluk umudunun peşinde koşuyor. Hedefine ulaşması zor ama çok zor, evet, yine de üzerinde uğraşmaya değer bir çağrı bu kuşkusuz.

“Ben Hur” filmindeki eşcinsel aşkı keşfetme veya Hırvatistan’da özellikle Sırp birası isteme gibi eğlenceleri sahneleri olan ve Igor Perovic imzalı ve Balkan esintileri taşıyan müziği ile eğlendiren filmde oyuncular karakterlerinin fazlası ile karikatür düzeyinde çizilmesinin sıkıntılarını yaşıyorlar ama yine de kendilerinden bekleneni yapıyorlar çoğunlukla. Öne çıkan oyuncu ise Limun rolündeki Nikola Kojo oluyor ve hikâyenin sürükleyiciliğini sağlıyor çoğunlukla. Genel havasına ters düşen ve keşke tüm hikâye bu finale daha uygun olsaydı dedirten sert finali ile “öteki” olarak görülenlerin işinin çok zor olduğunu bir kez daha vurgulayan film, sinema değerinden çok anlattığı ile önemli ve ilgiyi hak ediyor. Neo-Nazi örgütlerinin tehditleri ile karşılaşılan ve sürekli finansal bir sıkıntının kendini hissettirdiği bir çekim süreci olan film Balkanlar’ın komünizmden kapitalizmin kucağına düşen toplumlarının yaşadıklarını sadece eşcinsellerin hakları açısından değil, yozlaşma ve ötekinden nefret gibi hayli önemli konular açısından da ele alan bir eser olarak da dikkate alınmalı. Son bir not olarak, filmin Balkan ülkelerindeki kiliseler ve özellikle sağ kesimdeki politikacılar tarafından sert bir biçimde eleştirildiğini ve tipik bir “geri kalmışlık” göstergesi olarak ve netameli konulara değinen her sanat yapıtının yaratıcısının başına geldiği gibi “hainlik” örneği olarak yaftalandığını ekleyelim.

(“The Parade” – “Geçit”)