White of the Eye – Donald Cammell (1987)

“Kahrolası bir araba kazası geçirmişsin gibi, keyifle giderken bir bakıyorsun bacakların yok”

Kadınları öldüren bir seri katil olduğundan kuşkulanılan bir ses sistemleri uzmanının hikâyesi.

Andrew Klavan’ın Margaret Tracy takma adı ile yazdığı “Mrs. White” adlı romandan Donald Cammell’ın eşi China Kong ile birlikte uyarladığı ve Cammell’ın yönettiği bu film aldığı kimi eleştirel övgülere rağmen gişede başarısız olmuş bir çalışma. Zamanla hayranları oluşan film yine de bugün pek fazla hatırlanmıyor. Farklı kurgusu, kronolojiyi zaman zaman bozan anlatımı ve kimi diğer “tuhaflıkları” ile kesinlikle “değişik” bir film bu. Pink Floyd grubunun elemanlarından Nick Mason’ın ve bir diğer ünlü grup 10cc’nin elemanlarından Rick Fenn’in imzasını taşıyan ve zaman zaman fazlası ile 80’lerin synthesizer ağırlıklı eserlerini çağrıştıran bir müzik çalışması olan film, değişik havasını yeteri kadar çekici kılamıyor ve peşine düşmüş göründüğü entelektüel gerilimi de yakalayamıyor. Yine de farklı havası, soyut denebilecek görselliği ve dış mekanları kullanmaktaki başarısı ile görülmeyi hak eden bir çalışma bu.

Yönetmen Donald Cammell filmini “insanın yok etme ihtiyacı hakkında sanatsal bir çalışma” olarak nitelendirmiş bir röportajında ve filmin adını da bir Apaçi efsanesinden almış. Bu efsaneye göre “White of the Eye – Göz Akı” şiddetin gözüne bakan ve bu tanıklığın üzerinde kalıcı bir iz bıraktığı insanlara verilen bir isim. Nietzsche’nin “uçuruma bakarsan, unutma ki uçurum da sana bakar” mealindeki sözünü hatırlatan bu efsanenin filme ne kadar etkileyici yansıtılabildiği üzerine lâf söylemek genel olarak filmin de artı ve eksileri için ciddi bir gösterge olacaktır. Karakterlerden birinin yerli kökenine, hikâyede zaman zaman bahsi geçen yerlilere ve katilimizin Arizona’nın Tucson bölgesindeki tuhaf ve ilgi çekici yeryüzü şekilleri önündeki davranışlarına referans vererek filmin bu alanlara sızmaya çalıştığını ve zaman zaman da başardığını söylemek mümkün aslında. Ne var ki filmin hemen tüm diğer öğelerinde olduğu gibi burada da bir olmamışlık veya bir başka deyişle yeterince olgunlaştıramamışlık söz konusu. Adeta yönetmen/senarist aklındakileri toparlayamamış ya da tüm aklına gelenleri yeterince ayıklayıp anlamlı bir bütüne ulaştıramamış gibi görünüyor. Her kare, her kamera açısı ile bir şeyler söylemeye, vurgulamaya çalışmış Cammell ve sık sık filmden sonra da aklınızdan çıkmayacak görüntüler yakalamış Larry McConkey’nin zaman zaman hayli çarpıcı olabilen görüntüleri ile. Ne var ki tüm bu vurgulamalar sık sık dağılıp gidiyor ve üstelik arada hayli stilize olan bir görsellik filme bir yandan çekicilik sağlarken, öte yandan kafa da karıştırıyor ne yazık ki.

Cammell’ın toplam üç sinema filminden sonuncusu bu ve kariyerindeki ilk film Mick Jagger’ın da oynadığı ve bugün yine kült denebilecek bir statüye kavuşmuş olan “Performance”. Cammell bu ilk filminde olduğu gibi yine görüntülerin vurgulama/etkileme gücüne hayli başvurmuş burada da. Açılıştaki toplam iki dakika yirmi saniye süren cinayet sahnesini tam 55 ayrı çekimden oluşturmuş örneğin. Hikâye boyunca pek çok kaydırmaya başvurmuş ve zaman zaman da yetmişleri hatırlatan zumlardan faydalanmış. Görüntüler ise belki de Arizona’nın çöl sıcaklığını hatırlatmak için özellikle fazla ışıkla boğuluyor zaman zaman. Arada karşımıza çıkan ve her zaman neden tanık olduğumuzu anlayamadığımız Arizona’nın kayalık ağırlıklı yer şekilleriniin havadan çekimleri de filmin değişik görselliğinin bir başka boyutunu oluşturuyor. Filmin farklı görselliğinin bir başka unsuru da stilize anlatım tarzı. İlk cinayet sahnesindeki patlayan camlar, kadehten dökülen şarap vs. hayli çekici anlar yaratıyor kesinlikle ve filmimizin stlize anlarının da en belirgin örneğini oluşturuyor. Görsellikle ilgili son bir not olarak hikâye boyunca karşımıza gelen göz akı/bebeği görüntülerinin genellikle etkileyici olmaktan çok rahatsız edici olduğunu ama belki de asıl amaçlananın bu olduğunu da belirtmiş olalım.

