Taxi Driver – Martin Scorsese (1976)

“Başkan seçilecek kişi bu şehiri temizlemeli öncelikle… çünkü burası açık bir lağım gibi. Pislik ve beş para etmez insanlarla dolu. Bazen burama kadar geliyor. Her kim başkan olursa bu şehiri gerçekten temizlemeli. Biliyor musun? Bazen dışarı çıktığımda kokuyu alıyorum. Başıma ağrılar giriyor; o kadar kötü. Ve hiç yok olmuyorlar, biliyor musun? Bence Başkan bu pisliği… temizlemeli. Sifonu çekip lanet tuvaletin içinde yok etmeli onları”

Vietnam’dan dönen bir adamın gece taksiciliği yaparken tanık olduğu yozlaşma örneklerine karşı duyduğu öfkenin hikâyesi.

Üzerinden otuz sekiz yıl geçmesine rağmen sinemasal gücünde en ufak bir düşüş olmayan bir klasik. Martin Scorsese’nin anlatım ustalığı, Paul Schrader’in güçlü (ama ciddi bir içerik eleştirisini de hak eden) senaryosu ve Robert De Niro’nun tanımlara sığmayacak oyunculuğu ile bu film her sinema tutkununun mutlaka görmesi gereken bir çalışma. Gerçekçi ve stilize bu eser üzerine bugüne kadar söylenenlere eklenecek yeni bir şey kalmamıştır ama her biri ayrı bir klasiğe dönüşen pek çok sahnesi ile bu kült film, hakkında konuşulmayı, yazılmayı hak ediyor kesinlikle. Elbette benim açımdan netameli isimler olan Scorsese ve Schrader’in filmde takındıkları duruşa karşı neden dikkatli olunması gerektiğini de unutmadan.

Sinema üzerine BirGün gazetesinde çarpıcı analizler yazan ve yazarken de hem sıkıcı olmamayı hem de entelektüel bir derinliğe sahip olmayı başaran Uğur Kutay 8 Şubat tarihli yazısında “… daha jeneriğinden başlayarak siyahların her türlü kötülüğün kaynağı olarak sunulduğu küçük faşist başyapıt Taxi Driver’dan itibaren Scorsese filmlerinde siyah adam algısını altını çize çize göstermiştir…” diyor bu film için. Michael Ryan ve Douglas Kellner “Camera Politica: The Politics and Ideology of Contemporary Hollywood Film – Politik Kamera” adlı kitaplarında filmi incelerken “… suç ve günahkârlığın serpilip gelişmesine izin veren şeyin liberal göz yumuculuk ve ikiyüzlülük olduğunu ima ediyor” diye yazıyorlar. Peki film içeriği ve politikası açısından bu tespitleri gerçekten hak ediyor mu? Kişisel olarak bu konuda yazarlarla aynı noktada görüyorum kendimi ve filmde Schrader’in örneğin “Hardcore – Ayrılan Yollar” filminde de tekrarladığı liberalizm düşmanı/muhafazâkar-yeni sağ dostu tavrını burada da aynen ortaya koyduğunu düşünüyorum senaryosu ile. Benzer şekilde Scorsese’nin de kurduğu görsel dünya ile Schrader’in kendisine attığı pasa şık bir faşist şut vurduğunu ve onun sinemasal becerisi aracılığı ile bu şutun ağlara doksandan takılan müthiş bir gole dönüştüğünü düşünüyorum.

