Blue Ruin – Jeremy Saulnier (2013)

“Korkunç olan ne, biliyor musunuz? Sadece babam annenizi sevdi diye… hepimizin sonu ölüm olacak”

Ebeveynlerini öldüren katilin temyiz ile tahliye olduğunu öğrenen bir adamın intikam hikâyesi.

ABD’li Jeremy Saulnier’in 2013 Cannes Festivali’nin Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde sinema yazarlarının verdiği FIPRESCI ödülünü kazanan filmi. Saulnier filmini çekmek için gerekli parayı “Kickstarter” adlı bir “Kitle Fonlama” platformu üzerinden 438 destekçinin verdiği 37.828 Amerikan Doları ile sağlamış. Bir intikam, hatta kan davasına dönüşen bir intikam hikâyesi anlatan film intikam temalı western filmlerini hatırlatan, şiddet ve kan göstermekten kaçınmayan, sert ve aynı zamanda düşündürücü olabilen bir çalışma. Saulnier’e ait olan senaryodaki bazı açık noktaların veya gösterdiği şiddetin rahatsız edici olabileceği film minimal bir giriş yapıp sonra çok farklı sulara açılması ile de dikkat çekiyor. Sonuçta bir intikam filmi karşımızdaki ama içinde yaşadığımız şiddet dolu dünyanın ve özellikle ABD’deki bireysel silahlanmanın boyutları üzerine düşündürdükleri ile de önemli bir çalışma.

Elden düşme ve hurda görünümlü bir arabada yaşayan, banyo yapmak için başkalarının evine giren ve polislerin tanıdığı ve dokunmadığı evsiz bir adamın görüntüleri ile başlıyor filmimiz. Ve kendisine anne ve babasını öldüren adamın cezaevinden tahliye olduğunu söyleyen kadın polisle olan sahneden başlayarak filmin senaryosu B sınıfı bir western havasında ilerlemeye başlıyor. Tıpkı bu filmlerdeki gibi karakterlerinin pek çoğunu derinleştirmeye ihtiyaç duymadan, seyircinin ilgisini ve temposunu hep ayakta tutarak ve başta şiddet ve kan olmak üzere pek çok şeyi de doğrudan göstermekten çekinmeyen bir biçim ve içeriği var eserin. Filmin senaryosunun ve yönetmenliğinin yanısıra görüntü yönetmenliğini de üstlenen Saulnier bütçe için fon bulmaya çalışırken çekmeyi düşündüğü filmi “Hal Ashby filmlerindeki karakterlerin kendilerini “No Country For Old Men – İhtiyarlara Yer Yok” benzeri filmlerindeki gibi olayların içinde bulacağı bir çalışma” olarak anlatmış. Naif bir karakterin intikam peşine düştüğü ve belki de bir şiddet sarmalına neden olduğu filmde şiddet sahneleri ve parçalanan suratlar, fışkıran kanlar gibi kimileri için hayli sert görünebilecek kareleri şiddeti sömürmek ve onun üzerinden prim yapmak için kullanmadığı açık yönetmenin ama kendi ifadesi ile bu tür sahnelerin bir sanatsal çekiciliği olduğunu da kabul ediyor filmin tanıtımı için yazdığı yazıda. Evet, anlatılan şiddet dolu bir dünya ve silahın kolayca bulunabildiği, kimi evlerin bir silah deposuna dönüşmüş göründüğü bir toplumda bu tür sahneler çok da yadırgatıcı olmamalı ama ölçünün bir parça kaçtığı söylenebilir rahatça. Gerçi kamera bu sert anları bir artistik hevesin nesnesi yapmıyor kesinlikle ama tanık olduklarımızın zaman zaman fazlası ile direkt olduğunu da söylemek gerekiyor.