Erotizmin gücünden yararlanmayı da ihmal etmeyen filmin özellikle yan karakterlerle ilgili ciddi bir sıkıntısı var. Ana karakterler dışında hemen herkes öylesine bir görünüp kayboluyorlar çoğunlukla ve asıl karakterlerin de yeterince derinleştirilememiş olması nedeni ile hikâyenin karakter boyutu zayıf kalıyor. Orijinal müziğinin yanısıra görkemli klasik müzik eserlerinden ve “You Sexy Thing” gibi popüler olmuş şarkılardan da yararlanan film tüm kusurlarına (adamın “ses sistemleri” uzmanlığının hikâyedeki yerinin yeterince anlatılamamış olmasını da eklemeli bu kusurlara) rağmen bugün bir yarı-kült olması ile bile önemli olan ve değişik görselliği ile ilgi çekecek bir eser.

(“Göz Akı”)

The Sea – Stephen Brown (2013)

“Geride bırakılan olmak çok zordur; terkedilmiş hissedersin, aynı zamanda da kırgın”

Eşi ölen bir adamın çocukluğunu geçirdiği bir sahil köyüne giderek geçmişindeki sırları hatırlamasının hikâyesi.

İrlandalı yazar John Banville’in 2005 yılında prestijli Man Booker ödülünü kazanan aynı adlı romanından uyarlanan ve senaryosunu da yine Banville’in yazdığı bir film. İrlandalı yönetmen Stephen Brown tarafından çekilen ve yönetmenin ilk uzun metrajlı çalışması olan film kaybetme, hatırlama ve insanın geçmişin hayaletlerini bir ömür boyu hep yüreğinde taşıması üzerine kurulu hikâyeyi bir nostalji duygusunun eşliğinde anlatıyor. Başarılı bir romanı kaynak olarak alması, güçlü oyuncu kadrosu, karakterleri adeta çevrelerinden izole eden başarılı görüntüleri ve hüzün duygusuna rağmen film tam bir başarı örneği olamamış ne yazık ki. Bu durumun sorumlularından biri pek çok uyarlamanın başına geldiği gibi yazıda o denli çekici ve gizemli olan atmosferin görüntülere döküldüğünde etkisini koruyamaması. Diğeri ise hem geçmiş hem bugünün aynı derecede yoğun bir acı ve kayıp duygusunu seyirciye geçirmeye çalışması ve geriye dönüşlerle bugün arasında seyircinin zaman zaman sıkışmışlık duygusuna kapılmasına neden olması. Yine de filmin ret edilemez bir çekiciliği olduğunu ve ilgiyi hak ettiğini belirtmek gerek.

Evet, filmin güçlü bir kadrosu var gerçekten de. Baş roldeki sağlam oyuncu İrlandalı Ciarán Hinds’e Sinéad Cusack, Charlotte Rampling, Rufus Sewell ve Natascha McElphone eşlik ediyor ve geriye dönüşlerde karşımıza gelen genç oyuncular da aksamadan üstlerine düşeni yapıyorlar. Tıpkı romandaki gibi iki farklı dönemde geçen hikâyenin geçmişi anlatan ve yaz aylarında geçen bölümleri sıcak ve güneşli bir havanın parlaklığına sahip ve sondaki trajedi ile çekici bir zıtlık yaratıyorlar. John Conroy’un görüntüleri bir yandan aylak ve sadece eğlenceyi çağrıştıran yaz günlerinin o keyifli havasını seyircinin önüne getirirken, diğer yandan sonradan olacakları ima eden bir tedirgin hava oluşturmayı da başarıyor. Gerek geçmişi anlatan bölümlerde gerekse hikâyenin bugünü anlatan sahnelerinde yönetmen Brown, Conroy’un kamerasını karakterlerini bulundukları ortamda adeta hayattan soyutlamak için kullanmış. Öyle ki sayıları hayli kısıtlı olan yan karakterler çok kısa sürelerle ve sadece asıl karakterlerimiz ile ilişkileri olduğu için görünüyor ve sonra kayboluyorlar. Filme -sinemasal anlamda bir rahatsızlık yaratmayan- bir tiyatro havası da veren bu yaklaşım seyircinin sadece kahramanlarımıza odaklanmasını sağladığı gibi hikâyedeki hüzün duygusunu da artırıyor. Artırıyor, çünkü film adını koymadan bir yalnızlık duygusunu bu şekilde pekiştirdiği gibi adeta bu dünyaya ait olmayan bir hikâyenin havasını yakalamayı da başarıyor.