Ortada gerçekten sinema gücü yüksek ve görselliğine asla kayıtsız kalınamayacak bir film var. Bugün belki akla ilk olarak Robert De Niro’nun artık sinema tarihine kalıcı olarak geçmiş olan “are you talking to me?” sahnesi geliyor ama film baştan aşağıya unutulmaz sahnelerle dolu. Açılışta dumanın içinden yavaş yavaş beliren taksinin kırmızı ışıklarla sürekli ve adeta bir cehennem olarak tasvir edilen şehrin içindeki pislikleri temizleyecek bir “kahramanın” gelişini müjdelediği anlardan başlayarak film, “Politik Kamera” kitabında çok doğru bir tespitle vurgulandığı üzere etik fetişizmine “yakışan” bir görsellikle seyirciye peş peşe yumruklar savuruyor. Liberalizmin ahlâki yozlaşmanın baş sorumlusu olduğu savını hiç çekinmeden ve arsızca dillendiriyor hikâye boyunca Schrader ve Scorsese ikilisi. Ve elbette tam da Scorsese’ye yakışacak bir şekilde siyah Amerikalılar her türlü günahın, pisliğin vücut bulmuş hali olarak karşımıza gelirken tek bir Afrika kökenli Amerikalı bile hikâyede tip olmaktan çıkıp bir karaktere dönüşemiyor. Yönetmenin kendisinin canlandırdığı bir “beyaz” karakterin kendisini bir “siyah” ile aldatan karısını öldürmeyi planlaması da Scorsese’nin bu açık siyah düşmanlığının bir başka dışavurumu. Öyle ki adeta film bize, tıpkı filmde gösterildiği üzere siyah toplum Amerika’yı kirletirken, işte bir siyah adam da beyaz bir adamın beyaz karısını kirletiyor diyor. Michael Chapman’ın görüntüleri ve Bernard Herrmann’ın müzikleri filmin fetişizmini desteklerken, Scorsese bu iki öğeyi filmin her karesinde inanılmaz bir ustalıkla kullanıyor gerçekten. Hikâyenin ahlâki fetişizminin görsel karşılığını da hemen her karede yine ustalıkla üretiyor yönetmen ve açılış sahnesinden suda eriyen ilacı gösterdiği andaki gibi objelerin üzerinde durduğu anlara, kahramanımızın silahları ve onlarla yaptıklarından yavaşlatılmış çekimlere bizi avucunun içinde tutuyor sürekli. Peş peşe işlenen cinayetlerden sonra kameranın silahlar, cesetler ve kan izlerini adeta şehvetle taraması da teknik olarak etkileyici ama bir o kadar da “ahlâksız” bir davranış gibi görünüyor.

Beğendiği kadına ulaşamayınca onu soğuk davranması nedeni ile sendikalara benzeten, temizliğe giriştiğinde askeri havalı kıyafetlere bürünen ve Scorsese’den beklenecek bir şekilde silahı ile oynarken televizyonda dans eden siyah Amerikalılar’a nişan alan kahramanımızın tüm bu davranışlarının altında liberalizm ile toplumun ahlâki bir çöküntü içine girdiğine inanan Schrader ve Scorsese ikilisinin imzası var kuşkusuz. Özellikle de finalde, ahlâksız hayatından kurtardığı kızın ailesinden kahramanımıza gelen mektubun seyirciye okunduğu sahne bu imzanın sahiplerinin düşüncelerini birebir anlatıyor bize. Seçim kampanyasında çalışan zeki ve becerikli bir adamın aynı zamanda -liberal olduğu için- bir o kadar da pis, sersem ve itici olarak tanıtılması (bunun sadece kahramanımızın değil tüm hikâyede onunla özdeşleşmiş görünen Schrader ve Scorsese’nin görüşü olduğu çok açık), marketteki hırsızın öldürülmesinde veya finaldeki cinayetlerde olduğu gibi seyirciden kahramanımızın bu aksiyonlarına nerede ise alkış beklenmesi veya bunun gibi diğer pek çok sahne bu güçlü filmi seyrederken uyanık olmayı gerektiriyor kesinlikle. Yoksa tıpkı dönemdaşı Eastwood filmleri gibi bu film de sizi faşizminin içine rahatça alabilir ve kendinizi şehrin pisliklerini temizlemek için bireysel bir savaşın başrolünde bulabilirsiniz.