Film hem sıkı bir intikam hikâyesi seyretmek isteyen sinema seyircisini hem de sinemanın sanat yanına düşkünleri hedeflemiş görünüyor ve bunu kısmen ve özellikle de ilk grubun daha fazla lehine olacak şekilde başarmış görünüyor. Düşmeyen tempo, sert sahneler ve hikâyenin çekiciliği bu gruba seslenirken, dünyamızın hem bu hikâye özelinde hem de anlattığının çok da marijinal olmadığını hatırtlatması ile toplumun genelinde bir şiddet yuvası haline geldiğini söylemesi ile de daha derin fikirlerin peşinde olanlara hitap ediyor filmimiz. Bunları yaparken başvurduğu kimi grotesk tercihler ise her zaman doğru işlemiş görünmüyor. Örneğin kan davası için hikâyenin ana karakterinin peşine düşen ailedeki kadının telesekretere bırakılan bir mesajı dinlerken sergilediği vücut dili ve adeta ikinci sınıf bir korku filminden fırlamışa benzeyen yüz ifadesi, filmi yüzeysel bulacaklara koz verecek bir yanlış tercih kesinlikle. Saulnier hikâyedeki kimi noktaların gerçekçi görünmeyebileceğinden pek de endişe etmemiş sanki ve adamın neden kaçmaya çalışmadığı gibi bir temel soruyu cevaplama gereğini pek de duymamış. Bu tercihi şiddetin egemen olduğu bir dünyada aslında bir kaçış yerinin olmadığı iddiasına bağlamak mümkün belki ama gerek bu soru gerekse adamın tüm o “savaşçı” becerilerini ve gücünü nasıl elde ettiği konusu cevapsız kalıyor.

Senaryo baştaki sevecen tavırlı kadın polis, bir park yerindeki boş polis arabası ve bir güvenlik bandı dışında devletin polis gücünü hiç göstermiyor seyirciye ve sürekli görüntüye gelen farklı silahlar ve bu silahları rahatça kullanan, evinde bulunduran, satan ve alan insanlarla toplumun kendi işini kendisinin gördüğünü söylüyor bize. Kan bir kez akmaya başladı mı artık durmaz diye özetleyebileceğimiz hikâye Little Willie John’dan dinlediğimiz “No Regrets” adlı “pişman değilim” şarkısı ile kapanırken kahramanımız neden olduğu onca dökülen kanı düşünüyor mudur bilmiyoruz ama filmin kişisel intikamının peşinde koşan bu karakter üzerinden seyircisine heyecanlı anlar yarattığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Macon Blair baştaki “evsiz” havasından sonra dış görünüşünden hiç beklenmeyecek bir intikam savaşçısına dönüşen karakterini nerede ise melankoli katarak canlandırıyor ve filme de epey bir katkı sağlıyor. Kız kardeşi ile bir kafede konuştuğu ve birisini öldürdüğünü söylediği sahne hem filmin en etkileyici anlarından biri hem de Blair’in içinde fırtınalar patlayan küçük adamı ustalıkla oynaması ile öne çıkıyor. Senaryonun bir yandan empati göstermemizi ister gibi davranması ama öte yandan kahramanımızın empati göstermeyi zorlaştıracak davranışlarını ve tercihlerini göstermekten çekinmemesi de filmin lehine olmuş görünüyor (kahramanla özdeşleşmek isteyen genel seyirci için belki çok doğru olmasa da). Aynı şekilde senaryonun kahramanımızın derdinin ne olduğunu veya neyin peşinde olduğunu sözlerden çok gösterdikleri ile dile getirmesini de Saulnier’in başarıları arasına eklemek gerekiyor. Özetlendiğinde yeni bir şey seyredeceğiniz hissini vermeyecek bir hikâyeyi, oyunlara girişmeden düz ve sert bir biçimde anlatarak bir yenilik duygusunu yaratmayı başaran film görülmeyi hak ediyor kesinlikle. Filmin adının muhtemelen hikâye boyunca kahramanımızın epeyce kullandığı mavi Pontiac arabadan esinlendiğini ama hüznün rengi olan mavinin “yaşadığı travma nedeni ile bir harabeye” dönmüş baş karaktere yakıştığını da söyleyelim ve soğuk yenen bir yemek olan intikamı hayli “sıcak” sahnelerle anlattığını söyleyelim filmin son olarak.