Geçmişin sıcak ve parlak günlerine karşılık, film bugünü daha soğuk renklerle anlatıyor ve anlattıklarını bir sonbahar/kış atmosferine yerleştirerek hüznü bir başka açıdan daha yakalıyor. Peki tüm bu hüzün, birisini kaybetme duygusu, yaşlanmak seyirciye yeterince güçlü bir biçimde yansıtılabiliyor mu? Ya da filmin öylesine bir değinir gibi olduğu ama asıl hikâyesinin altında ezilip giden sınıf farkı gibi öğeler ne kadar gösterebiliyor kendisini? Bu soruların cevabı ne yazık ki çok parlak değil ve filmi seyrederken sık sık Man Booker ödüllü romanın -okumamış olsanız bile- sözel olarak daha etkileyici bir havası olduğunu ama karşınıza gelen görselliğin bunu yeterince yansıtamadığını düşünüyorsunuz. Hikâyenin bir başka aksayan yanı da adamın karısı ile son günlerindeki diyaloglarından bize hissettirilen mutsuzluk havasını tam olarak adlandırmanıza izin vermemesi. Bir yandan ölmekte olan kadının son günlerinde kocasının hissettiği acının farkına varmaması/umursamaması gibi hayli etkileyici anlara tanıklık etmemizi de sağlayan bu sahneler, diğer yandan tam da bu içerikleri nedeni ile adamın sonradan içine düştüğü boşluğun sağlam bir gerekçesi olamıyorlar.

Eksikliklerine rağmen ilgiyi hak eden bir film “The Sea”. Görüntülerin ve renklerin hikâyenin derdini anlatmakta bazen nasıl etkili bir şekilde kullanılabileceğinin örneği olan eser, kaybetme ve kayıpla baş etme duygusunu hatırlatmasının yanısıra Andrew Hewitt’in etkileyici ve hikâye ile hayli uyumlu müziğinin de desteği ile ne olursa olsun yüreğe dokunmayı başarıyor.

(“Deniz”)

Short Term 12 – Destin Daniel Cretton (2013)

“Öyleyse anlat bana. Bu işler böyle olur; sen bana neler olduğunu anlatırsın ve böylece ben elinden tutarken bu belanın içinden birlikte geçip çıkabiliriz. Ben bu göreve talibim, değil mi? Ama bana izin vermezsen, bunu yapamam”

Sorunlu çocukların tedavi gördüğü bir kurumda görevli genç çalışanların hikâyesi.

ABD’li Destin Daniel Cretton’un 2008 yılında çektiği aynı adlı 20 dakikalık kısa filmden uyarladığı bu film sanatçının senaryosunu da yazdığı bir çalışma. Amerikan bağımsız sinemasının örneklerinden biri olan film, kendileri de sorunlu geçmişleri olan ve geçmişte aldıkları yardım ile bugün ayakları üzerinde durabilen veya en azından öyle görünmeyi başaran çalışanlara ve onların özellikle ikisine odaklanıyor. Filmin özellikle ABD’de aldığı ödüller ve ABD içi ve dışındaki festivallerde kazandığı seyirci ödülleri nasıl bir film ile karşı karşıya olduğumuzu yeterince açıklıyor aslında. Samimi, seyirciyi zorlamayan, duygusallığın ağır bastığı ve sevgi her sorunun ilacıdır temel mesajı ile bu film, işte tam da bu özellikleri nedeni ile seyircinin ilgisini çekmeyi başarabiliyor.