Ve De Niro. Bir insan nasıl canlandırdığı karakterin içine böylesine girebilir, bir oyuncu nasıl göründüğü her karede tüm ilgiyi üzerine bu denli toplayabilir ve ufak bir el veya göz hareketi ile, bir mimikle bunca şey anlatabilir? Hem canavarca hem çok yumuşak olabilen, hem öfke hem kırılganlık içerebilen, sesini aynı anda hem en yüksek hem en düşük tonlarda çıkarabildiği bir gösteri sunabilen oyuncu için söylenecek tek şey, önünde takdir dolu bir saygı ile eğilmek gerektiği. O tarihte henüz on dört yaşında olan ama o zamana kadar pek çok sinema ve televizyon filminde irili ufaklı roller üstlenmiş olan Jodie Foster’ın oyunu da içerdiği inanılmaz olgunluk ile filme artı değer katan bir başka unsuru oluyor hikâyenin.

Cannes’da Altın Palmiye ödülünü – seyircinin olumsuz yuhalamasına neden olarak- kazanan ama adayı olduğu Oscar’ı “Rocky” filmine kaptıran bu film De Niro ve Foster’a eşlik eden güçlü oyun kadrosu ile de dikkat çeken bir klasik özet olarak. Mutlaka görülmeli gereken bir sinema eseri ama taşıdığı ve faşist politik bir anlayışın izlerini hiç gizlemeden üzerimize boca eden ahlâki fetişizminden de özenle sakınılmalı.

(“Taksi Şoförü”)

Firar – Şerif Gören (1984)

“Bu duvarlar tutacak beni ve ben çocuklarımı bir daha göremeyeceğim”

Birlikte yaşadığı adamı kendisini evlilik vaadi ile kandırdığı için öldüren bir kadının hikâyesi.

Şerif Gören’in 1980’li yıllarda Hülya Koçyiğit ile yaptığı ve Türkiye sinemasının zorlu günlerden geçtiği bir dönemde sinemasal değerleri ile bugüne kalabilen üç filmden biri. 1983 tarihli “Derman” filminden sonra, 1985 tarihli “Kurbağalar” filminden önce çekilen bu film de tıpkı diğer ikisi gibi Koçyiğit’in canlandırdığı kadınları odağına alan ve diğer tüm karakterlerin onunla ilişkisi çerçevesinde hikâyede yer aldıkları bir film. Osman Şahin’in öyküsünden Erdoğan Tünaş tarafından uyarlanan ve müzikleri Yeni Türkü’ye ait olan film vasatın üzerine çıkan, erotizmin havada kendisini hep hissettirdiği ve Koçyiğit’in aksamayan oyunu ile dikkat çektiği bir çalışma. Ne var ki bugün geriye dönüp bakıldığında bir takım ciddi zayıflıkları da olan bir çalışma karşımızdaki.

Yeni Türkü’nün Can Yücel’den bestelediği “Sardunyaya Ağıt” şarkısının müziği ile açılan hikâyede araya serpiştirilen müzikler bir film müziğinden çok Yeni Türkü’den enstrümantal derlemeler havasını çağrıştırıyor maalesef (filmin ses bandındaki rahatsız edici bir saat tik tak sesine hiç değinmeyelim). Bu yetersiz kullanım filmin pek çok sahnesinin havasını da zedelemiş görünüyor. Orhan Oğuz’un görüntü çalışması da kurtarmaya yetmiyor bu sahneleri. Sinemaya kurgucu olarak başlayan Şerif Gören’in bu filmindeki kurgu çalışması senaryonun zayıflığından da kaynaklanan nedenlerle sahnelerin doğal bir biçimde akmamasına ve bir oradan bir buradan mantığı ile peş peşe dizilmiş gibi görünmesine neden olmuş. Gören’in kimi tercihleri de bir parça yüzeysel kalmış: Örneğin kahramanımızın hapishanede geçen günlerinin ve zamanın akışının -düşünce olarak yaratıcı ama uygulaması başarılı olamamış bir şekilde- sağa sola sallanan kamera ile verilmesi kamera hareketlerinin gereğinden fazla hızlı olması nedeni ile sadece seyredeni yorucu bir sonuca yol açmış. Bir de filmin sesli çekilmemesinin neden olduğu yapaylığı belirtelim son olarak.