(“İntikam”)

Güzelliğin On Par’etmez… – Hüseyin Tabak (2012)

“Benim babam falan yok. Dağdan gelmiş adam bana hayatı mı anlatacak?”

Babanın siyasi geçmişi nedeni le Avusturya’ya sığınan Türkiyeli bir ailenin hikâyesi.

Maraş doğumlu ve Avrupa’da yaşayan Kürt yönetmen Hüseyin Tabak’ın Antalya’da en iyi film dahil olmak üzere beş dalda ödül alan ve ortak yapımcı ülke olan Avusturya’da yılın filmi seçilen çalışması. Antalya’da ödül alırken filmin Türkiye yapımı olmadığı iddiaları nerede ise filmin önüne geçen eser, Kürt babanın terörist/gerilla geçmişi nedeni ile Avusturya’ya sığınmış, annenin Türk olduğu ve tüm ailenin Avusturya’ya uyum göstermeye çalışırken ciddi problemler yaşadığı bir hikâye anlatıyor bize. Seyirci ilgisini çekmenin yollarından biri olan hikâyeyi sevimli bir çocuğun gözünden anlatmak yönteminin -ama kesinlikle rahatsız edici olmadan- benimsendiği film bu çocuğu canlandıran Abdülkadir Tuncer’in başarılı oyunu, bir arada yaşamaya devam edebilmek için kendilerine yeni bir ülkede yeni bir ev kurmaya çalışan bireylerin karşılaştıkları koşullar nedeni ile belki de birbirlerinden daha da uzaklaşmaya doğru gittiği hikâyeyi abartılmamış bir duygusallığı da içererek etkileyici biçimde anlatmayı başarması ve zaman zaman hikâyenin odağının dağılmasına neden olsa da ele aldığı fazlaca konu ile güncel kimi sorunları gündeme getirmesi ile önemli bir film. İlk yarısında arada vasata kaysa da ikinci yarıda kendisini toparlayan filmin, Avusturyalı kimi karakterleri bir parça yüzeysel çizmek ve anlattığı farklı öğeler arasında arada konsantrasyonunu yitirmek gibi kusurları da var.

Filmin 2012 yılında Antalya’da Ali Aydın’ın “Küf” ve Erdem Tepegöz’ün “Zerre” adlı çalışmalarını geride bırakarak Altın Portakal ödülünü alması oldukça tartışmalı bir sonuç yaratmıştı aslında. Karşımızdaki sinemasal açıdan bir yenilik içeren veya sinema dili açısından taze bir bakış içeren bir yapım değil çünkü. Judit Varga’nın sıcak ve dokunaklı piyano eserleri eşliğinde anlatılan hikâyede, yönetmen Hüseyin Tabak samimi ve temiz bir dil ile çok önemli konuları sıcaklığı, duygusallığı, dürüstlüğü ve hatta küçük bir mizahı da ihmal etmeden anlatıyor bize. Bunu yaparken de çocuk oyuncu Abdülkadir Tuncer’in oyunundan sağlam bir destek alıyor. Tuncer’in filme sıcaklığının büyük kısmını veren sevimliliğini çok dürüst ve asla sömürmeden kullanmış Tabak. Tuncer’in aydınlık yüzünü filmin odağı değil, odağı (daha doğrusu odakları) olan konunun/konuların saydam bir aracı olarak kullanmış. Tüm büyüklerin bir acısının olduğu bu hikâyede, bu yetişkin karakterler çocuğu nerede ise kendi acılarını sağaltıcı bir insan olarak görüp onunla yetişkinmiş gibi konuşurlarken, çocuk bir yandan kendi ilk aşkı, büyüme sancıları ve dilini konuşamadığı bir ülkede yaşamanın zorlukları ile baş etmeye çalışıyor. Tabak’a ait olan senaryo çok doğru ve filme de ciddi katkı sağlayan bir seçimle çocuk karakteri gözyaşı sahnelerinin değil, mücadelenin, sevginin, anlamaya çalışmanın ve hatta mizahın nesnesi yapıyor ve hikâyenin doğal görünümünün de yaratıcılarından biri oluyor.