Filmin iki baş oyuncusu, çocuklara yardım etmeye ve onları içinde bulundukları karanlık anlardan çıkmak için güçlendirmeye çalışan iki karakter Grace ve aynı zamanda aralarında bir aşk ilişkisi de bulunan Mason’ı canlandıran Brie Larson ve John Gallagher Jr. rollerini Skype üzerinden yapılan deneme çekimleri ile almışlar ve hikâyeyi sürükleyen en temel unsur olmuşlar. İki oyuncunun samimi, gerçekçi ve aralarındaki sevgiyi gözle görünür kılan performansları bu “gençlik filmine” kesinlikle ayrı bir keyif katıyor. Evet, gençlerin gözünden anlatılan bir film bu ve yetişkinlerin dünyasına karşı onlarınkini koyuyor ve tarafını da net bir şekilde belirliyor. Hikâyedeki tüm yetişkinler (orta yaş ve üstü demeli belki de) ya çocukların kaldığı kurum içindekiler gibi işlerinde yeterince iyi değiller ve çocukların gerçek ihtiyacını anlamakta zorlanıyorlar ya da kurum dışındakiler (aileler) gibi cinsel tacizden şiddet kullanmaya ve ilgisizliğie uzanan günahları var. Hikâyenin en çarpıcı yanı sorunlu çocukların karşısına (daha doğrusu yanına) geçmişleri en az onlar kadar sorunlu ve çocukluklarındaki travmaların izini bir şekilde hâlâ taşıyan gençleri koyması. Kurumda görevli bu gençler terapist vb. rolleri üstlenmiyorlar (profesyonellerin işi bunlar ve hikâye bu profesyonelleri pek becerikli de bulmuyor açıkçası) ve bu rollerin temel prensiplerinden biri olan hasta ile belli bir mesafeyi koruma kuralının aksine çocuklarla epey bir yakınlık kuruyorlar; bir abi veya abla oluyorlar ama bu kaba bir deyişle “damdan düşenin halinden damdan düşen anlar” diye özetlenebilecek bir abi veya ablalık.

Cretton 2008’deki kısa filmini bu uzun metrajlı haline dönüştürürken karakterleri üzerinde epey çalışmış anlaşılan ve büyüklere ne kadar mesafeli ve eleştirel yaklaşıyorsa çocuk ve gençlere o kadar yakın ve sevgi dolu davranmış. Bu durum bir yandan hikâyenin seyirci nezdinde bu denli kabul görmüş olmasının en temel nedeni gibi görünüyor ve filmin başarısında da en büyük payın sahibi oluyor. Ne var ki bir yandan da filmin bu Amerikanvari sevgi ve dostluk havası bir parça ağır da gelebilir zaman zaman. Aileye, sadece geleneksel aileye değil birlikte olmayı seçmiş bireylerin oluşturduğu her türlü aileye sıkı bir övgüsü olan filmin sevgi havasının fazlalılığını sergilediği kötülükleri dengeleyici bir öğe olarak görmek gerekiyor belki de. Ayrıca filmin oyuncularının sıcaklığından da beslenen küçük mizah anlarının bu havayı zaman zaman filmin tam da ihtiyacı olduğu bir şekilde yumuşattığını söylemek de gerekiyor.

Cretton’un yönetmenliğinde gerçekçi bir ton tutturması, hikâyesini tüm sertliğine rağmen çekici kılabilmesi ve finalin gösterdiği gibi asla bitmeyecek bir mücadeleyi anlatıyor olsa da umudu elden bırakmaması ile de ilgiyi hak eden bir film bu. Arada Amerikan televizyon filmlerinin o “sevgi her şeyi çözer, hadi tut elimi ve sarıl bana” kolaycılığına kaçtığı anları olsa da ve bundan da önemlisi bazı garantili formülleri izlediğini gizleyemese de seyre değer bir film karşımızdaki. Filmin adındaki “short term – kısa dönem” ifadesinin eve gelen çocukların/gençlerin burada prensip olarak bir yıldan daha kısa süre kalmalarının beklendiği anlamına geldiğini de belirtelim, her ne kadar hikâyenin de gösterdiği gibi her zaman bu prensibe uyulamasa da.

(“Kısa Dönem 12”)

Coffy – Jack Hill (1973)

“Onun için kolaydı çünkü onu gerçekten öldüreceğime inanmıyordu, ama senin için o kadar kolay olmayacak çünkü seni gerçekten öldüreceğimi biliyorsun”

Kız kardeşinin uyuşturucu bağımlısı olması üzerine şehirdeki uyuşturucu mafyasının peşine düşen bir hemşirenin intikam hikâyesi.