12 Eylül darbesinin etkilerinin şiddetle sürdüğü 1984 yılında çekilen bir filmde siyasetten bahsedilememesi anlaşılır bir durum ama hikâyenin “yoğun erotik havasını” sadece buna bağlamak doğru olmaz. Şahin’in öyküsündeki cinsellik imaları filme fazlası ile ve bilinçli olarak yansıtılmış görünüyor. Sevişme sahnelerinin yanında, koğuştaki “erkek özlemi içindeki kadınların” ağzından çok sık duyduğumuz erotizm içerikli diyaloglara, iğneci ve açık bir fallik sembol olarak kullanılan iğnesinden üstleri çıplak iki erkeğin güreş sahnesine film cinsellik imaları ile dolu. Kadının hapisten kaçış için cinselliğini kullanmasından kendisine tutku ile bağlanan ve cinsel açlığı seyirciye sık sık vurgulanan gardiyanın topal olmasına (bir çeşit iktidarsızlık sembolü olarak) kadar daha pek çok öğe hep hikâyenin cinsel yanının öne çıkmasına neden oluyor. Burada temel olarak bir problem yok ama Erdoğan Tünaş’ın zaman zaman geleneksel Yeşilçam’ı andıran senaryosu ile karşımıza getirdiği “çocuklarını özleyen Türk annesi” karakteri ile hiç de uyumlu hale getirilmemiş bu erotizm. Kadının hem annelik hem cinsellik boyutu ile birlikte sergilenmesi değil sorun olan ki burada yanlış bir şey de yok zaten; sorun bu iç içe geçmiş iki boyutun hikâyede ele ele akıp gitmemesi ve seyircinin hep ikisinden birininin yanlış olduğu havasına kapılmasına neden olacak şekilde oluşturulmuş olması sahnelerin.

Gören’in filmi kusurlarına rağmen yine de ilgiyi hak ediyor ama. Ülkedeki hayatın tüm alanlarının ve doğal olarak kültürel alanının da üzerinden bir silindir gibi geçen askeri bir darbenin gölgesi altında hâlâ üretmeye sanatçıların çabası takdiri hak ediyor öncelikle. Yukarıda belirtilenlere rağmen filmin cinsellik alanında gösterdiği “cesur” davranış ve aradaki ufak problemlere rağmen cinselliği sömürmemesi de önemli. Türkiye gibi özellikle kadın özgürlüğünün erkek egemen anlayışlarla katı biçimde sınırlandığı toplumlarda bir kadının başına gelenleri/geleceklerini anlatan hikâye Koçyiğit’in oyunundan da destek alıyor ve sanatçı karakterinin anne boyutunu ve cinsel arzuları olan kadın boyutunu aksamadan canlandırıyor.

Çoluk Çocuk – Patti Smith

New York kökenli punk rock müzik hareketinin öncülerinden Patti Smith’in bu otobiyografik kitabı temel olarak fotoğrafçı Robert Mapplethorpe ile olan ilişkisi üzerinden ilerleyerek 60’lı ve 70’li yılların sanat çevresinin sıkı bir portresini çizen ve dönemin başta müzik olmak üzere tüm sanatına, “Chelsea Otel” dünyasına ve elbette Patti Smith’e düşkünler için bir hazine sandığı niteliği taşıyan bir çalışma. AIDS’ten ölen Mapplethorpe’a verdiği söz üzerine yazdığı kitapta Smith inanılmaz detaylarla çok canlı ve “çekici” bir hayatı getiriyor karşımıza. Her birinin ismi yürek hoplatacak türden onlarca ünlü sanatçının bir döneminde yer aldığı bir hayat bu: Bob Dylan, William S. Burroughs, Allen Ginsberg, Sam Shepard, Andy Warhol ve Jimi Hendrix gibi isimler kitap boyunca karşımıza çıkıp duruyorlar. Smith’in kişisel ve ortak anılarından süzülerek gelen bu isimler yanında sanatçının hayranı olduğu pek çok sanatçı da başta Fransız ozan Arthur Rimbaud olmak üzere ilham perileri rolünde kitabın sayfaları arasında boy gösteriyorlar sık sık. Sanatçı kitabın bir yerinde “İşte tüm bunlar olurken ben oradaydım, fakat o kadar gençtim, kendi düşüncelerimle o kadar meşguldüm ki, bunların çok özel anlar olduğunun bilincinde değildim” cümlesi ile alçak gönüllü bir şekilde ifade ettiği tanıklıkları bugün için inanılmaz bir cazibe nesnesi ilgilisi için.