Tabak kendi hayatındaki kimi gözlemleri de hikâyeye başarı ile yedirmiş görünüyor. Almanca bir metni Türkçeye çevirmeleri için tek tek dolaşılan komşuların her biri -evet, çok da yeni bir gözlem içermiyor ama- örneğin, gerçek hayatın içinden çekilip alınmış karakterler gibi duruyor kesinlikle. Bu gerçeklik duygusu ailenin tüm bireylerinden de yansıyor seyirciye. Siyasi geçmişi nedeni ile hapiste yatmış ve serbest kaldıktan sonra derin devletin rahat bırakmadığı Kürt baba, ailesini bir arada tutmaya çalışan ama yılgınlığa kapılmış görünen Türk anne (senaryonun en çok ihmal ettiği baş karakter diyebiliriz onun için, diğerlerinin arasında onu derinleştirmeyi unutmuş görünüyor senaryo), babasını bir yandan ezik ve cahil diğer yandan siyasi geçmişi ile terörist olarak gören ve bunu hem yüzüne karşı söylemekten hem de yaptırdığı ay-yıldız dövmesi ile karşısına çıkmaktan çekinmeyen ama öte yandan uyuşturucu çetelerine de bulaşmış bir abi ve tüm bunların ortasında, yabancı bir ülkede şaşkın, durgun ama sevgi dolu gözlerle ayakta kalmaya çalışan bir çocuk. Senaryo ailedeki Aleviliği de (doğrudan adını koymasa da anne tarafına ait olan bir unsur gibi duruyor bu daha çok) duvarda asıl duran Ali portresi ile vurgularken, bu her an dağılmaya mahkum görünen ailenin geleceği konusunda seyircinin ilgisini ayakta tutmayı başarıyor. Evet, bunu yaparken gösterdikleri ve anlattıkları çok da yeni şeyler değil belki ama gerçekçilik ve dürüstlük senaryoya sinmiş olduğu için, yine de ilgi çekiyor kesinlikle.

Annesi ile abisinin arasını bulmaktan içinde bulunduğu tüm zorlu koşullara karşın okulda başarılı olarak ailenin Avusturya’da mülteci olarak kalabilmesini sağlamaya kadar zorlu savaşların içindeki çocuğun başrolünde olduğu hikâyeyi yönetmen Tabak, Charlie Chaplin ve Yılmaz Güney’e ithaf etmiş kapanış jeneriğindeki yazılara göre. Babanın türkü okuduğu sahne başta olmak üzere Yılmaz Güney’in kimi etkileri açık filmde; Chaplin ile bu anlamda bir bağlantı kurmak zor belki ama bu büyük ustanın komedilerinde aslında hemen hep güçlü bir dramı anlattığını düşünürsek belki filmin onunla bağlantısını kumak mümkün olabilir. Tabak bu iki sinemacının kendisine özgüven kazandırdığını ve başarabileceğini hissettirdiğini söylemiş bir röportajda ve anlaşılan ithafın asıl nedeni de bu.