1970’li yılların ABD sinemasının “blaxploitation – siyah sömürü” örneklerinden biri. 1970’li yılların başında radikal bir biçime bürünmüş olan siyah toplumsal hareketin Amerikan sinemasındaki karşılığının başlardaki liberal ve sorgulayıcı görüntüsünden Hollywood’un bu hareketi paraya çevirme çabasının sonucuna dönüşmesinin örnekleridir bu siyah sömürü filmleri. Yine de siyahların olağan dışı güçlü gösterildiği bu filmlerin siyah kahramanlar barındırmasını bile başlı başına olumlu bir unsur olarak görmek mümkün elbette. Üstelik bu örnekte bu güçlü karakter bir kadın ki dönemin eğilimleri açısından bu da bir yenilik sayılabilir. Filmi sinemasal kriterler açısından çok ciddiye almak mümkün değil ve bugün belki en fazla bu ucuz sömürü örneklerinin en kalıcı olmayı başaranlarından biri olarak dikkat çekebilir daha çok. 1981’de tüm siyah oyuncularının beyaz oyuncularla değiştirildiği (klasik Hollywood anlayışı para getirecek hiçbir fırsatı kaçırmaz elbette) bir versiyonu da çekilen film, Tarantino’nun “Jackie Brown” filmi ile günümüz seyircisinin de gündemine soktuğu Pam Grier’ın varlığı ile de dikkat çeken, klasik bir intikam hikâyesi kalıpları içinde ilerleyen bir çalışma. Ve kuşkusuz şiddeti ve kadını bol bol sömürmeyi de ihmal etmiyor.

Kimi aydınların, gösterdiği siyah kahramanlar ve onların toplumdaki ırkçılık ve yozlaşmaya karşı başarıları aracılığı ile siyah seyirciyi pasifize etmekle suçladığı ve kanımca da epey haklı olduğu siyah sömürü filmlerinin bu örneğini bugün sinema değerleri açısından ele alıp başarılı bulmak pek mümkün değil açıkçası. Ucuz, hatta oldukça ucuz klişelerle ilerleyen ve bu tür filmlerin yaratıcılarından Jack Hill’in hem yazıp hem yönettiği filmin senaryosu sevenlerinin aslında pek de umursamayacağı tutarsızlıklarla dolu. Grier’ın tam da filme yakışan bir erotik güçle canlandırdığı kadının bir hemşireden intikam meleğine dönüşümü ne düşünsel ne de fiziksel olarak hiç ama hiç inandırıcı değil; ilk cinayetlerini işleyen kadının hemen bir sonraki sahnedeki masum hemşire havasından tatmin olmak ve sonrasında daha da vahşileşmesindeki garipliğe takılmamak mümkün değil. Filmin türünün doğasında yer alıyor olsa da sözlere ve görüntülere bolca yansıyan cinsellik sömürüsü ise hem rahatsız edici hem komik oluyor zaman zaman. Başta Pam Grier olmak üzere filmdeki tüm kadın oyuncuların göğüsleri en az bir kez ve sık sık özellikle bu amaca yönelik olarak tasarlanmış sahnelerde karşımıza geliyor. Hele bir kadınlar arası kavga sahnesi var ki mizanseni ile adeta en büyük fantezisi “kadınların çamur güreşi” olan bir erkek tarafından yazılmış ve çekilmiş gibi duruyor. Bu tür filmlerin alamet-i farikasıdır bu diyerek geçebilirsiniz (ya da filmden keyif almak için geçmelisiniz zaten) elbette ve senaryonun şu ya da bu şekilde siyah ve beyaz ayrımı yapmadan ırkçılık, yozlaşma ve rüşvet gibi kötülükleri eleştirisinin kapsamına aldığını söyleyerek mutlu da olabilirsiniz film bittikten sonra.

Pam Grier’ın sonradan “Foxy Brown” gibi filmlerde de tekrarlayacağı intikam peşindeki güçlü siyah kadın karakterinin öne çıkan bu örneğinde müzikler, daha doğrusu 70’li yılların siyah müziğinin parlak örnekleri olan şarkılar belki de filmin en cazip unsuru; eğer bu tür filmlerin düşkünü değilseniz tek cazip unsuru hatta. Hayli sıkı caz esintili şarkılar bunlar ve ABD’de listelere giren bir albümde de yer almışlar. Grier’ın oldukça şematik (bu türdeki filmlerde şematik olmayan ne vardır ki?) karakteri gibi başta uyuşturucu mafyası lideri Kral George olmak üzere diğer karakterler de klişelerden bir bir seçilip oluşturulmuş adeta. Zaman zaman hayli zoraki duran mizahı ve pek de özenli olmayan diyaloglarını da unutmayalım filmin. Devlet işini yapmıyorsa düzeni sorgulamayın, kendi intikamınızın peşine düşün diyen filmlerden biri bu ve eğer türden hoşlanıyorsanız keyif de alabilirsiniz. Üstelik afro saçların bir kahraman tarafından kavga sırasında nasıl kullanılabileceğini anlatan eğlenceli örnekler de içeriyor. Ayrıca benzerlerinin aksine kadını öne çıkarması ve uyuşturucuya karşı net bir karşı duruş sergilemesi gibi takdir edilesi özellikleri de var.

(“Belalı Dilber”)