Resim, tiyatro, şiir ve elbette müzik. Tüm bu sanat dallarında çalışan, üreten ve çok zorlu ama tam bir “sanatçı” hayatı süren Smith’in kitabı Mapplethorpe’la arasındaki ve aşkı, birlikte üretmeyi ve dostluğu içeren muhteşem bağa adanmış bir çalışma temel olarak. Mapplethorpe’un zamanla kendisini keşfederek, daha doğrusu kabullenerek kaydığı eşcinselliği bir noktadan sonra aşkı dostluğa dönüştürüyor (hayır, aslında aşk olarak kalıyor demek daha doğru sanırım) ama kitabın her satırı inanılmaz bir sevgi bağının açık bir göstergesi kesinlikle. Her zaman “nefes nefese birbirlerinin cümlelerini tamamlayan” iki insanın aşkına/dostluğuna adanmış bu kitapta anlatılanlardan etkilenmemek imkânsız özet olarak.

Smith’in kıvrak kalemi ve lirik anlatımının damgasını vurduğu kitap kesinlikle okunması gereken bir çalışma. Kitabı okurken/okuduktan sonra Smith’in Mapplethorpe için yazdığı şarkıları ve özellikle sözleri ona müziği ise müzisyen eşi Fred “Sonic” Smith’e ait olan “Paths That Cross” adlı eseri dinlemekte yarar var. Bir de Smith’e uzun bir dönem çok zorlu koşullarda sürdürdüğü hayatında destek olanlara ve telefon kulübesinde unuttuğu çantasının içindeki otuz iki dolarla bilmeden sanatçının hayatını kurtaran ve Smith’in de hiç tanımadığı kadına teşekkür etmeyi unutmamalı. Muhteşem bir sanatçının dolu dolu yaşanan muhteşem hayatının hikâyesi.

(“Just Kids”)

IF 2014 – 2

Bencil Dev (The Selfish Giant) – Clio Barnard : İngiliz yönetmen Barnard’ın bu ilk uzun metrajlı filmi Oscar Wilde’ın çocuklara okunması için yazdığını söylediği aynı isimli hikâyeden esinlenen ve senaryosunu da yönetmenin yazdığı çok etkileyici bir çalışma. Wilde’ın eserinin bir uyarlamasından çok, o eserin ilham verdiği bir hikâye anlatan Barnard çocukların özgürce oynayıp mutlu olacakları bir dünyadan yoksun olmamızı seyircinin yüreğine işleyecek bir başarı ile anlatıyor gerçekten. Hem sert bir gerçekçiliğe uzanmayı hem de şiirsel olmayı başaran film, yakaladığı çarpıcı anlarla doğalın yerini grinin ve metalin aldığı bir dünyayı özellikle iki çocuk oyuncusunun (Conner Chapman ve Shaun Thomas) büyüleyici oyunları ile aktarırken sevgiden dayanışmaya, suçluluk duygusundan bağışla(n)maya pek çok kavramı küçük hikâyesi içinde ve seyredende kalıcı bir etki yaratacak düzeyde anlatmayı başarması ile dikkat çekiyor. Sinemanın Hollywood’un bize ısrarla unutturmaya çalıştığı toplumsal yanını sergileyen film, bu sanatın gerçek insanları gerçek ortamları ile karşımıza getirdiğinde ne denli etkileyici olabildiğini kanıtlayan ve maalesef az rastlanan örneklerinden biri. Hikâyesinin taşıdığı tüm duygusal yoğunluğa ve iki baş karakterinin çocuk olmalarına rağmen, filmin herhangi bir duygu sömürüsünden özenle kaçınabilmesi ve tam da bu nedenle duygusal yoğunluğun zirveye çıktığı tek sahnesini bu denli gerçek kılabilmesi takdir edilmeyi hak ediyor kesinlikle. İngiliz sinemasının Ken Loach ile hatırladığı ve Andrea Arnold ve Lynne Ramsay gibi isimlerle devam ettirdiği sosyal gerçekçi filmografisine eklenen parlak bir film özet olarak.