Usta halk ozanı Aşık Veysel’in aynı adlı türküsünden adını alan ve onun bu türküsünü hikâyedeki pek çok öğenin de ortak noktası yapan filmde Tabak’ın çocuğun hayal sahnelerini dozunda bırakılmış tatlı bir masal havası ile anlatması ve bu masal havasını yaşadığı gerçeklerin sertliği ile akıllıca karşı karşıya koyabilmesini de filmin artıları arasına eklemek gerek. Maço görünümlü Türk komşu ile çocuk arasındaki dostluk da doğallığı ile filmin ne olursa olsun umudu koruyan havasına ciddi bir katkı sağlıyor. Tuncer’in yanısıra, abisi rolündeki Yüsa Durak ve komşu rolündeki Orhan Yıldırım’ın oyunları ile baba ve anne rolündeki Nazmi Kırık ve Lale Yavaş’ın önüne geçmiş göründüğü filmde abi ile kardeşin cezaevindeki konuşmaları, babanın kabuğuna çekilmiş mutsuz havasını ilk kez geride bırakıp çocuk ile konuştuğu sahne ve tüm çocuksu mutlu havası ile çocuk ve kız arkadaşının tramvaydaki sahneleri abartmadan veya seyircinin yüzüne çarpmadan duygusallığın nasıl kendiliğinden oluşabileceğini göstermesi ile önemli anlar filmde. Tabak’ın senaryosunun başta öğretmen karakteri olmak üzere yabancı karakterleri yüzeysel bırakması ve daha da önemlisi birbirinden önemli pek çok konuya (mülteci olmaktan Kürt sorununa, ilk aşktan büyüme sancılarına, Batı’nın kuralcılığından yabancı ülkelerde uyum sorunu yaşarken kaybolan nesillere kadar ve bunlar gibi her biri ayrı bir hikayenin konusu olabilecek pek çok farklı konudan söz ediyorum) tek bir hikâyede değinmeye çalışması ise filmin göz ardı edilemeyecek kusurları.

(“Deine Schönheit ist Nichts Wert” – “Your Beauty Is Worth Nothing”)

Scream and Scream Again – Gordon Hessler (1970)

“Hiçbir şey hissetmezseniz, örneğin acı gibi, vücudunuz ve ruhunuz sınırsız bir güce kavuşur”

Kurbanlarının kanını emen bir seri katil, bir Demir Perde ülkesinden zalim bir subay, çılgın bir doktor ve cinayetlerin sırrını çözmeye çalışan polisin ve bir doktorun hikâyesi.

Düşük bütçeli korku, gerilim ve bilim kurgu filmleri ile tanınan American International Pictures şirketinin bu tür “ucuz” filmler ile tanınan yönetmen Gordon Hessler tarafından yönetilen bir eseri. Peter Saxon’ın adını kullananan yazarlardan biri (“pulp fiction” türünde romanlar yazan birden fazla yazarın ortak olarak kullandığı bir isim bu) olan Stephen D. Frances’in “The Disoriented Man” adlı romanından uyarlanan film hayli dağınık, tutarsız ve kelimenin her anlamı ile ucuz bir çalışma. Romanı sıkı sıkıya takip eden ama romandaki “uzaylı” kısmına senaryosunda yer vermeyip bunun yerine “komünistleri” koyan film ilgiyi en çok bu ucuz tuhaflığı ile hak ediyor; bir de elbette bu tür filmlerin gedikli oyuncuları Vincent Price, Christopher Lee ve Peter Cushing’in varlıkları ile.

Baş oyuncularından Vincent Price’ın yıllar sonra verdiği bir röportajda senaryosunu kendisinin de hiç anlamadığını söylediği bir film karşımızdaki. Saxon’ın romanından senaryoyu yazan Christopher Wicking’in çalışması nerede ise filmin ilk üçte ikilik bölümünde birbirinden bağımsız ayrı filmleri paralel olarak seyrediyorsunuz havasını yaratıyor. Bu farklı filmler daha sonra pek de ikna edici biçimde olmasa da birbirine bağlanıyor elbette son bölümlerde ama yine de o duygu içinizden çıkmıyor açıkçası. Doğrudan gösterilmeyen ama ima edilen işkence sahneleri, David Whitaker’ın varlığını hep belli eden müziği (bu arada 1960’ların Galli rock grubu Amen Corner’ın bir gece kulübü sahnesinde film ile aynı adı taşıyan güzel şarkılarını seslendirdiklerini de belirtelim) ve onca farklı karakter ve birbirinden bağımsız görünen hikâyeleri ile tuhaf ve aynı zamanda kafa karıştırıcı bir film bu. Yönetmen Gordon Hessler’in zumlardan aşırı yakın planlara kadar kimi oyunları da filmi ayağa kaldırmaya yetmiyor ama öte yandan tüm genel tuhaflığın da uyumlu bir parçası oluyor.

Jeneriklerde ismi gösterilen ilk oyuncu olan ve doğal olarak başrolde olan Vincent Price’ın ilk yarıda nerede ise hiç görünmediği film bir ana karakter(ler)e de sahip değilmiş gibi duruyor ve seyirciye ne anlatmak/göstermek istediğini de uzun süre ifade edemiyor. Kimi sahneleri epey hızlı geçen, buna karşılık filmin en çekici bölümlerini oluşturan ve Hessler’ın da yönetmen olarak varlığını nihayet hissettirdiği takip bölümünü oldukça uzan tutan ve buna benzer tutarsızlıklarla dolu bir film bu. Senaryo hikâyeleri ve karakterleri toparlamakta o denli zorlanıyor ki bu uzun takip sahnesi sırasında diğer tüm hikâyeleri ve karakterleri unutmanız bile mümkün. Tüm rakiplerini omuzlarının hemen altındaki bir damara basarak (en azından öyle yaptığı hissi veriliyor) öldüren komünist subay (filmde bu Doğu Bloku ülkesinin adı hiç verilmiyor), takip sahnesinin sonunda birden bire ortaya çıkan çılgın doktor ve çok değerli bir “eli” çalmaya gelen bir hemşirenin hırsızlığını yapmaya -herhalde kendisinin kim olduğunu hatırlayalım diye- üzerindeki üniforması ile gitmesi gibi tuhaf karakterler ve olaylarla dolu bir film karşımızdaki. Bilim kurgudan casusluğa, polisiyeden korkuya, gerilimden hatta erotizme (arabanın vites kolu üzerinden hissettirilen fallik sembol vs.) kadar uzanan film en çok ucuz tuhaflıklardan hoşlanan seyircinin ilgisini çekmeye aday bir yapım ve konusunu birden fazla “X-Files” bölümünün -ama tutarsız ve egzantrik bölümlerinin- bir karması olarak nitelemek mümkün. Özetle sinemasal kalitesi için değil ama çılgın tuhaflıkları için ilgi gösterilebilecek bir film bu. Kaldı ki Price, Cushing ve Lee gibi bu tür filmlerin üç büyük isminin çok az ortak sahneleri olsa da birlikte oynadıkları bu tek film meraklılarının zaten dikkatinden kaçmayacaktır.

(“Çığlık Çığlığa”)

Tower of London – Roger Corman (1962)

“Celladının bıçağından kaçtı ama vicdanının hayaletlerinden hiçbir zaman kaçamayacak”

İngiltere kralı olabilmek için krallığın kendinden önceki adaylarını birer birer ortadan kaldırmaya kalkışan 3. Richard’ın hikâyesi.