Tuhaf Kedicik (Das Merkwürdige Kätzchen) – Ramon Zürcher : Bu kez Alman sinemasından bir ilk film. Zürcher’in senaryosunu da yazdığı film hemen tamamı bir evin içinde geçen ve bir ailenin bir yemeğe hazırlanışını, yemeği ve kısaca sonrasını gösteren (anlatan değil, kesinlikle) bir çalışma. Hemen hep yakın planlarla çekilen ve kameranın zaman zaman bel hizasından çekim yapmaktan çekinmediği film adı gibi “tuhaf” ve minimalist bir çalışma. Bir ailenin üç neslini bir araya getiren yemek etrafında karakterlerini küçük absürtlükleri ile karşımıza getiren ve senaryosu Kafka’nın “Dönüşüm” adlı uzun hikâyesinden esinlenen film, ev içindeki nesneleri de adeta hikâyesinin bir karakteri gibi kullanması ile dikkat çeken bir eser. Filmin bir ilginç yanı da basit görsel kurgusunun zaman zaman önüne çıkan ses kurgusu. Öyle ki filmde özellikle objelerden çıkan sesler zaman zaman bu objelerin görüntülerinin bile önüne geçiyor. Aile bireyleri arasındaki sevgiyi ve sevgisizliği, dayanışmanın güzelliğini ve yalnızlığı küçük hikâyesi içine sığdırmayı başaran film, durgun ve minimalist yapısı nedeni ile herkese uygun değil ama kamerasını hareket ettirmek yerine oyuncuların kameranın görüş açısına girip çıkmaları üzerinden dinamizm yaratan bu çalışma, sessizlik anlarının ve bakışların da değerini takdir etmesi ve “kurumsallaşmış” ilişkilerde üzeri bilinçli/bilinçsiz olarak örtülse de mutsuzlukların ve yalnızlıkların aslında içerde bir yerde yaşamayı sürdürdüklerini yalın ve doğrudan dile getirmeden anlatabilmesi ile de önemli. Tuhaf, zor ama ilgiyi hak eden bir film.
(“The Strange Little Cat”)

Balık ve Kedi (Mahi va Gorbeh) – Shahram Mokri : İranlı sinemacı Mokri’den “cesur” bir çalışma. Filme bu cesur sıfatını getiren ise daha önce de denenen ve Aleksandr Sokurov’un “Russkiy Kovcheg – Rus Hazine Sandığı” gibi parlak örnekleri de olan zor bir işin altına girmesi: Filmin tüm hikâyesi iki saati aşkın süren tek bir çekimle anlatılıyor. Bu kesintisiz çekime bir de zamanın lineer ilerlemediği ve bir anın bir başka anın hem başı hem sonu olabildiği (bir başka deyimle zamanın dairesel aktığı) ve yine kendisinin yazdığı bir senaryo eklemiş yönetmen Mokri. Anlattığı gerilim hikâyesinde sadece kan ve şiddet görüntüleri gibi grafiksel öğelerden kaçınması ile değil, aynı zamanda bu gerilimi özellikle küçülten görsel yapısı ve oyunculukları ile de dikkat çekiyor film. Sokurov’un büyük bir kadro ve görkemli sahnelerle giriştiği “tek çekim” denemesine Mokri daha küçük bir kadro ve yalın sahneler ile girişmiş ama sonuçta ortaya bir başka başarı koymayı becermiş. Süresi belki bir parça kısaltılsa ve konuşmalar bir parça azaltılmış olsa daha da etkileyici olabilecek film, bu hali ile de kesinlikle görülmeyi hak eden bir çalışma. İlginç ve atmosferine çok uygun müziği, altını hiç çizmediği halde yaratabildiği gerilim havası ve hayatın içindeki kadar dram ve mizahı bir araya getirebilmesi ile de önemli olan film sinemanın yeniliklere –hâlâ- ne kadar açık olabildiğini gösteriyor seyredenine.
(“Fish & Cat”)