1939 tarihli ve Rowland V. Lee’nin yönettiği aynı isimli filmin yirmi yüç yıl sonra Roger Corman tarafından çekilen versiyonu. Önceki filmde Richard’ın kardeşi Clarence rolünde oynayan Vincent Price’ın bu kez Richard’ı canlandırarak başrole soyunduğu film tarihsel bir hikâye anlatmaktan çok geçmişteki bir olayı korku ve gerilim atmosferi için kullanmayı tercih eden bir havaya sahip. Shakespeare’in ünlü oyunu da dahil olmak üzere 3. Richard’ın hayatının sinema ve tiyatroya tarihsel gerçeklere pek de uygun aktarılmadığı ve kralın olduğundan çok daha kötü gösterildiği söylenir hep. Senaryosu Shakespeare’in 3. Richard ve Macbeth oyunlarından ve 1939 tarihli filmden alınan öğelerle oluşturulan filmimiz ağırlıklı olarak Richard’ın iktidar için işlediği cinayetlerden sonra kendisini rahat bırakmayan hayaletlerle boğuşmasını anlatıyor. Price’ın sürüklediği film, Corman’ın Poe uyarlamalarındaki havasını taşıyan ve onun alamet-i farikası olan ucuz efektleri ile dikkat çekiyor. Bir korku veya gerilim klasiği değil kesinlikle ve yönetmenin Poe uyarlamalarının gölgesinde kalıyor ama eğlendirdiği ve meraklılarının ilgisini çekeceği kesin.

Zaten düşük olan bütçesinin yapımcı şirket tarafından daha da kısıtlanması nedeni ile yönetmen Roger Corman ve yapımcı kardeşi Gene Corman’ın sık sık yarıda bırakmaya kalkıştığı film, Cormanlar’a verilen sözün aksine renkli değil siyah beyaz olarak çekilmek zorunda kalınmış. Başta maket olduğu çok net anlaşılır olan kale görüntüsü olmak üzere filmin ucuz efektleri dikkat çekiyor doğal olarak. Çoğunlukla iç mekanlarda geçen hikâyenin finaldeki dış mekan savaş sahneleri ise çoğunlukla 1939 tarihli yapımdan kalan sahnelerle kotarılmış ve Corman hem bunu örtmek hem de sahneleri olduğundan daha büyük gösterebilmek için savaşın görüntülerini çoğunlukla yaşandığı bölgeyi gösteren bir haritanın görüntüsü ile üst üste bindirerek kullanmış. Tipik Corman filmleri gibi karanlık ve sis ile başlayan hikâye kısa süresinden dolayı (afişinde 83 dakika olarak belirtilse de aslında 79 dakika sürmesini de ilginç bir not olarak düşelim) olayları üzerinde hemen hiç durmadan peş peşe sıralıyor karşımızda. Price’ın her zamanki gibi bir karakter katmayı başararak oynadığı 3. Richard karakterinin hem tüm kötülükleri ile hem de hayaletlerin tutsağı olmuş ve nerede ise melankolik bir birey olarak gösterilmesi filme çekicilik katmış görünüyor. Buna karşılık, suçluluğun verdiği vicdan azabının hikâyenin nerede ise hemen başında ortaya çıkması kesinlikle doğru bir seçim olmamış ve adım adım yükselen bir gerilim/korku havasının yerini hemen hep aynı düzeyde seyreden bir hava almış ve bu da filmin zaman zaman monotonlaşmasına yol açmış görünüyor.

Michael Andersen’in tipik “gürültülü korku filmi müziği” havalı çalışmasının hemen hiç susmadığı film Corman’ın korku filmlerindeki pek çok öğeyi de tekrarladığı bir çalışma. Tüm o işkence aletlerinden ve sahnelerinden (fareli bir sahne bile var ve hatta büyücü/doktor karakteri kolunda taşıdığı bir karga ile geziniyor sık sık) kapalı mekanda doğaüstü unsurlarla yaşanan mücadeleye ve elbette Price’ın klasik oyununa kadar her şey yerli yerinde ve filmin tarihsel bir dramdan çok bir korku filmi havasında ilerlemesine yol açıyor. Corman da bu tür havası olan filmlerin “ucuz” ustası olduğundan film kendisini seyrettirmeyi başarıyor ve Archie R. Dalzzell’ın zaman zaman dikkat çekici kontrastları olan görüntülerinin de katkısı ile Price’ın bir korku performansını daha seyretmek keyif veriyor meraklısına.

(“Londra Kulesi”)